“Seninle evlenmem mümkün değil



Yüklə 2.77 Mb.
səhifə20/44
tarix14.08.2018
ölçüsü2.77 Mb.
1   ...   16   17   18   19   20   21   22   23   ...   44

Hazreti Osman-ı Zinnûreyn'den sonra üstünlük sırası Hazreti Ali'dedir. Hilâfeti, ümmetin icmâ'ı ile sâbittir. Resûlullah, kızı Hz. Fâtıma'yı ona nikâh etmiştir. Daha önceleri de putlara saygı göstermediği için, “kerremallahü vecheh” lakâbı verilmiştir. Allahın, kerîm, şerefli, mübârek kıldığı yüz, ma'nâsındadır.

Hz. Ali buyurdu ki: Ben, Resûlullah efendimizden işittim, şöyle buyurdu:

“Akıllı insana yaraşan; geçim husûslarının, âhıreti ilgilendiren hâllerin ve aîlevî mes'elelerin dışında, konuşmamaktır. Aklı başında olana yaraşan, hâline bakmak, dilini ve karnını faydasız şeylerden ve harâmdan korumaktır.”

Hz. Ali bir kalabalığı eğlence içinde görüp, böyle eğlenip neş'elenmelerinin sebebini sorduğunda, onlar dediler ki:

- Bugün bayramımızdır.

Bunun üzerine Hazret-i Ali de buyurdu ki:

- Günâh işlemediğimiz günler de bizim bayramımızdır.

Hz. Ali buyurdu ki:

- Amellerin en fazîletlisi, iyiliği emredip kötülükten vazgeçirmek ve kafiri, günâh işliyeni sevmemektir. Kim ki iyiliği emrederse, mü'minin sırtını muhkemleştirmiş, sağlamlaştırmış olur. Kim de kötülüğü men eder ve ondan vazgeçirirse, münâfığın burnunu yere sürtmüş olur.

Hz. Ali Hendek savaşında, bir düşman askerini altedip, yere yatırdı. Kılıcını çekti. Tam vuracağı zaman, düşman askeri Hz. Ali'nin yüzüne tükürdü.

Hz. Ali kılıcını kınına koydu. Onunla savaşmaktan vazgeçti. Ölümünü bekleyen kimse, bu işten bir şey anlamadı. Hayretle kendisine sordu:

- Kılıcını çekmiştin. Beni öldürmene hiçbir engel yokken neden vazgeçtin? Öfken birden yatıştı.

Hz. Ali şöyle cevap verdi:

- Ben kılıcımı Allah için vuruyordum. Ben Allahın arslanıyım. Nefsin esîri değilim. Sen, benim şahsıma karşı yaptığın hareketten sonra seni öldürseydim, nefsim için öldürmüş olabilirdim. Hâlbuki her yaptığımı Allah için yapmam lâzımdır.

Altıyüz bin nasîhat 11.8.2006

Bir gün, Peygamber efendimiz Hz. Ali'ye buyurdu ki:

- Yâ Ali! Altıyüz bin koyun mu istersin, yahut altıyüz bin altın mı veya altıyüz bin nasîhat mı istersin?

- Altıyüz bin nasîhat isterim.

Peygamber aleyhisselâm buyurdu ki:

- Şu altı nasîhata uyarsan, altıyüz bin nasîhata uymuş olursun.

1. Herkes nâfilelerle meşgul olurken, sen farzları îfa et.

2. Herkes dünya ile meşgul olurken, sen Allahü teâlâyı hatırla! Ya'nî din ile meşgul ol, dîne uygun yaşa, dîne uygun kazan, dîne uygun harca!

3. Herkes birbirinin ayıbını araştırırken, sen kendi ayıplarını ara! Kendi ayıplarınla meşgul ol!

4. Herkes, dünyayı imar ederken, sen dînini imar et, zînetlendir!

5. Herkes halka yaklaşmak için vâsıta ararken, halkın rızâsını gözetirken, sen Hakkın rızâsını gözet! Hakka yaklaştırıcı sebep ve vâsıtaları ara!

6. Herkes çok amel işlerken, sen amelinin çok olmasına değil, ihlâslı olmasına dikkat et!

* * *


Hz. Ali, şehîd edileceği gün sabah namazına giderken yolda şu beyiti okuyordu:

Ölüme hazır ol ki, ölüm elbet gecikmez,

Ölüm gelince artık feryâd fayda vermez.

Ramazan-ı şerîfin 17. Cum'a günü sabah namazına giderken, İbni Mülcem tarafından kılıçla alnına vurularak şehîd edildi. Kûfe'de, ya'nî Necef denilen yerde medfûndur. Diğer üç halîfe gibi Cennetle müjdelenenlerdendir.

Hz. Ali'nin kızı ve aynı zamanda Hz. Ömer'in hanımı olan Ümmü Gülsüm, hâdiseyi duyunca dedi ki:

- Babam da, kocam Ömer gibi sabah namazında suikaste uğradı.

Hz. Ali, vefât etmek üzere iken buyurdu ki:

- Yemînle söylüyorum ki, umduğuma kavuştum.

Sonra Kelime-i şehâdet getirerek vefât etti.

“Onun heybetinden endîşe etme!” 12.8.2006

Hendek savaşın iyice şiddetlendiği 22. gün idi. Müşriklerin en azılılarından biri olan Amr bin Abdûd Hendek kenarlarına gelip meydana er istedi. Müslümanlardan kimse Amr'ın da'vetine cevap vermedi. Çünkü Resûlullahtan emir bekliyorlardı. Amr'ın meydan okuması yedi kere devam etti.Yedincide Resûlullah efendimiz, Hz. Ali'yi çağırıp huzûruna oturttu ve buyurdu ki:

- Yâ Ali! Benim atıma bin, kılıcımı al, Amr bin Abdûd'un önüne yiğitçe, cesâretle var! Onun heybetinden, uzun boyundan endîşe etme! Ben, Hak teâlâdan sana yardım etmesi için, senin elinle Müslümanların, bunun şerrinden kurtulmaları için duâ ediyorum.

Hz. Ali kılıcını kuşandı. Atına bindi. Avını gözetliyerek giden bir arslan gibi, Amr'ın önüne varıp dedi ki:

- Yâ Amr! Duydum ki sen Kâ'be'nin karşısında ahdetmişsin ki, Kureyşten bir kişi senden iki şey istese, birini yaparmışsın.

- Evet öyle söz verdim.

- Biliyorsun ben Kureyş'tenim. Senden iki şey isteyeceğim. Hiç olmazsa birini kabûl et! Birinci isteğim, Allahın birliğini ve Muhammed aleyhisselâmın O'nun Resûlü olduğunu kabûl ve tasdîk etmendir.

- Bunu kabûl etmiyorum, başka ne istiyorsun?

- İkinci isteğim, Mekke-i mükerreme'ye gitmendir.

- Bunu kabûl ettim, yalnız Ebû Bekir, Ömer ve Osman'ın başlarını keserim.

- Ey ahmak! Benim başımı kesmeden onların başını nasıl kesersin?

- Yâ Ali! Sen henüz gençsin, dünyanın tadını almamışsın, ben senin başını kesmek istemem.

- Ben Allahü teâlânın yardımı ve Resûlünün duâsı ile senin başını kesmek isterim.

Hz. Ali'nin bu sözü üzerine Amr, atından inip Hz. Ali'ye doğru yürüdü. Hz. Ali de atından indi. Birbirlerine hamle ettiler. Hz. Ali bir fırsatını bulup, Amr'ın uyluğuna, ağır bir kılıç darbesi indirdi. İkinci bir kılıç darbesiyle de Amr'ı öldürdü.

Resûlullah efendimiz tekbîr getirip buyurdu ki:

- Ali'nin Amr bin Abdûd ile bir kere karşılaşması, ümmetimin kıyâmete kadar olan ibâdetinden hayırlıdır.

“Hak teâlâ bize kâfidir” 13.8.2006

Resûlullah efendimiz bir hadîs-i şerifte: "Fakirlikle öğünürüm" buyurdu. Hz. Ali bu hadîs-i şerifi Habîb-i Ekrem'den işitince dünyaya hiç kıymet ver­medi. Meselâ bugün eline bin altın geçse, bir tanesi ertesi güne kalsın demez, hepsini fakirlere dağıtırdı. Resûl-i Ekrem, Hz. Ali'ye cömertlerin sultanı mânâsına, "Sultânü'l-Eshıyâ" buyurdular.

Bir gün Hz. Ali, Hz.Fâtıma'ya: "Evde yiye­cek bir şey var mı, çok acıktım" buyurdu. Hz. Fâtıma evde bir şey olmadığını, yalnız altı akçenin olduğunu söyleyerek (devam­la): "Bu akçeler ile çarşıdan yiyecek al. Bir de Hasan, Hüseyin meyve istemişlerdi. Biraz da meyve alırsın" dedi. Hz. Ali altı akçeyi alıp çarşıya çıktı. Yolda giderken bir kimsenin, bir Müslümanın yakasına yapış­mış, ya hakkımı ver, veya yürü mahkemeye gidelim dediğini, yakasını bırakmadığını gördü.

Borçlu adam, bana birkaç gün daha müsâade et, diyorsa da yakasına yapışan: "Hayır ben de sıkıntıdayım, bir saat bile bekleyecek hâlde değilim" diyordu. Hz. Ali bunların çekişmelerini görünce yanlarına vardı: "Münâkaşanız kaç para içindir?" buyurdu. "Altı akçedir" dediler. Hz. Ali: (Kendi kendine) "Müslümanı bu sıkıntıdan kurturayım, nasılsa Hz. Fâtıma'ya bir cevâb bulurum," diye düşündü. Yanındaki altı akçeyi vererek, borçlu müslümanı sıkıntıdan kurtardı.

Sonra da Hz. Fâtıma' ya ne söyliyeyim diye düşünceye daldı. Sonunda nasıl olsa Hz. Fâtıma kadınların seyyidesi, Resûlullah'ın kızıdır, bir şey demez, diyerek eli boş eve döndü. Hz. Hasan ve Hüseyin kapıya koştular. Baba­larının meyve getireceğini ümid ediyor­lardı. Babalarının ellerini boş görünce ağlamaya başladılar. Hz. Fâtıma'ya: "Ver­diğin altı akçe ile bir müslümanı hapisten kurtardım," buyurdu. Hz. Fâtıma: "Çok iyi yaptın, elhamdülillah, bir müslümanı hapisten kurtarmışsın. Hak teâlâ bize kâfidir," dedi. Fakat, mübarek hatırı şerif­leri biraz mahzun oldu. Hz. Ali üzüntüsünü sezip, iki oğlunun da ağladıklarını görünce gönlünde bir kırıklık hissetti. Bu elem ile dışarı çıktı. "Bârî gidip Resûlullah'ın mübarek yüzünü göreyim de, bu üzüntüden kurtulayım" diye düşündü. Zira Resûlul­lah'ın mübarek yüzüne bakan kim­senin her üzüntüsü gittiği gibi, kalbinde sürür ve safa hâsıl olurdu.

Bunun için Hz. Ali, Resûlullah'ın tesiri katî ve çabuk bir ilaç gibi olan mübarek ayaklarının tozuna yüz sürmeye gitti. (Devamı yarın)
Sıkıntıdan kurtarmanın karşılığı 14.8.2006

Hazreti Ali, evinin ihtiyaçlarını karşılayamamanın üzüntüsü ile teselli bulmak için Resullahın huzuruna gitmek üzürü dışarı çıktı. Yolda bir kimse gördü. Elinde besili bir deve vardı. Hz. Ali ile aralarında şu konuşma geçti:

-Ey yiğit! Bu deveyi satıyorum, alır mısın?

- Şimdi param yok, alamam.

- Sana veresiye veririm.

- Kaça veriyorsun?

- Yüz akçeye veririm.

- Kabûl ettim.

- Peki ben de kabûl ettim,sana sattım.

Deveyi, Hz. Ali'ye teslim etti. Hz. Ali deveyi almış, biraz git­mişti. Bir adama rastladı. Hz. Ali'ye:

-Bu deveyi bana satar mısın?" dedi. Hz. Ali,

- Evet satarım buyurdu. O kimse,

- Üçyüz akçeye bana verir misin?" dedi.

Hz. Ali: "Olur veririm," dedi ve deveyi o şahsa sattı. Üçyüz akçeyi peşin alınca doğru çarşıya gitti. Yiyecek ve meyveler aldı. Evine girince çocuklar sevin­diler. Babalarının getirdiği yiyecek ve mey­veleri yemeğe koyuldular. Fatımatü'z-Zeh-râ Hz. Ali'den bu yiyecekleri nereden aldığını sordu. Hz. Ali mes'eleyi anlattı. Yemeklerini yiyip Allahü teâlâ'ya hamd-ü senâ ettikten sonra Hz. Ali, Hz. Fâtıma'ya: "Ben, Resûl-i Ekrem'in sohbetine gidiyo­rum" diyerek evden çıktı. Yolda Resûl-i Ekrem'e, yanında Eshab-ı kirâm oldukları hâlde, rastladı. Meğer Resûl-i Ekrem Hz. Ali ve Fâtıma'yı görmeğe geliyorlarmış.

Resûlullah efendimiz hazreti Ali ile karşılaşınca

- Yâ Ali!Deveyi kim­den alıp, kime sattın?" buyurdu.

Hz. Ali "Allah ve Resûlü bilir," dedi. Resûl-i Ekrem:

- Yâ Ali! Sana deveyi satan Cebrâil aleyhisselâm, satın alan da, İsrafil aleyhisselâm idi. Deve de Cennet deve­lerinden idi. O müslümanı sıkıntıdan kurtardığın için Hak teâlâ dünyada bire elli hasene (sevap) verdi. Âhirette vereceğinin hesabını ise kendisinden başka kimse bilmez" buyurdu.


Affetmek fazîlettir 15.8.2006

Hazreti Ali'nin hikmetli sözleri çoktur. Bunlardan bazıları şunlardır:

“Affetmek fazîlettir. Kararlı olmak metâ'dır, sahip olunan maldır. Kararsız olmak ise zâyi olmaktır. Yalancılık hıyânettir. İnsâf rahatlık, şer küstahlıktır. Güleryüzlülük ihsândandır. Doğruluk kurtarır, yalan felâkete sürükler. Kanâat insanı zengin yapar, yerinde kullanılmayan zenginlik azdırır. Dünya aldatır, şehvet kandırır. Hased yıpratır, nefret çökertir.”

“Akıllı kimse, günâhlarını tevbe ile örtendir. Cömert, kötülük yapana iyilikle karşılık verendir.”

Bir defasında, Resûl-i Ekrem Hz. Ali’ye, “Biri sana kötülük yapsa, ona ne yapardın?” diye sordular. “İyilik yapardım” cevabını verdi. Resulullah aynı soruyu yedi kere tek­rarladı. Hz. Ali hepsinde: "Yine iyilik yaparım," diye cevap verdi. Sonra ilâve ederek "O kimseye ben iyilik yaptıkça, o bana hep kötülükte bulunsa yine ben ona iyilik yaparım" dedi.

Bunun üzerine Eshab-ı kirâm: "Yâ Resûlallah! Hz. Ali'yi çok sevmenizin sebebini anladık, bu sev­giye lâyık olduğunu gördük" dediler ve Hz. Ali'ye duâ ettiler.

Buyurdu ki:

"İyilik bilmez birisi de olsa, sen iyilik yap! Zira o, mukabilinde teşekkür edene yapılan iyilikten mizanda daha ağır basar."

"Kişi dili altında saklıdır. Konuşturunuz kıymetinden neler kaybetti­ğini anlarsınız."

"Dünya bir cifedir, leştir. Ondan bir şey isteyen köpeklerle dolaşmaya dayanıklı


olmalı."

"Allahü teâlâya yemin ederim ki, beni yalnız mümin sever ve bana yalnız müna­fık buğz eder."

"İnsanın yaşlanıp Rabbini bildikten sonra ölmesi, küçükken ölüp, hesapsız Cen­nete girmesinden daha hayırlıdır."

"Kul ümidini yalnız Rabbine bağlamalı ve yalnız günahları kendini korkutmalı­dır."

"İnsanlar arasında, Allah'ı en iyi bilen, onu çok sevendir, tam ta'zîm edendir."

"Sizin için korktuğum şeylerin en başında, nefsinin hevasına uymak ve uzun emelli olmak gelir. Birincisi hak yoldan alı-kor, ikincisi ise âhireti unutturur."

"Takvâ, hataya devamı bırakmak, aldanmamaktır."

Müslümanların hayırlısı 16.8.2006

Hazreti Ali buyurur du ki:

"Müslümanların hayırlısı, müslüman­lara yardım eden ve faydalı olandır!"

"Kalbler kablara benzer. Hayırlı olan, hayırla dolu olanıdır."

"İlimsiz yapılan ibâdette, anlayış ver­miyen ilimde, tefekküre götürmiyen Kur' ân-ı kerîm okumakta hayır yoktur."

"Bana bir harf öğretenin kölesi olurum."

"Arkadaşlarımdan bir grup toplayıp kendilerine bir ziyafet vermem, benim için

bir köle azâd etmekten daha sevimlidir."

"Kendinize Allah yolunda kardeşler edi­niniz. Çünkü onlar dünya için de, âhiret için de lâzımdır. Cehennem ehlinin "Artık bizim için, ne şefaatçiler, ne de candan bir dost yok." (Şuarâ, 100-101) sözlerini işitmiyor musunuz?" Hadîs-i şerifte de şöyle gelmiştir: "Bir kul, Allah yolunda yeni bir kardeş edindimi, Allahü teâlâ da Cennette onun için bir derece ihdas eder."

"İleride öyle zamanlar gelecek ki, kıtal ve zulümsüz hükümdarlık etmeğe yol bulunmayacak; çılgınlık ve cimrilik etme­den zengin olmak mümkün olmayacak; kişilerin arzularına uymadıkça da insan­larla sohbet etmek mümkün olmayacak. Bu zamana kim yetişecek olur da sohbet ve metanet gösterir ve kendisini korursa, Allahü teâlâ ona elli sıddîk sevâbı verir."

"Sizin hayırlılarınız, günahına gerçek­ten çok tevbe edenlerdir."

"Öyle zamanlar gelecek ki münkeri inkâr edenlerin sayısı, insanların onda birinden az olacaktır. Sonra bunlar da gider ve artık kötüyü yasaklayan tek kimse bulunmaz."

"Her fenalıktan uzak kalmanın yolu, dili tutmaktır."

"Hayra niyet edince acele et ki, nefsin seni yenip de caydırmasın."

"Dünya hayatı kimseye bâki değildir. Şiddeti de nimeti de geçicidir."

"İki şey aklı ve tedbiri bozar. Biri acele etmek, biri de olmayacak şeyi istemek."

"Akıl gibi mal, iyi huy gibi dost, edep gibi miras, ilim gibi şeref olmaz."

"Danışmadan, istişâre etmeden; doğ­ruya ulaşılamaz."

"Tembellik insanı vaktinden önce yıpratır."

Âlim; sözü, işine uygun olandır. Âlim ilme doymaz.
Putlardan nefret ediyordu 17.8.2006

Benî Gıfâr, Mekke'nin ticâret yolu üzerinde yaşamakta olan kabîle idi. Bunlar Arabistan'da bulunan diğer kabîleler gibi câhiliye devrinin her çeşit kötülüğünü işliyor ve putlara tapıyordu. Ticâret kervanlarını çevirip, yağmacılık yapmalarıyla tanınmışlardı.

Ebû Zer-i Gıfârî de çevresinin te'sîriyle bir müddet kervan soygunlarına katılmıştı. Kavmi arasında atılganlığı ve cesâreti ile şöhret bulmuş, gücü, kuvveti ve yiğitliği ile o çevrede pek meşhur olmuştu.

Fakat o, bütün bunlardan bir tat almıyor, zavallı insanların elleriyle yonttuğu putlara ilâh diyerek tapmasına şaşıyor, putlardan nefret ediyordu. Nihâyet bir gün herşeyin tek bir yaratıcısı olduğuna inanarak, yol kesme işinden vazgeçti. İnsanlardan uzak bir hayat yaşamaya ve kendisine yol gösterecek bir rehber aramaya başladı. Üç sene böylece devam etti.

Bu arada Muhammed aleyhisselâma Allahü teâlâ tarafından peygamberliği bildirilmişti. Artık insanlar birer ikişer Müslüman olmakla şerefleniyor, İslâmın nûru âlemi aydınlatmaya başlıyordu. İslâmın doğuş haberi gün geçtikçe çevrede yayılıyor, müşrikler ise engellemek için çâreler arıyordu.

Nihâyet bu haber Benî Gıfâr kabîlesinin yurduna da ulaşmıştı. Mekke'den gelen biri, Ebû Zer-i Gıfârî'nin putlara değil tek yaratıcıya inandığını işitince dedi ki:

- Mekke'de bir zât var, senin söylediğin gibi “Lâ ilâhe illallah” diyor ve Peygamber olduğunu bildiriyor. İnsanların putlara tapmalarına mani oluyor.

Ebû Zer heyacanla sordu:

- Hangi kabîledendir?

- Kureyş'tedir.

Ebû Zer-i Gıfârî bu hâlleri işitir işitmez kardeşi Üneys'e dedi ki:

- Hayvanına bin, Mekke'ye git, peygamber olduğunu söyleyen zâtla görüş, söylediklerini dinle, benim için bilgi edin, haberini bana getir.

Üneys, Mekke'ye gidip, Peygamber efendimizin mübârek cemâli, sohbeti ve ihsânları ile şerefledi. Hayran kaldı. Sonra gördüklerini, duyduklarını anlatmak için tekrar memleketine döndü. (Devamı yarın)

İyiliği emredip kötülüğe mani oluyor 18.8.2006

Mekke’de olup bitenleri öğrenmesi için gönderdiği kardeşi Üneys dönünce, Ebû Zer kardeşine sordu:

- Ne haber getirdin?

- Vallahi öyle yüce bir zâtı gördüm ki, hep hayrı, iyiliği emredip, kötülüklerden sakındırıyor.

- Peki insanlar, onun hakkında ne diyorlar?

Zamanın meşhur şairlerinden olan kardeşi Üneys şöyle cevap verdi:

- Şair, kâhin, sihirbaz diyorlar. Fakat onun söyledikleri ne kâhinlerin sözüne, ne de sihirbazların sözüne benzemiyor. Onun söylediklerini şairlerin her çeşit şiirleriyle karşılaştırdım. Onlara hiç benzemiyor, hiç kimsenin sözüyle ölçülemez. Vallahi o zât hakkı bildiriyor, doğruyu söylüyor. Ona inanmayanlar yalancı ve sapıklık içindedirler. Bu zât iyiliği, ahlâkî değerleri emrediyor, kötülükten de sakındırıyor.

Ebû Zer-i Gıfârî kardeşinin Peygamber efendimizinden getirdiği haber üzerine heyecanladı:

- O zata derhal gidip benim de görmem lazım. Söylediklerini bizzat dinlemem lazım.

Kardeşi Üneys dedi ki:

- İyi olur, fakat sen Mekke halkından sakın! Çünkü Mekkeliler, ona karşı son derece kin besliyorlar ve onunla görüşenleri takip ediyorlar.

Ebû Zer, hemen Mekke'ye gitmeye ve Peygamberimizi görüp Müslüman olmaya karar verdi. Eline bir değnek ve biraz da azık alarak büyük bir şevkle Mekke yoluna düştü.

Mekke'ye varınca hâlini kimseye anlatmadı. Çünkü bu sırada müşrikler Peygamberimize ve yeni Müslüman olanlara şiddetli düşmanlık yapıyorlar ve bu düşmanlıklarını safha safha ilerletiyorlardı. Bilhassa Müslüman olup da, kimsesiz ve garip olanlara işkence yapıyorlardı.

Ebû Zer-i Gıfârî de Mekke'de kimseyi tanımıyordu. Garip ve yabancı idi. Bu bakımdan kimseye bir şey sormadan Kâ'be'nin yanına varıp oturmuştu. Peygamberimizi görmek için fırsat kolluyor, nerede olduğunu öğrenmek için bir işâret arıyordu. Burada Zemzemden başka bir şey yiyip içmiyordu.

Akşam üstü bir sokak köşesine çekildi. Oradan geçmekte olan Hz. Ali, Ebû Zer'i gördü. Garip olduğunu anlayarak alıp evine götürdü. Ona bir şey sormadığı gibi, Hz. Ebû Zer de ona sırrını açmadı. (Devamı yarın)


“Sen doğruyu buldun!” 19.8.2006

Ebû Zer-i Gıfârî, olup bitenleri öğrenmek, Peygamber efendimizi görmek için her gün Kâ'be'ye gidip geliyordu. Hz. Ali, o gece yine oradan geçerken, Ebû Zer'i görünce:

- Bu biçâre hâlâ aradığını bulamamış, diyerek tekrar evine götürdü.

Sabahleyin Ebu Zer, yine Beytullaha gitti, oturduğu köşeye çekildi. Akşam olunca, Hz. Ali tekrar da'vet edip evine götürdü ve bu defa ona sordu:

- Senin işin nedir? Bu şehre ne için geldin?

- Eğer bana doğru bilgi vereceğine kat'î söz verirsen, söylerim.

- Söyle, hâlini kimseye açmam.

- İşittim ki, burada bir Peygamber çıkmış. Onunla görüşmesi, ondan işittiklerini ezberleyip bana nakletmesi için kardeşimi göndermiştim. Kardeşim gönlüme şifâ verecek bir haber getirmedi. Onun için bizzat kendim onunla görüşmek ve ona kavuşmak için buraya geldim.

- Sen doğruyu buldun, akıllılık ettin. Bu zât Allahın Resûlüdür, hak Peygamberdir. Sabahleyin ben o zâtın yanına gidiyorum. Beni takip et, senin için korkulacak bir şey görürsem, ayakkabımı düzeltiyormuş gibi yaparım. Sen beklemez gidersin. Ben geçip gidersem, arkamdan gel ve benim girdiğim eve sen de peşimden gir!

Ebû Zer-i Gıfârî, Hz. Ali'yi takip edip, onunla birlikte Peygamberimizin mübârek yüzünü görmekle şereflendi. Ve hemen:

- Esselâmü aleyküm, diyerek selâm verdi. Bu selâm İslâm'da bu şekilde verilen ilk selâm ve Ebû Zer-i Gıfârî de ilk selâmlayan kimse oldu.

Peygamber efendimiz ile aralarında şu konuşma geçti:

- Sen kimsin?

- Gıfâr kabîlesindenim.

- Ne zamandan beri buradasın?  

- Üç gün üç geceden beri buradayım.

- Seni kim doyurdu?

- Zemzem'den başka bir yiyecek, içecek bulamadım. Zemzemi içtikçe hiç açlık ve susuzluk duymadım.

- Zemzem mübârektir. Aç olanı doyurur. (Devamı yarın)

“İnsanları neye davet ediyorsun?” 20.8.2006

Ebû Zer-i Gıfârî, günler sonra Hz. Ali vasıtasıyla Peygamber efendimize kavuşmuştu. O’na sordu:

- Yâ Muhammed! İnsanları neye da'vet ediyorsun?

- Bir olan ve ortağı bulunmayan Allaha îmân etmeye ve putları terketmeye, benim de Allahın Resûlü olduğuma şehâdet etmeye da'vet ediyorum.

Bunun üzerine Ebû Zer-i Gıfârî hazretleri:

- Bana İslâmı bildir, dedi.

Peygamber efendimiz ona Kelime-i şehâdeti okudu. O da söyleyip, Müslüman oldu. Ebû Zer Müslüman olmanın verdiği büyük bir iştiyâkla dedi ki:

- Yâ Resûlallah! Allahü teâlâya yemîn ederim ki Müslüman olduğumu Kâ'be'de müşrikler arasında haykırmadıkça memleketime dönmiyeceğim.

Bundan sonra Ebû Zer-i Gıfârî Kâ'be yanına gidip, yüksek sesle:

- Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve Resûlüh, diye haykırdı.

Bunu işiten müşrikler hemen üzerine hücum ettiler. Taş, sopa ve kemik parçaları ile öyle dövdüler ki, kanlar içinde kaldı.

Bu hâli gören Hz. Abbâs seslendi:

- Bırakın bu adamı, öldüreceksiniz! O sizin ticâret kervanınızın geçtiği yol üzerinde oturan bir kabîledendir. Bir daha oradan nasıl geçeceksiniz?

Böylece Ebû Zer hazretlerini müşriklerin elinden kurtardı.

Müslüman olmakla şereflenmenin verdiği şevkle, öylesine seviniyor ve coşuyordu ki, ertesi gün gene Kâ'be'nin yanında Kelime-i şehâdeti yüksek sesle bağıra bağıra söyledi. Bu sefer de üzerine hücum eden müşrikler, yere yıkılıncaya kadar dövdüler. Yine Hz. Abbâs yetişip, ellerinden kurtardı.

Bundan sonra Peygamber efendimiz Ebû Zer-i Gıfârî hazretlerine buyurdu ki:

- Şimdi kavminin yanına dön! Onlara İslamiyeti anlat! Ortaya çıktığımızın haberi sana geldiği zaman yanımıza dön!

Bu emir üzerine Ebû Zer-i Gıfârî kendi kabîlesi arasına dönüp, onlara İslâmiyeti anlatmaya başladı. Hicrete kadar bu hizmete devam etti.
“İşte sizin taptığınız şey!” 21.8.2006

Ebû Zer-i Gıfârî hazretleri birgün kabîlesine, Allahın bir ve Muhammed aleyhisselâmın onun Resûlü olduğunu ve bildirdiklerinin hak ve tapmakta oldukları putların bâtıl, boş ve ma'nâsız olduğunu söylüyordu. Kendisini dinleyen kalabalıktan bir kısmı, “Olamaz” diye bağrışmaya başladılar. Bu sırada kabîlenin reisi Haffâf, bağıranları susturdu ve dedi ki:

- Durun, dinleyelim bakalım ne anlatacak!

Bunun üzerine Ebû Zer hazretleri şöyle devam etti:

- Ben Müslüman olmadan önce, bir gün Nuhem putunun yanına gidip, önüne süt koymuştum. Bir de baktım ki, bir köpek yaklaşıp, sütü içiverdi. Sonra da putun üzerine pisledi. Görüyorsunuz ki, put köpeğin üzerini kirletmesine mânî olacak güçte bile olmayan bir taş! İşte sizin taptığınız şey! Köpeğin bile hakâret ettiği puta tapmak hoşunuza gidiyorsa, buna çok şaşılır.

Herkes başını eğmiş duruyordu. İçlerinden biri cevap verdi:

- Peki senin bahsettiğin Peygamber neyi bildiriyor. Onun doğru söylediğini nasıl anladın?

Bunun üzerine Ebû Zer hazretleri, yüksek sesle kalabalığa şöyle hitap etti:

- O, Allahın bir olduğunu, O'ndan başka ilâh olmadığını, herşeyi yaratan ve herşeyin mâliki, sahibi olduğunu bildiriyor. İnsanları Allaha îmân etmeye çağırıyor. İyiliğe, güzel ahlâka ve yardımlaşmaya da'vet ediyor. Kız çocuklarını diri diri gömmenin ve yaptığınız diğer her türlü kötülüğün, haksızlığın, zulmün, çirkinliğini ve bunlardan sakınmayı emrediyor.

Onu dinleyenler arasında başta kabîle reisi Haffâf, kendi kardeşi Üneys olmak üzere çoğu Müslüman oldu. Diğerleri ise daha sonra Peygamberimizi görerek Müslümanlığı kabûl ettiler.

Ebû Zer-i Gıfârî hazretleri bu hizmetleri yaptığı sırada, İslâmiyet, Mekke'de ve civârında oldukça yayılmıştı. Müşriklerin zulmü de o derece artmış, İslâm uğrunda kanlar dökülmüş, ilk şehîdler verilmişti. İki defa Habeşistan'a, daha sonra Medîne-i münevvereye hicret yapılmıştı.

Ebû Zer hazretleri de Medîne'ye hicret etti. Daha sonra İslâmı anlatması için tekrar kabîlesi arasına gönderildi. Ebû Zer-i Gıfârî hazretleri Hendek savaşından sonra Medîne'ye geldi ve yerleşti. Bundan sonra Peygamber efendimizin yanından ayrılmadı.


“Yalnız yaşar, yalnız ölür!” 22.8.2006

Resûl-i Ekrem efendimiz Ebû Zer'i çok sever, ona, husûsî iltifât buyururdu. Çok zaman gece geç vakte kadar Resûlullahın huzûrunda kalırdı. Peygamberimizin mahremi, sır dostu idi. Onunla mahrem meseleleri konuşurdu.



Dostları ilə paylaş:
1   ...   16   17   18   19   20   21   22   23   ...   44


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə