FiLİPİnler'de risale-i nur'a olan iHTİYAÇ



Yüklə 484,57 Kb.
səhifə7/8
tarix29.08.2018
ölçüsü484,57 Kb.
#75823
1   2   3   4   5   6   7   8



PAPA MÜSLÜMAN OLDU MU ?

Formun Üstü



Formun Altı

eni Şafak Gazetesi’nden Mehmet Şeker, geçenlerde “Papa Müslüman olsa” diye nefis bir yazı yazmıştı. Mehmet Şeker’in endişeleri boşunaymış. Çünkü Papa Müslüman olmadı ve sayın Cumhurbaşkanımız derin bir nefes aldı. Ama birileri zorla Papa’yı Müslüman yapmaya çalışıyor şimdi.

Uçaktan inerken haçını saklayan ve camide kıyamda duran Papa’yı, bu tavırlarından dolayı o kadar sempatik gösterdiler ki, neredeyse Müslüman olduğuna inanacağız. Hatta sadece Müslüman olması da yetmiyor. Papa milliyetini bile değiştirebilir belki. El açıp Türkçe dua etti, Türk bayrağını salladı ya, artık Türk bile olabilir Alman asıllı Papa...

Şaka bir yana, gerçekte neler oluyor? Katı bir Alman milliyetçisi ve su katılmamış bir Katolik olan, üstelik akademisyen yönü de bulunan eski Kardinal Ratzinger, yeni Papa 16. Benediktus, 3-5 günde bu kadar değişebilir mi? Buna inanmak için çok saf olmak gerekiyor. O halde nasıl yorumlamalı bu mesajları?

Tarihe ibret gözüyle baktığımız zaman bu olayı daha rahat yorumlayabiliriz. Napolyon Mısır’ı işgal ettiği zaman, halkın tepkisini azaltmak için Müslüman olduğunu ilan etmişti. Napolyon’un torunları ise daha sonra tüm Afrika’yı iliklerine kadar sömürdüler, milyonlarcasını katlettiler. Baba George Bush Irak’a saldırıp Kuveyt’i kurtardığı zaman Araplar ona “Hacı Bush” lakabını takmışlardı. Şimdi ise Hacı Bush’un oğlu W.Bush Arapları kitleler halinde katlettiriyor, Ebu Gureyb zindanlarında çürütüyor.

Tarihte ilk defa Katolikler ve Ortodokslar birlikte hareket ediyorlar. Hatta sadece onlar değil, Ermeniler ve Süryaniler de bu birliğin içinde yer alıyor. Dahası, kilisenin otoritesini kabul etmeyen misyoner grupları bile onları destekliyor. Bu aslında adı konmamış bir Haçlı İttifakı’dır. Hem de tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar büyük çaplı bir organizasyon. Zira unutmayalım ki, geçmişte yapılan Haçlı Savaşlarında sadece Katolikler vardı. Ortodoksların yaşadığı Bizans’ı o zamanlar Katolikler ezip geçmişler, her tarafı yağmalamışlardı. Birbirlerinden bu kadar nefret eden Hıristiyan mezhepleri birleşiyorsa, bu pek hayra alamet değil. Bunun altında başka niyetler olmalı.

Kalbimin yarısını Türkiye’de bıraktım” diyordu Papa giderken. Acaba bundan kastettiği neydi? Müslümanları sevmediğini her fırsatta dile getiren Papa, imana mı geldi? Yoksa başka bir şeyi mi kastediyor? Batı Roma İmparatorluğunun koltuğunda oturan Papa, “kalbimin öteki yarısı” derken mesela Doğu Roma’yı mı kast ediyor acaba?


Tesettürle Gerçekleşen Açılımlar















CELINE LEDUC
(UMMU KÜLSÛM)


1995’te ihtida etti. Kanadalı.




YAKLAŞIK ÜÇ YIL ÖNCE, Ramazan’dan kısa bir süre sonra, iki bayram arasında Müslüman oldum.

Manevî arayışım otuz küsur yıl sürdü. Katolik bir ortamda doğdum ve bu ortamda kafama ve gönlüme yatmayan birçok şey buldum: İsa’ya inandım, ama onun Allah’ın oğlu olduğuna da, Allah olduğuna da asla inanmadım. İlim sahibi bir Yahudi ve bir öğretici olmasından hareketle, İsa aleyhisselamın bir haham olduğu şeklinde, kendime has bir hükme ulaştım. Bundan dolayı, hahamlara gittim, onlardan ders aldım ve Tanakh’ı, Torah’ı ve Yahudiliğin kanun ve kurallarından bir kısmını öğrendim. Yiyeceklerle ilgili koşer (kaşer) kurallarını, Yahudi şeriatına uygun yemek pişirmenin yolunu yordamını, ve Yahudi şeriatınca bir kadın için öngörülen kuralları öğrendim. Kadınların ve erkeklerin, kadınlar birarada olmak üzere, ayrı ayrı ibadet etmeleri benim için doğal hale geldi. Benim için bir nihaî cevap olmadıysa bile, Yahudiliğin dinî ve manevî yollarına dair belli bir anlayış edinmiştim.

Yahudilikten sonra kadınları ve kadınlığı öne çıkaran maneviyat akımını inceledim, fakat bunda birşeylerin eksik kaldığını gördüm. Bu akım, bir Tanrıça’nın varlığına inandığından, pratikte, kesinlike tevhid inancı taşıyor değildi. Ve, yeni bir hayat biçimi icad ederken, mevcut birçok öğretiyi reddediyordu. Allah’ın bir erkek olduğuna da inanmadığım için, ‘kadın bir Tanrı’yla da bir sürü problemimin olması kaçınılmazdı. Yahudilikle olan temasım vesilesiyle, Allah’ın gaybî olduğunu, Zâtının keyfiyetini bizim bilemeyeceğimi öğrenmiştim; böyle bir uluhiyet anlayışını beğeniyordum. Bu yüzden, kadınlar maneviyatı akımının öğretilerine bir anlam veremedim. Ancak, kadınlar ile erkeklerin eşitliği noktasında onlarla hemfikirdim. Bundan dolayı, arayışlarına saygı duydum, ama metodları beni cezbetmedi.

1990’da, Yerlilerin maneviyatına dair bilgi edindim. Yerliler bir Yaratıcıya ve dünyanın birliğine inansalar bile, inanç itibarıyla bir Yerli olamadımókendi maneviyatımı bulmam gerekiyordu! Ülkem Kanada 1990’da Mohawk’lara karşı savaşa giriştiğinde, beynimden vurulmuşa döndüm. Yaklaşık beş yıl boyu, onlarla omuz mücadele yürüttüm.

Bu arada, kendi yolumu bulmaya çalışıyordum; ki, ama önüme bir tercih imkânı da sunulmuştu. İki yol gördüm önümde: Biri Allah’ın yolu, diğeri ise beşer yolu idi. Allah’ın yoluna yürüme yönünde bilinçli bir söz verdim. O’na kul olacak, O’nun yolunda hizmet edecek; kabiliyetlerimi, O’nun sözünü ve mesajını tebliğ etme, yani O’nun koyduğu kurallar sayesinde Barışın ve Adaletin tebliğini yapma yönünde kullanacaktım.

İnsan’ınkióyani, beşerî olanóyerine Allah’ın yolunu tercih ettim velhasıl. Beş yıl sonra Mohawk’larla hükûmet arasındaki kriz sona erdiğinde, Allah bana manevî köklerime geri dönmemi sağlayacak yolu gösterdi.



Hayatımın büyük kısmında, Kuzey Afrika ve Orta Doğu’dan gelen arkadaşlar edinmiştim. Bu arkadaşların kimi Yahudi, kimi Hıristiyan, kimi ise Müslüman idi; lâkin, onların yaşayıp yaşamadıkları beni pek ilgilendirmiyordu, çünkü organize dine inanmıyordum. Bütün hayatım boyu, kuvvetle inandığım şey şuydu: Kendim, doğrudan doğruya Allah’la konuşmalıyım ve ihtiyaç duyduğum şeyi O’ndan istemeli ve bana verdiği şey için de doğrudan O’na teşekkür etmeliyim. Aynı zamanda, kadınların ve erkeklerin eşitliğine, Allah indinde ve insanların önünde bütün ırkların eşitliğine de kuvvetle inanıyordum. Hıristiyanlık, kendisine inandığım İsa hakkında bana birşeyler öğretti. Yahudilik, bana doğrudan doğruya Allah’a konuşabileceğimi, erkeklerin ve kadınların ayrı biçimde ibadet etmeleri gerektiğini ve Allah’ın yiyeceklerle ilgili emirleri olduğunu gösterdi. Mohawk’lar ise, erkeklerin ve kadınlarınófarklı yükümlülükleri olsa bileóeşit olduklarını gösterdiler bana. Bütün bunları nerede bulabilirdim? Hiçbir din, hiçbir öğreti, bunların tamamını bana sunamazdı; ama Allah, bana yolu göstermek üzere oradaydı.

Yirmibeş yaşındayken, genç bir erkekle tanışmış ve ona aşık olmuştum. Kendisi Irak doğumluydu, din olarak Yahudiydi, ve epeyce sene İsrail’de yaşamıştı. 1970’lerde Kanada’ya geldi, tanıştık, birbirimize aşık olduk. Evlenecektik. O sıra, İsrail ile Lübnan arasında savaş çıktı. Kendisi, geri dönüp orduda savaşmaya karar verdi. Ne yazık ki, öldürüldü. Uzun yıllar boyu, yaramı kalbimde sakladım.

Fakat Allah kalbimi korudu ve bana büyük bir hediye gönderdi: Lübnanlı bir Müslümanla tanıştım! Kendisi, bir Şiî Müslime idi. Çok dindar biri değildi gerçi, ama Müslüman olmaktan iftihar ediyordu. Konuştuk kendisiyle. Ona olup bitenleri anlattım. Gözlerinde yaşlarla bana baktı ve aynı savaş sırasında erkek kardeşini kaybettiğini söyledi. Şu ana kadar, onun kardeşi mi benim arkadaşımı öldürdü, arkadaşım mı onun kardeşini öldürdü; öğrenebilmiş değilim. Belki de, ne o onu öldürdü, ne öbürü ötekini; bu da bir ihtimal. Buradan hasıl olan sonuç, aynı savaş vesilesiyle beraberce döktüğümüz gözyaşları ile kalbî yaramızın bizi çok iyi iki arkadaş haline getirmesi ve bu kızcağızın kanayan kalbimin şifa bulmasına yardımcı olmasıydı. Aynı zamanda, savaşın yol açtığı felâketleri, kötülüğünü, insanları kalben nasıl da yaraladığını görmüş de oldum.

1995’te Montreal’de kadınların başörtüsü takması konusunda bir tartışma yaşanıyordu. Herkes mesture hanımları konuşuyordu. Gazeteler Müslüman kadınları aşağılayıcı yazılarla doluydu. Bu bakımdan, kendi kendime, bu konuda bir doküman oluşturmaya karar verdim. O gün itibarıyla dört senedir radyoda (Radio McGill) Yerliler, Kuzey Afrika ve Orta Doğu haberleri hazırlıyor olduğumdan, mesture hanımlarla söyleşiler yapma fırsatı kolladım. Böyle bir hanımla konuşup, tesettürün onun için ne anlam taşıdığını öğrenmek istiyordum. Bir arkadaşımın aracılığıyla, çok kibar bir hanımla tanıştım. Bu kadın, tesettürün önemi ve bunun kendisi için ne anlama geldiği hususunda konuşmalar yapan bir Iraklı idióAllah işini alışılmadık yollardan görür. Bu kadında gördüklerim arasında beni asıl çarpan şey, kendisinin ‘Allah’ diye zikrettiği Tanrı’ya olan derin sadakat ve bağlılığı idi. Hakperestliği ve kalbinin rikkat ve samimiyeti beni muazzam derecede etkilemişti.

Bu hanım bana İslâm’ın ne demek olduğunu açıkladı. İslâm’ın özünü "Lâ ilâhe illallah"ın, yani "Allah’tan başka ilah yoktur" hükmünün oluşturduğunu söyledi. Allah indinde, kadınlar ve erkekler eşit idiler, bütün ırklar eşit idiler. İsa, haham değil, peygamberdi; annesi Meryem, mü’minler için muazzam bir nümune idi. İslâm’ın yiyecekle ilgili kuralları Yahudilik kadar sıkı değildi. Hayretimi mucib olan, bu hanımın anlattıklarının, inandığım şeyler oluşuydu. Radyoda gerçekleştirdiğim söyleşiden sonra, kendisiyle arkadaşlık kurdum ve bir ay içerisinde, ben de onun gibi Müslüman oldum. Kelime-i şehadetimi onunla birlikte getirdim. Bu, üç yıl kadar önceydi.

Şimdi ben de başımı örtüyorum, başımı örtmekten dolayı çok mutluyum ve başörtümü giyerken, bu özel günü hatırlıyorum.

Öte yandan, başınızı örttüğünüz ilk gün neler hissedeceğinizi tahmin edebilirim. Başörtüsü takmak, ilk etapta zorduróinsanlar size farklı bir nazarla bakarlar. Müslüman oluşumdan sonra onu giymeye ilk başladığımda, başörtümü başımdan çıkardım ve tekrar başıma koydum. Çekiniyordum; insanların bana güleceklerinden korkuyordum. Bazı kadınlar şevkimi kırmaya çalıştılar. Başımı örtmemden dolayı aklımı kısmen yitirdiğimi, beynimin donmuş olduğunu, artık özgür olmadığımı, sünepe bir vaziyete düşmüş olduğumu ihsas ettiler. Tesettürlü hanımlar hakkındaki bütün önyargılar, beni mesture halde gördüklerinde, su yüzüne çıktı. Fakat, bir-iki ay sonra, daha dün beni alaya alan bu insanlar bana saygı duyar hale geldiler. Şimdi her yerde başörtümü giyiyorum ve hiç kimse kendimi kötü hissetmeme sebep olamıyor.

Üniversitedeki son dönemimde, bir kız bana modası geçmiş bir vaziyet arzettiğimi ve daha çağdaş hale geleceğimi ümit ettiğini söyledi. "Nasıl daha çağdaş hale gelebilirim?" diye sordum kendisine. "Ben interneti kullanıyorum; sen bilmiyorsun. Ben okulu bitiriyorum; senin daha bir sürü dersin var. Ben dünyada neler olup bittiğinden haberdarım, sen bilmiyorsun. İslâm, benim için, erkekler ile kadınların eşitliğini temin ediyor; sen ise hâlâ erkeklerle karşı eşit olma mücadelesi veriyorsun."

Müslüman olan insanın nazarında, hiçbir ırk diğerinden üştün değildir; hepimiz Allah indinde eşitiz. Biz nasıl çok daha çağdaş olabiliriz ki? Birçok açıdan çok ilerideyiz zaten; ki, tesettür İslâm’ın bu ideallerini daha da pekiştiriyor.

Bu bakımdan, hiç endişeye düşmeyin, rahatla ve iftiharla yürüyün ve tesettürünüz sayesinde hem iç dünyanız, hem de dış görünüş itibarıyla güzelleştiğinizi hatırda tutun. Başını örtmekle gelen kalb safiyeti ve güzellik; beni Müslüman olmaya ikna eden şey, işte budur! Kalbinizde tesettürle ilgili şüpheler varsa, Allah bu şüphelere karşı size yardım edecek ve en sonunda kendinizi daha güçlü hissedeceksiniz, vesselam.

Müslüman oluşumdan sonra tekrar üniversiteye döndüğümde, din alanında araştırma yapmaya başladım. İnceleme alanım, İslâm. Doktoramı tamamlayıp, kadınlara dair fıkhî konular ve bir de hadis alanında yetkin hale gelecek kadar ilerlemeye istiyorum. Halihazırda, İngilizce olarak, ‘yedinci yüzyılda kadınlar ve İslâm’ konulu bir kitap yazıyorum. Sayesinde Müslüman olduğum Iraklı arkadaşımla birlikte bir radyo programı hazırlıyorum. Yarım saatlik bir program. Dünyanın her tarafından gelmiş değişik dinlere mensup kadınlara sesleniyoruz. İslâm’ın ve İslâm mesajının üstündeki sis perdesini kaldırmak üzere, âlimlerin ve dinî liderlerin yardımına da müracaat ediyorum. Aynı zamanda Müslüman kadınların hayatı ve onların toplum içindeki rollerine dair bir belgesel film hazırlamakla meşgulüm.

Allah bana yol gösterdi ve arıyor olduğum şeyi bana İslâm’la verdi. O yüzden, kalemimi ve radyo dalgalarını İslâm’ın bütün veçhelerinin bilinmesini sağlamak ve İslâm’ın ‘çokluk içinde birlik’ olduğunu göstermek için kullanmaya çalışıyorum

Müslüman olunca, Ümmü Külsûm ismini aldım; Peygamber Efendimizin kızının ismini yani. Bu isim, bana nasıl iyi bir Müslüman olacağımı ilham ediyor; o da, benim gibi İslâm’a yönelmiş biriydi çünkü.

Benim öyküm işte böyleÖ İlk aşkım, bir savaşta pisi pisine ölen Iraklı genç bir Yahudiydi. Onun ölümüyle kalbim param parça oldu. Onun Lübnan’da ölmesiyle parçalara ayrıldım, ama yine Lübnanlı bir Müslüman kadın bu parçaları toparlama sürecini başlattı. Sonra da, başka bir Iraklı ve bir başka Müslüman kadın ile de, kalbim tamamen şifa buldu; zira bu hanım beni İslâm’la tanıştırdı ve Müslüman olmaya davet etti. Firak acısından visal sevincine uzanan bir hayat yolu yaşadım velhasıl; ki bu, beni Allah’a daha bir yakınlaştırıyor. Allah kırık bir kalb taşıyan herkese hidayet versin.

Ve şunu da hatırlayın ki, İslâm’ın mesajı, barışın ve âhengin mesajıdır. Tedaviye başlamadan, yarayı tanımamız gerek. Gerisi Allah’a kalmış: Allah, yolumuzun üzerine bizi O’na yöneltecek insanlar koyarak, kalblerimize şifa bahşediyor.

 

 28.12.2003







Halime Demireşik










Hidâyet, Her Yaşta…




Hidâyet, bir nûr-i ilâhîdir. Kimin gönlü nûra meyilli ise, gayreti nispetinde, Allâh bu nuru ona ihsan eder. Cenâb-ı Hak, bunu Ra’d Sûresi 27. âyetinde şöyle bildirir:

“…Allah, kendisine yönelen kimseyi hidayete erdirir.”
Evet, kim Allah’a yönelirse, O’nu ararsa, O’na hasret duyarsa, Cenâb-ı Hak, o kalbe yol gösterir. Yani merhametli Rabbimiz, bir adım gelene on adım yaklaşır. Yürüyerek gelene koşarak yaklaşır. Ama ilk adımı, kuldan bekler.
İşte bu yazımızda sizleri, İslâm’ın boşluğunu yüreğinin derinliklerinde hissederek Allâh’ı aramak için yollara düşen, 45-50 yaşlarında yeniden doğmayı öğrenen Almanyalı Ayşe Hanım’la ve onun anlattığı hidâyet öyküsüyle baş başa bırakıyoruz.

Ben Sonja Assmann, şimdiki adımla Ayşe… 50 yaşındayım. 19 Ekim 2004’te müslüman oldum. Daha önceleri ticaretle uğraşıyordum. 28 yıl boyunca kendi işimde çalıştım. İş hayatına kendimi o kadar kaptırdım ki, gözüm, işten başka hiçbir şey görmüyordu. Arkadaşlarımın ikazıyla fark ettim ki, 28 yıl boyunca hiç tatile çıkmamıştım. Biraz da yaşadığım hayat şartları beni bu hâle sokmuştu. Çünkü eşim alkolikti. Hayattan hiç zevk almıyordum. Depresyondaydım, sadece ölümü düşünüyordum.

Bu sırada annemi kaybettim. Anneciğim, kanserdi ve çok acılar çekerek vefat etmişti. 6 ay geçmemişti ki, bu defa babam vefat etti. Bütün bunlar beni bir arayışa, bir düşünceye sevk etti. Bu hayatta çalışmaktan başka vazifem olmalı diye düşünmeye başladım. Hiçbir şey beni mutlu etmiyordu. Hâlbuki bir kızım, dünyalar tatlısı iki torunum, evim, arabam, iyi kazanç getiren bir işim vardı.

İnsanların gitgide sorumsuzlaşmaları beni kızdırıyordu. Çevremi inceliyordum. Herkes yaşlanıyor ve er-geç ölüyordu. Boşu boşuna yaşanan bir hayat, bitip gidiyordu. İçimden:

“-Ben böyle ölmemeliyim, bu dünyaya ticaret için gelmedim, başka vazifelerim de olmalı!..” diye düşünüyordum.

İnsanlardan uzaklaşmaya, kendi kendimle muhâsebeye başladım. Benim için tam bir arayış dönemiydi. Meditasyon müzikleri dinliyor, hep duâ ediyordum. Karşıma hep mistik yollar çıktı. Şamanizm’le, Budizm’le uğraştım. Onların yanına gidip geldikçe kendimi çok küçük ve câhil hissediyor, günahlarıma ağlıyor, kendimden utanıyordum.

Bir an, şimşek çarpmış gibi uyandım ve onların neye ibadet ettiklerine dikkat edince irkildim: Buda’ya, yani bir puta!.. Ve bu yoldan kaçtım.
“-Ölümden sonra ne olacak?” diye araştırmaya devam ettim. 3-4 sene değişik grupların toplantı ve seminerlerine gittim. Ama içimdeki boşluğu hiçbir şey doldurmuyordu.

Daha önce de ifade ettiğim gibi, 28 sene hiç tatil yapmamıştım. Arkadaşlarım, benim yaşadığım buhranları görünce tâtile gitmemin iyi geleceğini söylediler. Bu şimdiye kadar hiç düşünmediğim bir çıkış yoluydu. İlk fırsatta onlarla birlikte Tunus’a, tatile gittik. Orada müstakbel eşim Ali’yi tanıdım. O kadar bunalımdaydım ki… Bu evlilikle yeniden hayata dönmüştüm sanki… Hâlbuki Ali’nin şartlarıyla benimkiler çok farklıydı. Onlar âdeta hâlâ bedevî hayatı yaşıyorlardı. Evlerinde tuvaletleri bile yoktu. Benim ise, Almanya’da çok lüks bir yaşantım vardı.

Tunus’ta Ali’nin âilesiyle tanışıp ezanı duyunca çok etkilendim. Âdeta uçuyordum. Almanya’ya döndüm. Ticareti bıraktım. Evimi terk ettim. Arabama valizimi koydum. Arabama binip tek başıma Tunus’a gittim. Ali ile evlendik. Tunus’ta yaşamaya karar verdik. Çünkü beni, burada ilk defa duymaya başladığım ezan sesi çok etkiliyordu.

Almanya’dayken bilhassa son zamanlarımda çan seslerini duydukça ne kadar bunalıyor, kaçmak istiyorsam; burada da o kadar ferahlıyordum.


O sırada hem devam eden tedavim için, hem de ziyaret maksadıyla Ali ile beraber Almanya’ya doğru yola çıktık. Uçağa bindik. Almanya’ya vardığımızda bir uçak şirketi eşime iş teklif etti. Ali, Fransızca’yı çok iyi biliyordu. O zamana kadar Tunus’ta doğru-dürüst bir iş bulamadığı için fakir bir hayatı vardı. Yaptıkları teklif de çok câzipti. Benim bütün ısrarlarıma rağmen beni dinlemedi ve o işi kabul etti. Almanya’da yaşamaya karar verdi.

Ben ise, zaten Almanya’da bunalmıştım. Bir an önce Tunus’a gitmek istiyordum. Aslında Ali çok merhametli, sevgi dolu bir insandı. Ama Almanya’da dünyaya daldı, çok değişti. Kısacası Almanya’yı kaldıramadı ve hemen çevresinden etkilenerek kötü yollara düştü. Esrar kullanmaya başladı. Çok çabuk kaydı. Âilesine ve bize hiç dönmedi. Memleketine bile gitmedi. Ama ben fırsat buldukça Tunus’a gidiyordum. Daha müslüman değildim ve arayışım devam ediyordu. Bu sırada bir Türk’le karşılaştım. Bana:

“-Senin ilacın bu!..” diyerek Kur’an-ı Kerîm hediye etti. Kur’ân-ı Kerîm, Almanca meâlliydi. Kur’an-ı Kerîm’i okudukça mânâlarını lâyıkıyla anlayamasam da hüngür hüngür ağladım. Beni çok etkilemişti. O zamana kadar Kur’ân-ı Kerîm’e niye bakmamışım diye hayıflanmaya başladım.
Bir öğle vaktiydi. Yine Kur’ân-ı Kerîm okumaktaydım. Birden Kur’ân-ı Kerîm’in üzerinde minareler oluşmaya başladı. İnanamadım. Elimle o siluetleri, sayfadan silmeye çalışıyordum. Olmuyordu. Bunun mânevî bir işaret olduğunu düşündüm. O an yaşadıklarımı dile getirmem çok zor. Bunu ancak yaşayanlar bilir. Hissedilir, ama anlatılamaz.
Okudukça Kur’ân-ı Kerîm’in âyetlerinin öteden beri içimde cevapsız kalan sorularıma cevaplar verdiğini gördüm. Kur’ân-ı Kerîm, sanki benimle konuşuyordu. Bu okumalarım esnasında Kur’ân-ı Kerîm’de pek çok âyet-i kerîmeyi çok sevmiştim. Onlar âdeta benim dilimde bir vird hâline geldi. Bunaldıkça dönüp dönüp bu âyetlerin meâllerine bakardım. Bunlar arasında ilk aklıma gelenleri şöyle sıralayabilirim:

Müslüman erkek ve kadınların ahlâk ve giyinişlerini tanzim eden Nûr Sûresi’nin 24-35. âyetlerini çok sevmiştim. Ayrıca:



“Ancak insanlara zulmedenlere ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlere cezâ vardır. İşte acıklı azap bunlaradır. Kim sabreder ve affederse, şüphesiz bu hareketi, yapılmaya değer işlerdendir…” şeklinde başlayıp devam eden Şûrâ Sûresinin 42-52. âyetleri;
Mâide Sûresi’nin 3. âyeti:

“…Bugün size dîninizi kemâle erdirdim, üzerinize nîmetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’dan râzı oldum.”
Ve Kasas Sûresi’nin 56. âyeti:

(Habibim) Muhakkak ki sen, (her) sevdiğin kişiyi hidâyete erdiremezsin. Ancak Allah, kimi dilerse ona hidâyetini verir ve O, hidâyete erecekleri şüphesiz daha iyi bilir.”

Benim üzerimde en çok tesiri olan bir diğer âyet-i kerîme ise; Allah’ın hidâyete sevkettiği kulları anlatan En’âm Sûresi’deki:



“Allah, kimi doğru yola iletmek (hidâyete ulaştırmak) isterse, onun kalbini İslâm’a açar…” (En’âm, 125) âyetidir.
* * *
Ben bu düşünceler içinde bocalayıp dururken ikâmet işlerim sebebiyle mutlaka Almanya’ya geri dönmeliydim. O an içime bir korku düştü: Ya müslüman olmadan ölüverirsem? Ama nasıl müslüman olacaktım?
Almanya’ya gidince, internet üzerinden hizmet veren câmileri araştırdım. Telefonlarını alıyor, kendilerini telefonla arıyordum. Ama hiç kimse benimle ilgilenmiyordu. Büyük bir hayal kırıklığına uğramıştım. Ben Müslüman olmak istediğimi söylüyordum, lâkin kimse benimle ilgilenmiyordu. Sonunda elime, bir Türk kadının telefonu geçti. Aradım. O, telefonu açar açmaz:

“-Alo, ben Melek!..” deyince, içimden bir melek gibi imdadıma yetişeceğini anladım.

Melek hanım, Almanya’da yaşayan bir Türk’tü. Beni gerçek mânâsıyla ilk anlayan kişiydi. Bana yeni müslüman olmuş başka Almanların da telefonlarını verdi.

Nihayet onun bulunduğu câmiye gittim. Tanıştığım insanlarla bir müddet orada kaldım. Ve 48 yaşımda, bir Ramazan ayında müslüman oldum. Elhamdülillah.

İşte o zaman bir şeyi daha anladım ki, kaç yaşında olursan ol, hangi şartlar altında bulunursan bulun, hiçbir zaman hayata yönelik umudunu kaybetmemelisin. Nefes alıp verdiğin her ân, hakîkatin peşinde koşmaya devam etmelisin!.. Bu, senin ne kadar zamanını alırsa alsın!... İster 20, ister 50 yaşında ol; Allâh’ı aramak için, yaşın hiçbir ehemmiyeti yoktur!.. Mühim olan doğru yol üzere devam etmek!.. Sen Allâh’a doğru gidersen, O (c.c.) da sana doğru gelir.

Müslüman olduktan sonra, içimde bir türlü dolmayan o boşluk, bir anda dolmaya başladı. Ticâret kapılarında aradığım sevgi, merhamet ve huzuru bulmuştum. Maddiyatla bastırmaya çalıştığım duygularım, yeniden canlanmıştı. İç dünyam kıpır kıpırdı. Önceden göremediklerimi görüyor, hissedemediklerimi hissediyordum. Anladım ki, insana tek gerekli olan şey biraz cesâret!.. Maddî kaygılardan ve önyargılardan kurtulunca, Allah (c.c.) kapılarını açıyor.

Bu mânevî duyguların hiçbirini hıristiyanken hissetmemiştim. Zaten uzun zamandır kiliseyi de terk etmiştim. Kilisede, her şey para üzerine kurulmuş!.. Para verirsen günahın affolunur. Para verirsen nikâhını ve cenaze işlerini yaparlar. Ben, buna itiraz etmiş ve:

“-Parayla din olmaz!..” diyerek uzun zaman önce kiliseyi terk etmiştim. O kadar bozulmuş bir dinin içinde hakikatleri bulmak çok zordu. Bu kirin içinde Allah’ı bulamazdım.

Biliyorum ki, O (c.c.) her yerde!... Ama benim, O’nu bulmam lazımdı. Bu arayış, bir adama aşkla başladı. Ama şimdi hissediyorum ki, gerçek aşkın hasretini sadece Allah dindirir.

Neden Tunus’a gidiyordum? Beni oraya götüren aşk mıydı? Hayır!.. Oradaki müezzinin ezân çağrısıydı. O ses; Allâh’ın bize seslenişi, yani İslâm!.. Ezân sesi, insanı çok derinden etkiliyor. Bütün vücûdunda, kalbinde ve damarlarında hissediyorsun.

İslâm’la huzur bulmuştum, ama yine eksiklerim vardı. Öğrenmeli ve yaşamalıydım. O sırada Türkiye’de okuyan Hülya ve Özlem hocahanımlarla tanıştık. Allah onlardan râzı olsun. Onlar muhabbet ve sabırla bıkmadan her şeyi anlatmaya çalışıyorlardı. Birçok güzel şey öğreniyordum, ancak bunları yaşamaya müsait bir ortamım yoktu. Namaz kılarken başımı örtüyor, sonra açıyordum ve bu beni vicdânen çok rahatsız ediyordu. Gitgide ailem ve çevremden uzaklaştım. Onlar:

“-Kızım, Türkler senin beynini yıkamış!..” diyerek beni dışladılar.


Buralardan uzaklaşmalıydım. Hülya’nın vasıtasıyla Türkiye’ye geldim ve şimdi içimdeki sesin yönelttiği yerdeyim. Burada her şey çok güzel!.. Etrafımdaki insanlar, müthiş pozitif enerji saçıyorlar çevrelerine… Sizleri çok seviyorum. Hâlâ Türkçe bilmiyorum. Fakat bu benim için çok da problem olmuyor. Herkes o kadar candan, o kadar samimî ki, aramızda kalbî akrabalık çoktan kuruldu bile!.. Burada aklımla, dilimle çözemediğimi kalbimle anlıyorum. Bütün kalbimle istiyorum ki, daha nice insanlar, düşe-kalka da olsa  Allah’ı bulabilsinler. Müslüman olsunlar, inşâallâh.


Evet, inşâallâh biraz da olsa kendimi ifade edebilmişimdir. Allâh’a doğru yapmış olduğum bu uzun yolculukta bana yardımcı olan herkese teşekkürlerimi belirtmek isterim. Keşke herkes içinde bu güzel duyguları yaşayabilse… Başlangıçtan bu yana ezanın çağrısı benim kalbimi nasıl fethettiyse, inşâallah, daha nice kalpleri de fetheder.


Yüklə 484,57 Kb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin