Sakincali resim ya da fotograftan aşirma



Yüklə 34.65 Kb.
tarix28.10.2017
ölçüsü34.65 Kb.

SAKINCALI RESİM YA DA FOTOGRAFTAN AŞIRMA

11 Temmuz 2002 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde bir haber vardı; İş Sanat Galerisi’nde 13 sanatçının katılımı ile açılacak “Harem” sergisi, “Mustafa Horasan’ın resmi serginin genel kavramına ve kurumun etiğine uygun bulunmayarak çıkarılınca” diğer sanatçıların çekilmesiyle iptal edilmiş.. “Sakıncalı resim”, beş sanatçının katılımıyla Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği (UPDS) merkezinde, bir anlamda tepki olarak sergilenmekteydi. Gazetedeki haberde sakıncalı resim “Bir Hadımağasının Hazin Sonu” da yer almaktaydı.

Mustafa Horasan’ın tablosu, “Bir Hadımağasının Hazin Sonu” (2001)

Görür görmez “aa, bu Witkin” demiştim. ABD’li çağdaş fotoğrafçının “Testicle Stretch with the Possibility of a Crashed Face - Ezilmiş Bir Yüz Olasılığıyla Testislerin Gerilmesi” adını verdiği yapıtı, albümünde ve internet sitesinde de olan.. Bir başka sanatçının, düşünce ve emek ürünü fotoğrafı aynen tuvale aktarılmıştı. Hemen koştum, Dernek’te tabloya baktım, evet Joel-Peter Witkin..

Joel Peter Witkin’in fotoğrafı (1982)

Mustafa Horasan serginin iptal edilmesine tepki gösteriyor ve “Nasıl resim yaptığı belli olmayan biri değilim, bu nedenle böyle bir şey beklemiyordum” diyordu. Dernekteki açılışta başkan Mehmet Güleryüz ise şunları söylüyordu, “Sanatın özgür alanını sanatçıların oluşturacağına inanarak, derneğimizin alanlarında bu sergiyi gerçekleştirmekten onur duyuyoruz”.. Tartışma, seçkin ressamlarımızın resim sanatını ve ressamın özgürlüğünü savunan yaman açıklamalarıyla sürüp gidiyordu.

Ama bu resim “özgün bir fotoğraf yapıtından aşırılmıştı”.. (“Şuradan aldım” diye belirtirseniz alıntı ya da esinlenme, hiç belirtmeden altına imzanızı atarsanız “aşırma” olur). Derken 10 Ağustos’ta Radikal konuya yer verdi, Witkin’in fotoğrafını da yayımlayarak. Sanat eleştirmenlerinin açıklaması da şöyleymiş: “Horasan’ın fotoğraflardan esinlenerek yaptığı bilinen başka resimleri de var, bu bir aşırma değil yöntemdir”.. UPDS “birazcık olsun üzüntülerini” belirtsin diye bekledim. Ama, “resimde bir yöntemdir, fotoğraftan alıntı yapılabilir” deyip konuyu kapattılar. Öyle ya, kaynak bir fotoğraf ve fotoğraf dediğin nedir ki.. Kareler tuvale aktarır ve altına imzanı atarsın. Fırçayla tekrarlayınca bu özgün resim olur. Fotoğrafçının yıllarını almış özgün konusu, kendisine özgü tavrı, düşüncesi ve emeği imiş ne gam. Altı üstü bir fotoğraf...

Şimdi biraz gerilere gidelim. 1839’da fotoğraf başladığında sanat dünyasında bir endişe yankılanır, “eyvah sanat ölmekte, el ustalığının ürününü şimdi makina yapıverecek”.. Derken ressamlar fotoğrafı kullanmaya ve en gerçekçi ressamların tablolarında bile fotoğrafın izleri görülmeye başlandı (Ki aslında bu izler fotoğraftan önce camera obscura ile başlamıştı; Vermeer-17.yy, Canaletto-18.yy..). Sonrada, fotoğrafın büyük etkisi olan aşamalarla resim yeni kanallara yöneldi. Ancak, fotoğrafın ilk dönem teknik zorlukları geride kalıp özgünlük kazanmaya başladığı 1860’larda tartışma yeniden yükseldi. Gelenekselcilerin denetimindeki yıllık sergilerde fotoğraf “endüstri ürünleri” bölümüne yerleştiriliyordu. Ressamlar ve bazı yazarlar, fotoğrafın sanat sayılmasına şiddetle karşı çıkıyordu.

1859’da şair Baudelaire şunları yazıyordu;
“İçler acısı dönem boyunca, güçlü inanç içindeki Fransızların usunda artakalmış kutsallığı yıkarak aptallığı pekiştiren yeni bir endüstri ortaya çıktı. Puta tapıcı gürültücü kalabalığın, kendisine yaraşır ve yaradılışına uygun biçimde bu yeniliği benimseyişi anlaşılabilirdir. Resim ve yontu konularında, tüm Fransa’da gelişmişlerin iman ettiği ilke şudur; “Doğaya ve sadece doğaya inanırım (bunun için yeterli nedenler vardır), doğanın tam özdeş aktarımı sanat dışında bir şeyle olamaz (yüreksizler ve karşıtlar tiksindirici doğal nesneleri dışarıda bırakmak isteyecektir, iskelet veya lazımlık gibi), böylece doğaya özdeş sonuç verebilen bir endüstri katıksız bir sanat olacaktır”. Öçalıcı Tanrı bu kalabalık kullarına kulak verdi ve Daguerre de peygamberleri oldu. Ve şimdi bunlara iman edenler diyorlar ki: “Fotoğraf doğaya tam benzerlik amacımızı her garantiyi vererek karşılamaktadır, (gerçekten buna inanıyorlar, kaçık aptallar), öyleyse Fotoğraf ve Sanat aynı şeydir”. Bu görüşün ortaya çıkışından başlayarak sefil toplumumuz narsis bir tavır ve telaşla, hurda bir metal parçası üstündeki hava-cıva görüntüye bakakaldı. Bu yeni güneşe taparlarda bir delilik, olağanüstü bir bağnazlık egemen oldu. Yadırgatıcı bir iğrençlik oluştu. Bazı demokrat yazarlar artık ayırımına varmalı ki, halk arasında geçmişe ve resme karşı tiksinme oluşturmanın ucuz bir yöntemi var karşımızda, çifte küfür işlenmekte, aynı zamanda kutsal resim sanatı ve aktörün soylu sanatını küçümseyici hava yayılmakta... Daha sonra da, sanki sonsuzun tavan arası penceresiymiş gibi stereoscope’un gözleme deliğine abanmış binlerce aç göz.. İnsanın kendisine tutkusundan daha az derin kökleri olmayan pornografiye ilgi, kişisel doyum için çok iyi bir olanağın kaçırılmasına yol açmayacaktır. Ve sanmayın ki bu aptallıktan haz alanlar sadece okuldan eve dönmekte olan çocuklardır; bütün dünyanın aklını çelmiştir bunlar.

Her “az daha ressam olacakmışın” sığınağıdır fotoğraf endüstrisi, yeteneği sınırlı ya da kendisini geliştirecek çabayı göstermemiş tembel ressamın. Tüm dünyada delicesine aşık olunan bu baş belası, sadece körlüğün ve alıklığın belirtisi değil, aynı zamanda öç havası da taşımaktadır. Fotoğrafın uygulanmasındaki hastalıklı gelişimin, tüm diğer özdeksel-gereçsel yeniliklerin gelişimi gibi, artık az bulunmakta olan Fransız sanat yeteneğinin yoksullaştırılmasına çok katkısı oldu. Kendini beğenmiş çağdaş ahmaklığımız toparlak midesinden gümbürdeyen geğirtisinin rüzgarı ile, son günlerde felsefenin tıka basa doldurduğu sindirilmemiş tüm safsatayı kusarak kükreyebilir mi; gene de bu endüstrinin sanatın alanlarını ele geçirerek sanatın en ölümcül düşmanı olduğu ortada ve değişik işlevlerinin keşmekeşi bir tekinin bile doğru dürüst gerçekleşmesini engellemektedir. Şiirsel güzellik ve ilerleme, içgüdüsel hınç ile birbirinden nefret eden iki insan gibidir. Aynı yolda karşılaştıklarında biri diğerine yol vermelidir. Eğer fotoğrafın, sanatın bazı işlevlerinin yerini almasına olanak verilirse çok geçmeden tüm işlevleri yozlaştıracak ya da ayağını kaydırıp yerini kaplayacaktır.

O halde fotoğraf için gerçek görevine geri dönme zamanıdır, bilim ve sanatın hizmetlisi olacağı, ama çok alçakgönüllü bir hizmetli, edebiyat yaratmaya ya da yerine geçmeye kalkmayan matbaacılık ya da steno gibi. Bırakın, gezginlerin albümlerini zenginleştirmeyi ve belleklerindeki eksikliği tamamlamayı sürdürsün; bırakın doğa bilimcilerin kitaplığını süslesin ve mikroskobik hayvanları büyütsün; ve hatta gökbilimcilerin varsayımlarını kanıtlarla doğrulasın; bırakın her kim işinde “tam gerçeklere dayanan kesin kanıt” gereksinimindeyse, daha iyisinin bulunabileceği noktaya kadar sekreteri ve yazmanı olsun. Bırakın, şu eriyip giden yıkıntıları unutulmaktan kurtarsın; zamanın zalimce yok etmekte olduğu şu kitapları, baskı ve elyazmalarını; biçimleri bozulan ve anılarımızın arşivinde yer isteyen kıymetli nesneleri; işte o zaman teşekkür edilecek ve alkışlanacaktır. Ama eğer gözle görülmeyene ve düşsel alana sarkarak haddini aşmasına, değeri insan tinselliğinden bir şeyler katılmasına bağlı olana yönelmesine izin verilirse; işte o zaman bizler için felaketten beter olacaktır”.. (Photography in Print, Vicki Goldberg).

Eleştirmenler fotoğraf ve sanat ilişkisine ilgi gösterdiler. Sıkça şu vurgulanıyordu; sanatçı ruhsal alanın içindedir, fotoğrafçı ise daha çok gerçekler ortamında, nesnel dünyadadır. Ancak fotoğrafçıların zorlukla kazanılmış yerlerini kaybetmeğe niyetleri yoktu. Görüntüleri ile düş güçlerini ve duyguları aktarabildiklerine inanıyorlardı. Fotoğrafın sanat olarak tanımlanması, bir ressamın yaptığı gibi konusunu beceriyle biçim değişikliğine uğratıp uğratamayacağı sorusunu gündeme getiriyordu. Fotoğrafçı ışığın denetimini ve kompozisyonun düzenlenmesini yapabiliyor, düşünce ve duygularının öngördüğünce bazı bölümleri vurgulayabiliyor veya gizleyebiliyordu. Doğal görünümü ne kadar değiştirebiliyordu?. Fotoğrafın tinsel dünyaya kör olduğu ve şiirselliği aktaramayacağı sıklıkla söyleniyor, özgün sanat yapıtı yaratamayacağı vurgulanıyordu. Bayağı olanla güzel olanı fotoğraf ayırdedebilir miydi?.

Bu sorun, 1861-62’de Fransa mahkemelerinde önemli bir davanın konusu oldu. Fotoğrafçı Mayer ve Pierson, başka bir grubu fotoğraflarını aşırmakla suçladılar. Ünlü kişilerin görüntüleri fotoğrafçılarına önemli gelir getiriyordu ve davacılar 1793-1810 Fransız Telif Hakları Yasası’nın korumasını istiyorlardı. Ancak, bu yasalar sadece sanat alanı için geçerliydi ve koruma altına alınabilmesi için önce fotoğrafın yasal olarak bir sanat olduğunun saptanması gerekiyordu. Mayer ve Pierson otomatik olarak böyle olacağını düşünmüş olmalılar ama henüz erkendi. Yargının ilk kararı olumsuz oldu ve karşı çıkışlarını İmparatorluk Mahkemesi’ne ilettiler. Davayı yürüten avukatları Bay Marie’nin sunuşu, yeni sanatın tanımının yapılmasını da sağladı.

Marie “Fotoğraf sanat mıdır?” diyordu. “İçgüdüye, duyguya, beğeni ve tutkuya dayanan bu tür işler amaçsız olabilir miydi?. Sadece bir mekanik işlem bu etkileri verebilir miydi?.” Peki sanat neydi?. Kim tanımlayacaktı?. Nerede başlayıp nerede bittiğini kim söyleyecekti?. Felsefeciler, “Sanat güzelliktir, özdeksel anlamda gerçekliktir” diyorlardı. Marie soruyordu, “Eğer fotoğrafta gerçekliği görüyorsak ve eğer gerçeklik dış biçimi ile çekici geliyorsa, nasıl olurda güzel olmayabilir!. Fotoğrafta sanatın bütün özellikleri bulunabiliyorken nasıl olurda bir sanat olamaz?. Felsefe adına karara karşı çıkıyorum”..

Marie savunmasını sürdürür; “Genel yargıya göre resim ve fotoğrafın aynı şey olmadığı açık. Ressam gözler, düşler, tasarlar ve yaratır. Hem özdeksel ve hem de tinsel dünya önündedir. Düşsel dünyanın fotoğrafa kapalı olduğu söylenir. Ancak ressamlar her zaman yaratmazlar, çoğu zaman doğa ve insanı olduğu gibi aktarırlar. Bunun için de kopya etmek zorundadırlar. Bir ressam konuyu tam olarak aktardığında daha mı az ressamdır?. Gerçek ve güzellik ressam ve yontucu için neyse fotoğrafçı için de öyledir. Ressam gözlerinin, doğayı aktaran makina ve görüntüyü saptayan kimyasal işlem gibi olduğuna inanır. Kendi yöntemi ile saptar. Fotoğrafçı sadece makinayı çalıştıran bir el midir?. Eğer böyleyse bütün bu etkileri nasıl yapabilmektedir?. Kuşkusuz fotoğrafçı da ressam kadar yaratıcı olmalıdır. Önce düşüncelerindeki görüntüde ve düş gücü ile tasarlayıp düzenleyerek. Sonra da makinası ile saptar ve böylece akıl gücü ve kültürünün düzeyiyle tasarladığını aktarır”..

Mayıs 1862’de Mayer ve Pierson’un avukatı etkili savunmasını yaptığında, Le Boulevard’da Daumier’ nin bir taşbaskısı yayımlandı; arkadaşı Nadar bir balonun sepetinde Paris’in fotoğrafını çekmekte, tüm binaların duvarlarına “fotoğraf” yazıldığı görülmektedir. Alt yazı şöyleydi; “Nadar fotoğrafı sanatın yüceliklerine çıkarıyor”. Nadar’ın balon fotoğrafçılığını anımsatarak, olasıdır ki fotoğraf için zaferin kesin gibi göründüğü güncel tartışmadan da etkilenmişti. Temmuz 1862’de Başsavcı Rouselle görüşünü açıkladı, “fotoğraf bir sanattı ve diğer sanatlar için geçerli olan kurallarla korunmalıydı”..

Dava henüz bitmemişti. Ağustos’ta mahkemeye, başsavcının görüşüne karşı çıkan bir toplu dilekçe verildi. “Türk Hamamı” tablosuyla da ünlü ressam Ingres’ın başını çektiği etkili bir sanatçılar grubunca imzalanmıştı. Şöyle deniyordu; “Son oturumlarda mahkeme ‘fotoğraf bir sanat sayılmalıdır’ görüşüne yaklaşmaya ve fotoğraf ürünleri sanatçıların işleri ile aynı koruma altına alınmaya zorlansa da; fotoğraf tümüyle, biraz da beceri isteyen bir dizi ele dayalı işlemden oluştuğundan; hiçbir koşulda aklın ve sanat çabasının ürünü olan yapıtlarla karşılaştırılamaz. Bu temelde, aşağıda imzası olan sanatçılar, fotoğraf ve sanat arasında yapılan herhangi bir karşılaştırmaya karşı çıkarlar”.. Listede adları olmayan, böylece Ingres ve öbür imzacılarla aynı anlayışta olmadıklarını belirten ve de fotoğrafa karşı hoşgörülü yaklaşım sergileyen bir dolu başka sanatçı bulunduğu düşünülebilir.

Ekim 1862’de Mahkeme başvuruyu geri çevirdi ve başsavcının önerisi yönünde karar verdi; “Bay Marie’nin vurguladığı gibi, fotoğraf düşünce ve tinsel güç, beğeni ve kültürel birikim ürünü olabilir, kişiselliğin izlerini taşıyabilir. Fotoğraf sanat olabilir”.. (Art and Photography, Aaron Scharf).

1850 sonrasında çoğaltma yöntemlerinin kolaylaşması ile başlayan ressamların fotoğraftan yararlanması günümüzde de bütün hızı ile sürmektedir ve doğrudur, olağandır. Bir eleştiri yöneltilemez. Örneğin “Foto-Gerçekçiler” var. Fotoğraflardan aynen, hatta fotoğraftan daha da gerçekçi tablolar yaratırlar. Ancak, sıra fotoğraf yapıtının sanat eseri ve fotoğrafçının sanatçı sayılmasına gelince günümüz ressamları da şöyle bir duralamaktalar. Fotoğrafları, hiçbir açıklamaya gerek görmeden tabloya aktarmakta sakınca görmemekteler.

19.yy ikinci yarısında şöyle denmekteydi: “ikinci kattaki biri düşene kadar resmini yapan ressamdır”.. Şimdi ise tanım şu mu olmakta; “fotoğrafı kareleyip tuvale aktaran ve allayıp pullayan ressamdır”!.

Resmin kendisine yeni yollar aramasında fotoğrafın kuşkusuz önemli etkisi olmuştu. 1860’lar izlenimciliğe doğru giden ilk çalışmaların görüldüğü yıllardır. Aynı zamanda fotoğrafa özgü görüntü özelliklerinin de farkedildiği bir dönemdir; net-netsiz, kırılan ve yansıyan ışığın oluşturduğu parıldama-hale, yumuşatılmış ve sallanmış görüntüler, farklı ışığın ve uzun sürenin etkileri gibi.. Bu etkilerin resimde tekrarlanması rastlantısal değildir. Çok açıktır ki ressamlar fotoğraftan pek çok etkilenmişlerdir. Gerçekçi resimden ayrılıp izlenimciliğe giden yolun, ancak ressamlar fotoğrafları gördükten sonra açıldığını söyleyebiliriz. Günümüz resminde de aynı etki sürmekte, bir dolu resim sergisinde, ya da kolaya kaçan “ressamsı”ların sergilerinde gerçekte “fotoğraflar” görülmektedir. Gene de ressamların çoğunluğu için fotoğraf hala bir sanat değildir!.

İlk göz ağrım resimdi. Denerdim ve ressam olmayı düşlerdim. “Önce adam ol, sonra pazarları resim yaparsın” dendi.. Yanlış (ama güçlü) bir öğrenim gördüm. Sonra fotoğraf başladı ve sanatın tadını verdi. Emine Ceylan, “galiba bir şeyler eksik” dese de.. Fotoğrafçı da olamadım, kırtasiye işleri ve bürokrasiyle uğraşmaktan, olaylar böyle sürükledi. Bir daha yaşarsam resmi deneyebilirim; fotoğrafı, müziği ya da sadece yazmayı da.. Politikada da aklım kaldı, ortamın çoraklığını gördükçe ve acısını çektikçe. Günümüzde sanat anlayışı daha da dallanıp budaklandı. Alanlar iç içe girdi. Belki de zenginleşti.

Ressamların fotoğrafı kullanmalarına karşı değilim. Ancak, fotoğrafın da hakkını verirler ve “alıntı yaptıklarını”, “nasıl olsa kimse anlamaz” yaygın gözaçıklığına sığınmadan belirtmek yürekliliğini gösterirlerse.. Ki, yaptıkları işi hiç de küçültmez.

Biz dönelim fotoğrafa. Ürünümüze “sanat düzeyi” kazandıracak özgün bir bakış-düşünce-yorum ve teknik geliştirmek çabasında mıyız?. Belki de bir soluk düşünsek iyi olur. Mahkemenin kararı ne idi; “Fotoğraf kişiselliğin izlerini taşıyarak sanat olabilir". Peki ne zaman olur?.

Bu yazının, güncel deyimle “bonusu”, Witkin’den söz edilmesi olsun.

Joel-Peter WITKIN 1939’da doğmuş (ABD). 1980’lere doğru tanındı (Albümünü ilk defa Nuri Bilge Ceylan’ın evinde görmüştüm..). Fotoğrafları yaşam ve ölümün sınırlarında dolaşır. Gazetelere ilan verir; “bacakları ve bir kolu olmayan model aranıyor”.. Ya da morgları dolaşır, evet morgları. Siyahbeyazlarında içkarartıcı ağır griler egemendir. Anlayışımızı zorlar. Dehşet verici bir güzellik yansıtır. Tekrar baktırır ama gene de giz olarak kalır. [www.zonezero.com ]



Şunları söylemekte; “Fotoğrafı çok güçlü yapan sanırım, sinema ve video karşıtı hareketsizliğidir. Fotoğrafçı olmanın nedeni ise, tümü alıp tek bir hareketsizlik içine sıkıştırmak isteğidir. Birine gerçekten birşeyler söylemek istediğinizde onu kavrar, tutar, kucaklarsınız. Fotoğrafın hareketsizliğinde olan budur”..

“Çıplak doğduk. Açıklık ve dürüstlük anlamında çıplak yaşamalıyız. Morgların çekmecelerinde yüzlerce beden gördüm. Bazan güzel bir kadın, ki hala güzel ve çok sarsıcı. Bir yaşama ya da kanıtına, insan kalıntısına bakmak sarsıcı bir çarpışma gibidir. Yaşam bir deneme alanıdır. Edebiyat Nobelini alan Seamus Heaney ‘Sanatın sonu barıştır’ demişti. Müzelere gitmemizin ve güzelliklere bakmamızın nedeni, onların dışında pek güzel olmamasıdır. Sanırım müzeler yeni tür dinsel merkezlerdir, dindışı yaşamın tinsel merkezleri”..

“Sanatım kutsal bir üründür, yaptıklarım da yakarışlar. Kendimi, insanların değil ama varoluş koşullarının portrecisi sayarım”..

Witkin yaşam ve ölümden, olağan ve farklıdan, kutsal ve hayasızdan, erkek ve dişiden, acı ve hazdan alıntılar yapar. Bir kazanda eritir, değiştirir ve yüzümüze belki de ruhumuza çarpar. 1960’larda toplumun sorunlu tiplerini yalın bir şekilde fotoğraflayan Diane Arbus’dan etkilendiğini düşünebilir. Arbus ise 1930’ların Alman fotoğrafçısı August Sander’den etkilenmişti. [Arbus (1923-1971) ve Sander (1876-1964); www.masters-of-photography.com]. Sanat tarihini bilenler, 20.yy gerçeküstücülüğünün Rönesans’daki öncüsü gibi resimler bırakan Hieronymus Bosch’u da anımsayacaklardır [Bosch, 1450-1516; www.euweb.nl/jheronymusbosch ]..

Joel Peter Witkin’in fotoğraflarından örneklere bir göz atalım;

Haydi bir bonus daha ekleyelim, yukarılarda Jean Auguste Dominique Ingres’ın adı geçmişti (1780-1867). Ressamlar fotoğrafçılara albümler hazırlatıyor ve desenlerini bu fotoğraflardan yapıyorlardı. Ingres, fotoğrafı en çok kullanan ressamlardan biridir. Hatta, modellerini görmeden fotoğraftan çalıştığı da bilinir (Karşıtlığında etkisi var mıdır?).. Ünlü “Türk Hamamı” ve “Odalık” türü resimlerini fotoğraftan yapıp yapmadığı da ayrı bir soru?..


Dostları ilə paylaş:


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2019
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə