Soğuk savaş DÖnemi sosyo-küLTÜrel değİŞİmler



Yüklə 127.55 Kb.
səhifə1/3
tarix03.11.2017
ölçüsü127.55 Kb.
  1   2   3

SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİ SOSYO-KÜLTÜREL DEĞİŞİMLER
The Socio-Cultural Changes in the Cold War Period


ÖZ

Problem Durumu: İkinci Dünya Savaşı sonrası yeni dünya sistemini kurma eğilimleri ve bu eğilimlerin toplumsal alandaki değişiklikler üzerindeki etkisi nedir?

Araştırmanın Amacı: Soğuk savaş dönemi ve toplumlar arasındaki sosyo-kültürel değişmeleri irdelemek.

Veri Toplama Araçları: Döneme ait gazete, dergi, makale, ansiklopedi ve kitaplar.

Tartışma: Savaş sonrası iki süper güç haline gelen SSCB’nin Orta, Doğu ve Güney Doğu Avrupa’yı, ABD’nin de Batı Avrupa’yı nasıl nüfuzu altına aldığı ve bu dönemde Doğu-Batı Bloklarıyla Üçüncü Dünya ülkelerinin içinde bulundukları durum ve bu ülkelerin sosyo-kültürel alanda ne şekilde değişime uğradıkları konusu işlenmiştir.

Sonuç: En önemli göze çarpan değişim soğuk savaş dönemindeki uluslararası sistemde görülmüştür. 1973 ekonomik krizinden hemen sonra refah-devleti uygulamaları ve demokrasi girişimleri toplumların taleplerindeki artıştan dolayı kesintiye uğramıştır. Ancak, uluslar arası ilişkilerin hız kazanması ekonomi, askeri ve ticari alanlarda rekabete yol açmıştır. Bunun yanında, toplumlararası farklılıklar da yavaş yavaş artmış, bazıları hızla büyürken diğerleri aynı kalmıştır. Soğuk savaşın tüm bu olumsuzluklarına rağmen sosyo-kültürel alandaki gelişmelere katkısı yadsınamaz.

Anahtar Sözcükler: Soğuk Savaş, II. Dünya Savaşı Sonrası, SSCB, ABD, Doğu-Batı Blokları, Üçüncü Dünya Ülkeleri, Sosyo-kültürel Değişimler.
ABSTRACT

Problem Statement: What are the trends to establish a new world system and their effects on social changes following World War II?

Research Aims: To scrutinize the cold-war period and socio-cultural changes among societies.

Data Collection: Newspapers, journals, articles, encyclopedia and books concerning the period.

Discussion: We have tried to explain how the Union of Soviet Socialist Republic (USSR) kept Mid, East and South Europe under her own domination and how the USA kept West Europe under her own domination and revealing the situation of the East-West Blocks and the third world countries, how these countries underwent changes in socio-cultural arena were examined.

Conclusion: The most striking change was observed in the international system in the cold-war period. In the aftermath of 1973 economic crisis the applications of welfare-state and the efforts for democracy were interrupted due to the increase in the demands of the societies. However, that the international relations gained speed caused rivalry in the fields of economy, military and trade. In addition to these, the differences between the societies also gradually increased. Some rapidly get larger, while other remained the same. Despite all the negativities of the cold war, its contributions to the developments in the socio-cultural field can not be undervalued.

Key words: Cold War, the afternoon of World War II, USSR, USA, East-West Blocks, Third World Countries, Socio-cultural Changes.

1. GİRİŞ

I. ve II. Dünya Savaşlarından pek çok ülke, ekonomik ve sosyal anlamda harap olmuş


vaziyette çıkmıştır. Ülkeler arasındaki düşmanlığa ve kaynakların tükenmesine bağlı
olarak dünya ticaret hacmi kaçınılmaz bir şekilde düşmüştür. Savaşın etkileri ile içe kapanan
ülkeler, içeride de savaş tehdidi nedeniyle, baskıcı politikalarını meşru gösterebilmişlerdir.
Buhran yılları süresince ve savaşın sonuna kadar, dünya çapında yaygınlaşan demokratik bir
toplum talebi ile karşılaşılmıştır. Savaş sonrasında oluşan politik ve ekonomik kriz
ortamından çıkış yolu olarak sosyal devlet politikalarının uygulanması gerekliliği üzerinde
durulmuştur. Adil ve demokratik bir toplumu savunan sosyal demokrat partilerin savaş
sonrasında pek çok ülkede iktidara gelmesi de toplumların artan demokrasi talebi ile
açıklanabilir. Krizin atlatılması yönünde geliştirilen ekonomik ve sosyal çözümler, daha
gelişmiş bir demokrasiye ulaşmak için artan toplumsal talepler ve güçlü kalkınma arzusu,
ideolojik bir yeniden yapılanma ve toplumsal uzlaşma için uygun bir ortam oluşturmuştur. Bu
ortam, “refah devleti (welfare state)” uygulamalarının ortaya çıkmasına yol açmıştır. Refah
devleti anlayışının en temel fonksiyonu vatandaşlar için asgari bir yaşam kalitesinin
sağlanmasına yönelik yeniden dağıtım politikalarıdır.

Refah devleti anlayışında devletin müdahalesinin, işsizlik sigortası ve güvencesi sağlamak, konut, sağlık ve eğitim alanlarında hizmet sunmak gibi alanlarda odaklanması öngörülmüştür. Devlet tarafindan sosyal ve ekonomik yaşama yönelik destekleme politikaları aynı zamanda kamu tarafından sunulan servislere karşı artan bir talebi de beraberinde getirmiştir. Böylelikle tümüyle liberal devlet ve liberal uygulamalar karşısında, sosyal politikaları içeren refah devleti uygulamaları öne çıkmıştır. Refah devleti uygulamalarının bir bakıma, liberal değerlerle sosyal değerleri birleştiren uygulamalar olduğunu söylemek mümkündür. Nitekim bu uygulamalarla amaçlanan, belli bir zaman süresince yapılacak sınırlı devlet müdahalesinin, toplumsal çatışmaları önlemesi ve bireylerin özgürlüğüne gidecek yolu açmasıdır.

II. Dünya Savaşından sonra ABD ve Batı Avrupa ülkeleri ile SSCB ve diğer komünist
ülkeler arasında Soğuk Savaş adı verilen stratejik, ideolojik ve siyasal bir savaş başlamıştır.
1948-1963 arasındaki dönem bu savaşın etkisinin en fazla hissedildiği dönem olmuştur. II.
Dünya Savaşı sonrasında bütün Doğu Avrupa ülkelerinde, SSCB’nin etkisi ile sosyalist,
totaliter rejimler kurulmuş, bağımsızlıklarını kazanan birçok eski sömürgenin bloklara
katılması için de süper güçler tarafından özel çabalar gösterilmiştir. Bu çabalar genelde,

bağımsızlıklarını yeni kazanan ülkelerin ulus-devlet olma çabalarını desteklemek ve o devletlerin “ulusal güvenlikler”ini sağlamak şeklinde görülmüştür. Dolayısıyla, sosyalist-kapitalist bloklaşması dünya yüzeyinde yaygınlaşmıştır.1 Ancak sonuç itibariyle, baskıcı rejimler ilgili halklar tarafından benimsenmemiştir. Bunun sebebi bu rejimlerin baskıcı olması dolayısıyla devlet-toplum ilişkilerinin demokratikleşememesi olmuştur. Soğuk Savaş döneminin iki süpergücü devlet-toplum ilişkileri ve demokrasi açısından iki uç noktada yer almışlardır. Ancak her iki süper gücün ve her iki kutuba dahil olan ülkelerin, savaş tehdidi bahanesiyle toplumları üzerinde kurdukları kontrol benzerdir. Her iki kutuba dahil olan ülkelerde de, devletlerin gücü, süper güce sahip düşmanın tehdidi karşısında "ulusal güvenlik" sebebiyle artmıştır.2

Bununla birlikte, II. Dünya Savaşından sonra en önemli değişim uluslararası düzende yaşanmıştır. Ülkelerarası ekonomik, sosyal, kültürel ilişkilerin gelişmesi, uzun süredir uluslararası bir düzenleme sisteminin de gerekliliğini ortaya koymaktaydı. O dönemde, uluslararası işbirliği, kolektif güvenlik ve uluslararası hukuk kavramları dünya gündemindeki en önemli kavramlar olmuştur. II. Dünya Savaşı sona ererken, ülkeler bir araya gelip, ekonomik bunalımlara düşmeyecek ve yeni dünya savaşlarının oluşumunu engelleyecek bir dünya düzeni oluşturmanın gayretine girişmişlerdir. Bu bir araya gelmenin bir sonucu olarak, bir ulus-devletler platformu olan Birleşmiş Milletler, Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası gibi uluslararası kurumlar oluşturulmuştur.

1945 yılında imzalanan Birleşmiş Miletler sözleşmesi ile uluslararası ilişkilerde yeni bir dönem başlamıştır. Birleşmiş Milletler Sözleşmesi; “insan haklarının korunması, uluslararası barış ve güvenliğin korunması, sosyal gelişmenin ve özgür bir ortamda daha iyi yaşam standartlarının sağlanması ve uluslararası hukukun yükümlülüklerine uyulması” fikirlerine dayandırılmıştır.3 Birleşmiş Milletler sistemi yaratıldığında, ulus-devletlerin, vatandaşlarını koruyabileceklerine ve onların yaşamlarını geliştirebileceklerine inanılmıştır. Ayrıca yeni bir dünya savaşının ve bir başka küresel krizin önlenmesi üzerine odaklanılmıştır. Dolayısıyla, barışın ve ekonomik ve toplumsal kalkınmanın sürdürülmesini sağlayacak uluslararası/hükümetler arası kurumların oluşturulması önemli bir gelişme olarak karşılanmıştır. 1949 yılında kurulan NATO da ülkelerin ve toplumların barış içinde yaşaması arzusu ile kurulmuştur. NATO üyeleri, özgürlüğü, insanlığın ortak miraslarını ve demokrasiye, bireysel özgürlüğe ve hukukun üstünlüğüne dayalı olan medeniyetlerini korumak için bir araya gelmişlerdir.

Ayrıca, II. Dünya Savaşından sonra oluşturulan Bretton Woods sistemiyle de uluslararası finansal istikrarsızlıklardan kaynaklanan problemlerin önlenmesi amaçlanmıştır. Bu oluşum küresel büyümenin kolaylaştırılması yönünde bir başlangıç sayılmıştır. 1943 yılında yapılan Genel Gümrük ve Ticaret Anlaşması (GATT) ile dünya ticareti tekrar liberalleştirilmiştir. GATT’ın amacı da ticaretin önündeki gümrük, kota vs. gibi engelleri kaldırmak ve böylelikle uluslararası ticarette ayrımcı uygulamalara son vermek olarak özetlenmiştir. Ayrıca, GATT ile birlikte, gümrük vergilerinin indirilmesinde uzlaşma sağlamaya yönelik bir platform oluşturulmuştur. Bugün ticaret eskisinden daha yavaş bir hızla olsa da büyümesini sürdürmektedir. GATT 1995 yılından itibaren Dünya Ticaret Örgütü (WTO) adıyla kurumsallaşmıştır ve 1OO' ün üzerinde ülke üyesidir. Gümrüklerin azaltılması ve ülkelerin ticaret politikalarının izlenmesi konusundaki çalışmaları sürdürmektedir. Yukarıda özetlenen tüm bu uluslararası oluşumlar, anlaşmazlıkların uluslararası topluluk tarafından çözüleceği varsayımına dayanmıştır. Ancak, 20. yüzyılın son on yılından önce uluslararası yapılanma da iki kutuplu düzenini sürdürmekteydi.

Tüm bu gelişmeler ve kurumsal oluşumlar bir dünya sisteminin oluşmasına yol açmıştır. Sosyolojik açıdan ise, dünya sistemlerini ortaya çıkaran asli etkenin 1968 hareketleri olduğu söylenmektedir.4 1960’ larda başlayan hareketler gerek kapitalist gerek de sosyalist ideolojiye sahip olan ülkelerde aynı zamanlarda görülmüştür. Bu hareketlerin ortak özelliği, nerede görülürlerse görülsünler, daha fazla siyasi haklar, daha fazla demokrasi ve eşitlik talebi ile birlikte devlet baskısının azaltılması talepleri olmuştur. Wallerstein'e göre bu hareketler aynı zamanda modernleşme teorisinin de protestosudur.

II. Dünya Savaşından sonra gelişen ve yaygınlaşan refah devleti uygulamalarının ve demokratikleşme hareketlerinin başarısı 1973 krizine kadar sürmüştür. 1973 yılında petrol fiyatlarına dayalı olarak ortaya çıkan uluslararası ekonomik kriz, “Yeni Korumacılık (New Protectionism)” adı verilen politikaları da beraberinde getirmiştir. Ülkeler gümrük politikalarını değiştirmişler ve vergilerini artırmışlardır. Ancak, refah devletinin kaynakların birikimi ve yeniden dağıtımı sürecinde karşılaştığı darboğazlar 1978 krizini yaratmış, krizi aşmak üzere girişilen yeniden yapılanma denemeleri de refah devleti uygulamalarına son vermiştir. Daha önce de vurguladığımız gibi, refah devletinin toplumun tüm kesimlerini içine alan bir toplumsal refahı sağlama hedefi ve uygulamaları, toplumun tüm kesimlerinin artan taleplerini karşılamak konusunda yetersiz kalmış ve devletleri finansal krize itmiştir. Devletin fonksiyonlarındaki yetersizliklerin en önemli sebeplerinden biri budur. Bununla birlikte, 1973 ve 1978 yıllarındaki petrol krizleri, üretimde düşme ve ekonomide durgunluk ile kendini gösteren krizin etkilerini derinleştirmiş ve yaygınlaştırmıştır. Düşen üretim ile birlikte enflasyon yükselmiş ve işsizlik artmıştır. Bu sorunlara çare bulmak ve özellikle ekonomideki ve tüketimdeki durgunluğu yenmek amacıyla firmalar bu dönemde üretimlerini kendi ülkeleri ile sınırlamamışlar, ülkeleri dışında da üretim yapmaya başlamışlardır. Büyük ulusal firmalar uluslararası şirketler haline dönüşmüşlerdir.

2. SOĞUK SAVAŞ VE DOĞU-BATI BLOKLARI İLE ÜÇÜNCÜ DÜNYA ÜLKELERİ

2. 1. Soğuk Savaş

“Soğuk Savaş” deyimi ilk kez 1947 yılında ABD’li Bernard Baruch tarafından kullanılmıştır. Soğuk Savaş’ın başlangıç tarihi olarak Churchill’in Amerika'nın Missouri Eyaleti’nde yaptığı konuşmasındaki “Baltık’taki Stettin’den, Adriyatik'teki Trieste’ye kadar Avrupa kıtası üzerine boydan boya demir bir perde inmektedir” sözleri, 5 Mart 1946 tarihi, Soğuk Savaş’ın başlangıç tarihi olarak belirtilebilir.

İkinci Dünya Savaşından sonraki dönemde Sovyetler Birliği ile Amerika Birleşik Devletleri, iki “süper güç” olmuştu. Bu iki süper güç, aralarındaki ittifaka rağmen, enkaz altındaki Avrupa üzerinde bir etki alanı çatışmasına girmişti. Fransa, Almanya (Doğu Almanya'nın Ruslar tarafından almışından sonra ikiye ayrılmıştı ) ve İtalya (Mussoli’nin ölümünden sonra Müttefiklere katılmıştı) artık büyük güçler olarak kabul edilmiyorlardı. Yalnız İngiltere hala büyük güç sayılıyordu; ancak bu, siyasal ve ekonomik gerçeklerden değil, İngiltere’nin savaşta oynamış olduğu önderlik rolünden kaynaklanıyordu.

Sovyetler Birliği’nin Orta, Doğu ve Güneydoğu Avrupa’yı büyük ölçüde kendi şemsiyesi altına alması ABD ve İngiltere’yi harekete geçirmiştir. Bu amaçla her iki ülke, Batı Avrupa’da ve başka yerlerde Sovyet yanlısı komünist partilerin iktidara gelmemesi için çeşitli girişimlerde bulunmuşlardır. Uyguladıkları Marshall Planı ile Batı Avrupa ülkeleri ABD’nin nüfuzu altına girerken, Doğu Avrupa ülkelerinde de Sovyet yanlısı komünist hükümetlerin kurulması ile Soğuk Savaş doruğa ulaştı. Bunun yanında ABD, Truman doktirini çerçevesinde, Batı Avrupa’nın SSCB’ye karşı korunması için çaba harcadı. Bunun sonucu olarak da NATO kuruldu. Buna karşı, SSCB’de Varşova paktını kurdu ve Çin’de Sovyet yanlıları iktidarı ele geçirdiler.

Böylece 1945’de kurulan Birleşmiş Milletler Örgütü’nde temsil edilişine göre, dünya üç politik gruba ayrıldı: Sovyetler Birliğinin egemen olduğu Komünist Blok, Birleşik Devletlerin önderlik ettiği Batı Bloğu ve birçoğu eski kolonilerden oluşan, Üçüncü Dünya denen ve gittikçe büyüyen üçüncü grup.

Soğuk Savaş 1950’lerde yoğunlaştı ama nükleer silahlar korkusu, büyük çapta savaşa neden olacak bir krizin çıkmasını önledi. Almanya’nın geleceği büyük bir çatışma kaynağıydı.

1948’de Ruslar, Sovyet bölgesinde bulunan Doğu Berlin (Sovyet) ve Batı Berlin (ABD-İngiltere-Fransa) şeklinde ikiye ayrılmış olan Berlin’i ablukaya aldılar. Bu kuşatma, ABD’nin kurduğu “hava köprüsü” ile kırıldı. Bir yıldan fazla uzun bir süre, karadan geçişe izin vermeyen Ruslar buna karışmadılar. Sonradan şehrin bölünüşü Berlin Duvarı ile pekiştirildi; böylece Sovyetler Birliği, Doğu’dan Batı’ya Alman göçmenlerinin kaçışını önlemeye çalıştı.

Kore yapay olarak bölünmüş başka bir ulustu ve 1950’de komünist Kuzey, BM’ce meşru olarak kabul edilen Güney’e saldırdı. Güney Kore’ye ABD yönetiminde bir BM kuvveti gönderildi; fakat komünist rejime girmiş olan Çin, Kuzey’in yardımına koştu. 1953’te ülkeyi ikiye ayrılmış durumda bırakan bir antlaşma yapıldı,

Batı’yı tehlikeye düşüren en önemli gelişme, komünizmin Batı yarıküresine uzanmasıyla ortaya çıktı. Milliyetçi bir önder olan Fidel Castro, 1959’da Küba’da iktidarı ele geçirerek, kendisini komünist ve Sovyetler Birliği’nin müttefiki olarak ilan etti. 1962’de ABD hükümeti, Küba’ya nükleer başlıklı füzelerinin yerleştirildiğini öğrendi. Başkan Kennedy, bunların sökülmesini istedi ve dünya savaş korkusu yaşadı. Daha sonra Sovyet lideri Kruşçev, füze üssünü sökmeyi kabul ederek kriz önlenmiş oldu.

2.2. Süper Güçler

Ne komünist blok ne de Batılı müttefikler, iç sorunlarından arınmış değillerdi. Sovyet uydusu ülkelerin de hepsi Moskova’ya sadık değildi. Romanya, bazı politika konularında Sovyet emirlerine uymayı reddederken, Yugoslavya ve Arnavutluk, tam bağımsızlığa geçti. Polonya ile Doğu Almanya’da ayaklanmalar oldu ve Macaristan’da çıkan ciddi bir isyan (1956), Sovyet tanklarınca bastırıldı. Çekler (1968) ve Polonyalılar (1981), daha liberal toplumlar oluşturma girişimlerinde başarısız kaldılar ve otoriter yönetim altındaki Sovyetler Birliği’nde de hoşnutsuzluk giderek arttı. Hızla gelişen ağır endüstri, teknoloji ve silahlanmasına rağmen 1970’li yıllarda SSCB askeri açıdan Birleşik devletlere çok daha yakınlaşmıştı ama her ikisi de diğer devletlerin hepsinden farklı bir çizgideydiler. Sözgelimi, 1974’te savunma için Birleşik devletler 85 milyar dolar, SSCB’de 109 milyar dolar harcıyordu ve bu toplamlar Çin’in harcamalarının (26 milyar dolar) üç ve dört katı ve önde gelen Avrupa devletlerinin harcadıklarının sekiz on katıydı.

Her iki süpergüç de öbürünü yok etmeye öyle yeterli hale gelmişti ki nükleer silah yarışını çeşitli biçimlerde denetlemek için düzenlemeler oluşturmaya başladılar. Küba füze bunalımının ardından her iki taratın da bir başka kritik durumda iletişim sağlamasına imkan tanımak için “doğrudan telefon hattı” kuruldu; 1963’te yapılan ve atmosferde, su altında uzayda yapılacak denemeleri yasaklayan anlaşmayı Birleşik Krallık da imzaladı; Staretejik Silahların Sınırlandırması Antlaşması (SALT I ) 1971’de yapıldı; bu anlaşma her iki tarafında sahip olabileceği kıtalararası balistik füze sayısına kısıtlama getirdi ve Ruslar’ın bir anti-balistik füze sistemi kurma çalışmalarını durdurdu. Söz konusu anlaşma, 1975’te Vladivostock’da genişletildi; 1970’li yıllarında da bir SALT II anlaşmasına yönelik görüşmeler yapıldı (bu, 1979 Haziranında imzalanmış ama B.D. Senatosunca hiçbir zaman onaylanmamıştır).5 Ancak bu sınırlandırmalara rağmen silah yarışı sürdü ve 1980’de her iki süper güç de dünya üzerindeki tüm yaşama son verebilecek duruma geldi. Öte yandan Sovyetler Birliği, tüketim mallarıyla genel yaşam standartlarında aynı başarıyı gösterememiştir. Özellikle tarım ürünleri, planlanan hedeflerin altına düşerek Birleşik Devletlerden buğday satın almak zorunda kalmıştır.

Birleşik Devletlerin müttefikleriyle önemli sorunları olmuyordu, sadece Fransa bağımsız bir politika izleyerek, Washington’da sık sık rahatsızlık uyandırıyordu. ABD’nin en önemli iç sorunu, hala ciddi toplumsal ve ekonomik engeller karşısında olan siyah azınlığın durumuydu. Siyahların, Hindistan’ın Gandi’sinden öğrenilen taktikleri kullanarak giriştikleri medeni haklar hareketi, federal mahkemeler ve yasama organı kanalıyla resmi ırk ayrımını ortadan kaldırmayı başardı. Başkan Kenenedy ve Johnson yönetimlerince etkili reformlar kabul edildi; ama arasıra ırk kavgalarına sahne olan siyah mahalleleri, bir zenginlik ve eşitlik ülkesi izlenimini bozmaya devam ediyordu. 1960’larda Amerikanın Vietnam savaşma karışması, bir ulusal güvensizlik krizi yarattı: Amerikalılar, dünya liderliklerinin doğru olup olmadığından kuşkulanmaya başladılar ve ABD gücünün yenilmez olmadığını anladılar. 1979’da İran’daki ABD elçiliğinin tüm personelinin devrimci İslam bir rejim tarafından tutuklanması olayı, bu kuşkuyu kuvvetlendirdi.

Bununla birlikte 1950’lerde Soğuk Savaş’ın başladığı ve siyasal koşulların dünyanın Soğuk Savaş’ın en uygun yeri olan Avrupa’da dahi yumuşamaya başladığı görüldü.6 Kruşçev başkanlığındaki Sovyet rejimi, en azından yüzeysel olarak, daha insancıllaşmış görünüyordu. Bir komünist parti kongresinde Krusçev, eski başkan Stalin’e saldırdı ve kapitalist dünya ile “birlikte yaşama” politikasını benimseyerek, bu ülkelerin var olma hakkını onaylayarak dünya devrimim üstü kapalı bir biçimde reddetmiş oldu

2.3. Çin

İkinci Dünya Savaşından sonra Çin’de milliyetçilerle komünistler arasında yeniden başlayan iç savaş 1949’da milliyetçi kesimin temsilcisi olan Çankayşek’in Tayvan adasına çekilmesine kadar devam etmiştir. Daha sonra 1 Ekim 1949’da Mao Zedung, başkent Pekin’de, Çin Halk Cumhuriyetinin kurulduğunu açıklamıştır. İlk yıllar, SSCB’nin desteğiyle, ülkenin toplumsal ve ekonomik yönden SSCB örneğine göre yeniden yapılandırılması ile geçmiştir. Ülke genelinde gerçekleştirilen toprak reformu ile toprak köylüler arasında bölüştürüldü. Kadın ve erkek arasında tam eşitlik sağlandı. Resmi yolsuzlukların önünü almak için eski bürokrasi dağıtıldı. Kültür düzeyini yükseltmek, okuma yazma oranını artırmak için ciddi çabalar harcandı.7 Batı’da Çin’e genellikle Sovyet bloğunun dev bir eki gözüyle bakılıyordu. Fakat Çin, kısa bir süre sonra Kore’de BM kuvvetlerine karşı direnerek ve Tibet’i işgal edip (1951) Hindistan’la bir sınır savaşı başlatarak, etki alanını genişletmeye kararlı olduğunu gösterdi. Çinliler aynı zamanda Tayvan’daki milliyetçi rejimin varlığını sürdürmesine karşıydılar (bu rejim, ABD’nin desteğiyle Birleşmiş Milletlerde Çin’i temsil ediyordu).8

Birinci beş yıllık plan (1953-1957) sırasında tarım kooperatifleştirildi ve sanayi üretimi arttı. Ama tarım üretiminin yarattığı düş kırıklığı, Büyük Atılım'a (1958-1960) yol açtı. Bu programın kentlerdeki insan gücü fazlasını kullanarak, tarım üretimini ve hafif sanayi üretimini hızla geliştirmesi bekleniyordu. Ama bunun yerine genel bir ekonomik bunalımla sonuçlandı. Aynı zamanda, sosyalizmi uygulamanın doğru yöntemleri konusunda çıkan anlaşmazlık, Çin-Sovyet İlişkilerinin kopmasına yol açtı.

1960 ortalarında parti önderleri arasında artan gerginlik ve Mao'nun devrimin duraklama dönemine girdiği düşüncesi, Kültür Devrimi’ni (1966-1969) başlattı. Kültür Devrimi, parti-yönetim-ordu seçkinlerini daha devrimci elemanlarla değiştirmek için yürürlüğe konmuştu. Ancak uygulanan politikada Mao’nun fikirlerinin ön plana çıkarılıp, diğerlerini bir yana ittiği için, bazı sorunlara neden oldu. Kızıl Muhafızlar tarafından rahat bırakılmayan aydınlar ve memurlar çok kötü günler yaşadılar. 1976’da Mao’nun ölümünden sonra, denetimi daha az doğmacı, daha çok liberal unsurlar kazandı ve o zamana kadar milliyetçi Tayvan ile güneydoğu Asya’nın diğer komünist olmayan ülkelerini desteklediği için, ABD’ni en büyük düşmanı olarak gören Çin, Birleşik Devletlerle dostluk ilişkileri kurdu.9



2.4. Japonya

1945’ten sonra Japonya, her ne kadar bütün zaptettiği toprakları kaybettiyse de, ABD işgali altında daha demokratik bir devlet oldu ve Batı kapitalist dünyasına katıldı. ABD işgali, ekonomik yararlar getirdi ve Japonlar, silahlı kuvvet bulundurmak için para harcamadıklarından, endüstrilerini yeniden kurmayı kolayca başardılar. 1970’lerde ülkelerini dünyanın en büyük üç endüstri gücünden biri haline getirdiler. Dışsatım mallarının, özellikle motorlu araçlarının ve elektrikli eşyaların fiyatları, Avrupa ve ABD’den daha düşüktü. Bu durum bazı hoşnutsuzluklara sebep oluyordu; örneğin bir zamanlar dünyada başta gelen İngiliz motosiklet endüstrisi, Japon rekabetiyle hemen hemen yok oldu.

Demokratik kuruluşların ortaya çıkışı, yetkililere itaat ve toplu gayretlerden gurur duyma gibi geleneksel Japon özelliklerine zarar vermedi. İşverenle işçiler ya da onların temsilcileri arasında Batı toplumlarında çok görülen çatışmalar, Japonya’da çok enderdi. Ancak nevar ki, Japonya da aşırı uçlardan payını aldı. Artan zenginlik, artan nüfusla birleşince, geleneksel Japon kültürünü, çevreyi ve şehir yaşamının genel akışını tehdit etmeye başladı. Hammadde, özellikle petrol bakımından dışa bağımlı olan Japonya, ekonomik bakımdan da sağlam temellere oturmuş değildi. Yiyeceğinin büyük bir kısmı denizden sağlanıyordu ve uluslararası önemli itirazlara karşın, ticari balina avına devam ediyordu.10

2.5. Hindistan

Ne Amerika’dan ne de Rusya’dan yana olan ülkelerde Avrupa koloni imparatorluklarının II. Dünya Savaşı ertesi sona eriş biçimi Rus ideolojisiyle uyuşmuyordu. İngiltere 1947’de Hindistan’dan çekilerek bu konuda önemli bir adım atmıştır, Müslümanlarla Hindular arasındaki güvensizliğin artması üzerine İngilizler, çoğunluğun yönetimi ilkesine uyarak, ülkenin bir Müslüman Pakistan’la bir Hindu Hindistan olmak üzere ikiye bölünmesine karar verdiler.11 Bölünme büyük huzursuzluklara sebep oldu. Müslüman-Hindu çatışmalarında binlerce insan öldü ve birçok insan da Hindistan’a ya da Pakistan’a göç etti.

Pakistan’ın kendisi de ikiye ayrılmıştı ve 1971’de Doğu Pakistan, Hindistan’ın desteğiyle, ayrı bir Bangladeş devleti kurdu.

Hindistan’ın hızla artan, özellikle topraksız köylü nüfusundan kaynaklanan ağır ekonomik sorunları, karşı yasalara rağmen sürdürülen kast ya da sınıf gibi geleneksel Hindu toplum yapısıyla karmaşıklaşıyordu. Aynı şekilde fakir bir ülke olan Pakistan, daha iyi gelişmiş bir endüstriye sahipti; ama kamu hizmetleri daha az düzenliydi. Birçok konularda (özellikle Keşmir konusunda) birbirine karşı olan bu iki ülke de, kıtlık ve su baskını gibi doğal afetlerden zarar görüyorlardı. Öte yandan Hindistan’da parlamenter demokratik yönetim sürerken Pakistan’da bir anayasal krizin çıkmasından sonra, otoriter askeri yönetim kurulmuştur.12





Dostları ilə paylaş:
  1   2   3


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2019
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə