Danıel Defoe Robınson Crusoe



Yüklə 1,09 Mb.
səhifə7/26
tarix26.08.2018
ölçüsü1,09 Mb.
#75006
1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   ...   26


-108-

Evimi iyice yerleştirdikten sonra, mutlaka içeride ateş yakacak bir yer yapmam ve yakacak bulmam gerektiğini fark ettim. Bunun için ne yaptığımı, mağaramı nasıl genişlettiğimi ve kendime ne gibi kolaylıklar sağladığımı yeri gelince bütün ayrıntılarıyla anlatacağım. Ama ilk önce biraz kendimden ve o zamanki yaşantımla ilgili düşüncelerimden bahsetmem gerekiyor ki, bu konuda anlatacaklarımın pek az olmadığını kolayca tahmin edebilirsiniz.

İçinde bulunduğum durumun çok acıklı olduğunu düşünüyordum. Bu adaya düşmemin nedeni, dediğim gibi, bizi yolculuk etmeyi tasarladığımız yolun oldukça uzağına -insanlığın genel ticaret yollarının yüzlerce fersah ötesine- atan korktınç bir fırtına olduğundan, Tann'nın, hayatımın sonuna kadar bu ıssız yerde, yapayalnız yaşamamı uygun gördüğünü düşünmek için çok önemli bir nedenim vardı. Bunları düşündüğüm zaman gözlerimden yaşlar boşanıyordu. Bazen de kendi kendime, Tanrı neden kendi yarattığı insanları bu derece hırpalıyor ve onları bu kadar sefil, kimseden yardım alamayacak kadar yalnız ve umutsuz bir duruma sokuyor diye soruyor; insanın, böyle bir hayat için şükretmesinin mantıklı olamayacağını düşünüyordum.

Ama hemen ardından da içimdeki bir ses, bana bu düşünceleri tartmamı söylüyor ve beni azarlıyordu. Özellikle bir gün, elimde silahımla deniz kenarında yürürken yine ne hallere düştüğümü kara kara düşünsem de

-109-

mantığım aksini iddia etti: "Evet, yapayalnız olduğun doğru, ama bir de şunu düşün: Diğerleri nerede? Sandala on bir kişi binmemiş miydiniz? Peki, diğer on kişi nerede? Neden onlar kurtulmadı da sen kurtuldun? Neden bir tek sen kurtuldun? Burada mı olmak daha iyi, orada mı?" Sonra denize döndüm. Bütün kötü şeyler, iyi yanlarıyla ve daha kötüsünün de olabileceği ihtimaliyle beraber değerlendirilmeli.



Sonra hayatta kalmak için gerekli her şeye sahip olduğum geldi aklıma tekrar. Şöyle düşünüyordum: Eğer gemi karaya ilk oturduğu yerden kıyıya doğru sürüklenmeseydi -ama bu zaten yüz binde birlik bir olasılıktı-ve içinden bütün o şeyleri alabilecek zamanım olmasaydı, ne yapardım? Karaya ilk çıktığım zamanki gibi, gerekli hiçbir şeyim olmadan veya bunları sağlayacak hiçbir araç olmadan yaşamak zorunda kalsaydım, ne hallere düşerdim? "Özellikle de," dedim yüksek sesle (kendi kendime konuşuyor olsam bile) "tüfeğim, cephanem, aletlerim, elbiselerim, yataklarım, çadırım ya da herhangi bir örtüm olmasaydı, ne yapardım?" Şimdi bunların hepsinden yetecek kadar vardı ve cephanem bitip de tüfeksiz yaşamak zorunda kalsam bile rahat bir şekilde karnımı doyurabilirdim; bu yüzden hayatımın geri kalan kısmını hiçbir şeyin eksikliğini hissetmeden yaşayabileceğime dair belli bir umudum vardı. Başlangıçtan beri, herhangi bir kaza ihtimaline karşı, sadece cephanemin bitmesi durumunda değil, sağlığım bozulduğu veya gücüm tüken--ııo-

diği zaman da ne yapabileceğimi düşünmüştüm.

Bütün cephanemin bir anda yok oluver-mesi, yani, yıldırım düşerse bütün barutumun havaya uçması düşüncesine de hiç kat-lanamadığımı itiraf edeyim. Bu yüzden, şimdi fark ediyorum ki ne zaman şimşek çakıp gök gürlese, çok fazla korkuyormuşum.

Şimdi sıra, dünya üzerinde daha önce belki de hiç duyulmamış yapayalnız bir hayatın hüzünlü bir kısmına geldiğimizden, bunu başından başlayıp yeri geldikçe, sırasıyla anlatacağım. Benim hesaplanma göre bu korkunç adaya ilk ayak bastığım gün, tarih 30 Eylül idi. O zaman güneş güzdönümünde ve neredeyse tam tepemde olduğu için 9 derece 22 dakika kuzey enleminde bulunduğumu hesapladım.

Adaya varışımın on ya da on ikinci günü defter, kalem ve mürekkep olmadığından tarihleri karıştırabileceğim, hatta tatil ve çalışma günlerini bile unutabileceğim geldi aklıma. Bunu önlemek için bıçağımla, büyük bir tahtanın üzerine, büyük harflerle, "Buraya 30 Eylül 1659'da ayak bastım," diye yazdım ve bu tahtayı bir direğe çakarak büyük bir haç gibi karaya ilk ayak bastığım kıyıya diktim. Bu dört köşe tahtanın üzerine her gün bıçağımla bir çentik atıyor, her yedinci günün çentiğini daha uzun yapıyor ve her ayın ilk günü için de ötekilerden daha uzun bir çentik atıyordum; böylece zamanı haftalık, aylık ve yıllık olarak da gösteren bir takvim tutmuş oluyordum.

-111-


Bir de şunu belirtmem gerekiyor; birkaç yolculuk yapıp gemiden birçok şey getirdiğimden yukarıda bahsetmiştim; ama bu şeyler arasında, diğerleri kadar değerli olmasa da tamamen faydasız da sayılmayacak, daha önce hiç bahsetmediğim birkaç şey daha vardı; kalemler, mürekkep, kâğıt; kaptanın, ikinci kaptanın, topçu subayının ve marangozun eşyaları arasında birkaç paket, iki üç pusula, bazı matematik araçları, cetveller, ölçüm aletleri, hesap aletleri, dürbünler, haritalar ve gemicilik kitapları da vardı. İhtiyacım olup olmadığını düşünmeden hepsini aceleyle alıvermiştim. Ayrıca, diğer eşyalarımla birlikte gemiye aldığım üç güzel İncil (İngiltere'den gönderilen eşyalar arasından çıkmıştı bunlar); bazı Portekizce kitaplar, iki üç tane de Katolik dua kitabı ve başka kitaplar daha bulmuş ve bütün bunları özenle saklamıştım. Şunu da unutmayayım: Gemide, yeri gelince onlardan ayrıntılarıyla bahsedeceğim bir köpek ile iki de kedimiz vardı. Kedileri yanımda karaya çıkarmıştım. Köpeğe gelince, ilk yükümle karaya çıktıktan sonraki gün, kendiliğinden gemiden denize atlayıp yüzerek beni karaya kadar takip etti ve yıllar boyu benim için sadık bir hizmetkâr oldu. Onun bana bir şeyler getirmesini ya da bana eşlik etmesini istediğim yoktu, tek istediğim benimle konuş-masıydı ama bunu yapamazdı. Daha önce de belirttiğim gibi kalem, mürekkep ve kâğıt bulmuştum. Bunları son derece idareli kullanıyordum; mürekkebim olduğu sürece her şeyi aynen yazdığımı göreceksiniz; ama mürekke--112-

P

bim bitince yazmaya devam edemedim, çünkü hangi yolu denersem deneyeyim, mürekkep yapmayı beceremedim.



Böylelikle, bir sürü şey toplamış olmama rağmen hâlâ bir sürü eksiğim olduğunu fark ettim; bunlardan biri de mürekkepti. Ayrıca toprağı kazmak için kazma, kürek ve bel; iğne, iplik, topluiğneye de ihtiyacım vardı. Keten kumaşa gelince, bunun eksikliğine kısa bir süre içinde, pek zorluk çekmeden alıştım.

Bu alet yokluğu yüzünden yaptığım her iş çok ağır ilerliyordu. Dolayısıyla, küçük çitimi ya da çevresi kapalı barınağımı tam olarak bitirdiğimde neredeyse koca bir yıl geçmişti. Korulukta, kaldırabileceğim ağırlıktaki kazıkları ya da direkleri kesip hazırlamak uzun zaman alıyordu, bunları eve getirmek ise çok daha uzun sürüyordu. Böyle olunca, bu direklerden birini kesip eve getirmek için bazen iki gün harcıyordum ve bunları yere çakmak da üçüncü bir güne mal oluyordu. Bu amaç için ilk başta ağır bir odun parçası kullanıyordum; ama sonunda aklıma demir küskülerden biri geldi. Bununla birlikte, bu küsküler de direkleri ya da kazıklan çakma işini çok yorucu ve zaman alıcı bir iş olmaktan kurtaramadı.

Aslında yapmak zorunda olduğum işlerin zaman alıcı olduğunu dert etmeme hiç gerek yoktu, çünkü zaten yeterince zamanım vardı. Adada dolaşıp yiyecek aramaktan başka işim de yoktu, ki bunu zaten hemen her gün yapıyordum.

Artık yaşamımı ve içine düştüğüm durumu ciddi ciddi düşünmeye başlayıp yazıya

-113-

döküyordum. Düşüncelerimi günü gününe yazıya döküp kafa patlatmamın arkasında, bunları benden sonra gelecek kuşağa aktarmak gibi bir amaç yoktu, çünkü çocuğum falan olacak gibi görünmüyordu. Mantığım umutsuzluğuma hakim olmaya başladıkça kendimi elimden geldiği kadar avuttum. Durumumu daha kötüsünden ayırt edebilmek için, iyi yanlarıyla kötü yanlarını karşı karşıya koydum. Avuntularım ile çektiğim acılan, alacak veya verecek hesabı yapan biri gibi tam bir tarafsızlıkla şöyle sıraladım:



Kötü

Korkunç, ıssız bir adaya düştüm, her türlü kurtuluş umudundan yoksunum.

Dünyadaki herkesin içinden, acınacak hale düşürülmek için ben seçilmişim.

İnsanlıktan kopmuş, toplum dışına sürülmüş, yalnız biriyim.

Giyecek elbisem yok.

İnsanlar ya da hayvanlardan gelebilecek herhangi bir saldırıya karşı ne bir savunma ne de bir direnme aracım var.

Konuşabileceğim, beni teselli edecek kimsem yok.

iyi


Ama hayattayım, gemideki diğer arkadaşlarımın aksine boğulmadım.

Ama aynı zamanda bütün gemiciler arasından ölümden kurtarılmak üzere ben seçildim ve beni mucizevi bir şekilde ölümden kurtaran Tanrı bu durumdan da kurtarabilir.

-114-

Ama çorak bir yerde yiyecek içecek hiçbir şey bulamayarak açlıktan, susuzluktan ölüp gitmiyorum.



Ama sıcak bir iklimdeyim. Giysim olsaydı bile burada ona pek ihtiyacım olmazdı.

Ama Afrika sahillerinde gördüğüm yırtıcı hayvanlardan hiçbirine rastlamadığım bir adaya düştüm; ya kaza oralarda olsaydı?

Ama Tanrı, olağanüstü bir şekilde, gemiyi kıyıya yeterince yaklaştırdı, böylece yaşadığım sürece gereksinimlerimi karşılamamı sağlayacak malzemeleri alabildim.

Bütün olarak bakıldığında, dünyada bu kadar acınacak bir durumun zor bulunacağı şüphesizdi. Ancak bu durumun olumsuz yönleri olduğu gibi şükredilecek olumlu yönleri de vardı. Hayattaki en kötü deneyimlerimizden şu dersi çıkartabiliriz: Her durumda kendimizi avutacak, iyilerle kötüler defterinin alacaklar hesabına yazacak şeyler bulabiliriz.

Durumuma biraz olsun alışıp bir gemi görür müyüm diye denize bakmaktan vazgeçince, yani bu tür şeyleri bir kenara bırakınca kendimi yeni yaşam düzenime uyum sağlamaya ve işleri elimden geldiğince kolaylaştırmaya verdim.

Barınağımı daha önce anlatmıştım; bir kayanın yamacındaki bir çadır ve bu çadn çevreleyen sağlam direkler ve halatlardan ya pılmış bir çit. Ama artık bu çite duvar adını vermem daha doğru olur, çünkü dışına keseklerden oluşan altmış santim kalınlığında bir duvar yapmıştım, bir süre sonra da -sanı-

-115-

ran bir buçuk yıl sonra- yılın belli zamanlarında çok şiddetli yağan yağmur içeri girmesin diye, bu duvardan kayaya doğru kalaslar dizmiş ve üzerlerini de ağaç dallan ve buna benzer şeylerle örtmüştüm.



Bütün eşyalarımı bu çitin içine ve çadırın arkasına yaptığım mağaraya nasıl taşıdığımı anlatmıştım. Ama şunu da belirtmem gerekiyor ki, bu eşyalar düzensiz bir şekilde ortada durdukları için ilk başta darmadağınık bir yığından ibarettiler; bu yüzden bana kımıldayacak yer bile kalmamıştı. Bu nedenle kayayı daha içlere doğru oyarak mağaramı genişletmeye giriştim. Yumuşak, kumlu bir kaya olduğu için istediğim şekilde kolayca işleyebiliyordum. Yırtıcı hayvanlara yem olmayacağımdan iyice emin olunca, kayayı sağa doğru oymaya başladım; kayanın dışına çıkana kadar oymaya devam ettim; böylece çitimin ya da surlarımın dışına çıkan bir kapı yapmış oldum. Bu yol bana sadece çadırımla ambarıma giriş çıkışlarda kullanabileceğim bir arka kapı olmakla kalmadı, eşyalarımı saklayabileceğim fazladan yer de sağladı.

Artık kendimi özellikle masa ve sandalye gibi en çok ihtiyaç duyduğum şeyleri yapmaya vermiştim; çünkü bunlarsız dünyada sahip olduğum azıcık konforun bile tadını çıka-ramıyordum. Masam olmadan ne yazı yazmaktan, ne yemek yemekten, ne de yapılacak başka işlerden doğru dürüst zevk alabiliyordum.

Dolayısıyla işe koyuldum; burada şunu belirtmem gerekiyor ki, matematiğin özü ve

-116-


temelinde insan aklı yattığından, insan her şeyi ölçüp tartarak ve en akıllıca kararlara vararak zaman içinde her türden elişine hâkim olabilir. Hayatımda elime bir alet alıp çalışmışlığım yoktu. Ama zaman ve emek vererek özenle çalışınca, özellikle de elimde gerekli aletler varsa, bir işi eninde sonunda başarabileceğimi anladım. Bununla birlikte, aletsiz de bir sürü şey yaptım; bazılarını da, belki de daha önce hiç denenmemiş yollardan, yalnız bir keser, ufak bir balta kullanarak ve bir de yoğun emek vererek yaptım. Örneğin; tahta gerektiğinde bir ağaç kesip, bu ağacı önüme koyup bir kereste gibi incelene kadar baltamla iki yandan yontmaktan ve sonra da bunu keserimle düzleştirmekten başka seçeneğim yoktu. Bu* yolla koskoca bir ağaçtan tek bir tahta parçası çıkarabiliyordum, bu doğru, ama sabretmekten ve bir kalas ya da tahta çıkarana kadar olağanüstü zaman ve emek harcamaktan başka çarem yoktu. Ama zamanım ya da emeğimin pek bir değeri olmadığından, şu ya da bu şekilde kullanmış olmam pek fark etmiyordu.

Bununla birlikte, daha önce de belirttiğim gibi, ilk önce salımla gemiden getirdiğim kısa tahta parçalarıyla bir masa ve sandalye yaptım. Ama yukarıda bahsettiğim gibi, ağaçlardan tahta çıkarmaya başlayınca mağaramın bir duvarına, kırk beş santim genişliğinde geniş raflar yaptım ve bütün aletlerimi, çivileri ve demir eşyaları bu rafların üzerine dizdim; kısacası, kolayca bulabilmek için her şeyi ayrı ayrı yerleştirdim. Tüfeklerimi ve asılabile-

-117-

cek her şeyi asmak için kayanın duvarına çiviler çaktım. Böylelikle mağaram gerekli her şeyin bulunduğu büyük bir ambar gibi oldu. Artık her şey elimin altındaydı ve bütün eşyalarımın böyle bir düzene girmesi, özellikle de bu kadar çok eşyam olduğunu görmek, bana büyük bir sevinç vermişti.



Her gün yaptığım işlerle ilgili bir günlük tutmaya işte bundan sonra başladım. Çünkü ilk başlarda, hem yapılacak çok işim olduğundan, hem de kafam karmakarışık olduğundan bir telaş içindeydim; o zamanlar günlük tutsaydım, muhtemelen bir sürü sıkıcı şeyle dolu olurdu. Örneğin şöyle yazardım: 30 Eylül - Boğulmaktan kurtulup karaya çıktıktan sonra, ilk önce mideme dolan büyük miktarda tuzlu suyu kusup kendime geldim ve sonra Tann'ya şükredeceğime, kıyı boyunca koşturmaya başladım; ellerimi ovuşturup başıma yüzüme vurdum; yorgunluktan bayılıp yere düşene kadar, "Mahvoldum ben, bittim," diye bağırarak düştüğüm duruma isyan ettim; yere düşünce de biraz dinlendim, ama vahşi hayvanlara yem olma korkusundan uyumaya cesaret edemedim.

Bundan sonraki günlerde, gemiye çıkıp alabileceğim her şeyi getirdikten sonra, küçük bir dağın tepesine tırmanıp bir gemi görmek umuduyla denize bakmaktan kendimi alamıyordum. Sonra da bu umutla kendimi sevindirmek için uzaklarda bir yelken gördüğümü zannediyor ve gözlerim kararana kadar durmadan o noktaya bakıyor; artık yelken falan görmez olunca da oturup bir çocuk gibi

118-

ağlıyordum. Böylece, bu çılgınlıklarla acılarımı daha da artınyordum.



Ama bu tür şeyleri bir ölçüde atlattıktan, evimle barınağımı bir düzene sokup bir masayla sandalye yaptıktan ve çevremdeki her şeyi elimden geldiğince düzenli bir şekilde yerleştirdikten sonra size burada bir örneğini vereceğim (içinde bütün bu ayrıntıların tekrar anlatılacağı) günlüğümü tutmaya başladım ve mürekkebim olduğu sürece yazdım, ama mürekkebim kalmayınca yazmayı bırakmak zorunda kaldım.

Günlük


30 Eylül 1659 - Ben, zavallı Robinson Crusoe, açık denizde korkunç bir fırtına sırasında kazaya uğrayarak Umutsuzluk Adası dediğim bu kasvetli, uğursuz adaya çıktım. Gemideki arkadaşlarımın hepsi boğuldu; ben de neredeyse ölüyordum.

Günün geri kalanını, düştüğüm bu umutsuz durumdan ötürü kendi kendime acı çektirerek geçirdim; ne yiyeceğim, ne evim, ne giyecek bir şeyim, ne silahım, ne de sığınacak bir yerim vardı. Bu umutsuz durumda, ölmekten başka kurtuluş olmadığını düşünüyordum; ya yırtıcı hayvanlara yem olacak, ya vahşiler tarafından öldürülecek, ya da açlıktan ölecektim. Hava karardığında vahşi hayvanlardan korktuğum için bir ağacın tepesine çıktım. Yağmura rağmen bütün gece deliksiz uyudum.

i Ekim - Sabahleyin, suların yükselmesiyle geminin kıyıya doğru sürüklenip adaya çok

-119-


1

yaklaştığını gördüğümde çok şaşırdım. Geminin hâlâ ayakta durduğunu ve parçalara ayrılmadığını görmek benim için sevindirici bir durumdu, çünkü rüzgâr dinerse gemiye gidip biraz yiyecekle bana faydası dokunacak bazı eşyaları alabileceğimi umut ediyordum. Öte yandan, bu durum arkadaşlarımı kaybetmiş olmamın acısını tazelemişti, çünkü gemide kalsaydık gemiyi kurtarabileceğimizi ya da en azından arkadaşlarımın o şekilde boğulmayacağım düşünüyordum; ve kurtulsalardı, birlikte geminin parçalarından bizi dünyanın başka bir tarafına götürebilecek bir tekne yapabilirdik. Günün büyük bir kısmını kafamda böyle düşüncelerle geçirdim. Ama en sonunda geminin neredeyse su almamış olduğunu görerek kumun üzerinde gidebildiğim kadar gemiye yaklaştım ve sonra yüzerek güverteye çıktım. Ayrıca artık rüzgâr esmemesine rağmen yağmur bugün de devam ediyordu.

Ekim'in 1 'inden 24'üne - Bugünleri alabileceğim her şeyi getirmek için gemiye yaptığım yolculuklarla geçirdim. Aldığım şeyleri sular yükseldiğinde salla karaya çıkarıyordum. Ara ara hava güzelleşse de çok fazla yağmur yağıyordu; anlaşılan yağmur mevsimiydi.

20 Ekim - Salım, üzerindeki eşyaların hepsiyle birden devrildi; ama sular sığ, eşyalar da genelde ağır olduğu için sular çekildiğinde çoğunu kurtardım.

25 Ekim - Bütün gün ve bütün gece yağmur yağdı ve arada bir rüzgâr esti, bu süre

-120-


içinde rüzgâr biraz daha sert esmeye başladığından gemi parçalara ayrıldı. Görünürde gemi falan kalmamıştı artık, yalnız sular çekildiğinde görülen parçaları dışında. Bugünü yağmurdan bozulmasınlar diye, kurtardığım eşyaları örtüp saklamakla geçirdim.

26 Ekim - Hemen hemen bütün gün kendime yerleşecek bir yer bulmak için kıyı boyunca dolaştım. En büyük kaygım kendimi geceleri vahşi hayvanlar veya insanlardan gelebilecek saldırılara karşı güvence altına almaktı. Akşama doğru bir kayanın eteğinde uygun bir yer buldum ve bir yarım daire çizerek yerleşeceğim yeri belirledim. Burayı içeriden birbirine halatlarla bağlanmış iki sıra kazık ve keseklerden oluşan bir duvar ya da korunakla güçlendirmeye karar verdim.

Ekim'in 26'sından 30'una kadar zaman zaman çok fazla yağmur yağmasına rağmen bütün eşyalarımı barınağıma taşımak için çok çalıştım.

31 Ekim sabahı, biraz yiyecek aramak ve çevreyi öğrenmek için tüfeğimle adayı dolaşmaya çıktım; bir dişi keçiyi vurdum ve yavrusu beni takip etti, hiçbir şey yemediği için sonradan yavruyu da öldürmek zorunda kaldım.

1 Kasım - Bir kayanın altına çadırımı kurdum ve içinde ilk gecemi geçirdim. Bu çadırı elimden geldiğince büyük yapmaya çalıştım ve çadırın içine, hamağımı asacak direkler çaktım.

2 Kasım - Duvarımı yapmayı tasarladığım yarım dairenin biraz içine, bütün sandıklan-

-121-

mı, tahtalarımı ve sallarımı yapmakta kullandığım kereste parçalarını dizerek etrafını bir çitle çevreledim.



3 Kasım - Tüfeğimle dışarı çıkıp ördeğe benzeyen iki kuş vurdum, etleri çok iyiydi. Öğleden sonra kendime bir masa yapmak için çalışmaya başladım.

4 Kasım - Bu sabah; çalışma, tüfeğimle dolaşma, uyuma, dinlenme saatlerimi bir düzene sokmaya başladım. Yağmur yağmıyorsa, her sabah tüfeğimle iki üç saat dolaşıyordum; sonra aşağı yukarı on bire kadar çalışıyordum; sonra da elimde ne varsa onu yiyor ve hava aşın sıcak olduğu için saat on ikiden ikiye kadar uyuyordum. Akşamları da tekrar çalışıyordum. Bugün ve sonraki gün için çalışma saatlerimin tamamını masamı yapmaya ayırmıştım; çünkü henüz pek zavallı bir işçiydim ama zaman geçtikçe -ve mecburiyetten- tam bir usta oldum. Sanırım, herkes böyle olurdu.

5 Kasım - Bugünü, tüfeğim ve köpeğimle dışarıda geçirdim; vahşi bir kedi öldürdüm, postu çok yumuşaktı, ama eti hiçbir işe yaramazdı. Öldürdüğüm her hayvanın postunu yüzüp saklıyordum. Deniz kıyısına geri döndüğümde ne olduğunu anlayamadığım bir sürü deniz kuşu gördüm; ama beni şaşırtan, hatta neredeyse korkutan, gördüğüm iki üç ayıbalığıydı. Ne olduklarını bilmediğim için, gözümü dikmiş onlara baktığım sırada denize dalarak benden kaçtılar.

6 Kasım - Sabah yürüyüşümden sonra masam üzerinde çalışmaya devam ettim ve

-122-

I

bitirdim; ama pek sevmedim; çok geçmeden de nasıl düzelteceğimi öğrendim.



7 Kasım - Şimdi havalar güzelleşmeye başladı. Ayın 7, 8, 9, 10'u ile 12'sinin bir kısmını (ayın 11'i pazara geliyordu) kendime bir sandalye yapmak için uğraşarak geçirdim ve bir hayli uğraşarak az çok bir şekil vermeyi başardım; ama hiç hoşuma gitmedi; yaparken bile birkaç kez bozup yine yapmıştım. Not: Kısa bir süre sonra pazar günlerini ihmal etmeye başladım; çünkü takvim direğime günleri işaretlemediğim için hangisinin hangi gün olduğunu unutuyordum.

J 3 Kasım - Bugün yağan yağmur hem beni çok rahatlattı, hem de toprağı serinletti; ama yağmura korkunç bir gök gürültüsü ve şimşek de eşlik ettiğinden barutum yüzünden dehşete kapıldım. Yağmur diner dinmez, tehlikeden kurtarmak için bütün barutumu mümkün olduğunca küçük parçalara ayırmaya karar verdim.

14, 15, 16Kasım- Bu üç günü; yarım kilo ya da en fazla bir kilo barut alacak, dört köşe, küçük sandıklar ve kutular yapmakla geçirdim ve barutu bunların içine koyarak güvenli ve birbirinden mümkün olduğunca uzak yerlere yerleştirdim. Bugünlerden birinde eti yemeye çok uygun büyük bir kuş vurdum; ama kuşa ne isim vereceğimi bilmiyorum.

17 Kasım - Bugün biraz daha yer açmak için çadırımın arkasındaki kayayı oymaya başladım. Not: Bu iş için çok ihtiyaç duyduğum üç şey vardı; kazma, kürek, bir el arabası ya da küfe. Bu yüzden çalışmayı bir kena-

-123-

ra bırakarak bu ihtiyaçlarımı nasıl karşılayabileceğimi ya da bu aletleri nasıl yapabileceğimi düşünmeye başladım. Kazma olarak, ağır olmakla birlikte yeterince uygun olan demir küsküleri kullanıyordum, ama kürek ya da bel de gerekiyordu. Bunlar olmadan doğru dürüst hiçbir şey yapamayacağım için gerçekten gerekliydiler. Ama bu aletleri nasıl yapacağımı bilmiyordum.



18 Kasım - Ertesi gün korulukta dolaşırken aşın sert olduğu için Brezilya'da demir ağacı denilenlerden ya da onlara benzer bir ağaç buldum. Neredeyse baltamı bozacak kadar büyük bir çaba sarf ederek bu ağaçtan bir parça kestim ve çok ağır olduğu için yine oldukça zorlanarak eve götürdüm.

Ağaç çok sert olduğundan ve daha kolay bir yol bulamadığımdan, bu aleti yapmak çok zamanımı aldı; ağaç parçasına yavaş yavaş bir kürek ya da bel şeklini vermeyi başardım. Sapı aynı bizim İngiltere'dekiler gibi oldu, ama alttaki geniş kısmına demir takamadı-ğım için çok uzun süre kullanamayacaktım. Bununla birlikte kullandığım işlerde bana epey bir faydası dokundu; ama bir küreğin, daha önce hiç bu şekilde ya da bu kadar uzun sürede yapıldığını sanmıyorum.

Hâlâ eksiklerim vardı, çünkü bir küfe ya da bir el arabasına da ihtiyaç duyuyordum. Sepet yapmaya elverişli, ince, dal gibi bükü-lebilir şeyler olmadığı ya da en azından henüz bulamadığım için hiçbir şekilde bir küfe yapamazdım. El arabasına gelince, tekerlek dışında her şeyi yapabileceğimi düşünüyor-

-124-


dum, ama tekerleği nasıl yapacağıma ya da işe nereden başlayacağıma dair hiçbir fikrim yoktu. Ayrıca tekerleğin dönmesini sağlayan dingilin demir millerini yapma olanağım da yoktu, dolayısıyla bu düşünceden vazgeçtim ve mağaradan çıkardığım toprakları taşımak için, işçilerin duvarcılara harç taşımakta kullandığı kovalara benzer bir şey yaptım.

Bunu yapmak benim için kürek yapmak kadar zor olmamıştı; ama yine de bu, yani kürek ve el arabası yapmak için boşu boşuna verdiğim uğraşlar en az dört günümü almıştı; neredeyse hiç aksatmadığım ve mutlaka yenebilecek bir şeylerle döndüğüm tüfekli sabah yürüyüşlerimi buna dahil etmiyorum.

23 Kasım - Bu aletleri yapmak için bir kenara bıraktığım diğer iş duruyordu. Aletleri bitirdiğimde bu işe geri döndüm; gücüm ve zamanım elverdiği sürece her gün çalışarak, tam on sekiz günü, mağaramı eşyalarımı rahatlıkla alabilecek şekilde genişletmek ve büyütmekle geçirdim.

Not: Bütün bu süre içinde bu odayı ya da mağarayı bana bir depo ya da ambar, bir mutfak, bir yemek odası ve bir de kiler sağlayacak kadar büyütmeye çalıştım; oturma odama gelince bunun için çadırı kullanıyordum. Ancak, mevsimi gelince bazen çok yağmur yağdığı için ıslanmamak mümkün değildi, dolayısıyla çitimin içinde kalan bütün alanı, sonradan, kayaya kadar uzattığım kalas biçimindeki uzun direklerle örttüm ve bunların üzerini de sazlar ve büyük ağaç yaprakla-nyla kapladım.

-125-

10 Aralık - Tam da mağaramı ya da mahzenimi bitirdiğimi düşünmeye başlamışken aniden (anlaşılan fazla geniş yapmıştım) tavandan büyük bir toprak yığını düşüverdi, dolayısıyla bu beni çok korkuttu. Korkmak için de yeteri kadar sebebim vardı, çünkü ben altındayken düşseydi, bir mezar kazıcısına bile ihtiyacım olmayacaktı. Bu felaket dolayısıyla, mağarada yine bir hayli çalışmam gerekti; çünkü tavandan inen toprağı dışarı taşımam ve daha da önemlisi, tavanı, bir daha çökmeyeceğinden emin olacak şekilde sağlamlaştırmam gerekiyordu.


Yüklə 1,09 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   ...   26




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin