MüRŞİDİN Önemi ve müRŞİd ziyareti



Yüklə 64.39 Kb.
tarix02.11.2017
ölçüsü64.39 Kb.

MÜRŞİDİN ÖNEMİ VE MÜRŞİD ZİYARETİ

Mürşid; irşad eden, doğru yolu gösteren, terbiye eden rehber zata denir. Her devirde bu vazifeyi hakkıyla yapabilecek mürşidler yetişmiştir. Ayet-i kerimede: “İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir sınıf bulunsun. İşte kurtuluşa eren onlardır. ” (Âl-i İmran, 104) buyurulmaktadır.


İnsanın her zaman mürebbiye, mürşide ihtiyacı vardır.

Sadece kitap okuyarak öğrenim yetmez. Uygulamada eksiklik olur. Kur an-ı Kerim bir kitap halinde inmemiştir. Yazılı metin halinde Resulullaha verilmemiştir. Kalbine peyderpey yavaş yavaş 23 senede nazil olmuştur. Sadece kitap okuma yetseydi Allah’u Teala Rasüller göndermeye ihtiyaç duymazdı. Halbuki kitapla beraber Kitabı açıklayacak, uygulayacak Resullerde göndermiştir.


İnsan Anne-baba terbiyesine, öğrenci öğretmen terbiyesine muhtaçtır. Okula gitme. Öğretmenden ders alma… Kendi kendine öğrenirsin, demek abesle iştigaldir. İnsan eğitmene, öğreticiye muhtaçtır. Her meslek böyledir. Bir mesleği öğrenmek için ustanın yanında çıraklık yapmak lazımdır.
Çoğu kere demircinin oğlu demirci, çiftçinin oğlu çiftçi olduğu gibi, peygamberlerin oğul ve kardeşlerinden peygamber, mürşidin yakınlarından da mürşid çıkmıştır. İbrahim a.s.'ın oğlu İsmail a.s.; Yakup a.s.'ın oğlu Yusuf a.s.; Musa a.s.'ın kardeşi Harun a.s. bunun en güzel örneğidir. Aynı şekilde mürşitlik görevi İmam-ı Rabbanî Hazretleri'nden oğlu Muhammed Masum Hazretlerine, ondan da oğlu Şeyh Seyfüddin Hazretleri'ne intikal etmiş, sonraki silsilede de bunun birçok örnekleri görülmüştür. Yine tıbben de sabittir ki, hastalıklar bile irsîdir. Kabiliyetlerde böyledir.
Hasta olan insan doktora koşmaktadır. Doktor bir vesiledir. Şifayı veren Allah’tır. Fakat doktor ihmal edilirse insan mesul olur. Vesileye sarılmadığı için çoğu zaman şifa bulamaz. Tıp kitabı okuyarak doktor olunmaz. Herkes tıp kitabı okuyarak doktor olamaz.
Bir futbolcu ne kadar kabiliyetli olursa olsun, bir antrenöre ihtiyacı vardır. Futboldan çok daha önemli olan ahiret işlerinde de durum böyledir. Allah’ın rızasına ulaşabilmek, kalbi tasfiye, nefsi tezkiye edebilmek, manevi inkşafı gerçekleştirebilmek için Mürşid terbiyesine ihtiyaç vardır.
Osmanlı padişahlarının genelde tasavvuf ehli, bir mürşide intisaplı olduğu bilinen bir gerçektir.

Osmanlı İmparatorluğunun kurucusu Osman Gazi, Şeyh Edebali hazretleri de manevi terbiye görmüştür. Büyük Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmet Han, Akşemseddin hz’nin manevi terbiyesinde yetişmiştir. Yavuz Sultan Selim Han tasavvuf ehl-i bir padişah idi. Mürşidi Kamile intisap edip, terbiye olmanın önemini şu beyitle ifade etmiştir:

Padişah-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş, / Bir veliye bende olmak cümleden a’la imiş.”
Dr. Ahmet Çağıl anlatıyor: Siirt’in Tillo kazasındaki medresede vazife yapan iki hoca Hacca gidiyorlardı. Mübarekler (Gavs-ı Bilvanisi Hz.) de Siirt’te hastanedeydi geldiler duasını alalımda öyle gidelim diye ziyaret ettiler. Hocalardan birisi sordu, kurban dedi “Biz bu nefsi emmare’den bir türlü kurtulamıyoruz ne yapacağız?” dedi. Bu hocaların her biri 250 ye yakın talebeliye ders veriyordu. Beş vakit namazı cemaatle kılıyorlar; başka işleri güçleri de yoktu. Devamlı ilim tahsiliyle meşgullerdi. Bu hocalar bile nefsi emmare’den şikâyet ettiler. Bu haldeyken bile, ilimleri dahi olsa nefsi emmareden şikâyet ettiler.
Mübarek onlara şöyle buyurdu: “Bende dedi sizin gibiydim, talebelerim vardı beş vakit namazı camide cemaatle kılıyorduk, hatta bir vakit namaz dedi üzerimden kaza olmadı, cemaatsiz de kılmadım. Tek bir vakit müstesna, dedi. O zaman da dedi talebelerle yaylaya çıkmıştık, talebeler oyuna daldılar, yanımdan uzaklaştılar, baktım ikindi namazı geçmek üzere, ben namazı cemaatsiz tek başıma kılmaya mecbur kaldım. Ama sonradan o namazı tekrar talebelerle, cemaatle kaza ettim.” (Şafii mezhebinde bu oluyor.) “Ben ömrümde bir tek o zaman cemaatsiz kıldım. İlmimiz de var dedi. Daha sonrada “güya bir de seyidliğimiz var” buyurdu. “Gece namazları da dâhil bütün sünnetlerimi de kılıyordum, böyle olduğu halde Şah-ı Haznenin yanına gidip onun elini tuttuğumuz zaman sanki ben o zamana kadar bir Ermeniymişim, bir Ermeni Müslüman olunca onda nasıl değişiklik olursa biz de aynen kendimizde o değişikliği gördük” buyurdu.
Allah dostlarıyla yapılacak sohbetle elde edilecek faydayı hiçbir şey temin etmez. Bunun en açık örneği Sahabe-i Kiram’dır. Sahabelerden derecesi en aşağı olan bir sahabi bile en yüksek hadis bilgininden, en değerli fakihten ve en büyük veliden daha üstün ve daha faziletlidir. Bu üstünlüğün nedeni hiçbir zaman kitap okumak ve eser incelemek değildir. Çünkü Sahabenin çoğu okur-yazar bile değildi. Bu üstünlüğün nedeni bilgi çokluğu ve kültür zenginliği de değildi.
Bir arif şair bunu şöyle dile getirir:

Evliyanın sohbetinde bir saat kalıvermen, / Hayırlıdır bir asırlık gafilâne ibadetten.


Abdurrahman-i Tahi Hz,(138.mektup):"Allah'a ulaşmak 50 bin senelik yoldur. Bu da uyanıklık ilim, amel, hac, riyazet, zühd, kusursuz namaz ve nefsi yok ederek Allah'ın rızasına ulaşılır. Bununla beraber ben 50 bin yıllık yolda elde edilecek şeylerin mürşidimin sohbeti ile elde edileceğine inanıyorum." buyurdular.

İnsan sadıklarla beraber olursa…



"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve sadık kullarımla beraber olun."1

Ayetiyle tarif edilen sadıklardır. Onlar hak yolda rehberlik yaparlar. Kalpleri Allah'a bağlarlar, zayıflamış imanı kuvvetlendirir, sönmüş sevgiyi canlandırırlar. Bir ömür boyu dini yaşayarak ihya ederler. Demek ki Allah’tan korkmanın en güzel yolu Allahu Teâlâ’nın sadık ve salih dostları ile beraber olmaktır.2 Zahirdeki bu sevgi ve beraberlik sonuçta insanı: “Kişi sevdiği ile beraberdir.3 hadisinin müjdesine ulaştırır.


Dünyada Allah dostlarını seven, hayatının sonuna kadar peşlerinden giden kimse -inşaallah- ahirette de onlarla beraber olur. Efendimiz’in (s.a.v) şu müjdesini duyup da sevinmemek elde değil:

“Bir kimse sevdiği bir topluluğun amelini yapmamış olsa bile kıyamet günü onlarla birlikte mahşer yerine getirilir ve beraberce hesaba çekilir.”4


Gavs Abdülhakim el Hsüeyn-i (k.s.) bir sohbetlerinde şöyle buyurmuşlar: Bu Allah dostları, evliyalar, mürşid-i kâmiller, Allah'a olan sevgilerinin kuvvetinden, coşkunluğundan önlerine diz çöken kimseleri dünyadan, dünya sevgisinden koparıp Allah'a Allah'ın müstakim yoluna bağlarlar. Nitekim Allah-u Teâlâ da şöyle buyuruyor: "Sadıklarla, doğrularla beraber olun." Ehlullahla, Allah dostlarıyla, sadık kimselerle bulunun ki, Allah'a sevginiz artsın. Siz de Allah dostlarından, Allah'a sevgisi olan sadık kimselerden olasınız.5
Gavs-ı Sânî (k.s) hazretleri ise bir sohbetlerinde şöyle buyurmuştur: ‘’Bir sofi muhabbet ehli olmasa dahi edeb ve adaba riayet ederse sadatlar onu bırakmaz.’’

Mürşide gitmekten maksat

Mürşid-i kâmile gitmenin ve ziyaret etmenin en önemli faydası, onun nazarları altına girmek, kendisiyle aynı meclisi paylaşmak, feyiz ve edebinden nasiplenmek, üzerindeki ilahi nur, heybet ve huşuya bakıp Allahu Teâlâ’yı hatırlamak-zikretmek, günahlardan şiddetle kaçınma duygusu ve ibadetleri tatlılıkla yapma arzusu oluşur.


Rabbü’lalemin, velileri nurunu yansıtan birer ayna yapmıştır. Güneş nasıl dış dünyamızı aydınlatan, ısıtan, meyveleri tatlandıran ve olgunlaştıran bir sebep yapılmışsa, veliler de gönül dünyamız için manevi nur, feyiz, şuur, tat ve hayat sebebi yapılmıştır. 6
Mürşide gitmekten maksat, Allah rızasına ulaşmak, kötülükten kaçmak, hasta kalbe ilaç, garip gönle gerçek bir dost aramak, kısaca manevi bir hicret yapmaktır
Bu büyüklerin meclisine katılan insanın ruhu sevinir, kalbi rahatlar, gönlü huzurla dolar. İnsan Rabbül âlemine kulluk yapmanın sevincini yaşar. İşte bu, Yüce Sadatların elinden tutmanın bereketiyle Allahu Teâlâ’nın kuluna ikram ettiği bir hâldir. Hz. Peygamber (s.a.v) Efendimize varis olan bu Allah dostlarının eli, Resûlullah (s.a.v) Efendimizin elini temsil etmektedir. Onlara tutunan kimse hiç kopmayan nurlu bir halkaya tutunmuş olmaktadır.
Bir Allah dostunu ziyaret etmenin ilk faydası, Allah için sevginin ve ziyaretin sevabına ulaşmaktır. Allah için sevilen bir Müslüman kardeşi ziyaret etmenin hediyesi ilahi muhabbet ve Cennettir. Resûlullah s.a.v Efendimiz bu konuda şu müjdeleri vermiştir; “Size Cennet ehli olanlarınızı haber vereyim mi? Bir şehrin (memleketin) öbür ucunda bulunan din kardeşini Allah rızası için ziyaret eden kimse Cennetliktir.” 7
Gavs-ı Sânî (k.s) hazretleri ise şöyle buyurmuştur: ‘’Bu zamanda insanlara yapılabilecek en büyük iyilik, tövbeyi tarif etmek ve bir mürşid-i kâmile yönlendirmektir. İnsanlara yapılacak en büyük iyilik budur.‘’
Kudsi hadis:Benim için birbirini sevenleri, birbirini arayıp soranları birbirini ziyaret edenleri, birbirine ikramda bulunanları, bir araya gelip meclis kuranları muhakkak ben de severim.”8

Velilerden Yansıyan Nur Ve Feyiz

Resûlullah (s.a.v) Efendimize: “Ey Allah’ın Resûlü! Allah’ın velileri kimlerdir?” diye sorulduğunda şu cevabı verdiler:

Allah’ın velileri görüldüklerinde yüce Allah’ı hatırlatan kimselerdir.9

Sizin hayırlılarınız, görülmeleri size Allah’ı hatırlatan, sözleri ilminizi çoğaltan, ameli ahirete rağbetinizi artıran kimselerdir.10


Gavs-ı Sânî Hz.leri, kâmil mürşidlerin nazarının etkisini şu misalle anlatmıştır:

Sâdât-ı Kiram’ın nazarı kaplumbağa nazarı gibidir. Kaplumbağa yumurtasını yapar, biraz geri çekilir, yumurtaya bir müddet nazar eder. Sonra onu kuma veya toprağa gömüp gider. Onun bu bakışı yumurtayı olgunlaştırmaya yeter ve belli bir müddet sonra yavru meydana gelir. Sâdât-ı Kiram’ın nazarı da kalbi olgunlaştırır. Allah dostlarının nazarı ilahî bir nurdur. Bu nur kalbin ilacı olur.


Allahu Teâlâ kudsî bir hadiste dostlarına verdiği bu nur hakkında şöyle buyurmuştur:

Ben kulumu sevdim mi onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. O benimle görür, benimle işitir, benimle tutar, benimle yürür. Benden herhangi bir şey isterse onu verir, bana sığınırsa muhakkak onu himâye ederim.11 İşte, Sâdât-ı Kiram bu yüce devlete ermiştir. Allahu Teâlâ onlara bu yetkiyi vermiştir.”12


Sahabe-i Kiram (r.anhüm), Allah Resûlü (s.a.v) ile sohbet ve beraberlikleri ile bu fazileti ele geçirmişler, kendilerinden sonra gelen en büyük alim ve arifleri fazilette geçmişlerdir. Onlar bu fazileti çok amelleri ve yüksek ilimleri ile değil, âlemlere rahmet olan Yüce Peygamberimizin (s.a.v) saadetli sohbet ve nazarlarıyla şereflenerek elde etmişlerdir. Kendilerinden sonra gelenler, ne kadar salih amel yapsalar, ilim elde etseler, onların elde ettiği bu fazileti ele geçiremezler.
Manevi nazar böyledir. Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin ilim ve manevi hallerine varis olan kâmil mürşidler, rabbani âlimler ve arifler de, Efendimizin (s.a.v) kalplere nazar etme, feyiz akıtma, onları sevgi ile olgunlaştırma, uyandırma sıfatına derece derece varis olmuşlardır. İşte bu nuru taşıyan zatlar ile aynı meclisi paylaşan, onların sohbet halkasına ve feyiz dairesine girenler de, amelle elde edilemeyen nice feyze, şuura, nura, sevgiye ve kalp uyanıklığına ulaşırlar. Sadatların terbiyesi ve feyiz vermesi daha çok nazarla olmaktadır. Bunun binlerce örneği vardır. Onlar hiç konuşmadan, doğrudan kalbe yönelerek ve oraya ilahi feyiz akıtarak insanları tövbeye sevk etmişler, Allah yoluna ısındırmışlar, kötü sıfatlarını değiştirmişler ve onlara pek çok güzel haller kazandırmışlardır.
Adıyaman’daki Allah Dostu
Dr. Ahmet, Yar ile Şimdi isimli kitabında şunları anlatıyor:

Yozgat'tan bir adamcağız Menzil'e gelmiş. Baktım hane-i saadetin kapısı önünde bekliyor. Nerelisin? diye sordum.Yozgatlıyım, dedi. Niye geldin? dedim. Sorma efendi, dedi:



Bir oğlum vardı, iyi bir müslüman olsun, diye imam-Hatip Lisesi'ne gönderdim. Fakat oğlan mektebi de bitirdi, namaz kılmıyor. Ben deli olacağım. Çocuğa yalvardım, yakardım. Hiç yakışmıyor sana. Sen imam Hatip Lisesi'ni bitirdin. Orayı bitirip de insan namaz kılmaz mı? Ben seni oraya, dini, Allah'ı, Peygamber'i iyi öğrenesin diye gönderdim. Sen namaz bile kılmıyorsun. Nasıl olacak böyle, dedim. Olmadı bir türlü, dedi.
Sonra şöyle devam etti:

Bir gün baktım, bu oğlan namaz kılıyor, şaşırdım, garibime gitti. Oğlum sen namaza mı başladın, diye sordum. Baba ben Adıyaman'a gittim, dedi. Ne var Adıyaman'da, dedim. Orada bir hoca var, onu ziyaret ettim, dedi. Ne yaptı o hoca sana? İmam Hatip'te de o kadar hocan vardı. Hiçbiri bir şey yapamadı da bu hoca mı seni namaza başlattı? Adıyaman'daki hoca bir şey yapmadı. Yalnız elini tutup Allah'a tövbe ettim, dedi. İşte böyle, sonra da namaza başlamak geldi içimden.



Allah Allah dedim ya, bu nasıl iştir? Ben de göreyim şu hocayı, nasıl bir kimseymiş? Çoluk çocuk evde ne kadar insan varsa hepsini aldım, geldim buraya. Şimdi onlar da buradalar. Hanımlara haber göndereceğim de onun için burada bekliyorum. İzin istedik, geri dönüyoruz şimdi... Elhamdülillâh biz de tövbe ettik, geldik, gördük. Hamdolsun bugünlere, dedi. 13

Mürşidle Çıkılan Manevî Hicret kapısı tövbe ile açılır

Mürşid terbiyesi tövbe ile başlar. Tövbe kalple Allah’a dönmek ve manevi bir hicret yapmaktır. Bu hicret isyandan itaate, gafletten zikre, cehâletten ilme, kötü ahlaktan edebe doğru yapılan manevi bir hicrettir.

Bu konuda Rasulullah Efendimiz (s.a.v) buyurmuştur ki:

“Gerçek muhacir, Allah’ın nehyettiği kötü şeylerden uzaklaşan kimsedir.”14

“Asıl mücahit, Allah’a itaat hususunda nefsi ile cihad eden kimsedir.”15
Rasulullah (a.s) Efendimiz, Uhud harbi dönüşünde, etrafındakilere: ”Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz.” buyurdu. Ashab: “Ey Allah’ın Resûlü, büyük cihad nedir?” diye sorunca, şu cevabı verdiler: “En büyük cihad, (Allah’ın emirlerini yerine getirmesi için) nefisle yapılan mücahededir.”16 buyurdu.

İrtibatı Koparmayalım

Mürşidin yanına gidip tövbe etmenin en büyük faydalarından biri de nefsin daha süratli olarak ıslah olmasıdır. Mürşidin nazarı çok tesirlidir. Nefsin ıslah edilmesi daha kolay olur. Müridin muhabbeti artar. İç âlemin terakkisi nazarla çok daha fazla olur. Onun bu imkânı iyi değerlendirmesi gerekir. Mürid, senede en az bir defa mazereti yoksa mürşîdini muhakkak görmelidir.


Seyda hazretleri zamanında bir vekil arkadaş vardı; bir sene hiç gelmemişti Menzil'e... Tam senenin üç yüz altmış üçüncü günü Seyda hazretlerinin yanına geldi. Mübarek şöyle buyurdu:

- Hacı! Eğer sen bugün de gelmeseydin, bizimle senin arandaki bağlar kopuyordu tamamen, hiçbir ilgimiz kalmıyordu!17



Gavs-ı Bilvânisî Hz.nin Zorlu Mürşid Ziyareti

Gavs-ı Bilvânisî hazretleri, Bitlis’te yaşarken yılda iki üç defa mürşidine gidiyordu. Mürşidi Şah-ı Hazne (k.s.) ise Suriye'de buluyordu. O zamanki şartlarda şimdiki gibi vasıta yok. Otomobil, kamyon, taksi bir şey yok. İlk zamanlarda mübareğin hayvanı bile yoktu. Yürüyerek gidip geldi.


Hatta bir defasında Şeyh Said isyanı çıkmış, jandarmalar bölgede kuş uçurtmuyordu. O zaman nüfus cüzdanı da yok. Bu yüzden gündüz de yol alamıyor. Gece yaya olarak gidiyor. Yedi, sekiz gecede ancak hududa varıyor bu şekilde. Her gidişinde de mürşidinin yanında iki üç ay kalıyor.
Oraya varınca üzerindeki ilmiye sınıfını temsil eden giysilerini çıkarıyordu. O halde dergâha varıyordu. Aynen sofiler gibi oluyordu. "Ben âlimim" demiyordu. Hizmetlere koşuyordu. Dergâha her gidişinde sırtında küfelerle ahırların içerisindeki tezek haline gelmiş gübreleri dışarıya çekiyor, boşaltıyor, ahırı tertemiz yapıyordu.
Namaz zamanı da hemen camiye koşuyordu. Onu da kaçırmıyordu. "Ben burada hizmet yapıyorum" diye namazı dışarıda tek başına kılmıyordu. Bizim mazeretimiz yokken bile namazı tek başımıza kılıyoruz. Ama o, mazereti varken yine cemaati kaçırmıyordu. Namazını cemaatle kılıyor, hatmesini de zikrini de yapıyordu.

Menkıbe
Bir gün İmâm-ı Âzam (r.ah) hocası İmam Cafer-i Sadık (r.a) hazretlerinden ilim ve hadis dinlemeye gelmişti. Hocası elinde bir asa ile çıkageldi.

İmâm-ı Âzam (r.ah), Ey Resûllah’ın (s.a.v) evladı, siz henüz asaya ihtiyaç duyacak bir yaşta değilsiniz, dedi.

Cafer-i Sadık (r.a), Evet dediğin gibidir, fakat bu elimdeki asâ Hz. Resûllah’ın (sallallâhü aleyhi ve sellem) asâsıdır; onu bereket için yanımda taşıyorum, dedi.

İmâm-ı Âzam (r.ah), hemen ileri atılıp bastona sarıldı ve Ey Resûlla’ın (sallallâhü aleyhi ve sellem) evladı, müsaade buyurun, onu öpeyim, dedi.

Cafer-i Sadık (r.a.) hemen kolunu açtı ve İmâm-ı Âzama (r.ah) göstererek, Vallahi sen bilirsin ki bu ten Hz. Peygamber’in (sallallâhü aleyhi ve sellem) hücrelerini taşıyan bir tendir ve şu gördüğün kıllarda onun kılındandır. Onu öpmüyorsun da asâyı mı öpmek istiyorsun, dedi.18

Bay Necip Fazıl’ı Üstadlaştıran Zat

Üstad Necip Fazıl Kısakürek", şöhretinin zirvesinde iken felsefi arayışlarını sürdürüp içinde yeni bir dönemin doğum sancısını hisseden Necip Fazıl için 1934 yılı gerçekten de hayatının yeni bir dönemine başlangıç olur.


Ünlü şair Bay Necip Fazıl “hakikat”ten habersiz bohem (düzensiz, savruk, Yarınını düşünmeden günü gününe tasasız, derbeder bir yaşayış) bir yaşantı içinde debelenirken “kurtarıcım” diyeceği Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretlerini tanır.

Hayatını, Arvasî hazretlerini “tanıyıncaya kadar” ve “tanıdıktan sonra” diye iki ana bölüme ayıran Üstad, bu hususu O Ve Ben kitabını takdim ederken şu çarpıcı cümlelerle ifade etmiştir:

Üstat, bir akşam çalıştığı bankadan çıkar Eminönü’nden vapura biner. Kendisine İslami telkinlerde bulunacak esrarengiz bir adamla karşılaşır. Yanına oturan adamla önce zahiri meseleleri konuşur. Necip Fazıl tasavvuftan sorunca adam Beyoğlu’nda Ağa Camii’nde Cuma günleri vaaz veren Abdülhakim Arvasi Hazretleri’ni işaret eder. Vapur Beylerbeyi’ne vardığında karşılıklı selamlaşıp ayrılırlar. O andan itibaren Necip Fazıl’ın zihninde hep fuhşun merkezi olan Beyoğlu’nda yalnız Cuma günleri vaaz veren Büyük Veli vardır. Kiminle konuşursa konuşsun hakikatte aklı hep Ağa Camii’ndedir.
Bir Cuma günüdür ve yanında arkadaşı ressam Abidin Dino vardır.

Necip Fazıl, kendisiyle tanışmasını “O ve Ben” isimli eserinde şöyle anlatır;

“Cami… Girince sol tarafta, yerden bir iki basamak yüksekliğinde, balkonumsu bir yerde, sarıklı, beyaza yakın kır ve uzun sakallı bir zat… Önünde, kitabını koyduğu küçük bir yer masası… Etrafında, diz üstü veya bağdaş kurup oturmuş bir küme insan… Aralarına geçip oturduk. Son derece tesirli bir ses… Tane tane konuşuyor.

Ders bitince ön sırada oturan bir gencin yardımıyla kürsüden indiler. Etrafındakilere şefkatle baktılar. Potinlerimizi giyip kendilerini kapıda beklemeye başladık. Başlarını kaldırıp o anlatılmaz gözlerini üzerimize diktiler.


Allah dostunu gördüm, bundan altı yıl evvel, /Bir akşamdı ki, zaman donacak kadar güzel."

Bana, yakan gözlerle, bir kerecik baktınız; / Ruhuma büyük temel çivisini çaktınız!”
Sıcak bir ilkbahar günü… Kaşgari Dergâhı… İkinci buluşma

Tasavvuftan bir şeyler biliyor musunuz? Okuduğunuz kitap oldu mu?

Bahriye mektebindeki hatıramı anlattım. Semeretü’l-Fuad ve Divan-ı Nakşi’yi söyledim. Son zamanlarda da, karıştırdığım Marifetname… Nakşi Divanı’nın kimin eseri olduğu sualine cevap veremedim.

İşte ateşten harflerle beynimi dağlayarak söyledikleri ilk fikir: “Bu iş kitapla olmaz. Akılla da varılmaz. Hiç yemeğin lezzeti çatal bıçakla aranıp bulunabilir mi?


Bir yakınının ifadesiyle bana, “Sen gemidesin! Ayak silmeye mahsus bir paspas olsan yine gemidesin! Seni bırakmazlar! Aldıklarını bir daha bırakmazlar.

Muarızları önceki şiirlerini kullanıp O’na zafiyet isnat etmek istediklerinde Üstat şöyle cevap vermiştir: “Geçmişi dürdüm çöp tenekesine attım. Çöpleri karıştırmak ise kedi ve köpeklerin işidir.”


Bu söylediklerimizi tam anlamak istersen, bizzat bunu denemeli ve kendi hayatında yaşamalısın. Bunun için zaman ayır. Gel gerçek bir arifin adını ve adresini öğren. Onun huzuruna gidip manevi sohbetine gir. Göreceksin ki, oraya akıllı olduğunu söyleyerek gidecek, nelerden habersiz olduğunu söyleyerek geleceksin. Çünkü o mübarek insanın sohbetleri sayesinde akıllanacak, maneviyat yolundaki boşluğunu anlayacak, kusurlarını görecek ve geniş bir ufka sahip olacaksın.19
Allah Teâlâ, büyüklerimizi en güzel şekliyle her daim ziyaret etmeyi ve onların meclislerinde azami derecede istifade görmeyi bizlere nasip eylesin. Âmin.
EFENDİM

Benim efendim ! Benim efendim, Benim efendim !

Ben sana bendim ! Feza levendim! Emri yüklendim!

Bir üfledin de Ölmemek neymiş; Dağlandım kalbden

Yıkıldı bendim. Senden öğrendim. Ve mühürlendim.

Ben ki, denizdim, Kayboldum sende, Askerin oldum,

Dağbaşı bendim. Sende tükendim! Başta tülbendim;

Şimdi sen oldun, Sordum aynaya: Okum sadakta,

Âleme pendim. Hani ya kendim? Elde kemendim.

Benim efendim! Benim efendim! Benim efendim!


Necip Fazıl Kısakürek (1978)

1 Tevbe 119.

2 Alusî, Ruhu’l-Meânî, Cilt:VI, Cüz: XI, 56

3 Buhari, Edeb, 96; Müslim, Birr, 50; Ebu Davud, Edeb,.113

4 Ali el-Muttaki, Kenzu’l-Ummal, IX, 21; Hatib, Tarih, V, 196

5 Sohbetler, S. Abdülhakim el Hüseyni, 32. Sohbet

6 S.M.Saki Erol, Arifler Yolunun Edepleri, sf.133.

7 Taberani, el-Kebir, XIX, No: 307; Suyuti el-Camiu’s-Sağîr, I, 440.

8 Ahmed, Müsned, V, 239; Hakim, Müstedrek, IV, 169-170

9 İbnu Mubarek, Kitabu’z-Zühd, No: 217-218; İbnu Ebi’d- Dünya, Kitabu’l- Evliya,48; İbnu Mace, Zühd, No:4119;Ebu Nuaym, Hilye, I,6

10 Ebu Yala, Müsned, No: 2437; Suyuti, el Camiu’s Sağır, No: 3995

11 Buhârî, Rikak,38;İbnu Mâce, Fiten,16;İbnu Ebi-d Dünya, Kitabu’l-Evliya, No:1; Beğavî, Şerhu’s-Sünne, I, 142

12 S. M. Saki Erol, Arifler Yolunun Edepleri, sf.135.

13 Ahmet Çağıl, Yar ile Şimdi, sf.185.

14 Buhari, İman, 4, 5; Ebu Davud, Cihad, 2, Nesai, İman, 8, 9, 11; Darimi, Rikak, 4, 8.

15 Tirmizi, Fezailu’l-Cihad, 2; Beyhaki , Şuabu’l- İman, No: 11123

16 Beyhaki, ez-Zühdü’l-Kebir, No: 373 Hatib, Tarih-i Bağdat, III, 523-24.

17 Ahmet Çağıl, Yar ile Şimdi, sf.190.

18 Bk. Muhammed Besyûnî, es-Seyyide Fâtımatü’z-Zehrâ, s. 37.

19 Abdülbari en-Nedvi, Tasavvuf ve Tarikatın Yenilenmesi, 165-168, (Kısmen tasarrufla alındı).


Dostları ilə paylaş:


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə