Ankara barosu



Yüklə 167,16 Kb.
səhifə1/4
tarix04.11.2017
ölçüsü167,16 Kb.
#30640
  1   2   3   4


ANKARA BAROSU

"TUTUKLAMA"

OTURUM BAŞKANI




Av. SAMİ KAHRAMAN
Ankara Barosu CMK Merkezi ve Yürütme Kurulu Başkanı

 
KATILIMCILAR


Prof. Dr. CUMHUR ŞAHİN

Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi
OSMAN YAŞAR

Yargıtay 4. Ceza Dairesi Üyesi
Av. ERDAL MERDOL

Ankara Barosu Önceki Başkanı



Ankara Barosu İnsan Hakları Merkezi  Başkanı

Yer: Adliye Sarayı Konferans Salonu

Tarih: 5 Nisan 2006 Çarşamba 14:00

AV. VEDAT AHSEN COŞAR : … meslektaşlarım “Tutuklama” ile ilgili olarak Baromuzun düzenlediği konferansa katıldığınız için, geldiğiniz için hepinize teşekkür ediyorum. … Bu vesileyle ben meslektaşlarımın Avukatlar Gününü de kutluyorum. “Tutuklama” isimli, başlıklı bu konferansta katkı yapacak olan Yargıtay Üyesi 4. Ceza Dairesi Üyesi Sayın Osman Yaşar’a, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Profesör Doktor Sayın Cumhur Şahin’e, sevgili meslektaşımız, ağabeyimiz, başkanımız, üstadımız Sayın Erdal Merdol’a, benim sevgili kardeşim, meslektaşım Sami Kahraman’a bu konferansla ilgili olarak yaptıkları ve yapacakları katkılardan dolayı Ankara Barosu olarak yönetim kurulu üyesi arkadaşlarım adına ve şahsım adına teşekkürler ediyorum. Hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum. İyi günler diliyorum.
OTURUM BAŞKANI / AV. SAMİ KAHRAMAN : Tebliğ sunacak arkadaşlar lütfen buyursunlar. Değerli arkadaşlar ferdin devlet karşısındaki hak ve yetkilerini, özgürlüklerini gayet tabi ki çerçeve olarak Anayasa normu düzenler. Ancak Anayasa normu bildiğiniz gibi genel bir düzenleme sunar. Bu düzenlemelerin detayı da yasalarda olur. Ferdin devletle ilişkilerinde en önemli yasa Ceza Muhakemesi Yasasıdır. Çünkü ferdin özgürlüklerinin sınırı büyük ölçüde Ceza Muhakemesi Yasasında düzenlenmiştir. Ceza Muhakemesi Yasası ciddi değişikliklerle geçtiğimiz yıl 1 Haziran tarihi itibariyle yürürlüğe girdi. Ancak 1 Haziran’dan bu tarafa uygulamayı izlediğimizde beklenen uygulamanın daha henüz yerleşmediğini tespit edebiliyoruz. Yasanın birçok maddesinde uygulama sıkıntıları söz konusu olmaktadır. Hepinizin de bildiği gibi yeni yasa ile gelmiş olan Adli Kontrol müessesi ciddi zorluklar karşısında uygulanamıyor. Çapraz sorgulama sistemi uygulanamıyor. Uzlaşma müessesesi uygulanmaya çalışılıyor, dava şartı olması nedeniyle de uygulanması zorunluluğu karşısında kırık dökük bir uygulama içerisinde savcıları da güç durumda bırakan, hakimleri de güç durumda bırakan ama aynı zamanda uzlaştırmacı avukat arkadaşlarımızı da güç durumda bırakan bir görünüm içerisinde. İddianamenin iadesi müessesi daha hâlâ tam olarak anlaşılamadı, dolayısıyla tam bir uygulama birliğinin olduğunu söylemek mümkün değil. Adli kolluk yasada düzenlenmiş olmasına karşılık hatta bununla ilgili olarak bir de yönetmelik çıkmasına karşılık daha hâlâ uygulama alanı bulamadı. Emniyet’teki bir toplantıda Kayseri’de pilot olarak uygulamaya başladı demişlerdi fakat Kayseri’de yaptığımız çalışmalarda da orada da hiçbir uygulamanın söz konusu olmadığını gördük. Genel olarak Ceza Muhakemesi Yasasında uygulamada ciddi sıkıntılar var. Dolayısıyla yasanın yeniden bir gözden geçirilmesi ve revize edilmesi zorunluluğu var. Ancak bu yasanın uygulanmasında bana göre en büyük sıkıntı tutuklama müessesinde. Daha önce yürürlükte olan Ceza Muhakemeleri Usulü Yasasının 104. maddesindeki düzenlemeleri ile 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Yasasının 100. maddesinde çok ciddi değişiklikler yapıldı tutuklama nedenleri konusunda. Adeta tutuklama nedenleri baştan aşağı değiştirildi, yeni norma bağlandı, yeni bir sisteme bağlandı. Ancak uygulamaya baktığımızda, uygulamada değişiklik var mı, yeni yasanın öngördüğü model ne kadar uygulamaya yansıttı bu konuda bir hayli tereddütler var. İşte bu konuda bir hayli tereddüt olmasından dolayı aynı zamanda kişinin özgürlüğü ile çok yakından ilgili bir müessese olması nedeniyle bugün özellikle bu konuyu tartışmaya açtık. Daha önceki yasanın uygulanma döneminde tutuklama nedeni büyük ölçüde dosyanın durumuna, isnat edilen suçun niteliğine, delil durumu itibariyle gibi klasik gerekçeler yeni yasanın uygulama döneminde de aynen geçerli olduğunu görüyoruz. Tutuklama nedenlerinde % 90 oranında bu klasik gerekçenin oluşturduğunu görüyoruz. Ha bu klasik gerekçe yeni yasa ile ne derecede bağdaşıyor? Özellikle 100. maddenin 2. fıkrası uygulamada ne derecede anlaşılıyor? Özellikle bu konuların tartışması bu oturumda yapılmaya çalışılacak.

Ben ilk sözü Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Sayın Profesör Doktor Cumhur Şahin’e veriyorum. Efendim süreniz 20 dakika, buyurun.


PROF. DR. CUMHUR ŞAHİN : Sayın Başkan, efendim herkesi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum. Avukatlar Gününüz, Avukatlar Günümüz kutlu olsun. Sayın Başkanın örnek kabilinde telaffuz ettiği Ceza Muhakemesi Kurumları gerçekten, belki tutuklama hariç tamamı yeni kurumlar. Yeni kurumların uygulanmasında bir takım anlayış farklılıkları, uygulama farklılıkları ve bundan kaynaklanan sıkıntılar kaçınılmaz. Şüphesiz bu aksaklıkları, sıkıntıları takip etmek ve bu kurumları uygulanabilir halde yeniden gözden geçirmek, düzenlemek şart. Aksi takdirde hayatımızın her anında Ceza Muhakemesi sürecinde sürekli karşımıza çıkan bu kurumları işletmemiz mümkün olmaz. Dolayısıyla da Ceza Muhakemesinde ciddi sıkıntılar yaşarız. Ancak şunu da kabul edelim; hukukçular biraz muhafazakâr, yenilikler konusunda, hukuk alanındaki yenilikler konusunda da hepimiz alışkanlıklarımızı çok kolay terk edemiyoruz. Yenilikleri kabul noktasında bazı çekincelerimiz oluyor. Aslında bunun en güzel örneği bugünkü toplantının konusu. Sayın Başkanın da ifade ettiği gibi 1412 sayılı kanunun gerek 92’den sonraki, gerek 92’den önceki haline göre büyük önemli farklılıklar olmasına rağmen yinede bu uygulama aşağı yukarı 75 yıllık, 76 yıllık alışkanlığı fazla değişmemiş gibi sürdürmeye devam ediyor. Oysa koruma tedbirleri içinde en hassas olanı, uygulamada gerçekten ciddi sıkıntılar çıkaranı olan tutuklamada 1412 sayılı kanunun 92 öncesi ve sonrasına göre esas bu diyebileceğimiz değişiklikler oldu, bu şüphesiz. Bunun zaman içinde uygulamaya yansımasını diliyoruz.

Tutuklama hassa bir koruma tedbiri. Uzun yıllar sadece Türkiye’de değil pek çok ülkede bir koruma tedbirinden beklenen amacın dışında da bir takım fonksiyonlar yüklediğimiz tedbirlerin başta geleni. İster 1412’ye bakın, ister yeni kanuna bakın, ister diğer ülkelerin bu kurumu düzenleyen hükümlerine bakın asıl olarak, ağırlıklı olarak tutuklama doğru dürüst bir muhakeme yapabilmek ve verdiğimiz kararı infaz edebilmek amacıyla başvurulabilen bir tedbirdir. Yani kişiyi, şüpheliyi, sanığı hazır bulundurmak bu sayede maddi gerçeği ortaya çıkarmaya çalışmak ve sonucunda da bir ceza mahkumiyeti söz konusu ise bunun infazını mümkün kılmak. Tutuklamaya başvurulurken güdülen amaçlar bunlar. Ama hepimiz yakından biliyoruz tutuklama bunun dışında başka görevler, fonksiyonlar yüklenmiş olarak icra edilir. Bir kere kendisine karşı veya yakınlarına karşı suç işlemiş olan mağdurun tatmini aracı olarak uygulama alanı bulur ülkemizde. Sıcağı sıcağına henüz suçun üzerinden fazla zaman geçmeden mağdurun bir teskin edilmesi lazım veya toplumun belli kesimlerinin teskin edilmesi lazım. Bunun için bir çok olayda gerekmediği halde tutuklamaya başvurulur. Aslında son günlerde sıkça duyduğumuz; “biz yakalıyoruz hakim bırakıyor” sözü tamda bunun bir ifadesidir. Ya bu bir beklentidir, Emniyet’in bir beklentisidir, mağdurun beklentisidir, bununla irtibatlı belli çevrelerin beklentisidir. Bir muhtemel cezaya mahsuben sıcağı sıcağına bu insanın bir özgürlüğünün kısıtlanması lazım. Tabiri caizse o anda bir yüreğimizin soğuması lazım. Aksi takdirde altı ay, bir sene, iki sene sonra ne ceza verirsek verelim o çok etkili olmuyor. Böyle bir anlayış içinde tutuklamayı uyguluyoruz, uygulamaya çalışıyoruz. Ve doğru dürüst ikametgâh sistemi, kayıt sistemi olmayan bir ülkede elimize geçmiş şüpheliyi bıraktığımız takdirde bir daha da bulamıyoruz. Onun için onun soruşturmada, yargılamada, infaz sırasında hazır bulundurulmasını temin amacıyla tutuklamayı “el altında bulundurma” nın bir vasıtası olarak görebiliyoruz. Aslında bunların hiçbirisi Ceza Muhakemesi Kanununda tutuklamanın bir amacı veya fonksiyonun olarak öngörülmüş değildir. Ceza Muhakemesi Kanunu tasarısı bu kanuna esas teşkil eden tasarının tutuklama ile ilgili hükümlerine baktığınızda da şu anda tıpkı eski kanunda olduğu gibi iki tutuklama sebebi öngörülüyor ama tasarıda hatırladığım kadarıyla 8-9 tane tutuklama sebebinden söz ediliyordu. Şüphelinin, sanığın korunması bir infiâl karşısında onun sağlığının, hayatının korunması da dahil olmak üzere bir çok husus bir tutuklama sebebi olarak zikredilmiş idi. Nihayetinde bu yine iki sebebe düşürüldü ve 1412 sayılı kanundaki düzenlemeye paralel hale getirildi.



Yeni Ceza Muhakemesi Kanunun tutuklama ile ilgili düzenlemelerine genel olarak baktığımızda birkaç nokta üzerinde özellikle durmak istiyorum. Mümkün olduğu kadar da farklılıkları ortaya koymak suretiyle sayın başkanın işaret ettiği hususlara da temas etmek suretiyle sunuşumu yapmak istiyorum. Şimdi tutuklamanın, tutuklama koruma tedbirinin uygulanabilmesi için kanun bir takım şartlar arıyor. Bunlardan belki önemlilerinden birisi 1412 ile de önemli bir fark ortaya çıkıyor burada. Tutuklanacak kişinin huzurda bulunması gerekiyor, hazır olması gerekiyor. Yani gıyabi tutuklama imkanını 5271 sayılı kanun öngörmüş değil. Bir halde, sadece bir durumda gıyabi tutuklama mümkün, bu da yurt dışında bulunan kaçaklarla ilgili. İade sürecini işletebilmek amacıyla o sözleşmelerin gereği olarak bir tutuklama kararının müzekkeresinin bulunması gerekir. Onun dışında 5271 sayılı kanun hazır olan kişinin tutuklanmasını öngörüyor. Tutuklama kararı verecek olan suje, hakim kimi tutukladığını görecek, onu bizzat dinleyecek ve ona göre tutuklama kararı verecek. Ve bunun acaba gerçekten alt yapısı tam oluşturuldu mu bu değişiklik gerçekleştirilirken? O noktada bazı endişeler olduğunu ifade etmemiz lazım. Yani doğrudur, güzeldir, uygundur, hakim gördüğü kişiyi, dinlediği kişiyi icap ediyorsa tutuklasın, yüzünü hiç görmediği bir insan hakkında evrak üzerinde Cumhuriyet Savcısının talebine bağlı olarak tutuklama kararı vermesin ama biraz sonra ifade edeceğim bu noktada bazı başka problemlerimiz olabiliyor. Kuvvetli şüphe, kuvvetli suç şüphesi ya da kuvvetli delil diyelim buna daha doğru, tutuklamanın şartlarından birisi. Aslında 1412 sayılı kanunda da olan bir husus ancak 1412 sayılı kanuna bir fark olduğunu ifade etmemiz gerekiyor, telaffuzda, maddenin telaffuzunda bir fark var bunun uygulamaya da yansıması gerektiğini düşünüyorum. Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olgular, kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olgu belirtiden öte, tahminden öte yalan şüpheden öte bir takım vakaların o kişinin suçluluğu konusunu ortaya koymasını şart koşuyor. Dolayısıyla örneğin suçüstü halinde olduğu gibi çok kuvvetli bir takım şüphelerin, şüphe sebeplerinin bulunması gerekiyor. Önemli bir şart yine; adli kontrol tedbirlerinden birisine veya bir kaçına karar verilememesi gerekiyor. Burada adli kontrol tutuklamanın önüne geçiyor oranlılık ilkesi dolayısıyla. Yani kademeli bir özgürlük kısıtlaması söz konusu. Öncelikle adli kontrol tedbirleri denenecek, mümkünse bunlar uygulanacak değilse bunun neden mümkün olmadığının, kanunun ifadesiyle, hukuki ve fiili sebeplerinin ortaya konması ve bundan dolayı, bu imkansızlıktan dolayı tutuklama kararının verilmesi talep edilmektedir. Şimdi Ceza Muhakemesi Kanunun en yeni kurumlarından birisi, ilk defa sistemimizde yer alan bir kurum adli kontrol. Dolayısıyla sayın başkanımın da ifade ettiği gibi bir takım hatta ciddi eksikliklerin, aksaklıkların olması kaçınılmaz. Adli kontrol zorunlu olarak bir alt yapıyı, personel ve teknik donanımı gerekli kılıyor. Şu anda denetimi serbestlik kanunu ve bununla ilgili olarak çıkarılan yönetmelik bu konuda denetimi serbestlik birimlerini, bürolarını, şubelerini her neyse o isimleri onların bunları yetkili kılıyor. Ama bu teşkilat daha yeni yeni oluşturuluyor. Ne yapılacağı doğru dürüst bilinmiyor. Adli kontrol tedbiri diye kanunda öngörülen 8-9 tane tedbirden söz ediliyor ki bunların bir kısmı aslında bir koruma tedbiri dahi değil, nafakayla ilgili hususlar dahi orada düzenlenmiştir. Bunların ne anlama geldiği henüz Türk Hukukunda gerek doktrinde, gerekse uygulamada yeterince bilinen tedbirler değil bunlar. Bunların içinde alışık olduğumuz, bildiğimiz özellikle iki tane tedbir var. Birisi teminatla salıverilme diye bildiğimiz, kefaletle salıverme diye bildiğimiz eski CMUK 117 ve devamındaki tedbir, güvence diye ifade edilen, ikincisi de; yurt dışına çıkma yasağı. Bunları eskiden beri bildiğimiz, uyguladığımız tedbirler. Onun dışındakiler büyük ölçüde bizim için yabancı, yeni tedbirler sanıyorum bunları hep birlikte öğreneceğiz, anlamlandıracağız, yorumlayacağız. Yeni tedbirlerin, yeni kurumların kaderini adli kontrol de paylaşmıştır yasalaşma sürecinde.

Konuşmamın başında hukukçuların ihtiyatlı davrandığını, biraz muhafazakâr, tutucu gittiğini ifade etmiştim. Bu aslında yasa çalışmaları sırasında da karşımıza çıkan bir husustu. Tasarıda adli kontrol tam anlamıyla tutuklamaya seçenek bir tedbir olarak düzenlenmişti, yani hiçbir sınırlama yoktu. Tutuklamanın mümkün olduğu her durumda bir seçenek olarak ve öncelikle adli kontrolün düşünülmesi gerekiyordu. Burada bir endişe yaşandı. Hepsi hukukçu olan komisyonlarda burada bir endişe yaşandı. Bir deneme süresi ön görelim, belli bir süre sınırlı bir biçimde bu kurumu sisteme dahil edelim. Bir yıl, iki yıl, üç yıl izleyelim, görelim hüsnü kabul görürse, sevilirse bu kurum gerçekten de tutuklamaya seçenek olarak hayatiyet kazanırsa ondan sonra sınırlama kaldırılır düşüncesiyle bir sınırlama öngörüldü. İki türlü sınırlama yapıldı. Birincisi; tasarıda 16 tane adli kontrol tedbiri öngörülüyordu, şu anda sanıyorum ya 8, ya 9 tane mevcut kanunda. Yani yarı yarıya gitti. İki tedbirden biri gitti orada. Bunların belki bir kısmı gerçekten ayrıca bir alt yapı çalışmasını gerektiriyordu bunun için bir zaman kazanılmak istenildi. İkincisi ve daha önemlisi; bu sınırlı sayıda olan 8-9 tane olan adli kontrol tedbiri ancak üç yıllık suçlar bakımından uygulanabilir, tutuklamaya seçenek olarak uygulanabilir hale geldi. İşte asıl sıkıntı bana göre bu noktada ortaya çıktı. Yani tedbir sayısının 16’dan 8’e, 9’a indirilmesi şimdilik kaydıyla ciddi bir sakınca oluşturmayabilir, bu kolay bir şey. Baktınız sistem iyi işliyor başka seçenekler oraya eklenir. Ama üç yıl gibi bir sınırlama getirdiğiniz takdirde çok iddialı bir kurumu tutuklamaya seçenek olmaktan çıkarırsınız. Burada ciddi bir bence isabette hata yapıldı, yanlış oldu diye düşünüyorum. Nitekim bu yanlışlığı, bu hatayı kısmen telafi edebilmek için 5353 sayılı kanun değişikliği ile o 1 Nisan-1 Haziran arasındaki o dönemde geçen yıl, hiç olmazsa iki tedbir bu üç yıllık sınırlamadan kurtarılmaya çalışıldı ve güvence diye ifade edilen teminatla salıverilme ve yurt dışına çıkma yasağı süre sınırına tabi olmaktan kurtarıldı. Bunlar süresi ne olursa olsun, cezanın süresi ne olursa olsun bütün suçlarda tutuklamaya bir seçenek olarak uygulanabilecektir. Bu o üç yıllık ya, sınırlamayı delme girişimi olarak ancak bu kadar başarılı olunabilmiştir. Umuyorum, diliyorum hatta şu anda bir mini bir pakette gündemde keşke mümkün olsa orada bu üç yıllık sınırlamayı ya tamamen kaldırsak ya biraz daha yukarılara çeksek uygun olur diye düşünüyorum.

Şimdi bir yıla kadar suçlarda, zaten bir yıla kadar hapis cezasını gerektiren suçlarda zaten tutuklama söz konusu değil. Üç yılın üstünde de adli kontrol mümkün değil. Dolayısıyla tutuklamaya seçenek olması iki yıllık bir zaman dilimi için söz konusu. Bir yılla üç yıl arasında cezayı gerektiren suçlar bakımından söz konusu. Ama biraz daha genişletebiliriz bunu; tutuklama yasağı olan o bir yıllık sürede de aslında adli kontrol tedbiri uygulanması mümkün. Dolayısıyla bir günden üç yıla kadar diyebileceğimiz bir hapis cezasını gerektiren suçlarda adli kontrol uygulanma imkanı var. Şimdi bu adli kontrol şu anki haliyle gerçekten güdük bir kurum olarak özellikle bu süre sınırlaması dolayısıyla düzenlenmiştir. Ancak yani o komisyondaki tartışmaları hatırlıyorum, en önemli endişe şu idi; bu ülkede tutuklama biraz önce de ifade ettiğim gibi kendisinden beklenenin çok ötesinde bir misyon üstlenmiş durumda adeta, toplumda bir teskin aracı olarak vazife görüyor. Şimdi böyle bir durumda topluma bunu izahta zorlanırız, adam öldüren bir insan bile işte icabında 15, 20, 30 yıl müebbet ceza alacak bir insana siz akşam sabah imza at diyerek bırakırsanız o insanlar kendi cezasını kendi tayin etme yoluna gidebilir onun için biraz ihtiyatla gidilsin düşüncesi egemen olmuş ve böyle bir süre sınırlaması öngörülmüştür ama belki bir süre sınırlaması gerekli olabilir ama bunun üç yıl olmadığı kesin, daha fazla olması gerekir.

Şimdi hazır bulunmak tutuklulukta bir şart dedik, şüphelinin ve sanığın hazır bulunması gerekiyor. Hazır olmadığı sürece tutuklama kararı veremiyoruz. Peki tutuklama kararı veremediğimiz kişi hakkında ne yapacağız? O zaman yakalama emri çıkaracağız. Yakalama emri üzerine herhangi bir şekilde, herhangi bir yerde yakalanan kişi kanunun 94. maddesi uyarınca yakalama emri çıkaran makam önüne getirilecek ve orada bu bir bakıma belki benzetebiliriz eski düzenlemeye, yakalama emrini gıyabi tutuklama gibi düşünürsek bunun vicahiye çevrilmesi söz konusu olacak ve tutuklama kararı verilecek. Şimdi tabi laf lafı açtı, şey yaptık sayın başkan da haklı olarak bir pusula uzattı, ben biraz özet geçeyim.

İki tane tutuklama sebebi var kanunda. 1412’den bu noktada özde bir farklılık yok. Kaçma şüphesi ve delilleri karartma şüphesi. Sadece düzenleniş biçiminde belki tutuklamanın kapsamını daraltmaya müsait bir takım ifadelere yer verilmiştir dolayısıyla daha sınırlı bir alanda tutuklama söz konusu olabilecektir. Bir takım somut olguları arayacağız. Özellikle kaçma şüphesi söz konusu olduğunda. Kişi kaçıyorsa, saklanıyorsa, muhakemeyi sonuçsuz bırakmak için bulunduğu yeri sürekli değiştiriyorsa artık bu kişi bakımından kaçma şüphesinden söz etmek mümkün. Şimdi Alman kaynaklarından bazı ilginç kaçma sebebi olarak nitelendirilebilen örnekler vereyim. Bir ülkede yetkili makamlara bildirimde bulunmadan veya yanlış bir isimle yaşamak. Yabancı dil bilmek, yabancı dil öğrenmeye çalışmak bunlar birer kaçma sebebi olarak ifade ediliyor. Terör veya uyuşturucu kaçakçılığı gibi suçları işlemiş olmak. Bunlar birer dediğim gibi kaçma belirtisi olarak nitelendiriliyor, takdir haziruna ait. Gerekçe, sayın başkanın ifade ettiği gerekçe aslında tutuklamayla ilgili düzenlemelerde ve genel olarak yeni ceza muhakemesi kanununda son derece öne çıkarılmıştır. Hem tutuklama isteminde hem tutuklama kararında gerekçe göstereceksiniz. Anayasanın kararlar gerekçeli olmalı şeklindeki hükmü Ceza Muhakemesi Kanununda oldukça ayrıntılı düzenlenmiştir. 34. madde tüm hakim ve mahkeme kararlarının gerekçeli olması gerektiğini öngörüyor ve 230. maddedeki hususların göz önünde bulundurulması gerektiğini ifade ediyor. 230. maddeye baktığınız takdirde ise son derece ayrıntılı bir takım hususlar tutuklama sebepleri, buna ilişkin vakalar, başkaca deliller, iddia ve savunmada ileri sürülen görüşler, delillerin tartılması, değerlendirilmesi karara esas alınan ve reddedilen deliller dosyadaki hukuka aykırı deliller varsa eğer o ana kadar bunların hepsini gösterecek ve kanaatinizi ondan sonra ortaya koyacaksınız. Bütün bunlar bir tutuklama kararında yer alması gereken hususlar. Dolayısıyla 1412 dönemindeki bu uygulamalarla bu noktada önemli farklılıklar olduğunu söyleyebiliriz.

Tutuklama bütün koruma tedbirleri gibi ihtiyaridir. Yani ister demin ifade etmeye çalıştığım tutuklama şartları ve kaçma veya delillere karartma şeklindeki tutuklama sebeplerinden birisi gerçekleşsin, isterse 100. maddede sanıyorum 3. fıkrada ifade edilen katalogda yer alan suçlar söz konusu oldun bunların hepsi her durumda tutuklama, ihtiyari bir koruma tedbiridir. Yani tersinden söylemek gerekirse tutuklama şartlarının gerçekleşmesi otomatik olarak tutuklama kararı verilmesi sonucunu doğurmaz. Bu ihtiyari oluş ile bağdaşan bir husus değildir. Hele bu katalogda yer alan, listede yer alan suçlar sadece bir karine getiriyor. Diyor ki, kaçma veya delilleri karartma şüphesi veya tehlikesi var sayılabilir aşağıdaki suçlar söz konusu olduğunda. Bu 1412 sayılı kanunda da vardı, 7 yıl gibi bir sınır getirmişti biliyorsunuz orada, 7 yılın üstündeki suçlarda bu husus öngörülüyordu. Şimdi ancak bu uygulamada bir alışkanlığımız var galiba buna otomatik tutuklama diyoruz, bu eski kanuna göre 7 yılın üstünde olan yeni kanuna göre de bu listede yer alan suçlar söz konusu olduğunda bunun adı otomatik veya mecburi zorunlu tutuklama gibi algılanıyor. Aslında öyle değil, yani bu suçlardan biri söz konusu olsa ve kuvvetli suç şüphesi bulunsa bile yine de hakimin tutuklama kararı verip vermeme hususunda bir değerlendirme yapması gerekir. Peki bu nereden geliyor? Aslında bu 1412 sayılı kanunun 92’den önceki haliyle irtibatlı sanıyorum. Aşağı yukarı 60 küsur yıl uyguladığımız bir hüküm. 1929’dan 1992’ye kadar aşağıdaki hallerde “kişi mutlaka kaçacak sayılır” şeklinde bir bağlayıcı bir ifade vardı orada. Onun yarattığı bir alışkanlık olsa gerek. Bu ister 7 yıl sınırının üstünde olsun ister istediğiniz suçlardan birisi söz konusu olsun böyle bir durum var söz konusu olduğunda otomatik olarak sanki tutuklamaya karar verilmesi gerektiği sonucu ortaya çıkıyor. Şimdi Sayın Başkan 1-2 nokta daha var, yüzünüze şöyle dönüp bakmaya korkuyorum. Burada gerçekten, ilgiyle izleyen bir hazirun tanıdığımız dostlar, arkadaşlar var uygulamanın değişik kesimlerinden yani üç saç ayağı aslında gördüğüm kadarıyla burada bir arada iddiası, savunması belki yargılaması,


OTURUM BAŞKANI / AV. SAMİ KAHRAMAN : Hocam dilerseniz diğer hususları ikinci turda değerlendirelim. Ayrıca benim de soracağım sorular var size. Onunla birlikte ikinci turda tekrar söz alma imkanınız olacak.
PROF. DR. CUMHUR ŞAHİN : Yani “sus” mu diyorsunuz Başkanım?
OTURUM BAŞKANI / AV. SAMİ KAHRAMAN : Estağfurullah efendim. Takdir sizin.
PROF. DR. CUMHUR ŞAHİN : Peki o zaman biraz daha konuşayım öyle susayım. Bir-iki cümle. Şimdi aslında ilginç şeyler var, yani ben biraz da bu kanunun oluşum sürecinde komisyonlarda görev almış birisi olarak biraz dedikodu kabilinden şeylere de burada aktarmayı arzu ediyorum. Kanunun bazı endişelerimiz dolayısıyla yaptığımız müdahaleler sonucu ortaya çıkan bir takım çarpıklıkları var. Onlar üzerinde kısa kısa durmak istiyorum. Onun sadece birisini söyleyeyim; şu sürelerle ilgili. Şimdi ağır cezalık dışındakilerde altı ay artı dört ay, on ay ağır cezalıklarda en son ne kadar oldu bilmiyorum bir tutuklama süresi söz konusu. Değil efendim, iki yıl artı üç yıl 250. maddenin c bendindeki o devlete karşı suçta söz konusu olduğunda dört artı altı yıl, bu da yani on yıla çıktı. Bu da yetmedi 2008’e kadar erteledik biz bu hükmü. Yani bunun anlamı şu; 10 yıllık tutukluluk bile bazı yargılamalarda bize yetmedi. Şu anda 10 yılı aşan şeyler var, 10 yılı aşan süredir tutuklu olarak yapılan yargılamalar var bunun anlamı o. Dolayısıyla 2008’e kadar bitmesi temenni edilmek üzere bu özellikle 10 yıllık kısım 250. maddeye giren husus 2008’e kadar ertelenmiştir. Şimdi orada çok ilginç; 250. madde 10 yıla çıkarıyor ama 250. maddedeki o suçlar Ceza Kanunu 301 sanıyorum ve devamı 320’li maddelerdeki suçların bir kısmında oldukça düşük cezalar var. Mesela bir tanesi örnek olarak söyleyeyim, 336. maddenin Ceza Kanununun 3. fıkrası altı ayla iki yıl diyor. Yani suçun cezasının üst sınırı iki yıl ama 10 yıla kadar tutuklama, yani tutuklamanın minimum süresi kadar üst sınırı var bir cezanın. Şimdi bunlarda da öyle ilginç düzenlemeler ortaya çıkıyor. Önemli bir şey; tutuklama sorgusunda veya duruşmasında müdafi bulundurulması zorunluluğu var. Kişinin kendi avukatı varsa o değilse baro tarafından görevlendirilecek bir avukat. Bu avukat, bu zorunluluk 150. maddedeki zorunlu müdafiliği şartları ile bağlı değil, sınırlı değil. Yani orada kişinin küçük, akıl hastası vesaire olması gerekmiyor, cezasının alt veya üst sınırının 5 yıldan fazla olması da gerekmiyor. Tutuklama kararı kim hakkında ve hangi ceza miktarındaki bir suçtan dolayı verilecek olursa olsun bu bir zorunluluk. Zorunlu müdafiliği özel olarak düzenlendiği birkaç halde sınırlamalara tabi olmaksızın düzenlendiği birkaç halden birisidir, birde kaçaklıkta var buna benzer bir husus. Efendim teşekkür ediyorum, daha fazla Başkanın hoş görüsünü ve sabrını zorlamayayım. Biz kendisi ile daha önce telefonda konuştuk, kafamıza, kafasına takılan bir takım hususlar tartışılmasını arzu ettiği bir takım hususlar daha var. Umuyorum soru-cevap kısmında onlar üzerinde dururuz. Teşekkürler, saygılar.
Kataloq: PANELLER -> 2006

Yüklə 167,16 Kb.

Dostları ilə paylaş:
  1   2   3   4




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə