Sevilcan Başak Ünal fatih Fen Lisesi eskiŞEHİr derecesi : 1

Sizin üçün oyun:

Google Play'də əldə edin


Yüklə 159.82 Kb.
səhifə1/3
tarix29.07.2018
ölçüsü159.82 Kb.
  1   2   3



Sevilcan Başak ÜNAL

Fatih Fen Lisesi ESKİŞEHİR

Derecesi :1

Dünya görüşleri bir bütün olarak dünyayı açıklama iddiasındadırlar. Ama insanın bir bütün olarak dünyayı epistemolojik anlamda nesne edinmesi olanaklı değildir.”



Abdullah Kaygı, “Felsefe Eğitimi ve Felsefenin Geleceği”, Dünya Felsefe Günü 2007, s. 126.

KARANLIK ODADAN PANGEA’YA
Kapkaranlık bir odada, gözlerimiz bağlanmış halde oturduğumuzu, etraftan hiç ses gelmediği gibi, ortamda bir değişiklik de yaşanmadığını düşünelim. Üstelik ne gibi şartlar altında bulunduğumuzu, önümüzün boş ve karanlık olduğunu biliyor olalım. Yine de gözlerimizdeki bağı açmak istemez miyiz? Göreceğimiz şeyin hiçlik olduğu söylense bile, içimizdeki dürtü bizi bir kez de kendi onayımıza başvurmaya itmez mi? Şüphesiz gözlerimizi açtığımızda karşılaştığımız simsiyah sonsuzluk bizi şaşırtmaz. Bağı çözerken duyduğumuz kumaşın hışırtısı veya kendi elimizin dokunuşunu hissetmek, bize sonsuzluğun içinde bir yerlerde varolduğumuzu ve bilinçli bir farkındalıkla hareket ettiğimizi bildirir.
İlk insandan günümüze ulaşan kendi benliğimiz, spritüel oluşumumuz ve paylaştığımız evren hakkındaki algılarımızı birleştirme, bilgi mirasını oluşturma sürecimiz de bu metafordan farklı değildir aslında. Gözlerimizdeki bağı çözmek içinse meraktan fazlasına ihtiyaç duyarız. Bizi yönlendiren bilme dürtüsü, duyarlılık ve cesaretle birleşmelidir. XXI. Yüzyıla dek bu ilerleme büyük düşünürlerin yapıtlarının yol göstericiliğinde olmuştur.
Peki, bilme süreci nasıl başlar? İnsan kendini ve diğer her şeyi nasıl tanır? Ex nihilo nihil fit (Hiçbir şey hiçlikten gelmez) deyişi bize zihinlerimizin yokluktan değil, varlıktaki malzemelerden faydalandığını ve bunları hem tikelden tümele hem de tümelden tikele doğru işlediğini gösterir. Ancak bu işleyiş bütün bir varlığı ve epistemolojik birikimi değil, varolanları tek tek ele alır ve birleştirerek tümellere varır. Sonra bu tümelleri başka tekilleri açıklamakta kullanır. Böylece ilerlemeye devam eder. Bilgiye ulaşmanın temeli böyle bir süreçtir.
Wegener’in kabul gören araştırmalarına göre bütün kıtalar Pangea adlı büyük bir karanın parçalanmasıyla oluşmuştur. Öğrenme süreci de bu şekildedir. Önce irili ufaklı kara parçaları görür, sonra bunları teker teker keşfederek Pangea’nın varlığına dair ipuçları elde eder, en sonunda zihnimizde onun varlığını kesinleştiririz.
Yunan Mitolojisinde gövdesinde yüz gözü olan Argus adlı bir varlıktan söz edilir. Zihinlerimizi, her şeyi gören bu varlığa benzetebiliriz. Görülecek yüzlerce şey vardır, ancak bize Dede Korkut’un “Tepegöz” öyküsündeki gibi bir göz değil, yüzlerce göz verilmiştir. Görülecek her şeyi ayrı ayrı görmemiz, ayrı ayrı yorumlamamız gerekir. Tek bir gözle aynı anda her şeyi görmeye çalışmak, denizi besleyen ırmak ve dereleri tarayarak susuzluğumuzu gidermek yerine, kocaman bir denize atılıp bir damla tuzlu su uğruna can vermeye benzer. Üstelik ardından koştuğumuz kendimizi ve evreni tanıma işi, savsaklanamayacak kadar özel ve özneldir.
Whitehead, “Bütün felsefe tarihi Platon’a düşülmüş bir dipnot” tur der. Filozofların ortaya koyduğu felsefi bilgiler hiçbir zaman bütünüyle kabul edilmiş ya da reddedilmiş değildir. Arayışını sürdüren birey bir açıklamayı benimseyip bir yana bırakmaz. Ne Platon’un ideaları ne de Demokritos’un maddesel evreni kesindir. Bireyin bütünü anlamlandıran bir dünya görüşü oluşturması mümkündür. Ancak dünyanın bütününü

görmesi, epistemolojik bir “nesne” olarak ele alması olanaksızdır. Eğer elinde bir altın dal yoksa tabii…


Epikuros, Menoikeus’a Mektup’ ta kendimize benzemeyeni yabancı saydığımızı, bu yüzden insanın kendisi gibi olan tanrılar yarattığını söyler. Mitolojik tanrılar arasında, insanlar arasındaki gibi bir işbölümü vardır. Olimpos’ta on iki tanrı vardır. Güzel sanatların perileri olan “musa” lar bile dokuz tanedir ve dokuz sanat dalını temsil ederler. İnsan yapısı olan başka her şeyde de örneğin devlette, askerlikte benzeri sınıflamalar ve bölümler vardır. Bütünlük bu bölümlerin toplamıdır. Bilgi, bu bölümlerin eksiksiz ve uyumlu açıklamalarıyla sağlanır.
Sartre’ın “Bulantı”sındaki Roquentin karakteri, varoluşunu sorgular. Gününün büyük bir kısmını kahveleri, parkları, buradaki canlıları ve cansızları inceleyerek geçiren bir yazar olan Roquentin, ilkin her şeyi birlikte algılama ve çözümleme, bu şekilde dünyayı anlamlandırma çabası içindedir. Öykü ilerledikçe, nesnelere tek tek yaklaşmayı öğrenir. Bütün bir ağaç yerine tek bir dal parçasını, koca bir kalabalık yerine bir tek insan bakışını yakalar. Her şey, teker teker önem kazanır iç dünyasında. Sonunda, yalnızca var olduğunu hisseden bir varolana dönüşür ve diğer varolanlarla birlikte olur. Bu dönüşümü sağlayan, en ince detayları vurgulayan fikirlerini bir araya getirip bütüne uzanmasıdır. Benzer şekilde Salinger de “16 Hapworth, 1942” isimli uzun öyküsünde Seymour karakterine izlenecek çok fazla şey olduğu için neyi aradığını şaşırdığını söyler.
Einstein, bir topun üzerinde yürüyen bir karınca için ne yana yürüse topun hiç bitmeyeceğini anlatır. Çünkü karınca üçüncü boyutu kavrayamamaktadır. Bize üçüncü boyutları gösteren filozofların öğretileri bu yüzden bizi şaşırtır. Bizler, bilme merakımızla top üzerinde ilerlerken onun yalnızca bir görüntüden ibaret olduğunu kavramak olanaksızlaşır.
Öte yandan insanın en büyük yansıtıcısı dildir. Giderek modernleşen ve çağlar boyu gelişen insanoğlunun geçirdiği tüm evreleri bize en iyi dil gösterir. Toplumların tarihleri, kültürleri dilleriyle taşınır. Ancak dilin en önemli işlevi bizlere bakış açılarını, “dünya görüşlerini” yansıtmasıdır. “Dil, varlığın evidir” der Heidegger. Doğayla giriştiğimiz mücadelede en önemli silahımız dildir. Çünkü dil, bizi birbirimize bağlayarak yok olup gitmememizi sağlar. Dil, insanın bölerek anlayan yapısından doğar. Dilin tek tek nesneleri gösteren adları, soyutlamalarla ve genellemeler yoluyla yaratılmış kavramları, ayrışmalı ve birleştirici işlevi, sözcüklerden tümceler meydana getirişi insan zihninin nasıl işlediğini gösterir. “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” diyen Wittgenstein, dilin dünya algısını nasıl yansıttığına dikkatimizi çeker.
Sonuç olarak Pangea’mızın varlığını kavramamız onun bütününe “bilgi nesnesi” olarak yönelmemizle değil, onun parçalarını sırayla keşfetmemizle olanaklıdır. Bu yüzden, ortak bir dünya görüşü tek tek bireylerin değil, belki bütün insanlığın birlikte ulaştığı bir ütopya olacaktır. Yüz binlerce gözümüz bir öngörü oluşturacak, sezgi ve duyuşlarımızın ortaklığı görülecektir. Bu ütopik güne dek, insanlık gözlerindeki bağı aralamaya ve hakikati kapkaranlık bir sonsuzluğa bile gömülmüş olsa aramaya devam etmelidir.


Mustafa AYÇİÇEĞİ

Sainte Pulchérie Fransız Özel Lisesi İSTANBUL

Derecesi: 2
Adalet amaçların ölçütü ise, araçların ölçütü de hukuka uygunluktur.”

Walter Benjamin, “Şiddetin Eleştirisi Üzerine”, Şiddetin Eleştirisi Üzerine, Hazırlayan Aykut Çelebi, Metis Yayınları, İstanbul 2010, s. 20.
ADALET: HUKUKUN VE BİREYİN ÖLÇÜTÜ
Aquinas’lı Thomas , insanın içinde sonsuz yasaya katılan bir “doğal yasa”nın varlığından söz eder ve bu “doğal yasanın” bireyin eylem ve amaçlarını belirlediğini belirtir. Bu “doğal yasa”yı, bireyin egosunu dizginleyen, egosundaki istenç ve amaçları toplumsal düzene göre yeniden biçimlendiren (super ego) mekanizmasının ikinci bir yasa gibi bireyin eylem ve amaçlarını belirlediği görülür. Henry Bergson “Bilincin Doğrudan Doğruya Verileri” adlı yapıtında “BEN”i iki yönüyle inceler: İçsel ben ve dışsal ben olarak. İçsel ben, bireyin asla tam anlamıyla ifade edemediği duygu ve imgelerden oluşur; dışsal ben ise günlük yaşamda insanlarla ilişki içinde oluşur. Bu bağlamda Aquinas’lı Thomas’ın öne sürdüğü “doğal yasa” ‘içsel ben’de şekillenen bir yapıdır. “Doğal yasa”, “İlahi yasaya” katılımı açısından vicdani iç sese benzetilebilir. Bireyin, içgüdü gibi istemsizce ve doğal olarak hissettiği “vicdan” bu bağlamda, amacın adalete uygunluğunu sağlayan yapıdır. Az önce söz ettiğimiz gibi super ego da bu kaynaktan etkilenebilir. Çünkü üst-ben (super ego), bireyin egosunun öncel olarak biçimlendirdiği istek ve tasavvurları, toplumsal yasaya uyarlayıcı bir yapıdır. Bu durumda “doğal yasa”, “super ego”, “vicdan” gibi kavramlarının bireyin içsel dünyasındaki adalet kavramını biçimlendirdiğini söyleyebiliriz. Adalet kavramı, ahlâksal yapının temelidir. Çünkü toplum düzeni yasalara göre kurulup bireyi koşullandırsa da insanın diğer insanlarla birlikte ilişki içinde olduğu günlük yaşamda bireyin adalet değeri hakkındaki bilinci yasalardan ve yaptırımlardan önce gelir.
Durkheim, “ Ahlâksal Olgunun Belirlenimi” konulu yazısında, ahlâksal amacın kişiye ‘dokunması ‘ gerektiğini aksi takdirde kişi için istenilir olmasının olanaksız olduğunu belirtirken, ahlaki amacın zorunluluğunun yanında ahlâksal istence dayanması gerektiğine işaret eder. Aynı bağlamda Kant, ise “Pratik Aklın Eleştirisi” adlı yapıtında saygının şeylere değil, insanlara doğru yöneldiğini belirtir. Bu iki söylem ışığında, “ahlâksal istenç” ve “saygının insanlara yönelmesi” tezleri üzerinde düşünmekte yarar var. İnsanın içinde bulunduğu söylenen adalet bilinci, ahlâksal istenci sağlayan yapıdır. Çünkü birey, karşısındakinin hakkını gözetirken eylemlerini yasalar zorunlu kıldığı için değil, karşısındakine bir insan olarak değer verdiği için şöyle ya da böyle gerçekleştirir. Bireyde, insana saygı yasalar ya da yaptırımlarla değil, kendi özü tarafından belirlenir.
Bergson, “Ahlâk ve Dinin İki Kaynağı” adlı yapıtında “Ahlâkın tüm kavramları birbirinin içine girerler ancak hiçbiri adalet kavramı kadar eğitici değildir” der. Öyleyse birey, istek ve tasarılarını eyleme dönüştürmeden önce, tasarılarını toplumsal yaşamın yasaları açısından gözden geçirir. Bu sorgulama edimi “adalet” değeri üzerinden yapılır. Bireyin bu sorgulama doğrultusunda ulaştığı yanıtlar üç seçenek halinde belirir. Bunlardan birincisi tasarısının toplumsal yaşamın yasalarınca onanmasıdır. Bu durumda tasarısını gerçekleştirmeye koyulur. İkincisi, tasarısının toplum yaşamının yasalarına uygunluğundan şüpheli olmasıdır. B“Adil olmak”, dürüst bireyin başlıca erdemlerinden biri olarak kabul edilir. Ancak, “adil olmak” bireyin seçimidir. Bu seçim, yukarıda söz ettiğimiz eğitim ışığında gerçekleşir. Frédéric Rauh, “Ahlâksal Deney” adlı yapıtında: “bilmeden dürüst davranan insan bir masumdur” diyerek dürüst bireyin davranışlarına bilinçli olarak hiyerarşik bir düzen verdiğini belirtir. Adalet, bireyin toplumsal yaşam bilincini geliştirir. Bu gelişim, bireyi dürüstlüğe yöneltir. Adil birey. toplumsal bilinci gelişmiş bir insan olarak yaşamı boyunca dürüstlük ilkesiyle yolculuk eder. Eylemlerini bu ilkeye göre düzenler.
Özetle adalet, inancını eyleme dökmeye yönelen kişiye bir ölçüt olmanın yanıda bir araçtır aynı zamanda.
Amacın, tasarının, fikrin, ölçütünün adalet olduğundan söz ettik. Bu amacı gerçekleştirmek için işe koyulan birey, önceden zihninde sorular sormasına neden olan “toplumsal yapı”yla karşı karşıya kalır. Toplumsal yapıyı güvenceye almakla yükümlü “idari sistem”, ceza yaptırımları, yasalar, onun eylemini uygunluğunu belirleyen ölçütlerdir. Bireyin adalet bilincinin süzgecinden geçirdiği tasarısı, eyleme dökülme aşamasında çoğunlukla bir engelle karşılaşmaz. Çünkü insanın içindeki adalet duygusu toplumsal sisteme yön veren mekanizmalar tarafından etkilenmiştir. Büyük ölçüde yasalar ve ceza mekanizmaları merkezinde temellenmiştir. Çünkü yasalar da, bireyin içindeki “doğal yasa” da aynı amaca yönelmiştir: Toplumsal yaşamı, toplumun çıkarlarına uygun olarak sürdürme. Hukukla, adalet ikilemini Gabriel Marquez’in “Kırmızı Pazartesi” adlı romanında görebiliriz. Bu roman, herkesin önceden işleneceğini bildiği bir cinayeti anlatır. Romanda Vicorio kardeşler, kardeşleri Angela Vicorio’nun kendisine tecavüz ettiğini öne sürdüğünü sandıkları Santiago Nasr’ı öldürmeyi amaçlarlar. Ada halkına bu kişiyi öldürmek için aradıklarını söylerler. Böylece bütün ada halkı bu tasarıdan haberdar olur. Ne var ki kimse bu cinayet işlenene kadar Vicario kardeşleri engellemek için bir şey yapamaz. Ne polis, ne vali, ne de rahip bir şey yapabilir. Çünkü bu daha bir tasarıdır ve Vicario kardeşler, Santiago Nasr’ı ağır bıçak darbeleriyle öldürene dek eylem gerçekleşmemiştir. Adalet bilinci gelişmiş kişi için nedeni ne olursa olsun cinayet işlemek kabul edilemez. Öyleyse Vicario kardeşlere niçin engel olunamamıştır?
Hukuk sistemi bireyin iç sesiyle çatışabilir mi? Hem de haklı olduğu halde? Sokrates’in ölüm cezasına çarptırılması, Galileo Galile’nin düşüncesinden dönmesi için zorlanması buna örnek verilebilir. Ancak bu iki düşünür de seçimlerinde toplum düzenini hesaba katmış ve hukuka boyun eğmişlerdir.
J.S.Mill, bireyin amaçlarının temelinde mutlu olma isteğinin yattığını belirtir. Adalet, bireye toplumca “uygun”, “haklı” bir işi yerine getirmiş olmanın huzurunu verir. Bu iç huzur bireyin mutlu olmasını sağlar. Nermi Uygur’un “Kültür Kuramı” adlı yapıtında belirttiği gibi “Kültür, insanın ortaya koyduğu ve içinde var olduğu bir ortamdır. Adalet de bu ortam içindeki en önemli kültürel değerlerden biridir. Adalet bilinci toplum düzenini sağlamak için yaşamsal bir öneme sahiptir. Adaletin bu önemli rolünü gerçekleştiren toplumsal kurum ise hukuktur.

Simge Şirin

Sarayköy Anadolu Lisesi DENİZLİ

Derecesi :3
Adalet amaçların ölçütü ise, araçların ölçütü de hukuka uygunluktur.”

Walter Benjamin, “Şiddetin Eleştirisi Üzerine”, Şiddetin Eleştirisi Üzerine, Hazırlayan Aykut Çelebi, Metis Yayınları, İstanbul 2010, s. 20.

ADALETSİZ ORTAMDA BİREY KURTARICIDIR
Adalet, toplumun düzenini, bireylerin yaşayışlarını olumlu yönde etkilemeye çalışan devletin özünde olması gereken bir değerdir. Platon’a göre devlet adalet ideasına göre düzenlenmelidir. Adalet; toplumu geliştiren, değiştiren bir amaç olarak görülmeli, adalet sahiplenilmeli ve sahiplenilen bu adalet; sanatsal, kültürel, siyasal ve felsefi olarak eğitim yoluyla yaşamda hak ettiği yeri almalıdır.
George Orwell, “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” adlı yapıtında totaliter rejimlerde adaletin yeri olmadığını ve bu adaletsizliğin bireyin yaşamını olumsuz etkilediğini anlatır. Orwell yaşadığı dönemdeki rejimleri; diktatörlüğün boyunduruğu altında olduklarını söyleyerek eleştirmiştir. Ona göre, özgür ve adil bir yaşam ütopya olmaktan öteye gidemeyecektir. Totaliter rejimlerde, bireyler kişiliklerini bulamaz. Devletin egemenliği altında kimliksiz yaşarlar. Çünkü devlet, adaletsizliğiyle, kurumlarıyla, otoritesiyle bireyi ezen bir politika izler ve bu politikayla pragmatist bir yaşamı topluma dayatır.
Devlet, Stirner’e göre yığını hareket ettirendir. Stirner, yığını bir bütün olarak ele alıp yığının düşünemediğini söyler. “Yığın, devletin onlara verdiğini sorgulamadan bünyesinde bulundurur” şeklinde yorumlar.
Devletler adaletsizlikleri ile insanı değersizleştirir ve insanların hayatına kolayca son verebilir. Örneğin Hrant Dink, sorgulamalarıyla, düşünceleriyle “devlete karşı gelmek” adı altında sokak ortasında öldürülerek “cezalandırılmıştır”. Ölümünün ardından Dink’in ailesi dört senedir adaletin peşinden koşar, adaleti arayarak demokrasiye dokunmaya çalışır. Adaletin olmadığı yerde hukuk işlevini yerine getiremez. Demokrasi var olamaz.
Adalet ve adaletsizlik devletleri belirlediği gibi bireylerin yaşamlarını da belirler. Nietzsche “ devlet iyi ve kötünün ötesinde yalan söyler” der ve okurlarına zihinlerini, algılarını yaşadıkları dünyaya açmalarını öğütler. Çünkü algılarını dünyaya açan birey, hayatı, devleti, toplumu sorgular hale gelir ve bütün bu sorgular bireye kişilik kazandırır.
Varoluş (existence) felsefesi, bireyin kendisini sorgulayarak anlamlandırmasını talep eder. Ursula Le Guin’in “Mülksüzler” adlı eserinde “ikircikli bir ütopya” anlatılır. Romanda ana karakter, anarşist bir dünya ile kapitalist olan bir dünya arasında yolculuk yapar. Yasak olanı reddeder ve sürekli iki dünya arası geçiş yapıp iki dünyayı sorgulamaya başlar ve iki dünyada da tutunamaz. Adaleti bulamaz. Le Guin, romanını “asıl olan içe yolculuktur” şeklinde bitirir ve bu bitiş okuyucuyu bir şeylerin boyunduruğu altında kalmamaya, bireyi varoluşsal anlamda kendisini tanımaya davet eder. Le Guin, varoluşsal anlamda bir kimlik oluşturmanın bir “Devrim” olduğunu söyler. Çünkü devletlerin bireyin yaşamına adalet sunacağına inanmaz. Bireyin huzuru devlete rağmen dönüşümlerde (Kafka’nın dönüşümü gibi) bulacağını söyler.
Dünya adaletsizdir ve bu adaletsizliğin sonuçları insanların hayatını etkilemektedir. Jim Morison, Jimi Hendrix, JonisJoplin gibi bireyler bu adaletsizliğin boyunduruğundan nasıl kurtulabileceklerini sorgulamışlar ve dünyaya karşı olan öfkelerini müzikleriyle, şiirleriyle göstererek rahatlamaya çalışmışlardır. En önemlisi sosyal bir kimlik arayışı içinde “Devrim” olmuşlardır.
Emma Goldman, düzenin, devletlerin adalet anlayışları ile sağlanacağına inanmayan bir anarşisttir. Kadının, “kadın” olmaya mahkum olmaması gerektiğini savunur. Kadının, huzuru; varoluşunu anlamlandırmasında ve sosyal bir kimlik kazanmasında bulacağını düşünür. Virgina Woolf kadınların kendilerine zaman ayırması gerektiğini, adaleti kitaplarda bulabileceklerini düşünür.
Bütün bunları anlatıyor olmamdaki amaç, bireylerin adaleti, adaletin getireceği huzuru, güveni, devletlerde değil; kendi yaşamlarına tutunarak araması gerektiğidir.
İoanna Kuçuradi, “Çağın Olayları Arasında” adlı yapıtında insanın devletler tarafından değersiz görüldüğünü, toplumda bireyin önemsenmediğini, bireylerin yaşamında adaletin, huzurun, güvenin olmadığını aktarır. Kuçuradi de bireylerin adaleti aramaya hayatlarını sorgulayarak başlamaları gerektiğini savunur.
Anarşist bir düzende adalet, Walter Benjamin’in deyimiyle amaçların ölçütü ve hukuk da adaletin aracı olabilir. Ancak kapitalist bir düzende adaletin amacı, hukukun araç olarak görülmesine yol açmamış ve hayatlarımızı adaletsizlik zincirleriyle bağlamıştır. Bu yüzden adaleti devletin politikalarında, mahkemelerin anlayışsızlıklarında değil, kendi hayatlarımızda, iç huzurumuzda, düşüncelerimizde aramalıyız. Jim Morison, Emma Goldman gibi kendi hayatlarımızın “Devrim”i olmalıyız. Hayatımızda adaleti amaçlarımızın ölçütü olarak görüp, “Devrim”i de kendi hukuk anlayışımız şeklinde yorumlamalıyız. Adaleti devlet temsil etmez. Birey, adaleti, hayatı tüm insanlar ve hayvanlar için yaşanılır kılarak temsil eder. Yani gerçek anlamda var olarak, sosyal anlamda insani bir kimliğe sahip olarak…
Bu yazı anarşist dayantılardan kaynağını aldı, varoluş felsefesiyle birleşti. Devletlerin sağlayamadığı önemli bir değer olan adaleti anlatmaya çalıştı. Eleştirdim ve olması gerekeni yazdım. Devletlerin, bireylerin hayatlarını politik faydacı bir anlayışla sömürdüğünü ve adaletsizliği ise bir araç olarak kullandığını anlattım. Benim yazım adaletsizliğe ve hukuksuzluğa karşı nacizane bir başkaldırı oldu.
Unutmayalım ki adaletsizlikler dört bir yanımızı sarmış durumda da olsa yapabileceğimiz bir şey vardır. Adaleti kendimizde aramalı ve bulduğumuzda çevremize yansıtmalıyız. Sartre’ın sözünü de hayatımıza anlam kazandırma yolunda ele alarak “İnsan neyi seçerse o olur” ilkesine göre davranmalıyız. Hiçbir şekilde hayatın bedeli esaret olmamalıdır.

Sinem Günel

İzmir Kız Lisesi İZMİR

Derecesi:4
Adalet amaçların ölçütü ise, araçların ölçütü de hukuka uygunluktur.”

Walter Benjamin, “Şiddetin Eleştirisi Üzerine”, Şiddetin Eleştirisi Üzerine, Hazırlayan Aykut Çelebi, Metis Yayınları, İstanbul 2010, s. 20.
KAVRAM YANILSAMALARI VE ÖZNEŞELEMEYEN BİREYİN SORUNU

Louis Althusser, “Devletin İdeolojik Aygıtları” isimli kitabında medya, eğitim kurumları, gazeteler ve Gramschi’nin “organik aydın” diye nitelediği belli toplumsal karakterin, devletin yapmak istediği şeyleri halka kabul ettirmek, halkı bu yönde ikna etmek için kullanışından bahseder. Bu dezenformasyon ya da formasyon olarak kendini gösterebilecek iletişimde devlet adına rol alan çeşitli kurumlara devletin ideolojik aygıtları der. Bu aygıtların başarısının ölçütü halkın istencini değiştirip rıza üretmeleridir. İşte bu toplumlarda tartışılması gereken şey, hukuk anlayışında adaletin geçerliliğidir.


“Üyelerine işkence yoluyla hakikati söyletmeye çalışan bir devlet, hakikat üzerine söz söyleme hakkına sahip değildir” der Adorno. Burada hakikate ulaşmanın yöntemi kadar, hakikatin ne olduğu ve neye göre olduğunu belirleyen de devletin karakteri ve egemen ideolojiden başkası değildir. Adorno, “toplumsal adaletsizliğin bir doğa yasası haline gelmesinden” söz ederken egemenliği elinde bulunduran gücün salt fiziksel bir dayatmayla değil, bir kavram yanılsaması yaratarak da adaletin ve bireyin ona ulaşmasını sağlayan “hak”kın içini oyduğunu ve ona kendi anlamlarını kendince bir yolla yüklediğini anlatır. İlkel topluluklarda olduğu şekliyle T. Hobbes’un da söz ettiği doğal durum yani “ yapabileceğim her şeyin doğal hakkım dahilinde olması” bu durumda “yapabileceğim şeylerin egemen gücün izniyle sınırlı olmasına” dönüşür. Nihayetinde hakkın anlamındaki bu bozulma bir toplum sözleşmesi olarak devletin, halkın haklarını koruması için oluşturduğu bir üstyapı kurumu olan hukukta da kaçınılmaz bozulmalara neden olur. Dilbilimde basit halleriyle birer gösterge olan kelimeler, onlara anlamlarını yükleyerek kavramlaşmalarını sağlayan gücün güdümünde hareket ederler. Aldous Huxley “Cesur Dünya” adlı distopyasında bir karaktere şöyle söyletir: “Kelimelere gücünü veren anlamlarıdır. Kelimelere verdiğiniz anlamlarla onları x ışınlarına dönüştürebilirsiniz.”
Étienne Bolibar, “Spinoza ve Siyaset” adlı kitabında devletin halktan gizli olarak aldığı kararlara karşı halkın bunları bilmeden vereceği tepkinin doğal olarak yanlış olacağını söyler. Fakat halk bu muhtemel kararların ne olabileceğini tahmin ederse ve uygun eylemlerde bulunma yoluna giderse belki başarılı olabilir. Ancak Alain Badiou’nun da dediği gibi, “Demokratik birey yalnızca” bugünde yaşar. Yarını hiç hesaba katmaz. “Temelsiz ve uçarı bir arzuyla bugün gerçekleştirmek istediği şeyi yarın unutur ve yerine başka istekler koyar. Balibar, ”bizde yanılsama yaratan tek şeyin eğitim ve güç olduğunu” söyler. Bunlar bizzat devlet ve onun ideolojik aygıtlarıdır. Sonuçta nereden bakılırsa bakılsın, içinde bulunduğumuz durumu ve davranışlarımızı belirleyen temel unsur bir yanılsamadan öteye geçmemektedir. Bu noktada alt yapının (ekonomi) son kertede üst yapıyı belirlediğini savunan Marksist görüş dili diğer üst yapı kurumlarından ayrı tutmakta haklıdır. Çünkü dil, alt yapı tarafından bir kez belirlendikten sonra yapısı sayesinde üstyapı üzerinde etkili olduğu kadar, altyapıyı da etkiler. Dolayısıyla altyapı ve üstyapı arasındaki ilişkinin temel figürü olan insan, dilin içerdiği anlamlardan son derece etkilenir.
İnsanı her şeyin ölçütü yapan Protagoras, onu yüceltmiş olsa da, insan, bir nesne haline gelmekten kurtulamamıştır. Günümüz demokrasisinde insan, artık etkinliğini kaybedip, edilgen bir hale gelmiştir. Wittgenstein “Demokrasi insanları sayar, oysa tartması gerekir” dediğinde demokrasinin yalnızca meşruiyetini olumlamak için bireyi kullandığı gerçeği, bireyin kabul edemeyeceği kadar ağır olup onun histerik yaşamının ve neticedeki etkisizliğinin yarattığı travmanın sebebidir. İşte birey, bu duruma karşı kendini kabul ettirme psikolojisiyle giderek toplumsallaşmaya başlar. “ Toplumsallaştıkça da bu topluma psikolojik bir tasmayla bağlı hale gelir ve gittikçe kendine yabancılaşır” (Theodore Kaczynski) . Bu durum apaçık ki bireyin haklarını ve etkenliğini toplumsallaşma adına egemen gücün kullanımına sunduğu bir durumdur. Artık geçerli kural George Orwelll’in “Hayvan Çiftliği”nde olduğu gibi “Bütün insanlar eşittir” den “Bütün insanlar eşittir ama bazıları daha eşittir”e çevrilir.
Sokrates “ kendini bilmeyi” bilgiye ulaşmanın ve mutluluğun ön koşulu ilan etmekte haksız değildir. Dünya savaşları sonrası kurulan totaliter rejimler ve onların mirasıyla yaşayan modern devletler, insanları önce kendilerine yabancılaştırdılar. Tekno-endüstriyel sistemin doğal yaşam koşullarından ayırdığı insanlar kendi doğalarıyla çelişen bir yaşama adapte olmaya zorlandı ve Sanayi Devrimi’yle başlayan insan yaşamındaki bu değişimin yarattığı çelişki insanlarda psikolojik çöküşler yarattı. Amerikan hükümetince CIA nın toplum düşmanları (!) olarak nitelediği kişilere uyguladığı beyin yıkama programı olan MK-ultra ve modern güç kavramının temellerini atan panoptikon adlı hapishane modeli, bir etkisizleştirme aracı olmasının yanında, toplumsal bir ıslah ettirici ve bireye karşı bir baskı unsuru olarak çok daha farklı boyutlarda uygulanmaktadır.
Kişilerin, kendi kimlikleriyle, kendi iradeleriyle hareket edemez hale geldiği bugün bir şeylerin adalete uygun olması ve daha önemlisi adaletin anlamının adalete uygun olması bireyin kendini bilmesi ve toplumda söz sahibi bir özne haline girmesiyle mümkündür.


Dostları ilə paylaş:
  1   2   3
Orklarla döyüş:

Google Play'də əldə edin


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə