“Seninle evlenmem mümkün değil



Yüklə 2.77 Mb.
səhifə17/44
tarix14.08.2018
ölçüsü2.77 Mb.
1   ...   13   14   15   16   17   18   19   20   ...   44

Bu kesin emir karşısında mecbur kalan Hz. Ebû Bekir, devenin bedelini söyledi.

Safer ayının 27'si perşembe günü, Peygamber efendimiz ve Ebû Bekr-i Sıddîk, yanlarına bir miktar yiyecek alarak yola çıktılar. İzleri belli olmasın diye parmaklarına basarak gidiyorlardı. Hz. Ebû Bekir, Resûlullahın çevresinde, ba'zan sola, ba'zan sağa, öne, arkaya gidiyordu. Peygamberimiz, niçin böyle yaptığını sorunca dedi ki:

- Etraftan gelecek bir tehlikeyi önlemek için. Eğer bir zarar gelirse önce bana gelsin. Canım yüksek zâtınıza fedâ olsun yâ Resûlallah!

- Yâ Ebâ Bekr! Başıma gelecek bir musîbetin, benim yerime, senin başına gelmiş olmasını ister misin?

- Evet yâ Resûlallah! Seni hak dinle, hak peygamber olarak gönderen Allahü teâlâya yemîn ederim ki, gelecek bir musîbetin, senin yerine, benim başıma gelmesini isterim.

Mağara kapısı önüne geldiklerinde, Hz. Ebû Bekir dedi ki:

- Allah için yâ Resûlallah, içeri girmeyin! Ben gireyim, orada zararlı bir şey varsa, bana gelsin, mübârek zâtınıza bir keder, bir elem değmesin.

Sonra içeri girip, süpürüp temizledi. Sağında, solunda irili ufaklı birçok delikler vardı. Hırkasını parçalayıp, delikleri kapadı, fakat biri açık kaldı. Onu da ökçesi ile kapayıp, Resûlullahı içeri da'vet eyledi.

Peygamber efendimiz içeri girdi ve mübârek başını Hz. Ebû Bekir'in kucağına koyup uyudu. O zaman, Hz. Sıddîk'ın ayağını yılan soktu. Resûlullahın uyanmaması için sabredip, hiç hareket etmedi. Fakat gözyaşı Resûlullahın mübârek yüzüne damlayınca buyurdu ki:

- Ne oldu yâ Ebâ Bekr?

- Ayağım ile kapattığım delikten, bir yılan ayağımı soktu.

Resûlullah efendimiz, Ebû Bekir'in yarasına, iyi olması için mübârek ağzının yaşından sürünce, acısı hemen dindi, şifâ buldu.

“Allahü teâlâ bizimledir” 9.7.2006

Resûlullah efendimiz ve Ebû Bekr-i Sıddîk içerde iken, müşrikler, iz takip ederek mağaranın önüne geldiler. Mağaranın ağzının bir örümcek tarafından örüldüğünü ve iki güvercinin de yuva yaptığını görünce, “Bu örümcek, ağını, Muhammed doğmadan önce örmüştür.” diyerek İçeri bakmadan geri döndüler

Müşrikler kapı önünde münâkaşa ederken, içerde Hz. Ebû Bekir endişeye kapılmıştı. Kâinâtın sultânı efendimiz, “ Yâ Ebâ Bekr! Üzülme! Şüphesiz Allahü teâlâ bizimledir.” buyurarak onu rahatlattı. Mağarada üç gece kalıp, pazartesi gecesi yola çıktılar.

Hz. Ebû Bekir, hazerde ve seferde Resûlullahtan hiç ayrılmadı. Ona her zaman arkadaşlık etti. Her zaman, malını, canını fedâ etmeye hazır hâlde yanında beklerdi.

Bedir savaşında bir ara, İslâm askeri zorlanmaya başladı. Bunun üzerine, Peygamber efendimiz, Sa'd ve Sa'îd hazretlerini gönderdi. Sonra Hz. Ebû Zer'i gönderdi. Daha sonra da Hz. Ömer'i gönderdi. Bir saat geçtiği hâlde, zorlanma devam ediyordu. Bunu gören, Hz. Ebû Bekir, kılıcını çekip atına binmek isteyince, Peygamber efendimiz elinden tutup buyurdu:

- Yanımdan ayrılma yâ Ebâ Bekr! Bedenime ve kalbime gelen her sıkıntı, senin mübârek yüzünü görmekle hafifliyor. Seninle kalbim kuvvetleniyor.

Peygamber efendimiz, Hz. Ebû Bekir'i ağlarken görünce buyurdu ki:

- Yâ Ebâ Bekr, ağlama! Arkadaşlığı ve malı, bana, senden daha bereketli olanı yoktur.

Hz. Ebû Bekir, diline hâkim olmak, lüzûmsuz hiçbir şey konuşmamak için mübârek ağzına taş koyardı. Mecbûr kalmadıkça aslâ dünya kelâmı konuşmazdı. Hadîs-i şerîfte, “Ebû Bekir'in îmânı, bütün mü'minlerin îmânı ile tartılsa, Ebû Bekir'in îmânı ağır gelir.” buyuruldu.

Peygamber efendimizin ilk halîfesi ve peygamberlerden sonra insanların en üstünü olmak fazîleti, üstünlüğü, sadece Hz. Ebû Bekir'e nasîb olmuştur. O, dîni kuvvetlendirmek, Peygamber efendimizi memnûn etmek için malını vermekte, düşmana karşı cihâd etmekte, hep önde olmuştur. Hadîd sûresinde meâlen buyuruldu ki:

“Mekke-i mükerremenin fethinden önce, malını veren ve cihâd eden kimseye, fetihten sonra malını dağıtan ve cihâd edenden daha büyük derece vardır. Allahü teâlâ hepsine Cenneti va'detti.”

Bu âyet-i kerîmenin, Hz. Ebû Bekir'in fazîletini ve derecesinin yüksekliğini gösterdiğini âlimlerimiz söz birliği ile bildirmişlerdir.

Aralarındaki fark 10.7.2006

Tebük gazâsında, Resûlullah, herkesin yardım yapmasını emir buyurunca, herkes malının bir kısmını getirip verdi. Hz. Ömer, her zaman en çok yardımı yapan Hz. Ebû Bekir'i, bu defa geçeyim diye, malının yarısını alıp getirdi. Sonra Hz. Ebû Bekir de malını getirip teslîm etti. Peygamber efendimiz sordu: “Yâ Ömer, evine ne kadar mal bıraktın?” “ Yâ Resûlallah, bu kadar da eve bıraktım.” cevabı üzerine, Hz. Ebû Bekir'e dönüp sordu, “Yâ Ebâ Bekr, sen evine ne bıraktın?”, “Yâ Resûlallah, evime birşey bırakmadım. Tamamını buraya getirdim. Onlara Allah ve Resûlünü bıraktım.” Resûlullah efendimiz Hz. Ömer'e dönerek buyurdu ki: “İkinizin arasındaki fark, cevaplarınız arasındaki fark kadardır.”

Hz. Ebû Bekir'in, Peygamber efendimizin vefâtından sonra da çok büyük hizmetleri oldu. Zîrâ Peygamber efendimiz vefât edince, Eshâb-ı kirâmın aklı başından gitti. Mescidde ağlaşmaya başladılar. Hiç kimsenin inanası gelmiyordu.

Hele Hz. Ömer tamamen kendinden geçmiş bir hâlde idi. Peygamber efendimizin mübârek yüzüne bakıp diyordu ki: “Resûlullah bayılmış, fakat baygınlığı çok ağır.”

Ölüm sözünü ağzına almadığı gibi, kimsenin de söylemesini istemiyordu. Dışarı çıkıp dedi ki: “Kim “Resûlullah öldü” derse, kılıcımla boynunu vururum!”

Hz. Ebû Bekir ile Hz. Abbâs'ın Eshâb-ı kirâm arasında bir ağırlığı vardı. Eshâb-ı kirâmı ancak bunlar teskin edebilirdi. Bunun için beraber mescide gittiler. Hz. Ebû Bekir buyurdu ki:

- Ey insanlar! Resûlullahın, “Ben vefât etmiyeceğim” dediğini içinizde duyan var mı?

- Hayır, böyle bir söz duymadık.

Sonra Hz. Ömer'e dönüp sordu:

- Yâ Ömer, bu husûsta sen birşey duydun mu?

- Hayır duymadım.

Sonra Eshâb-ı kirâma dönüp buyurdu ki:

- Hiç kimse, Resûlullahın vefât etmiyeceğini söyliyemez. Cenâb-ı Hakka yemîn ederim ki, Resûlullah ölümü tatmış bulunmaktadır. Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde, “Muhakkak, sen de öleceksin, onlar da ölecektir” buyurmaktadır. Resûlullah, İslâmiyetin bütün hükümleri tamamlandıktan sonra, aramızdan ayrıldı. Artık kendimize gelip, defin işlerini tamamlayalım.

Bu sözlerden sonra Eshâb-ı kirâmın aklı başlarına geldi.

Yetmiş bin kişiye şefaat 11.7.2006

Sevgili Peygamberimiz bir gün Eshâb-ı kirâm ile sohbet ederken, “Şehîdliğin fazîletlerini” anlatıyorlardı. Şehîdlerin şefâ'ati hakkında buyurdu ki:

- Kıyâmet gününde şehîdler, mahşer yerine gelirlerken, orada bulunan Peygamberler ayağa kalkarlar.   Onlar, çocukları, akrabâları ve dostlarından 70 bin kişiye şefâ'at ederler.

Bu sözleri işiten Hz. Nevfel, Resûlullah efendimizden, şehîd olmak için duâ istedi. Resûlullah efendimiz de duâ ettiler. Bir müddet sonra, muhârebeye çıkıldı. Peygamber efendimiz de aralarında bulunuyordu. Ve bu muhârebede Hz. Nevfel şehîd düşerek, arzûsuna kavuştu.

Peygamber efendimiz ve Eshâbı, muhârebeden dönüyorlardı. Karşılamaya gelenler arasında, Hz. Nevfel'in hanımı, çocukları ve yaşlı annesi vardı. Yaşlı annesi, “Gazânız mübârek olsun” dedikten sonra Resûlullaha, oğlunu sordu. Peygamber efendimizin gözleri nemlendi. Oğlunun şehîdlik haberini vermeye mübârek kalbi dayanamadı. Elleriyle arkayı işâret edip, yoluna devam etti. Hz. Nevfel'in annesi, Peygamber efendimizin hemen arkasından gelen, Allahın arslanı Hz. Ali'ye ve diğerlerine de aynı şekilde oğlunu sordu. Hepsi de şehîdlik haberini veremeyip, arkayı işâret ettiler.

En son gelen Hz. Ebû Bekir idi. Kadıncağız büyük bir ümitle sevgili Peygamberimizin azîz arkadaşına yaklaşarak aynı şeyleri sordu. Hz. Ebû Bekir kendi kendine düşündü:

“Yâ Rabbî! Ne kadar zor bir durumdayım. Eğer doğruyu söylersem, mahzûn kalbleri üzmüş olacağım. Bunu yapmaktan sevgili Peygamberimiz çekindi. O'na nasıl aykırı davranabilirim. Sen bana öyle bir şey ilhâm et ki, bu gariplerin yüreği daha fazla yanmasın Allahım!” Daha sonra, Hz. Ebû Bekir, bütün kalbiyle, Yâ Allah!.. Yâ Nevfel!.. diye bağırdı. İşte o sırada, yaydan fırlamış ok gibi bir atlı, yıldırım hızıyla yanlarına yetişerek dedi ki: “Buyur yâ Sıddîk, beni mi çağırdın?”

Sonra, Cebrâil aleyhisselâm gelip, Peygamber efendimize şunları söyledi:

- Yâ Resûlallah! Hak teâlânın selâmı var. “Eğer Peygamberin mağara arkadaşı Sıddîk, bir kere daha (ALLAH) deseydi, yüceliğim hakkı için, bütün şehîdleri diriltirdim. Çünkü, Ebû Bekir, câhiliyye devrinde bile yalan söylememiştir” buyurdu.

Bu hâdiseden sonra, Hz. Nevfel senelerce yaşadı. Nihâyet, “Yemâme” cenginde tekrar şehîdlik şerbetini içti.
“O’nun mukafatını Cenâb-ı Hak verecek!” 12. 7.2006

Birgün Resûlullah efendimiz, Eshabı ile mescidde otururken Cebrâil aleyhisse­lâm gelerek, Resûl-i Ekrem'e, Hz. Ebû Bekir' in bir saat ibâdeti yetmiş yıllık ibâdet yerini tutar, dedi. Resûl-i Ekrem, birşey söy­lemeyip Hz. Bilâl'e, Ebû Bekir'i çağır­masını emir buyurdu. Hz. Ebû Bekir'e haber gidince, hemen yola çıktı. Resûlullah Hz. Ebû Bekir'i karşıdan görünce, karşıla­yıp, yanına oturttu. Evde ne yapıyordun diye sordu. Hz. Ebu Bekir şöyle cevap verdi:

Hatırıma şu gelmişti: "Hak teâlâ Cenneti ve Cehennemi yarattı. Her ikisini de dolduracağını diledi (takdir etti). Hak telâdan, vücudumu Cehennemi doldu­racak kadar büyük yapmasını diledim. Böylece hem Hak teâlânın takdiri yerine gel­miş, hem de bütün insanlar Cehenneme girme korkusundan kurtulmuş olurlar cevabını verdi. Eshab-ı kirâm, Hz. Ebû Bekir'in bu yüksek arzulu duasını çok beğenip, O'na hayır dua ettiler.

Resûl-i Ekrem bir gün de: "Bu gün içi­nizde oruçlu olan var mıdır?" buyu­runca; Hz. Ebû Bekir, ben oruçluyum dedi. "İçinizde kim, bugün cenazede bulundu?" buyurdu. Hz. Ebû Bekir, ben bulundum dedi. Yine: "İçinizden kim, bugün bir fakire yemek verdi?" buyurdu. Hz. Ebû Bekir, ben verdim ceva­bım verdi. Sonra: "İçinizden kim, bugün hasta yokladı?" buyurdu. Hz. Ebû Bekir, ben yokladım dedi. Bunun üzerine Resûl-i ekrem, "Bu kadar hasletlerin bulunduğu kimse, muhakkak Cennete girer" buyurdu. Cennete girmekten mak­sat, kötü işlere yapılan cezayı görmeden, hesapsız Cennete girmektir, denilmiştir.

Resûlullah efendimiz bir hadîs-i şerifte buyurdu ki: "Bize her nimet verene, iyilik edene mükâfatını verdik. Fakat Ebû Bekir'in iyiliğinin, ikramının karşılığını veremedik. O' na, Hak teâlâ hazretleri, kıyamette ikramda bulunacak, mükâfatını vere­cektir. Bana Ebû Bekir'in malının ver­diği fayda gibi hiç kimsenin malının faydası olmadı. Dost edinseydim, Ebû Bekir'i edinirdim. Fakat ben Hak teâ­lânın dostuyum."

Hz. Ömer: "Hz. Ebû Bekir, bizim Seyyidimiz, büyüğümüz, hayırlımızdır. Resûl-i Ekrem'e hepimizden çok sevgilidir" buyurmuştur.

Hz. Ebû Bekir, Resûlullahın vefatından sonra, her geçen gün biraz daha zayıflı­yordu. Birgün kızı Âişe-i Sıddıka hazretleri bu zayıflamanın sebebini sordu. Ceva­bında: "Beni, Muhammed aleyhisselâmın ayrılığı böyle zayıflattı'' buyurdu.
"Dostu dosta kavuşturun!” 13.7.2006

Hz. Ebû Bekir son hastalığında buyurdu ki: "Hali­feliği kime bırakacağım hususunda istihare ettim. Hak teâlâdan, rızâsına uygun olmasını diledim. Bilirsiniz, yalan söylemem. Hiçbir akıllı kimse de, Hak teâ­lâya kavuşma zamanında kendisine iftira edilmesini istemez ve müslümanları aldatmayı uygun bulmaz"

Bu sözler üzerine, orada bulunan Eshâb-ı kirâm, “Ey Allahın Resûlünün halifesi! Senin doğruluğunda şüphemiz yoktur. Söyleyeceklerini söyle!” dediler.

Şöyle buyurdu: “Gecenin sonuna doğru uyu­muşum. Resûl-i Ekrem'i rüyada gördüm. İki beyaz elbise giymişti. O elbiselerin etek­lerini ben tutuyordum. O sırada elbiseler yeşil olup, parlamağa başladı. Bakanların gözlerini alırdı. İki yanında, uzun boylu, gayet güzel yüzlü, nûr elbiseli ve bakanlara neşe veren iki kimse vardı. Resûl-i Ekrem selâm verip musafeha etmekle beni şeref­lendirdi. Mübarek elini göğsüme kovdu. Üzüntüm gitti. "Yâ Ebâ Bekir, seni çok özledik, kavuşma zamanı yaklaştı" buyurdu. Ben de, “Seni özledim, yâ Resûlallah dedim.” "Bu ümmet için âdil, sâdık, yerde ve gökte herkesin rızâsını kazanmış, zamanın en temiz olan Faruk'u (Hz. Ömer'i) halife seç!" buyur­dular.

Yanındakileri göstererek: "Bunlar, dünyada vezirlerin, vefatın zama­nında yardımcıların, Cennette komşu­larındır. Bana senin isminin gökte melekler arasında, yerde halk ara­sında Sıddîk olduğunu haber verdiler" buyurdu. Yâ Resûlallah, anam-babam sana fedâ olsun, bu iki kişiyi tanıya­madım ve onlar gibi kimse de görmedim, dedim. "Bunlar Cebrâil ve Mikâil'dir" buyurdular.

Sonra gittiler.Uykuda o kadar ağlamışım ki, evdekiler uyanmışlar. Sonradan bana söy­lediler.Yüzüm gözyaşlarından ıslanmış, evdekilerde baş ucumda ağlıyordu.

Hz. Ebû Bekir, ölüm hastalığında çocuklarını Hz. Âişe'ye, iki oğlan, iki kız
olarak ısmarladı. Hz. Âişe, benim bir kız kardeşim var, ikincisi hangisidir? diye
sordu. "Hanımım hâmiledir. Kızı olacağını zan ediyorum" buyurdu. Hakikaten vefa­
tından sonra, hanımının bir kızı oldu.

Hz. Âişe anlatır: Babam vefat edince, Eshab-ı kirâm nereye defnedelim, diye tereddüde düştüler. O halde uyumuşum. kulağıma, "Dostu dosta kavuşturun" diye bir ses geldi. Uyandım, Eshab-ı kirama anlattım. Onlar da aynı sesi işittiklerini söylediler. Hatta mescidde namaz kılanlar da, işittik dediler. Artık müşavereye lüzum kalmamıştı. Habib-i Ekrem'in yanına defnettiler.

“Her iyilikte öndesin!” 14.7.2006
Hz. Ebû Bekir vefat edince, Medine'de herkes ağladı. Hz. Ali, işitince ağlayarak geldi, kapı önünde durup şunları söyledi:

“Yâ Ebâ Bekir! Sen, Resûlullahın sevgilisi, arkadaşı, dert ortağı, sırdaşı ve müşâviri idin. Önce İslâma gelen sensin. Senin imânın, hepimizin imânından daha saf oldu. Senin yakînin, daha kuvvetli, Allahdan korkun daha büyük oldu. Herkesten zengin, herkesten daha cömert sen idin. Resûlullaha en şefkatli, en yardıma, sen idin. Resûlullah ile sohbetin, hepimizin sohbetinden daha iyi idi. Hayır sahipleri­nin birincisi sensin. Senin iyiliklerin, hepimizinkinden çoktur. Her iyilikte öndesin!

Resûlullahın huzurunda, senin derecen en yüksek oldu. O'na en yakın, sen oldun. İkrâmda, ihsanda, güzel huylarda, boyda, yaşda, O'na en çok benzeyen, sen oldun. Allahü teâlâ, sana, çok mükâfat versin ki, Resûlullahı herkes yalanlarken sen, doğru söylüyorsun, inandım dedin. Sen, O' nun kulağı ve gözü gibi idin. Allahü teâlâ seni, Kur'ân-ı kerimde (sıdk) ismi ile şeref­lendirdi.

Resûlullaha, en sıkıntılı zamanla­rında yardımcı oldun. Sulhda, O'nun huzurunda, harplerde, O'nun yanında idin, O'nun ümmetinin halifesi, O'nun dininin koruyucusu idin. Câhiller dinden çıkarken, sen Îslâm dinine kuvvet verdin. Herkes şaşır­dığı zaman, sen kükremiş arslan gibi ortaya çıktın. Herkes dağılırken sen Muhammed Mustafa'nın yolunu tuttun. Eshâbın az konuşanı ve en beliği, edibi sen idin. Her sözün, her buluşun doğru, her işin temizdi.

Mü'minlere şefkatli, af edici baba idin. İslâm'ın ağır yükünü sen taşı­dın. İslâm'ın hakkını herkes elden kaçırırken, sen yerine getirdin. Sen rüzgârların oynatamıyacağı bir dağ gibi idin. İşin doğ­ruluk idi, ilim idi. Sözün mertçe, doğruyu bildirmek idi. Kötü düşüncelerin, bozuk inançların kökünü kazıdın. Hak dinin ağa­cını diktin. Güçlükleri, müslümanlara kolaylaştırdın. Küfür ve mürtedlik ateşini söndürdün. Allah'ın dinini, sen doğrulttun. İslâma, imâna sen kuvvet oldun.”

Sonra o kadar çok ağladı ki, mübarek gözlerin­den sel gibi yaşlar aktı. Sonra: "Allahü teâlânın kazâ ve kaderine razı olduk. Verdiği elem­leri kabul ettik. Yâ Ebâ Bekir! Resûlullah­dan ayrılık acısından sonra, bize senin vefatından daha acı bir musibet gelmedi. Allahü teâlâ, seni Muhammed aley­hisselâmın huzuruna kavuştursun! Bize, sen­den ayrılma acısı için sabırlar ve ecirler versin! Bizleri, senden sonra, azmaktan, sapıtmaktan korusun" buyurdu.

Akıllıca işlerin en güzeli 15.7.2006

Hazret-i Ebu Bekir’in her sözü, dinleyenin ve okuyanın kalbine tesir etmektedir. Buyurdu ki: “Takva akıllıca yapılan işlerin en güzeli­dir. Hakka âsî olmak ahmakça yapılan işlerin en çirkinidir. Verilen emâneti yerine getirmek en üstün doğruluktur. Hiyâ­net olarak da, en önde yalandır."

Bir defasında bilmeden şüpheli birşey yiyip hemen anlayınca zorla istifra edip, midesini boşalttı ve sonra şöyle dua etti: "Allahım, bilmeden yaptım. Çıkarabildi­ğim kadarını çıkardım. Beni bundan ve damarlarımda kalanlardan sorguya çekme!"

Birine nasihat veriyordu. Sonunda şöyle buyurdu: "Ey kardeşim, sana yaptı­ğım tavsiyeyi aklında tut ve kaybolmamasına dikkat et! Ölümü özüne sevdir. Nasıl olsa gelecek."

Çok kerre dilini parmağıyla tutar ve: "Başıma gelen herşey bunun yüzündendir" derdi. Binekte iken devesi­nin yuları düşse, verin demez, deveyi çöktürür kendisi alırdı. Sebebini sordular, "Resûlullah bana, insanlardan birşey isteme diye emretti" buyurdu.

Ordu kumandanlarını bir yere gönder­diği zaman, onlara: "Kadınları öldürmeyi­niz, çocuklara dokunmayınız, ihtiyarlara dokunmayın, meyvalı ağacı kesmeyi­niz, ma'mur yerleri tahrip etmeyiniz, haddi tecâvüz etmeyiniz, korkmayınız ve gıda­dan başka bir maksatla koyun ve deve kes­meyiniz ve manastırlarına çekilmiş insanlara zarar vermeyiniz" diye emirler ve nasihatlar verdi.

Bir hutbesinde buyurdu ki: "Ey insan­lar, Allahtan af ve afiyet isteyiniz. Çünkü mü'mine, İslâm'dan sonra af ve afiyetten daha hayırlı bir şey verilmemiştir."

"Allah sevgisini hâlis olarak tadanı, bu sevgi, dünyayı istemekten alıkoyar ve bütün insanlardan uzaklaşır, kesilir."

"Ömrünü faydasız, boş şeylerle geçiren, tarlaya tohum ekme vaktini kaçırmış olur. Vaktinde tohum ekmeyen ise, hasat zama­nında pişman olur."

"Ne söyleyeceğine ve ne zaman söyleye­ceğine dikkat et!"

"Müslümanlardan hiçbiri, diğerini hakir görmesin! Zira müslümanların küçüğü, Allah yanında büyüktür."

"Allahü teâlâdan, kendisini, kıyamet gününde cehennem ateşinden korumasını isteyen bir kimse, müminlere karşı çok mer­hametli ve ince kalbli davransın!"


Kötülüğe mani olunmazsa… 16.7.2006

Hazret-i Ebu Bekir, oğlu Abdurrahman'ı, komşusu ile münâkaşa ederken gördü ve oğluna güce­nerek: "Oğlum, komşu ile münakaşa yapma! Şu gördüğün insanlar dağılır gider ve sen yine komşunla başbaşa kalırsın" dedi.

Bir hutbesinde: Ey insanlar! Allahü teâlânın "Ey iman edenler, siz kendinize bakınız, siz doğru yolda bulundukça, yoldan çıkanların size zararı olmaz" (Mâide sûresi 105) âyeti celîlesini okuyorsunuz, fakat onu yerine koymu­yor, başka mânâda kullanıyorsunuz. Zira ben, Resûl-i Ekrem'den şöyle buyurduğunu işittim: "İnsanlar kötülüğü görüp mani olmadıkları zaman, Allahü teâlânın, onların hepsini azaba uğratmasından korkulur" dedi.

Bir gün Eshab-ı kirama hitaben buyurdu ki: "Allahü teâlâ size dünyayı fet­hettirecek, kapılarını açacaktır. Siz, ihtiya­cınızdan fazlasını almayınız!"

"Bilmiş olun ki, sabâh namazını kılan kimse, Allahın himayesindedir. Allahın hakkını küçümseme, zira yüzüstü seni Cehenneme atar."

"Allahü teâlâya olan hâlis sevginin zev­kine varan, dünyalıktan vazgeçer ve bütün insanlardan yüzçevirir."

Hz. Ömer'e şöyle tavsiye buyurdu: "Hak ağırdır. Ağır olduğu kadar da acıdır. Ve aynı zamanda faydalıdır. Bâtıl ise hafif ve aynı zamanda belâlı ve zararlıdır. Eğer tavsiyeme uyarsan, henüz erişemediğin ve mutlak surette sana ulaşacak olan ölüm­den sevimli bir şey senin için olamaz. Kişinin kelâmı, aklının beyânı, fazile­tinin tercümanıdır."

“Bütün hamd ve senalar Allahü teâlâya mahsustur. O'na hamd eder O'n­dan yardım dilerim. O'ndan af niyaz eder, O'na inanır, O'na güvenirim. Hidayeti Allahtan bekler, sapıklık düşüklük, şüphe ve körlükten O'na sığınırım. Allahın dürüst yürümeyi nasip ettiği kişi dosdoğru yol alır, onun saptırdığı ise ne bir dost, ne de bir mürşid bulabilir. Bütün varlığımla inanırım ki, Allahtan başka, ilâh yoktur. O tektir ve şeriki yoktur. Mülk ve saltanat O' nundur, hamd O'nadır. Dirilten de öldüren de O'dur. Ve O, hiç ölmeyen diridir. Diledi­ğini yüceltir, dilediğini alçaltır. Bütün hayırlar O'nun elindedir, O, her şeye gücü yetendir. Bütün varlığımla inanırım ki, Muham­med Mustafa,O'nun kulu ve Pey­gamberidir. "O'nu hak ve hakikat olan dini tebliğ vazifesiyle göndermiştir ki, Hak din diğer dinlere galip gelsin. Putperestler beğenmeseler de bu böyledir." (Tevbe 33)

“O’nun sayesinde kardeş oldunuz!” 17.7.2006

Hazreti Ebu Bekir bir hutbesinde buyurdu ki:

Ey mü'minler, Allah sizin gönüllerinizi birbirinize ısındırdı. O'nun nimeti saye­sinde sizler kardeş haline geldiniz. Daha önceleri bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz. Sizi oradan çıkaran O oldu. îşte, Allah size işaretlerini böyle apaçık gösterir ki, doğru yola kavuşabilirsiniz. O halde ey imân edenler! Allaha ve O'nun Resulüne tam uyun! Allahü teâlâ: "Resule uyan, Allah'a uymuş demektir. Eğer yüz çevirirlerse ey Peygamberim, bu onla­rın bileceği bir şeydir. Biz seni onların başına bekçi göndermedik." buyur­maktadır. (Nisâ, 80).

Ey imân edenler! Size her işte, her durumda Allahü teâlâdan korkmanızı nasi­hat ederim. Hoşunuza giden işler kadar, size zor gelen durumlarda da hakikate san­lın. Şunu bilin ki, doğru söz dışında hiçbir kelam hayır ve yarar getirmez. Yalan söy­leyen, yaradılış hikmetini saptırmış, bunu yapan ise, helâk olmuştur.

Ey insanlar! Büyüklenmekden sakinin. Topraktan yaratı­lıp, yine toprağa dönecek olan bir varlığın kibirlenmesi de, ne demek oluyor? Bugün var, yarın yok olan bir varlığın kendini beğenmesi ne kadar anlamsız!..

Ey insanlar! Çalışın ve nefislerinizi, içinde yer alacakları ölüm ötesi için hazırla­yın. Önünüzde çözümü zorlaşan şeyleri Allah'ın ilmine havale edin. Öbür âleme geçmeden önce bir şey hazırlayın ki, oraya vardığınızda karşınıza çıksın. Çünkü Allahü teâlâ, "Mahşer gününde herkes, dünyada hayır ve kötülük olarak yap­tığı her şeyi hazır bulacak ve isteye­cek ki, kötülüklerle arasında uzak bir mesafe bulunsun. Allah size kendin­den korkmanızı emreder. Allah kulla­rını çok esirgeyicidir." (Âl-i İmran, 30).

O halde, Allahtan korkun, O'nun emir ve yasaklarına iyice kulak verin. Sizden önce gelip geçenlerden de ibret alın. Ve unutmayın ki, Rabbinizin huzuruna mut­laka çıkarılacak ve küçük-büyük bütün davranışlarınızın karşılığını bulacaksınız.

Kendinizi iyi tanıyın, sadece kendi nok­sanlarınızla meşgul olun. Yardım istenile­cek tek kudret sâhibi Allahü teâlâdır. O' nun dışında hiçbir güç ne yapabilir, ne bozabilir.

Allahım! Kulun ve Peygamberin Muhammed Mustafa'ya, salât ve selâmların en seçkiniyle salât ve selâm et! Bizleri de o âlemlerin Efendisine salât ve selâm etmekle şereflendir, yücelt! Bizleri, ona gönül verenler arasında haşret! Bizleri onun havzından su içen bahtiyarlardan kıl! Allahım, sana boyun eğmemiz husu­sunda bize yardımcı ol! Bizleri düşmanları­mız karşısında muzaffer kıl!

“İlk dinlediğimde hayran oldum!” 18.7.2006

Hz. Hamza'nın Müslüman olması ile, Mekkeli müşriklerin telâş ve endîşeleri had safhaya varmıştı. Çünkü parmakla gösterilen kahramanlardan biri Müslüman olmuş, Resûlullahın saflarında yer almıştı. Bu beklenmedik hâdise, müşrikleri, büsbütün çileden çıkardı. 

Hz. Ömer bu sırada daha Müslüman olmamıştı. Bir gün, Resûlullah efendimizi, gördüğü yerde öldürmek niyetiyle evinden çıktı. Sevgili Peygamberimizi Mescid-i Harâm'da namaz kılarken buldu ve namazın bitmesini isteyerek, dinlemeye başladı. Habîb-i ekrem efendimiz, El-Hâkka sûre-i şerîfini okuyordu.Hattâboğlu Ömer, Peygamber efendimizin okuduklarını hayranlıkla dinliyordu. Ömründe böyle güzel sözler duymamıştı. Bunu kendisi, sonradan şöyle anlatır: “İlk defa dinlediğim bu sözlerin belâgatına, düzgünlüğüne, derli topluluğuna hayrân olmuş, niçin geldiğimi unutmuştum. Bu hâdiseden sonra, kalbimde İslâma karşı bir istek hâsıl olmuştu.”

Bu hâdisenin, Hz. Ömer'in Müslüman olmasında mühim te'sîri olmuştur. Çünkü kalbini yumuşatmış, Müslüman olmasına zemin hazırlamıştır. Hz. Hamza'nın Müslüman olmasından üç gün sonra, Ebû Cehil, müşrikleri toplayıp dedi ki:

- Ey Kureyş! Muhammed, putlarımıza dil uzattı. Bizden önce gelen atalarımızın Cehennemde azâb gördüklerini, bizim de oraya gideceğimizi söyledi! Onu öldürmekten başka çâre yoktur! Onu öldürecek kişiye, yüz kızıl deve ve sayısız altın vereceğim!

Bir anda Hattâboğlu Ömer yerinden fırlayarak, “ Bu işi Hattâboğlundan başka yapacak yoktur.” dedi.



Dostları ilə paylaş:
1   ...   13   14   15   16   17   18   19   20   ...   44


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə