Ankara üNİversitesi Sİyasal biLGİler faküLtesi



Yüklə 65.38 Kb.
tarix29.10.2017
ölçüsü65.38 Kb.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ

SİYASAL BİLGİLER FAKÜLTESİ

KÜRESEL VE BÖLGESEL ÇALIŞMALAR ABD

YÜKSEK LİSANS PROGRAMI

Doç. Dr. Benan ERES

Dünya Ekonomisi

Final Ödevi

Hazırlayan

İsmail AKGÜL

09935117


Mayıs-2014

ANKARA


LİBERALİZM-NEOLİBERALİZM

(Doç. Dr. Benan ERES)

Düşünsel kökleri Avrupa Rönesans’ına kadar giden liberal düşüncenin, 1980’lerden başlayarak XXI. yüzyıla uzanan döneme işaret eden neoliberalizm kavramıyla birlikte açıklanması, liberal düşüncenin 1688 İngiliz Şanlı Devrimi’nden 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’ne ve 1789 Fransız Devrimi’ne kadar taşıdığı ilerici devrimci ve özgür insanın kudretini vurgulayan unsurlarından ayrılarak tanımlanmaktadır. Bu bağlamda Wood’un, Sanayi ve Fransız Devrimlerini aynı çekirdek tarihsel dönüşümün parçaları olarak gören yaklaşımı eleştirirken ortaya koyduğu gibi Fransız Aydınlanmacılığı ile İngiliz gelişmeciliği aynı kökten gelseler aynı frekansta buluşabilecek uzamda değillerdir.

Napolyon Savaşları sonrası Restorasyon dönemi ve anti-faşist cephenin II. Dünya Savaşı sonrasında ikiye ayrılarak Soğuk Savaş dönemini başlatması bu uyumsuzluğun tarihsel kanıtları olarak değerlendirilmektedir.



Liberal kelimesinin etimolojik kökenine bakıldığında; özgür, yüce gönüllü, cömert, halka ait, ulus ve halk anlamlarına karşılık gelmektedir…18 yy. da ise Fransızca ’da liberal siyasi bir kavrama dönüşmüş olup, aynı dönemde karşı devrimci Avrupa’da ‘yabancı, kanunsuzluk, düzensizlik anlamına gelen olumsuz bir anlam edinmiştir.

Aydınlanma ve Fransız Devrimi ile birlikte siyasi anlamına kavuşan liberal kavramının bir düşünsel akıma tahvil edilmesi liberalizm kavramını doğurmuştur. Liberalizm, en genel anlamda bireysel özgürlüğü savunan ve bireyin kendi akılcı iradesi dışında herhangi bir üst kurum ya da iradeye bağımlı olmaması gerektiğini vurgulayan siyasi bir düşünce akımı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu anlamda din, devlet, soyluluk ve hatta ailenin birey üzerindeki hükümranlığını sorgulamaktadır. Bireysel özgürlükler içerisinde iktisadi olanlar ise özel mülkiyet ve özgür girişimdir. Liberalizm, din kurumlarının, devletin, feodal sınıfın mülkiyet hakimiyetinin ve hatta aile ortakçılığının karşısında olup, bireyin ekonomik özgürlüğünün toplumsal ve siyasi özgürlüğünün ayrılmaz parçası olduğunu belirtmektedir.

Özgürlüğün bedeli” ise, siyasi ve toplumsal uyumluluk ve barış anlamında tartışılagelen büyük ve karmaşık bir sorun… Erken liberal düşünce özgürlüğün bedeliyle, aslında bireysel özgürlüğün toplumun selameti için sınırlarını çizmek için, çabalayıp durmuştur. Hobbes’tan, Rousseau’ya kadar çok sayıda düşünür, bireysel özgürlüğün sınırlarını çizecek tılsımlı ilkenin akılcı bir formülünü bulmak için uğraşmışlardır( maruz kaldıkları toplumsal ve siyasal baskıların ve sürgünlerin yukarıdaki bedellerle birlikte anılmasında fayda var...). Bireylerin toplumsal sözleşmenin ne kadarını akılcı hesaplamalar sonucu rıza ile ne kadarını doğa yasalarının dayatmasıyla, ne kadarını gayr-i meşru zor ile kabul ettiklerini bulmaya çalışmışlardır.

Özgürlüğün bedeli ya da özgürlüğün sınırları sorusu, düşünürlerin ve filozofların ve sonraları ise kitlelerin ve ideologların elinden alınıp, insanoğlunun bugüne kadar yarattığı en el değmeden işleyebilen canavarlardan, en ruhsuz ve en tarafsız makinelerden biri olan piyasa mekanizmasına devredilmiştir. Piyasanın kimseye bir bağlılığı, borcu, kan bağı, sevgisi, nefreti ya da kimseden en ufak bir beklentisi yoktur. Toplumun iktisadi örgütlenmesi böyle tarafsız ve saf bir makineye terk edildiğinde en azından ekonomik olarak insanın insana hükmedebilme imkanı ortadan kalkmaktadır ya da böyle olduğu kabul görmektedir. Piyasa kendisinin tam hakimiyetinden önce ekonomiyle ilişkisi olmayan siyasi, sosyal, dini ve ailevi kurumsallıkların çeşitli düzenlemelerle çözümlemeye çalıştığı üretim ve bölüşüm sorununu hiç de gizli olmayan fiyat mekanizması yoluyla kendiliğinden yoluna koymaktadır. Akılcı bireyler kendi iradelerinden kaynaklanan bağımsız ve özgür kararlarıyla bu büyük makinenin taraf tutmayan nimetlerinden yararlanacaklar, yanlış ve akıl dışı kararları sonucundaysa cezalandırılacaklardır. Cezalandırıldıklarında da kendilerinden başka kimseyi suçlamaya hakları olmayacaktır. Marx’ın kinayeli tanımlamasıyla bu evren özgürlüğün, eşitliğin, mülkiyetin ve Bentham’ın diyarıdır.

Liberalizm, küresel ekonomik örgütlenmenin de gene tarafsız piyasa mekanizmasının ellerine teslim edilmesi gerektiğini savunmaktadır. David Hume’un (1711-1776) oluşturduğu kapsamlı serbest ticaret kuramı, Adam Smith’in (1723-1790) Milletlerin Zenginliği’nde olgunlaşmış haliyle sunulmaktadır. Bu düşüncenin mirasçısı olan David Ricardo (1772-1823) İngiliz Parlamentosunu uzun süre meşgul eden, 1815’te yerli tahıl üretimini korumak amacıyla yürürlüğe giren ve 1846’da lağvedilen Tahıl Yasaları tartışmalarında, hem kuramcı hem de tartışmacı olarak liberal, yani serbest ticaretçi kanadın önemli temsilcilerinden biri olmuştur.

Korumacılık-merkantilizm ve kendine yetercilik karşısında ilk zaferini, henüz dünyanın hemen hemen tamamı piyasa ekonomisinin dışında işlerken İngiltere’nin topraklı sınıflarıyla yeni burjuvazisi arasındaki çekişmelerde kazanan ekonomik liberalizm, beklenmedik ölçüde ve kısa bir süre içerisinde uluslararası ekonomik yapının işleyiş modu halini alacaktır. Uluslararası borçlanma ve ödemeler sistemi, Britanya İmparatorluğu’nun “donanma diplomasisi”nin de temin ettiği, zorunlu istikrar çerçevesinde altın standardı ile sağlanmıştır. Merkezde gelişen kapitalist ekonomi öncelikle dişe diş bir siyasi mücadele çerçevesinde Kıta Avrupası’na yayılmışken, dünyanın daha az gelişmiş bölgeleri doğrudan kolonileştirme yoluyla Britanya İmparatorluğu’nun (ve Avrupalı rakiplerinin) parçaları olmuşlardır. Geriye kalan yarı bağımsız ‘şansızlar’ ise siyasal diplomasiyle yarı zor yarı rıza ile uluslararası serbest piyasaya dahil edilmişledir.



Osmanlı İmparatorluğu da bu durumdan nasibini almıştır. Osmanlı İmparatorluğu, Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın hanedanı tehdit eden yükselişinin bastırılması karşılığında 1836 Balta Limanı Ticaret Anlaşması ile sisteme dahil edilmiştir. Dünya ekonomisine Osmanlı’dan farklı olarak üretim bölgesi biçiminde bağlı bulunan başka bir devlet de Qing Çini’ydi. Yine Osmanlı’dan farklı olarak serbest ticarete şiddetle direnmeye çalışan Çin de 1839’dan 1842’e kadar süren I. Afyon Savaşı sonunda imzaladığı Nanjing Anlaşması’yla iç piyasasını malların serbest dolaşımına açmak zorunda bırakılmıştır.

Birinci Dünya Savaşıyla başlayan kaos ve felaketler zinciri 1930’ların ekonomik buhranıyla devam etmiş, 1938-1945 arasında ise insanlık topyekün bir savaşın altında ezilmiştir. Liberal rüya nasıl oldu da iflas etti? Bu iki nedenle açıklanabilir. Birincisi ekonomik liberal için 1914 yılıyla başlayan felaketler zincirinin müsebbipleri ya insanın beceriksiz doğası ya da piyasa mekanizmasının çalışmasına izin vermeyen beceriksiz ve düşüncesiz devletlerdir. Öte yandan ekonomik liberalizme daha eleştirel bakabilen iki önemli şahsiyetten bahsetmekte fayda var: 19. Yüz yılın sonlarında varlıklı ailelerde dünyaya gelen Friedrich August Hayek (1899-1992) ve Karl Polanyi (1886-1964)



Hayek felaketin piyasa cennetinin kurallarından sapıldığı, yeni ortaya çıkan kitle partileri tarafından temsil edilen kalabalıkların siyasi gücü karşısında verilen tavizlerle çiğnendiği için ortaya çıktığını savunmaktadır. Bunun yanı sıra toplumun paylaşımcı, kollektivist arzu ve hedeflerinin piyasayı yaralayıp, işleyemez hale getirdiğini ve bunun yeni bir (insanın insana) kölelik-serflik, düzeni getireceğini söylemektedir.

Hayek’e göre, toplumcu kollektivist herhangi bir ideal, ideal olarak taşıdığı eşitlik ve özgürlük hedeflerini uygulamada gerçekleştiremez. Piyasanın tarafsız eşitlikçiliği terk edildiği anda herhangi bir insan topluluğu, onun yerini alabilecek tarafsızlığa erişemeyecektir. Sonuçta bu piyasa yerine geçen topluma ait mekanizma erksel tercihler yapmak zorunda kalacağından sadece ve sadece kölelikle sonuçlanacaktır. Hayek’e göre insan eliyle planlamanın sonucu, toplam ürünün büyük bölümünün ırksal olarak üstün bir gruba ya da bir parti elitine dağıtılması olabilecektir. O bu eşitliğe piyasanın taraf tutmayan eşitsizliğini tercih etmektedir. Hatta Hayek, paranın dahi siyasi otoritenin tekelinden alınarak piyasanın katı ama tarafsız ellerine teslim edilmesi gerektiğini savunmaktadır.

Polanyi de Hayek gibi XIX. yüzyıl medeniyetinin temelinin piyasa olduğunu kabul etmektedir. Ancak Polanyi piyasanın doğal bir gelişim süreci izlemediğini ortaya koymayı başarmıştır. Tarihsel gelişimi içinde XIX yy. da ortaya çıkan kendi kendine işleyen piyasanın insanlık tarihinde daha önce var olmayan bir kurum olduğunu ve insan eliyle, özellikle yaratılmış olduğunu göstererek, Hayek’in piyasanın yıkılmaz tarafsızlığı dogmasına karşı durmaktadır. Ona göre piyasa da kullanılabilir bir araçtır. Polanyi, piyasanın kendi kendine bırakıldığında bile, insan toplumunun örgütlenmesinde yaralar açmaya başladığını ve toplum tarafından kabul edilemez bu duruma karşı tepkinin XIX. yy ve sonrası siyasi ve ekonomik tarihinin belirleyicisi olduğunu savunmaktadır. Toplumun ekonomik örgütlenmesi ilk defa saf bir makineye teslim edilmiştir. Bu süreç sadece piyasanın tek yönlü gelişimini değil, piyasanın yıkıcı etkilerine karşı durarak onun hakimiyetine yol açan telafi edici piyasa karşıtı hareketi de içermektedir. Polanyi bu mekanizmayı anlatmak için piyasanın meta haline getirmeye çalıştığı üç hayali meta’dan bahseder: emek, doğa ve para.

Emek insanın fiziksel varlığından ayrılamaz bir olgudur ve toplumsal değeri piyasanın ona biçtiği değer olduğu sürece, ayrılamaz olduğu fiziksel varlığa, başka bir deyişle insana da değer biçilmektedir (Buradan da anlaşılacağı üzere insan da meta haline gelmektedir. Tabi ki iktisaden dezavantajlı durumda olan ve üretim sürecine emeğini koyan insanlar…). Bu yaşamsal olarak kabul edilemez bir şeydir. Buna maruz kalan herkes karşı duracak ve direnecektir. Emek piyasası doğal gelişen bir piyasa olamaz. Tarihsel olarak emeği talep eden tarafın zor yoluyla yarattığı yapay bir kurum olması kaçınılmazdır. Yıkıcılığı öyle boyutlardadır ki yaratılma sürecinin önemli bir parçasını da karşı koyucu ve korumacı direnişler oluşturmaktadır. Polanyi’ye göre bu piyasada arz, insanın doğasına ve onu korumaya çalışan karşı direnişe rağmen zor yoluyla oluşturulmuştur.

Doğa da insanın içerisinde yaşadığı ve olmazsa varlığını sürdüremeyeceği bir kategoridir. Doğanın piyasa mekanizmasıyla belirlenen değeri aynı emek gibi onu da kendi gerçekliğinden farklı olarak yargılar ve tanımlar.

Polanyi’nin hayali metalarından en ilginç olanı paradır. Polanyi para kavramı ile sermayeyi anlatmaktadır. Bu durumda kapitalist işletmenin kendisi bile piyasa mekanizmasının sınırlanmamış işleyişinden korunmalıdır.

Bu bağlamda, iki savaş arasındaki büyük bunalım Polanyi’yi haklı çıkaracak nitelikte görünmektedir.

İkinci Dünya Savaşı sonrası 1945-1970 arası dönem çoğunlukla kapitalizmin altın çağı olarak anılmaktadır. Bu dönemin ekonomik düşünsel merkezi, John Maynard Keynes’in ‘devrim’ ilan edilen sapması olmuştur. Keynes, ulusal ve uluslararası iktisadi düzenlemenin düşün babası olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ikiye bölünen anti-faşist kampın sosyalist olmayan kanadı, kapitalist üretim biçiminin piyasayla olan ilişkilerini Keynes’in öğretilerine uygun biçimde yeniden inşa etmeyi başarmıştır. Bu nedenle Keynes’in en büyük başarısı Polanyi’nin üçüncü hayali metasının, sermayenin kendi kendine işleyen piyasa mekanizmasına karşı korunmasının yollarıdır.

Keynes’in de bilfiil inşasında rol oynadığı yeni uluslararası ödemeler sistemi olan Bretton Woods’un (1944) ve destekçi kuruluşları olan Dünya Bankası ve IMF, bu dönemin en gelişmiş ve küresel faaliyet anlamında en yaygın kurumları olması Keynesçi ekonominin bu yönünün kanıtlarıdır. Emek, birkaç zayıf kurum (ILO ve Comintern) dışında uluslararası örgütlenerek düzenlenmemiş, doğa konusunda ise küresel herhangi bir düzenleme yapılmamıştır. Polanyi’nin bu iki hayali metası ulusal sınırlar içinde çoğunlukla ulusal siyasetin eline bırakılmıştır.

Hızlı ve sürekli büyüme, kolonyal dönem sonrası genç ulusal devletlerde de kalkınma adımlarının görece başarıları, bu dönemin dünya çapında bir altın çağ olarak anılmasına neden olmuştur. Ancak bu başarılar, istikrarın sağlanması ve yeniden inşa için geliştirilmiş olan düzenlemelerin kısa vadeli olmaktan çıkarak yeni bir düzen ya da başka deyişle yeni bir birikim rejimi halini almasına neden olmuştur. Bunun yanında reel sosyalizm denemelerinin, yani komünist dünyanın tehdit eden başarılarının da bu süreklilikte önemli payı vardır.

1970’lerin ortalarından başlayan süreç ise neoliberal politikaların küresel sistemde yerini aldığı dönem olarak karşımıza çıkmaktadır. Neoliberalizmin tanımı çok açık ve net olmamakla birlikte Boas ve Gans-Morse’un 1990-2004 arası yaptığı araştırma sonunda; “ekonomi politikaları bütünü, kalkınma modeli, ideoloji ve paradigma,” olmak üzere dört farklı tanım eğilimi tespit edilmiştir.

Ekonomi politikaları olarak neoliberalizmin içeriği; ekonominin serbestleşmesi, fiyat kontrollerinin ortadan kaldırılması, sermaye ve emek piyasalarındaki düzenlemelerin kaldırılması, ticaret engellerinin azaltılması ya da tamamen ortadan kaldırılması, devletin küçültülmesi ve ekonomiye müdahalelerinin kısıtlanması, kamuya ait işletmelerin özelleştirilmesi, mali disiplininin sağlanması, kamu harcamalarının kısıtlanması-sosyal devlet, sosyal refah devleti, sosyal yardımlar ve sosyal hizmet politikalarından uzaklaşılması ve bu yönde yatırımların azalması hatta minimize edilmesi gibi sonuçlar doğuracağını düşündürmektedir- bütçe açıklarının kapatılması, para arzının daraltılması, olarak özetlenebilir.

Bütün bu politikalar, zincire vurulmuş piyasa ejderinin yeniden serbest bırakılması anlamına gelmektedir. Uluslararası uzlaşma-Washington Uzlaşısı, ortak sağduyu olarak da anılacaktır- ekonomik örgütlenmenin yeniden kendi kendine işleyen piyasa mekanizmasının eline bırakılmasına karar vermiştir.

Bu politikaların sistematik uygulanışı ise bir kalkınma modeli olarak sunulmuştur. Korumacı dönemde azgelişmiş ülkelerin finansörlüğünü, büyük oranda gelişmiş ülkeler yapmaktaydı. Bu ülkelerin kalkınmışlık kriterleri, 1970’lerden itibaren borçlarını ödeyebilme yetisiyle ölçülmeye başlanmıştır. 1982’de Meksika’nın iflasıyla patlak veren borç krizinin yarattığı ortam kalkınmayı borcu ödeyebilme daha doğrusu, borcu çevirebilme yetisinin geliştirilmesine indirgenmiştir. IMF ve Dünya Bankasının yeni işlevleri ise bu uzlaşmanın takipçisi ve yürütücüsü olmak olmuştur.

Buna müteakip finansallaşma süreci de bu uzlaşmanın bir ileri aşamasını, azgelişmiş ülkeler için de kalkınmanın başarılı borçlanma ve bu borcu yönetebilmeye dönüştüğü aşamayı anlatmaktadır.

Neoliberalizmin ideolojik boyutuna bakıldığında ise; liberalizmin iktisadi olmayan, özgürlük ve eşitlik gibi unsurlarını da içerecek şekilde ya da ekonomik olanları bu unsurlarla süsleyerek sunacak şekilde bir durumun olduğu anlaşılmaktadır.

Neoliberalizm kavramı genellikle olumsuz bir anlamda kullanılmaktadır.

Paradigma olarak neoliberalizm ise bir düşünce çerçevesine işaret etmektedir, piyasanın kendi haline bırakılması ve toplumların ekonomik hayatlarının fiyat mekanizmasıyla düzenlenmesi düşüncesine dayanmaktadır. Liberalizm bir paradigma olarak ele alındığında ise, genel çerçevesini birey özgürlüğünün toplamsal ve ilksel kabulü olarak gösterilebilir. Piyasanın üstünlüğü ilkesi ise en fazla bu çerçevenin, toplumsal iktisadi hayatın düzenlenmesi anlamında birçok sonucundan daha fazla ön plana çıkmaktadır.

Ancak neoliberalizm, liberalizmin bu temel paradigma-çıkarım ilişkisini alt-üst ederek, Vergara’nın deyimiyle iddia ettiği liberalizm ardıllığını ‘gasp etmiştir. Temel paradigmayı piyasanın üstünlüğüne çevirerek, bireysel özgürlüğü bu ön koşulla tanımlamaya kalkışmaktadır. (Mekanik olarak bakıldığında piyasanın tarafsızlık şemsiyesi altında herkes eşitmiş gibi görünüyor, ancak herkes piyasanın çekip çevirdiği dünyaya iktisaden eşit düzeyde katılamıyor özellike emek sınıfı…, Bu da neoliberalizmin maskelenmiş hileli yüzünü yansıtmaktadır. Hatta biraz daha zorlarsak ‘insan, insanın kurdudur’ veciz yoluna ulaşabiliriz kanımca) Oysaki neoliberalizm kavramının en dişe dokunur ve yaygın kabule yetecek ölçekte tartışılan tanımlamaları, kapitalizmin evreleri ve yeni emperyalizm tartışmaları içerisinde oluşmuş ve olgunlaşmaya devam etmektedir. Liberalizm ve neoliberalizm kendilerinin aslında kapitalist ulusal ve uluslararası örgütlemenin ayrık dönemlerine işaret ettikleri gerçeğinden de kaynaklanmaktadır. Polanyi’nin deyimiyle tüm beşeri örgütlenmenin içinde içerildiği kendi kendine işleyen piyasanın yarattığı yıkımlar zincirine rağmen tekrar serbest piyasa ilkesinin hakim olması durumudur.

1970’lerin genel krizine cevap olarak daha kollektivist ve Keynesçi politikları aşan projeler ve öneriler, gelişmiş ülkelerin hemen hepsinde gündeme gelmiştir.

Dumenil ve Levy Neoliberal projenin seçilmesini sınıfsal yönden açıklamaya çalışmışlardır. Onlara göre, neoliberal proje temelde Keynesgil dönemin özellikle son yıllarındaki stagflasyondan büyük zarar gören varlıklı seçkinler sınıfının finansal kesiminin sınıfsal hakimiyetini tekrar tesis etmek ve hiç olmayan yerlerde kurmak için kurguladıkları bir projedir. Neolibralizm ise bu projenin ideolojik dışavurumundan başka bir şey değildir. Dumenil ve Levy, modern finansın XIX yy sonlarında bir dönüşüm sonucu ortaya çıktığını ve bunu aynı dönemin büyük durgunluk ve kriz haliyle doğrudan ilişkili olduğunu ifade etmişlerdir. Bir yanda birleşmeler ya da ele geçirmeler yoluyla oluşan büyük kuruluşların finans tarafından desteklenmesi ve himaye edilmesini anlatan anonim şirket devrimi öte yanda sermaye sahipliği ve sermayenin yönetiminin birbirinden ayrılmasını anlatan yönetimsel devrim, bu dönüşümün temel taşlarıdır. Bu süreci kesintiye uğratan ve finans sermayeyi hakimiyetten alıkoyan ise 1930’ların büyük buhranı ve ardından gelen dünya savaşıdır. Bahsi geçen Keynesçi dönem ise finansın elini kolunu bağlamaktadır. 1970’lerin büyümenin duraklamasından ve karlılığın düşmesinden kaynaklanan krizi varlık sahiplerini müdahale etmeye itecek kadar tehdit altında bırakmıştır.

Finans, XIX yy sonunda olduğu gibi XX yy sonunda da hakimiyetini oluşturmak için harekete geçmiş görünmektedir. Ancak Dumenil ve Levy bunun kapitalizmin yeni bir evresi olup-olmadığı sorusunu yanıtsız bırakmışlardır.



Neoliberal dönemin karakteristiğini yansıtan finansallaşma sürecinin kapitalizmin yeni bir evresi olduğunu düşünmekteyim. Zaten bunun kapitalizmden bağımsız gelişen bir mekanizma olduğunu, bir süreç olduğunu düşünmek ontololojik açıdan da mümkün olmasa gerek.

Kapitalizmin uzun çevrimlerini bir küresel hegemon etrafında örgütlenmiş kendine özgü kurumsal özellikleri olan yapılar olarak tanımlayan Arrighi ve Moore ise XX yy sonunda yaşanan finansallaşmayı aslında tarihsel bir desenin tekrarı olarak görmektedirler.

1450-1640 arası Cenova hegemonyasındaki ilk birikim çevriminin sonu da 1640-1776 Hollanda hegemonyasındaki ikinci çevrimin sonu da XIX yy sonundaki gibi finansal genişlemeye sahne olmuşlardır. Hatta XIX yy sonundaki kriz ve finansallaşma sürecini Britanya hegemonyasındaki üçüncü çevrimin son aşaması olarak gören Arrighi ve Moore 1920’lerde başlayan Birleşik Devletler hegemonyasının bu yeni finansal genişleme süreciyle sonuna yaklaşıp-yaklaşmadığını sorgulamaktadırlar.

Özellikle XIX yy sonunda gerçekleşen finansal genişlemeyle olan tarihsel ilişkisi düşünüldüğünde liberalizmin aynı dönemde ortaya çıkmış emperyalizm kavramıyla birlikte ele alınması şaşırtıcı bir durum değildir. Neoliberal dönem ise yeni bir emperyalist döneme işaret etmektedir. Bu nedenle neoliberalizm ve emperyalizm ilişkisini sorgulayacak olursak; Lenin’in tanımladığı şekliyle XIX yy emperyalizminin gelişimini tekelci kapitalizm ve finansal genişleme süreçleri oluşturmaktadır. Neoliberal döneme bakıldığında kaba hatlarıyla aynı gelişmelerin farklı ölçeklerde yaşandığı görülmektedir.

Finansallaşma sürecinin yanında ulus-ötesi ya da çokuluslu şirketlerin farklı bir yoğunlaşma ve merkezde toplanma eğiliminin sonuçları oldukları birçok yazar tarafından ileri sürülmektedir.

Bu sürecin sonuçları itibariyle XIX yy emperyalizmi nasıl sanayileşmiş merkez devletlerin sanayileşmemiş merkez ülkeleri ve yerleri doğrudan ya da dolaylı siyasi-ekonomik hakimiyetleri altına almaları anlamını taşıyorsa, neoliberal dönemde tekrar inşa edilen ya da olmadıkları yerde yoktan yaratılan bağımlılık ilişkilerini içermektedir. Bu bağlamda imparatorluğun tanımı ve Birleşik Devletler’in imparatorluk olup-olmadığı üzerine yapılan tartışmalarda neoliberalizm kavramı önemli yer tutmaktadır.

Liberalizm kavramının neoliberalizmle birlikte tanımlanması siyasi içerikten ziyade iktisadi içeriğin vurgulanmasını gerekli kılmaktadır. Zira neoliberalizm neredeyse küresel sistemde iktisadi bir kavram olarak kabul görmektedir. Bu nedenle bu kavramların bireyin siyasi özgürlüğüne yaptığı göndermeler, bireyin iktisadi esaretinin gölgesinde kalmaktadır. Kapitalist toplumlarda siyasi özgürlük hiçbir zaman olmadığı kadar iktisadi özgürlüğe bağlıyken, siyasi eşitliğin olmazsa olmaz koşulu da kaçınılmaz olarak iktisadi eşitlik olacaktır.

Tarihsel gelişim bize siyasi özgürlüğün savunucusu siyasi liberalizmin karşılığında, eşitsizliğe ve eşitsiz bağımlılığa çaresiz kabullenişle boyun eğen iktisadi liberalizmi miras bırakmıştır.



SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

Değerli Hocamız tarafından kaleme alınan bu makalede anladığım kadarıyla özetle anlatılmak istenen şudur: Bireysel özgürlük ve eşitlik fikrine dayanan liberal sistemde insanlar, iktisadi olarak eşit koşullarda ve düzeyde sosyal, siyasal ve ekonomik süreçlerde yer alamadığı için, bu sistemde siyasal eşitlikten söz etmek mümkün değildir. Yani ekonomik eşitlik yoksa, siyasal eşitlik de yoktur. Burada ekonomik eşitlik, bağımsız değişken olarak kendini göstermektedir.

Çünkü sermaye sınıfı, emek sınıfına göre toplumsal ve siyasal yaşama ( yaşam serüvenine) çok avantajlı pozisyonda başlamaktadır. Esasen bu güç dengesizliği, doğa koşullarının hüküm sürdüğü ve doğal hukuk kurallarının başka bir deyişle ‘doğa yasası’nın geçerli (Hobbes-Polanyi) olduğu dönemlerden beri yüzyıllardır devam etmektedir. (zihniyet aynı kalmış, şekli ve formu değişmiştir.) “Güçlü olan kazanır, güçlü olan haklıdır; insan insanın kurdudur” zihniyeti maalesef özü itibariyle önemli ölçüde devam etmektedir. Çünkü günümüzde de sömürü düzeni ve anlayışı sürmektedir ( 2014 yılı itibariyle Soma’da hayatını kaybeden maden işçilerinin uğradığı mağduriyeti, haksızlığı ve canlarını kaybetme pahasına karşılık gelen bu haksızlık ve sömürü anlayışını ve düzenini, hangi siyasal ve iktisadi doktrin kendilerini aklarcasına açıklayabilir, hangi liberal-neoliberal politika kendilerini aklarcasına haklı çıkarabilir? Hiçbir şekilde haklılık payları yoktur kanımca. İnsanların hayat standartlarını koruyamayan, yaşamın tehlikelerine karşı onlara güvenlik şemsiyesi tutmayan bir politik anlayış nasıl olurda ÖZGÜRLÜK verebilir? Veremez. Çünkü insan haysiyetine, onuruna, yaşama hakkına saygı duymayan ve doğal bir hak öznesi olan insana değer veremeyen bir zihniyetin ürünü olan politika, hakiki anlamda özgürlük ve eşitlik sağlayamaz. Çünkü tarihsel süreç, eşitlerin değil, eşitsizlerin tarihi olmuştur…neyse bu bahsi daha fazla uzatmadan liberalizm-neoliberalizm konusuna davam edeyim.).

Tabii liberalizmin insanlık tarihine katkısı yok değildir. Aydınlanma ile birlikte birey aklı özgürleşmiş ve skolastik felsefeden ve dini dogmaların esaretinden kurtularak seküler bir aşamaya geçmiştir. Bu da hatırı sayılır bir merhaledir. Dogmalardan ve kiliseden kurtulan birey aklı ve iradesi, bu kez de liberal sistemin piyasa mekanizmasının kollarına teslim edilmiştir. Makalede de bahsedildiği gibi, piyasa; tarafsızdır, sevgisi ve nefreti yoktur. Ruhsuzdur. Akıllı olan, güçlü olan stratejisi olan ayakta kalmaya devam ediyor. Ancak stratejik ve akıllı olmak tek başına yeterli değildir. ( insan gücüyle çalışan birinin sadece emeği, diğerinin ise nükleer silah yapabilecek kadar sermayesi varsa, piyasa mekanizması ne kadar tarafsız ve duygusuz olursa olsun, eşitlik ve de özgürlük hakiki anlamda sağlanamaz. )

Bu bağlamda özel mülkiyet ve özgür girişim, liberalizmin stratejik kavramları olarak karşımıza çıkmaktadır. Bireyin akılcı iradesinin devlet, din, aile ve diğer sosyal gruplara bağımlı olmaması liberalizmin önemli bir boyutudur.

Dolayısıyla liberal politikada eşitlik ve özgürlük söylemi, retorikten öteye geçememiştir.

Neoliberalizmin içeriği; ekonominin serbestleşmesi, fiyat kontrollerinin ortadan kaldırılması, sermaye ve emek piyasalarındaki düzenlemelerin kaldırılması, ticaret engellerinin azaltılması ya da tamamen ortadan kaldırılması, devletin küçültülmesi ve ekonomiye müdahalelerinin kısıtlanması, kamuya ait işletmelerin özelleştirilmesi, mali disiplininin sağlanması, kamu harcamalarının kısıtlanması bütçe açıklarının kapatılması, para arzının daraltılması, finansallaşma ve fiyat mekanizması olarak özetlenebilir.

Yukarıda da görüldüğü üzere, neoliberal politikada devlet iktidarının sınırlandırılması, özelleştirme, kamu harcamalarının kısılması, serbest ticaret, malların-serbest dolaşımı, finansal genişleme, piyasanın üstünlüğü ilkesi, önemli bileşenler olarak karşımıza çıkmaktadır.

Neoliberal politikanın uluslararası ekonomik boyutuna ve küresel yansımasına baktığımızda; ( kapitalizmin tarihsel sürecinde gelişmiş ülkeler, az gelişmiş ülkelerin finansörlüğünü yapıyordu.) neoliberal politikalar ekseninde küresel sisteme yöne veren hegemon güç-onun yan kuruluşları Dünya Bankası, IMFgibi-az gelişmiş ülkelere sürekli kredi ve borç vererek onları bağımlı ülkeler haline getirmiş ve onların kalkınmışlık ve ilerleme kıstasını, borcu ödeyebilme hatta borcu borçla çevirebilme kapasite ve yeteneği olarak sunmuştur. Bu arada küreselleşme olgusunun iktisadi ve politik arka planında neoliberal politikalar olduğunu görmekteyiz.

Yeri gelmişken şunu da belirtmekte yarar var: Günümüzde küresel hegemon güç, neoliberal dönüşümler ekseninde ‘hard power’dan ‘soft power’a geçiş yaparak; demokrasi, insan hakları, özgürlük söylemlerini uluslararası politikada araçsallaştırmaktadır. ( 2003 Irak İşgali gibi).

Sonuç olarak, liberalizm ve neoliberalizmin, konjonktüre ve zamanın koşullarına göre dönüşmüş ve evirilmiş kapitalist aşamalar olduğunu düşünüyorum.

Bu dönüşümlerin ve devrimlerin aktörleri ise burjuva sınıfı olmuştur.

Birey (emek sınıfı ), liberal sistemde iktisadi eşitsizliğin esareti altında, siyasal ve toplumsal özgürlüğü yeteri kadar yakalayamamış ve sömürüden kurtulamamıştır. ( eskiden feodal beyler-lordlar sömürürken, şimdi de ulusal ve uluslararası sermaye sınıfı sömürmektedir.)

Uluslararası sermeye ve çokuluslu şirketler öyle bir aşamaya geldiler ki şu an dünya ekonomisinin nerdeyse ½’sini kontrol etmektedir. Bunun 20 yıl sonra 2/3’e ulaşacağı tahmin ediliyor. ( Dr. Atay Akdevelioğlu )

Noeliberal sistemde; küreselleşme (ulus-devletin aşılması-uluslararası sermaye, ulus devleti aşıp, doğrudan sivil toplumla ve iktisadi örgütlerle ilişki kurabiliyor.), devletin küçültülmesi, özelleştirme, serbest ticaret, finansal genişleme, uluslararası para transferi, paranın küresel ölçekte serbest dolaşımı, fiyat mekanizması, piyasanın üstünlüğü ilkesi, bu dönemim önemli özellikleri olup, azgelişmiş ülkeleri gelişmiş ülkelere bağımlı kılıyor. Başka bir deyişle çevre’nin merkeze bağımlılığı sürüp gidiyor (Çevre-Merkez).

İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur” (J.J. Rousseau )

İsmail AKGÜL

Küresel ve Bölgesel Çalışmalar Y.L. Programı



Dünya Ekonomisi Dersi Final Ödevi


Dostları ilə paylaş:


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2019
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə