Trevanian Şibumi



Yüklə 1,6 Mb.
səhifə26/33
tarix22.08.2018
ölçüsü1,6 Mb.
#74291
1   ...   22   23   24   25   26   27   28   29   ...   33

«Bunu yapamam.»

«Başka bir şey de yapamazsın.»

Kız bir süre dizini emdi, sonunda, «Bay Hel,» dedi. «Size Nicho-lai diyebilir miyim?»

«Elbette ki hayır.»

«Bay Hel, demek bana yardım etmeyeceğinizi söylüyorsunuz, öyle mi?»

«Eve dön demekle yardım etmiş oluyorum sana.»

«Ya reddedersem? Ya kendi başıma işe devam edersem?»

«Başaramazsın. Ve yüzde doksan dokuz, ölürsün.»

«Bunu biliyorum. Mesele asıl şurada. İşi tek başıma yapmama müsaade eder misiniz? Amcama olan borcunuz yüzünden?»

«Blöf yapıyorsun.»

«Ya değilse?»

Hel uzaklara baktı. Bu burjuva bebeği belki de kendisini gerçekten bu işe sürükleyecek kadar aptaldı sahiden. Ya da onur ve sadakat kavramını nerelere vardığına karar vermeye zorlayacak kadar.

314


Tam o da kızı denemeye çalışacağı sırada değişik bir titreşimin yaklaştığını algıladı. Yeni gelenin Pierre olduğunu anladı. Başını çevirdiğinde gerçekten bahçıvanın şatodan bulundukları yere doğru yürümekte olduğunu gördü.

«İyi günler, M'syö, m'zel. Güneşte oturacak vakit bulmak güzel olmalı.» Mavi tulumunun cebinden katlanmış bir kâğıt çıkarıp ciddiyetle Hel'e uzattı, sonra kendisinin fazla kalamayacağını, binlerce işin onu beklediğini söyleyip kapı yanındaki kulübesine doğru uzaklaştı, günü yeni bir bardak şarapla yumuşatmaya gitti.

Hel notu okudu. \

Katlayıp kenarını dudaklarına vurduv «Görünüşe göre sandığımız kadar da seçme şansınız kalmamış, Bayan Stern,» dedi. «Tar-dest'e üç yabancı adam gelmiş ve çevreye benimle ilgili, daha da önemlisi, seninle ilgili sorular sormaya başlamışlar. Sanıldığına göre bunlar İngiliz, veya Amerlos imiş. Kasaba halkı bu iki aksanı ayırd-edemez. Yanlarında Fransız özel polisi de vamış ve onlara çok yardımcı oluyormuş.»

«Ama benim burada olduğumu nasıl bilebilirler?»

«Binlerce yoldan öğrenebilirler. Roma'da ölen arkadaşlarının üstünde uçak bileti var mıydı?»

«Herhalde. Evet, vardı. Herkes kendi biletini taşıyordu Ama buraya değil, Pau Havaalanına.»

«Eh, yeterince yakın. Ben pek tanınmayan biri sayılmam.» Hel amatörlüğün bu yeni belirtisine başını salladı, Profesyoneller biletlerini hep inecekleri yerden daha ilerisi için alırlardı. Bu yolla da nereye gittiklerini havayollarının bilgisayarlarından, dolayısıyla Ana Şirket kompüterinden saklamayı başarırlardı.

Hannah, «Bu adamlar kim sizce?» diye sordu.

«Bilmiyorum.»

«Ne yapacaksınız?»

Hel omuzlarını kaldırdı. «Onları akşam yemeğine davet edeceğim,» dedi.

315

Hannah'dan ayrıldıktan sonra Hel bir süre kendi bahçesinde oturup iri göbekli fırtına bulutlarının toplanışını seyretti. Bir yandan oyunun taşlarının nasıl dizili olduğunu düşünmekteydi. Aynı anda iki sonuca birden vardı. Birincisi, akşama kesinlikle yağmur yağacağı, ikincisi de en iyi savunmanın düşmana doğrudan saldırmak olduğuydu.



Silâh odasından Dabadie Oteline telefon etti. Amerikalılar orada kalıyorlardı. Otelle bir hayli konuda anlaşmak zorunda kaldı. Evet, otel Amerlo'ları akşam yemeği için şatoya gönderecekti. Ama küçük bir sorun vardı. Konuklar için yemek hazırlamış bulunuyorlardı. Ne de olsa, otelciliğin kârı, oda parasından değil, yemek parasından gelirdi. Hel, otel yönetimine, yenmemiş yemeğin parasını müşterinin hesabına işlemenin en doğru yol ve aynı zamanda dürüst bir hareket olacağını söyledi. Ne de olsa, adamların son dakikada Bay Hel tarafından yemeğe davet edilmesi, Otel Dabadie'nin suçu olmazdı. İş işti. Tanrının verdiği rızkı çöpe dökmek de günah olduğuna göre, bu yemekleri Dabadie kadrosunun yemesi, ve papazın da yemeğe davet edilmesi çok uygun olurdu.

Hana'yı kütüphanede kitap okur buldu. Gözünde okurken taktığı dikdörtgen camlı küçük gözlükler vardı. Hel içeriye girerken gözlüklerinin üstünden ona bakıyordu. «Yemeğe misafir mi var?» dedi.

Hel avucuyla onun yanağını okşayarak, «Evet, üç Amerikalı,» diye karşılık verdi.

«Ne kadar iyi. Hannah ile Le Cagot da burada olduğuna göre tam bir ziyafet olacak.»

«Evet, olacak.»

Hana elindeki işaret kartını sayfanın arasına koyup kitabı kapattı. «Bu haber kötü mü, Nikko?»

«Evet.»

Hannah ile ve onun sorunlarıyla mı ilgili?



Hel başını salladı.

Hana hafifçe güldü. «Daha bu sabah beni her yılın yarısında yanında kalmaya davet ediyor, buranın huzurlu ve sakin bir yer olduğunu savunuyordun,» dedi.

316

«Yakında gene huzurlu olacak. Ne de olsa... emekliyim.» «İnsan hiç emekli olabilir mi? Senin mesleğin gibi bir meslekten kurtulabilir mi? Eh, madem ki konuklar gelecek, birini alışverişe yol-layayım. Hannah'ya da yeni giysiler gerek. Yemeğe o şortuyla oturamaz. Hele pozları konusundaki şövalyece tutumunu düşünürsek!» «Öyle mi? Dikkat etmemiştim.»



Ağaçlı yoldan bir selâm haykırışı duyuldu, salonun camlı kapısı çarpılarak kapatıldı, Hana'nm gürültüyle arandığı işitildi, derken içten bir kucaklama ve şapırtılı bir öpücük yeraldı, önerilen şaraba haykırarak teşekkür edildi, ve bütün ev, Le Cagot'nun Larrau'dan dönmüş olduğunu öğrendi.

«Şimdi bütün vadide sözü edilen şu iri göğüslü genç kız nerelerde bakalım? Getirsenize buraya! Gelsin de kaderiyle tanışsın bir kere!»

Hana ona genç kızın uyumakta olduğunu söyledi. Ama Nicho-lai'nin Japon bahçesinde çalıştığını da ekledi.

«Onu görmek isteyen kim? Üç gündür onunlayım zaten. Sana benim mağaramı anlattı mı? Seninkini hemen hemen bütün yol sürükleyip taşımak zorunda kaldım. İtiraf etmek gerek, artık yaşlanıyor, Hana. Senin de geleceğini düşünmen ve çevrene bakınıp kendine Yaşsız bir erkek bulman gerek. Belki sağlam bir Bask şairi falan.»

Hana güldü, ona banyonun yarım saata kadar hazır olacağını söyledi. «Daha sonra istersen giyin,» diye ekledi. «Yemeğe misafirler geliyor.»

«Dinleyiciler, ha? İyi. Pekâlâ, gidip mutfakta biraz şarap içeyim. O Portekizli kız hâlâ burada çalışıyor mu?»

«Birkaç Portekizli kız var.»

«Peki, ben gidip biraz örnek toplayayım. Sen bekle de beni giyindiğim zaman gör! Bir ay kadar önce çok şık şeyler satın almıştım. Henüz kimseye göstermeye fırsat bulamadım. Onları giydiğimde bana bir baksan erirsin. Yemin ede...»

Hana ona yan yan baktı. Le Cagot lâfı hemen cilalamasını iyi biliyordu.

«Ste. Therese'in zevki adına yemin ederim. Pekâlâ, ben mutfağa

317

gidiyorum.» Sonra kapılan çarparak, kendisine bir an önce şarap verilmesi için seslenerek evin içinde yürümeye koyuldu.



Hana onun arkasından gülümsüyordu. Daha ilk baştan sevmişti Le Cagot Hana'yı. Beğenisini göstermek için de hep böyle gürültülü lâflar eder dururdu. Hana da onun dürüst, açık, biraz kaba tavırlarından hoşlanırdı. Nicholai'nin böyle sadık bir dostu olmasından, ve bu dostun ayrıca Bask mitolojisi konusunda bu kadar hoşsohbet olmasından memnundu. Hana, Le Cagot'nun kendisini de bir mitoloji kahraman gibi görürdü. Oturup çok garip ve romantik bir tip çizen, sonra ömrü boyunca o tipe benzemeye çalışarak yaşayan bir şair. Bir keresinde Hel'e, bu şairin kendisini böyle opera-bouffe bir paravanla korumasının nedenlerini sordu. Acaba hangi olaylar itmişti onu bu yola. Hel ona pek ayrıntı verememişti. Verse, dostunun sırlarına sadakatsizlik etmiş olurdu. Hoş Le Cagot ona bir sır verdiğinin farkında değildi ya! Aralarındaki konuşma, şairin pek yalnız, pek dertli, pek de sarhoş olduğu bir sırada geçmişti çünkü. Sonradan Le Cagot takma adını alan şair, yıllar önce, içli ve duygulu bir Bask literatürü öğrencisiydi. Bilbao'da üniversiteye gitmişti. Genç ve güzel İspanyol Bask bir kızla evlenmiş, bir de bebekleri olmuştu. Bir gece genç edebiyatçı, kendisinin de pek emin olmadığı nedenlerden ötürü bir öğrenci gösterisine katılmış. Bask kültürü üzerindeki baskıyı protesto etmişti. Karısı da yanındaydı. Hiçbir siyasal inancı olmadığı halde. Federal polis gelip gösteriyi ateşle dağıtmış, bu arada şairin karısı ölmüştü. Le Cagot tutuklanmış üç yılını cezaevinde geçirmişti. Kaçtığı zaman, bebeğin de, kendisi cezaevindeyken öldüğünü öğrendi. O günden sonra genç şair çok içen bir adam olmuştu. Amaçsız ve son derece şiddetli gösterilere katılıyor, hükümet aleyhtarı gruplara giriyordu. Tekrar tutuklandı. İkinci kez kaçtığında artık genç şairin yerinde yeller esiyordu. Onun yerine Le Cagot geçmişti. Vatan şiirleri yüzünden bir halk destanı haline gelen karikatür. Baskların ayrılmasını savunan biri. Gerçeğinden büyük yansıyan kişiliği sayesinde her yere konferanslar vermeye davet edilen adam. Kendine seçtiği yeni isim, Cagot'lardan ödünç alınmıştı. Cagot'lar Baskların paryalarıydı. Yani herkesin en aşağı gördüğü grubuydu. Bir tür Hıristiyanlık uygu-

318


ladıkları için diğer Basklar onları tutmamışlardı. 1514 yılında Papa Onuncu Leo'ya yazıp kendilerini korumasını isteyen Cagot'lar gerçi Papadan lâfta kalan bir koruma koparmışlardı ama, gerçekte eziyetler on dokuzuncu yüzyıla kadar sürmüş, sonra da soyları tükenmişti, onlara yapılan eziyet çok çeşitliydi. Bir kez giysilerinin üstüne, kaz ayağı şeklindeki Cagot amblemini takmak zorundaydılar. Yalınayak gezemez, silâh taşıyamazlardı. Kalabalığın girdiği yerlere girmeleri bile yasaktı. Kiliseye alçakta kalan yan kapıdan girip çıkabilirlerdi. Bu alçak kapı birçok kasaba kilisesinde hâlâ görülebilmektedir. Ayin sırasında diğer kimselerin yanına oturmaz, haç'ı öpemezlerdi. Arazi kiralayıp kendi yiyeceklerini yetiştirebilir, ama ürünlerini satamazlardı. Kendi soylarının dışında evlenmeleri veya cinsel ilişkide bulunmaları yasaktı.

Bu durumda Cagot'ların yapabileceği tek iş, küçük sanatlardı. Yüzyıllar boyunca, kısıtlamanın sağladığı bir ayrıcalık sonucu, ülkenin keresteciliği, marangozluğu onların tekelinde kaldı. Daha sonra duvarcılığa da başladılar. Şekilsiz vücutları gülünç bulunduğundan, sokaklarda müzik çalıp para da toplarlardı. Bu yüzden, bugün Bask halk sanatı ve folkloru denilen şeyin çoğu, bu beğenilmeyen Cagot' lar tarafından yaratılmıştır.

Cagot'ların ayrı bir ırk olduğu her zaman söylenmiş, onları Doğu Avrupa'dan buraya Vizigot'larm kovaladığı savunulmuşsa da, modern kanıtlar bunların da Bask olup, başlangıçta profilaktik nedenlerle bir kenara atıldıklarını, sonra birbirleriyle evlenmeleri ve hastalıklar nedeniyle kavruk kaldıklarını ortaya koymaktadır. Onlara bazı kısıtlamalar uygulanmasının nedeni de bu yolla bir dereceye kadar açıklanmış olmaktadır.

Halk arasında yaygın inanca göre Cagot'ların ve onların soyundan gelenlerin kulak memesi olmazdı. Bask köylerinde bugün, beş altı yaşındaki çocukların bile kulağı delinip küpe takılır. Anneler belki kendileri de farkında olmadan, kızlarının kulak memesi olduğunu belirtmek istemektedirler böylelikle.

Bugün artık Cagot'lar yoktur. Ya dağılmışlar, ya da nesilleri tükenmiştir. Belki de Bask halkı arasına yavaşça karışmayı başarmış-

319


lardır ama, bu sonuncu ihtimali bir Bask kahvesinde yüksek sesle söylemek akılcı olmayabilir. Adları da ancak iki büklüm kadınlar için bir sıfat olarak kullanılmaktan öte, silinmiş gitmiştir.

Duygusallığı çeşitli kötü olaylar nedeniyle kısırlaşan genç şairin kendisine Le Cagot adını seçip alması, Bask edebiyatının da bu eski ırk gibi yavaş yavaş silinip yok olma tehlikesiyle yüzyüze bulunduğuna dikkati çekmek için olmuştu.

Saat altıya doğru Pierre Etchebar Meydanında yürümekteydi. Günboyu muntazam aralıklarla içtiği şaraplar onu yerçekimi kuralının zorbalığından kurtarmış olduğu için, parkettiği Volvo'ya doğru yolunu dalgalı denizde gidermişçesine buluyordu. Buraya iki elbiseyi teslim almak üzere gönderilmişti. Hana, konuk Hannah Stern'e kaç numara elbise giydiğini sorup bunu Avrupa ölçüsüne çevirdikten sonra, telefonla ısmarlamıştı elbiseleri. Onları teslim aldıktan sonra Pierre, Dabadie Oteline uğrayacak ve üç konuğu alacaktı. Kapının kulpunu iki kez ıskalayan bahçıvan, beresini kaşının üstüne çekip olanca dikkatini ellerinde topladı. Sonunda kapıyı açıp arabaya binebildi. Bu sefer de unuttuğu şey yüzünden elini alnına şaklatıp tekrar indi. Yürüyüp arka tampona tıpkı efendisi gibi kuvvetli bir tekme attı, tekrar sürücü koltuğuna oturdu. Bay Hel'in âdetiydi arabaya her seferinde vurmak. Pierre de tıpkı onun yaptığını yapıyordu. Bütün Basklar gibi o da mekanik şeylere güvenmediği için vitesi yalnız geride ve birde kullanırdı, ilerlerken yolun ortasından, sağından, solundan ve banketlerinden yararlanır, kazara önüne çıkan koyun, sığır ve insanlara çarpmamayı bir direksiyonu birden fazla kıvırmakla sağlardı. Sonradan yolun ortasını tekrar içgüdüyle bulurdu. Fren kullanmayı hiç sevmez, el frenini de yalnızca parkederken, kullanılacak bir âlet sayardı. Durduğu zaman kontağı kapatmazdı. Tardets halkının tek şansı, tıngırdayan Volvo'nun sesinin önceden duyulması, ve onlara Pierre oraya varmadan yarım kilometre önce, kaçma şansı tanımasıydı. Böylelikle ağaçların arkasına sığınmaya, ya da taş duvarların berisine sıçramaya vakit bulabiliyorlardı. Beri yandan Pierre de otomobil kullanışından haklı bir gurur duyuyordu.

320


Bir kere bile kaza yapmamıştı. Çevredeki dikkatsiz sürücüler durmadan hendeklere yuvarlanır, birbirine çarparken, bu hiç de azımsan-mayacak bir başarıydı. Aslında Pierre'i asıl sıkan, bu sürücülerin çılgınlıkları değil, kendisine ikide bir kaba biçimde bağırıp çağırmaları oluyordu. Dikiz aynasından kaç kez arkasındakinin kendisine parmağıyla, eliyle, hatta bütün koluyla olmayacak işaretler yaptığını görmüştü.

Pierre sonunda Volvo'yu Tardets Meydanının ortasında aksırtıp öksürterek durdurmayı başardı, sağa sola tutunup kendini dışarıya çekti. Kapıya tekme atarken de ayağının başparmağını çürüttükten sonra işlerini kafasında programladı. Önce dostlarıyla bir bardak şarap içerek başlayacaktı tabii.

Pierre'in arabaya binip inerken tekmeler atması kimsenin pek garibine gitmiyordu. Volvo-dövmek artık Fransa'nın güneybatı yöresinde yerleşmiş bir uygulamaydı. Paris'te bile bunu yapanlara rastlanabiliyordu. Gidip gelen turistler aynı uygulamayı dünyanın büyük kentlerine taşıdıkça, Volvo dövmek uluslararası bir alışkanlık olacağa benziyor. Bu durum da Bay Hel'i çok mutlu ediyordu. Her şeyi başlatan oydu çünkü.

Birkaç yıl önce şatosu için bir araba gerektiğini düşünen Hel, bir dostunun öğüdünü tutmuş, Volvo satın almıştı. Bu kadar pahalı olduğu halde, böylesine çirkin, rahatsız, yavaş ve çok benzin harcayan bir arabanın, herhalde başka gizli marifetleri vardır diye düşünmüştü. Bu gizli marifetin de, dayanıklılık ve iyi hizmet olduğu belirtiliyordu. Arabayla ilk sorunu, aldığının üçüncü gününde, pas meselesiyle başladı. Dizayn ve yapıda küçük kusurlar kısa zamanda baş-gösterdi, kötü monte edilmiş tekerleklerin lastikleri çabucak hırpalandı, cam silecekleri cama hiç değmeden gidip gelmeyi kolayca başardı ve bagajı kapamak için iki tel kullanmak gerektiği de anlaşıldı. Bu durumda arabayı sık sık 150 kilometre ilerdeki servise götürmek gerekiyordu. Satıcıya göre bu kusurlar imalatçının hatasıydı. İmalâtçı ise satıcıyı suçluyordu. Birkaç ay süren nazik yazışmalardan sonra Hel yediği kazığı sineye çekmeye karar verdi ve arabayı koyun taşımak, dağlara malzeme çıkarmak gibi ağır işlere koştu. Böylelikle kı-

piı

Şibumi


321/21

sa zamanda parçalanacağını kendisinin de yeni bir araba almaya hak kazanacağını umuyordu. Ne yazık ki böyle olmadı. İyi servis reklâmı doğru çıkmamışsa da, doğrusu arabanın dayanıklılığına diyecek yoktu. Her zaman kötü yürüyordu ama, yürüyordu hep. Başka bir durum olsa, Hel bir makinenin dayanıklılığını iyi nitelik sayardı tabii. Ama bu seferkinde öyle hissedemiyor, dertlerinin ebediyen süreceğini düşünüp hayıflanıyordu.

Pierre'in ne tür bir sürücü olduğunu görünce, sık sık ona şoförlük yaptırmaya başladı. Çektiği eziyetin süresini kısaltabilmek için Pierre'i her yere arabayla yolluyordu. Ama bu plânı da sonuç vermedi. Kahpe felek Pierre'i her türlü çarpışma ve kazadan korumaktaydı. Böylelikle Hel, Volvo'sunu kaderin kendisine yüklediği komik yüklerden biri olarak kabul etti ve çaresizlik duygusunu deşarj edebilmek için her binip inişinde arabayı tekmelemeye, yumruklamaya koyuldu. Kısa zamanda mağaracı arkadaşları da, Hel'in Volvo'sunu nerede görseler tekmelemeye başladılar. Her mantık dışı moda gibi, Volvo-dövmek de yaygınlaşıverdi. Bir bölgede kurulu düzene başkaldırma, ötekinde gençliğin deşarj ihtiyacı, berikinde maddeciliği protesto, bir diğerinde yeni dünyaya ayak uydurma kılığına girdi ve sürdü gitti.

Volvo sahipleri bile yayılan modayı kabullendiler. Kabullenmek, onların da dünyadan haberdar olduğunu kanıtlıyordu bir bakıma. Bazıları kendi Volvolarını gizlice tekmeliyor, harap halde çıkarıp ne kadar güncel kişiler olduklarını ortaya seriyorlardı. Volvo fabrikasının da bu nedenle önceden tekmelenip hırpalanmış yeni bir model piyasaya çıkaracağı söylentileri dolaşmaktaydı. Onlar da böylelikle müşterilerinin rahatı için neleri göze alabildiklerini sergilemiş olacaklardı.

Hel duşunu yaptıktan sonra giyinme odasına geçtiğinde Edward devri modası takımını serili hazır buldu. Böylelikle konuklar basit iş giysisiyle de gelseler, gece için smokin de giyseler, kendilerini rahatsız hissetmeyeceklerdi. Ana merdivenin başında Hana ile karşılaştığında onu da uzun bir Çinli elbisesi ile buldu. Bu giysi de kendisininki kadar muğlaktı.

322


Konuklan beklemek üzere küçük salona girerlerken Hel, «Le Cagot nerede?» diye sordu. «Bugün birkaç kere onun varlığını hissettim ama, ne gördüm, ne de sesini duydum.»

«Herhalde giyinme odasındadır,» diye güldü Hana. «Söylediğine göre yeni elbisesi öyle sıkmış ki, görür görmez kendimi onun kollarına atacakmışım.»

«Ulu Tanrım!» Le Cagot'nun elbise konusundaki zevki de, diğer konularda olduğu gibi biraz aşırıya kaçıyordu. «Ya Bayan Stern?»

«Öğleden sonrayı tümüyle odasında geçirdi diyebilirim. Herhalde onunla konuşurken epeyce canını sıktın.»

«Hımmm.»

«Pierre elbiseleri getirince o da iner. Yemekleri bilmek istiyor musun?»

«Hayır. Çok güzel olduğundan eminim.»

«Harika sayılmaz ama, yeterli. Bu konuklar sayesinde Bay 'Ibar'ın getirdiği o çulluklardan da kurtuluyoruz. Gelenler hakkında bilmem gereken özel bir şey var mı?»

«Bana yabancı. Herhalde düşman.»

«Onlara nasıl davranayım?»

«Evimize gelen her konuk gibi. Kendilerine güvenlerini sağlayan her zamanki nezaket ve cazibenle. Onlara dengelerini kaybettirmek, kararsızlığa düşmelerini sağlamak istiyorum. Hepsi Amerikalı. Sen ve ben bir barbecue pikniğinde nasıl rahatsız olursak, bunlar da doğru dürüst yemek sofrasında baş dönmelerine uğrarlar, en kalitelileri bile sahtedir biraz.»

«Barbecue dedin de nedir?»

«İlkel aşiret günlerinden kalma bir yiyiş biçimi. Kâğıttan tabaklar, uçuşan böcekler, kızarmaktan kabuk tutmuş etler, haşhaş popi'-leri ve bira.»

«Haşhaş popi'sinin ne olduğunu sormaya cesaretim kalmadı.» «Sorma.»

Loşlaşmakta olan salonda yanyana oturuyorlardı. Parmaklan birbirine değiyordu. Güneş artık dağların gerisine inmiş, gökte gü-rnüş rengi ışıklar kalmıştı. Fırtına da giderek yaklaşmaktaydı.

323


«Amerika'da ne kadar kaldın, Nikko?»

«Üç yıl kadar. Japonya'dan çıktıktan hemen sonra. Hâlâ New York'da bir dairem var.»

«New York'u görmeyi her zaman istemişimdir.» «Hayal kırıklığına uğrarsın. Korkunç bir kenttir. Herkes durmadan para kovalar. Bankacılar da, yankesiciler de, iş adamları da, kaldırım yosmaları da. Sokakta yürürken gözlerine baksan iki duygu görürsün. Korku ve öfke. Küçülmüş insanlardır onlar. Üç kilitle kapattıkları kapıların ardında yaşarlar. Nefret etmedikleri insanlarla döğüşür, hoşlanmadıkları kadınlarla sevişirler. Tüm dünya kültürlerinden bir yığın şey ödünç almışlardır. İlle modaya uymak için Kir içerler. Dünyanın en güzel kaynak sularından biri Saratoga yakınlarında çıktığı halde, onlar Perrier'nin taklidini içerler. En iyi Fransız lokantaları, bizde otuz sente yiyebileceğin yemekler verir, üstelik garson da müşteriye dayanılmayacak bir küstahlık içinde davranır. Garson genellikle yeteneksiz köylünün biridir. Tek marifeti de yemek listesini okuyabilmektir. Ama Amerikalılar, garsonlar tarafından horlanmaya bayılırlar. Garson ne kadar küstahsa, yemek o kadar iyi demektir. Başka türlü anlayamazlar. Ama beri yandan, Amerika'da kentlerde yaşamak zorun-daysan, gene en iyisi New York'u seçmektir. Ötekiler onun sahte-sidir çünkü. Hem bir iki iyi yanı da var. Harlem çok ilginç bir yer. Belediye kütüphanesi de iyi. Jimmy Fox diye bir adam tanıdım, Kuzey Amerika'nın en iyi barmeniydi. İki kez onunla şibumi kavramını bile tartıştım. Şibumi'yi değil tabii. Güzelliğin niteliklerinden söz etmek bezirgan kafasına daha kolay gelir de, güzellik kavramından söz etmek zor gelir.»

Hana uzun bir kibrit çakıp masada duran lâmbayı yaktı. «Ama bir kez bana Amerika'daki evini sevdiğini söylemiştin.»

«O New York'ta değildi. Wyoming'de, dağların üstünde birkaç bin hektar arazim var.»

«Va-yo-ming! Kulağa romantik geliyor. Güzel bir yer mi?» «Düşündürücü diyelim. Güzel olmak için fazlaca katı. Pireneler-le kıyaslarsan, bitmiş bir yağlıboya tablonun yanında, karakalem

324

resme benzer. Amerika'da kırsal arazinin çoğu güzeldir. Ama Yunanistan'da da İrlanda'da da öyledir.»



«Seni iyi anlıyorum. Yunanistan'da bulundum. Orada bir yıl çalıştım. Bir armatörün yanında.»

«Öyle mi? Hiç söz etmemiştin.»

«Sözünü edecek bir şey değildi. Çok zengin ve çok bayağı bir adamdı. Parasıyla toplumda yer edinme peşindeydi. Bunu genellikle güzel kadınlarla evlenerek yapıyordu. Yanında kaldığım süre içinde ona sessiz bir rahatlık sağladım. Benden başka bir şey istemedi. Zaten isteyeceği bir şey kalmamıştı artık.»

«Anlıyorum. Hah, işte Le Cagot geliyor.»

Hana hiç ayak sesi duymamıştı. Çünkü Le Cagot merdivenlerden ayak uçlarına basarak iniyor, giysileriyle onları şaşırtmayı düşlüyordu. Hel kendi kendine gülümsedi. Le Cagot'nun titreşimlerinde çocukça bir yaramazlık ve sinsi bir zevk oynaşıyordu.

Kapıya vardığında gövdesi boşluğun yansından fazlasını kapladı. İki kolunu pervazın iki yanma dayamış, elbisesini tam göstermeye çabalıyordu. «Regard, regard(*), Nikko, gör de hasetinden çatla!»

Bu giysilerin tiyatro kostümleri satan bir yerden geldiği pek belliydi.

Bir kez kilisevarî bir havası vardı. Geçen yüzyılın sonunda giyilen modalara benziyordu. Yaka beyaz bir fularla kapanmıştı. Bu fular, kravat yerine geçmekteydi. İçinde bol işlemeli bir yelek, yeleğin önünde iki sıra düğmeler görülüyordu. Kırlangıç kuyruklu frak ceketi epey uzun, yakaların klapalan ise gri ipekti. Hâlâ ıslak olan saçlarını ortadan ayırmış olan Le Cagot'nun kıvırcık sakalı da fularının yarısını kaplıyordu. Bu haliyle Missisipi'de işleyen gemilerdeki kumarbazların kılığına girmiş orta yaşlı bir Tolstoy'u andırıyordu. Yakasına iğnelediği sarı gül, saçının sakalının rengine uygun düştüğü için enikonu hoştu. Le Cagot sağa sola yürüyor, elindeki uzun maküa'yı baston gibi sallayıp duruyordu. Bu makila kimbilir kaç kuşaktan beri bu ailenin malıydı. Üzerinde oyuklar, çizikler vardı. Dedeler ve büyükdede-ler tarafından silâh olarak kullanıldığı belliydi. Ucundaki tokmağın vidası açılıyor, ortaya sivri bir bıçak çıkıyordu. Kapalı halinde de iyi bir vurma silâhıydı. Gerçi şimdi artık süs diye kullanılıyorlardı ama, (*) Bana bak.

325

bu makila'lar bir zamanlar bir Bask erkeğinin en büyük can güvence-siydi. Özellikle geceleri yalnız dolaşırken veya dağlara çıkarken.



Hana aşırı bir içtenlikle, «Harika bir kıyafet bu,» dedi.

«Öyle değil mi? Değil mi?»

Hel, «Bu... bu elbiseyi nereden buldun?» diye sordu.

«Bana hediye edildi.»

«Bir bahsi kaybettiğin için mi?»

«Hiç de değil. Bunu bana bir kadın, sırf duyduğu... ah, ayrıntıları anlatmak şövalyeliğe sığmaz. Ne zaman oturuyoruz sofraya? Bu konuklar da nerede kaldı?»

«Şimdi ağaçlı yoldan yaklaşıyorlar.» Hel ayağa kalkmış orta hole doğru yürüyordu.

Le Cagot balkon kapılarına ilerleyip baktıysa da hiçbir şey görmedi. Yaklaşan fırtına ortalığı iyice karartmıştı. Ama Le Cagot artık Hel'in yakınlık algılamasına alıştığı için oralarda birilerinin bulunduğundan hiç kuşku duymadı.

Tam Pierre tokmağı vurmak üzere kapıya uzanacağı sırada Hel kapıyı açtı. Holün avizeleri tam arkasında bulunduğundan üç konuğun yüzlerini iyice okuyabiliyordu. Bir tanesi belli ki liderdi. İkincisi eli tabancalı CIA tiplerinden biriydi. Herhalde 53 mezunu. Üçüncüsü ise bir Arap'tı. Kişiliği biraz silik gibiydi. Her üçü de farları olmayan bir arabayla dağ yollarını aşmaktan doğan duygusal bir bezginlik gösteriyorlardı. Pierre onlara sürücülük mesleğinde ne kadar usta olduğunu iyice kanıtlamış olmalıydı.


Yüklə 1,6 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   22   23   24   25   26   27   28   29   ...   33




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin