GöÇmen türk toplumunda yaşayan bir küLTÜr aktaricisi: ozan çelebi



Yüklə 95,79 Kb.
tarix17.01.2019
ölçüsü95,79 Kb.
#97945

GÖÇÜN 50. YILINDA HOLLANDA’DA YAŞAYAN BİR KÜLTÜR AKTARICISI: ERZURUMLU OZAN ÇELEBİ

A TRANSMİTTER OF CULTURE LİVE İN NEDERLAND İN 50TH ANNİVERSERY OF MİGRATİON: ERZURUM-BORN MİNSTREL ÇELEBİ

Doç. Dr. Bekir ŞİŞMAN

Yılmaz IRMAK

ÖZET

İlk olarak 1961’de Avrupa’nın işgücü ihtiyacını karşılamak üzere Türkiye’den Batı Avrupa ülkelerine giden işçilerimizin göç edişinin üzerinden elli yıl geçti. Şüphesiz bu göç; dil, din ve kültürel uyum gibi birçok sorunu da beraberinde getirdi. Âşıklık geleneğini Avrupa’ya taşıyan ozanlarımız, dini, ahlaki, milli ve kültürel değerleri gelecek nesillere aktarmada çok önemli işlevler üstlenmişlerdir. Erzurum Âşıklık Geleneği içerisinde yetişen ve 1975’ten bu yana Hollanda’da yaşayan Ozan Çelebi’nin bir kültür aktarıcısı olarak göçmen Türk toplumunda çok önemli bir yeri vardır. Onun şiirleri sosyolojik olarak da bize önemli veriler sunar.



Anahtar Kelimeler: Göç, Avrupa, Ozan Çelebi, Ozanlık Geleneği, Kültür Aktarımı.

ABSTRACT

Firstly in 1961 Turkish Workers had gone from Turkey to West Europe Countries for providing Europe’s labor force requirement. It has passed 50 years since first migrant. Undoubtedly this migration brought about a lot of problems like language, religion and cultural adaptation. Minstrels who carry minstrelsy tradition to Europe have undertaken very important functions for transfering religion, moral, national and cultural values to next generation. Minstrel Çelebi who had been grown in Erzurum minstrelsy tradition has lived in Nederland since 1975. Minstrel Çelebi has a very important place as a culture transmitter in Turkish migration society. His poems provides important knowledge to us too as sociological



Key Words: Migration, Europe, Minstrel Çelebi, Minstrel Tradition, Transferring of culture.

0. Giriş

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra aralarında Türkiye’nin de bulunduğu az gelişmiş ülkelerden Batı Avrupa’nın gelişmiş ülkelerine kitlesel bir göç akımı başlamıştır. Türkiye ilk kez resmi olarak 1961’de Almanya, 1964’te Avusturya, Belçika ve Hollanda, 1965’te Fransa, 1967’de ise İsveç’le işgücü gönderme/karşılama anlaşmaları imzalamıştır (Canatan, 1990: 14). Göçmen alımı başlangıçta Almanya’nın belli başlı sanayi dallarındaki işgücü açığını gidermek için başvurduğu bir yol olmuştur. 1961 yılında ilk göçmen dalgası, Avrupa’nın İkinci Dünya Savaşı’nda yakılıp yıkılan tarihine, mirasına, fiziksel mekânına ve sosyal ilişkilerine karşı imar edici bir dokunuş olarak Almanya’ya gelmiştir. Bu göçmenler, bir yandan memleket hasretiyle yanıp tutuşurken, diğer yandan da bulundukları ülkenin gurbet mahallelerinde/gettolarda en ağır, en zor ve en vahşi koşullarında ekonomik, sosyal ve kültürel hayatına katkı sağlamaya çalışmışlardır. İlk göçmenler kırsal kökenli olmasına rağmen, Almanya’nın en büyük kentlerini mesken bellemişlerdir. Bu durum ilk başlarda kent yaşamına uyumda birtakım sorunları da beraberinde getirmiştir (Kesgin, 2011: 7). Batı Avrupa ülkeleri, ülkelerinde hizmet veren ve endüstriyel gelişimlerini gerçekleştiren bu potansiyel gücü, bir “iş makinesi” olarak değerlendirmişler; bu insanların sosyal, kültürel ve eğitim sorunlarıyla yeterince ilgilenmemişlerdir. Zaman zaman bu insanların yaşadıkları ülkelerde ırkçı saldırılara maruz kalması da, göçmenlere iyi gözle bakılmadığının bir göstergesidir. Yazar Max Frisch de “Biz işgücü/amele istedik, ama insanlar geldi” sözünü her halde bu şaşkınlık içinde söylemişti. “Türkiye’den Almanya ve Batı Avrupa ülkelerine yapılan göçte iki unsur öne çıkmaktadır. Birincisi, tarım toplumundan sanayi toplumuna göç, ikincisi ise, İslam toplumundan Hıristiyan toplumuna göçtür (Karagöz, 2007: 21-22).” Bugün bir miktar para biriktirdikten sonra Türkiye’ye dönmeyi düşünen birinci neslin Avrupa’ya göçünün üzerinden elli yıl geçmiştir. Artık geçicilikten kalıcılığa dönüşen göçmen Türk toplumunda dördüncü nesil varlığını sürdürmektedir. Şüphesiz bu yarım asırlık süreç, gerek Türkiye’nin vatandaşları için gerekli olan dini, sosyal ve kültürel konularda adım atma noktasında geç kalması, gerek göç edilen ülkenin göçmenlere olumsuz bakışları nedeniyle sancılı geçmiştir.



1. Ozanlık Geleneği ve Kültür Aktarımı

Âşık; sazlı (telden), sazsız (dilden), doğaçlama yoluyla, kalemle (yazarak) veya bu özelliklerin birkaçını birden taşıyan ve âşıklık geleneğine bağlı olarak şiir söyleyen halk sanatçısıdır. Bu söyleme biçimine “âşıklık/âşıklama”, âşıkları yönlendiren kurallar bütününe de “âşıklık geleneği” adı verilir. Anadolu’da âşık adına, 13.yüzyıldan sonra rastlanmaktadır. Arapça seven ve gönül anlamına gelen âşık sözcüğü, önceleri İslami şiirler söyleyen şairler tarafından kullanılmaya başlanmış, daha sonra saz şairlerine de bu isim verilmiştir (Artun, 2005: 1). Âşıklık geleneği, yüzyılların deneyiminden süzülerek biçimlenmiş, belirli kuralları olan, şiirin kalıcı ve etkileyici özelliğinden yararlanarak kuşaktan kuşağa aktarılan bir değerler bütünüdür (Artun, 2010: 13). Âşık Edebiyatı ise; halkın anlayabileceği lisanla yazan, daha çok hece veznini kullanan, saz çalarak diyar diyar dolaşan, çok defa âşık ile kalem şurasından ve divan şairlerinden ayrılan şairlerin mahsullerinin hepsini ihtivan eden edebiyatın adıdır (Günay, 1999: 3). Âşık Edebiyatının ozan/baksı şair tipinin ve bunların mensubu bulunduğu edebiyat geleneğinin Anadolu’da tarikat cereyanlarının ve tasavvufi edebiyatın da tesiriyle İslami kaidelere uygun yeni bir terkip olduğu kabul edilmektedir (Günay, 1999: 8). Âşık Edebiyatı, İslâmiyet öncesi sözlü edebiyat geleneğinin bir devamı olup, 12. yüzyıldan başlayarak Anadolu’da yeni bir sentezle varlığını sürdürmüştür.

Âşıklar ya da diğer bir ifade ile Ozanlar1; kökü Orta Asya ozanlık geleneğine uzanan, elinde sazı, dilinde sözü diyar diyar gezerek Türk kültürünü gelecek kuşaklara ulaştıran kültür elçileri konumundadırlar. Türkler, nasıl ki Orta-Asya’dan Anadolu’ya gelirken, yer ve kişi adlarıyla birlikte; millî ve dinî gelenek ve göreneklerini de yeni yurtlarına getirdiler; Batı Avrupa’daki Türkler de aynı değerleri yaşadıkları ülkelere taşıdılar. Batı Avrupa’da yaşayan işçilerimizin yaşam biçimini, en iyi dile getiren âşıklarımız olmuştur. Batı Avrupa’ya giden âşıklarımız, âşıklık geleneğini sürdürmeye çalışıyorlar. Âşıklar, kültürümüzün yaşatılması ve yayılması hususunda, son derece önemli hizmetler gerçekleştirmektedirler (Sezen, 2004:42). Çeşitli yollarla temin ettikleri plaklardan ve teyp kasetlerinden Türk halk musikisi ve âşık havaları dinleyerek yıllarını geçiren Türk işçileri; daha sonraları dinledikleri âşıkları bulundukları ülkeye konser için davet ederler. Türk işçilerinin Anadolu’da bıraktıkları ailelerinin hayatlarını, çektikleri sıkıntıları yakından bilen bu âşıklar, Avrupa’da yaşayan Türk işçilerinin yaşayışlarını, karşılaştıkları problemleri de yakından görüp izlerler. Avrupa’daki Türk işçilerinin hâllerini ve Anadolu’da bıraktıkları eş ve çocuklarının gözyaşlarını şiirlerine, sazlarına, sözlerine dökerler. Gözleri yollarda kalan gelinlerin, çocukların, anaların duygularının tercümanı olurlar. Gurbette eş, dost, vatan hasretiyle yanıp kavrulan işçi ailelerinin yürek sesi olurlar (Kafkasyalı, 2005: 243).

Almanya, Hollanda, Belçika, İsviçre, Danimarka, Fransa gibi Avrupa ülkelerine davetli olarak giden birçok konserler veren âşıkların isimleri şunlardır: Murat Çobanoğlu, Yaşar Reyhanî, Mahzunî Şerif, İlhamî Demir, Rüstem Alyansoğlu, Fuat Çerkezoğlu, Nuri Çırağı, İsmail Cengiz, Yener Yılmazoğlu, Sefil Selimî, Âşık Nurşah (Durşen Mert), Hikmet Arifî Ataman. Bazı âşıklar ise çeşitli Avrupa ülkelerine yerleşip orada kalırlar. Ozan Ârif, Yusuf Polatoğlu, Yusuf Afşar, Âşık Temelli, Mehmet Ali Gül, Davut Akarslan, Hasbi Aslan, Âşık Fedaî, Şen Ozan, Fakı Eder, Ata Cananî, Ozan Çelebi, Uğur Geylanî, Coşkun Yılmaz, Ozan Nihat Sönmez bunlardan bir kaçıdır (Kafkasyalı, 2005: 243). Bu âşıklara, Almanya’da Âşık Şahturna, Ali Kabadayı, Hollanda’da; Ozan Mustafa Avşar ve Âşık Ömer Kadan da eklenebilir (Sezen, 2004: 42).

Türk tarihi boyunca devam eden ozanlık geleneği, Avrupa’da yaşayan iki kültür arasında sıkışıp kalmış Türk’lerin kültürlerini, inançlarını, gelenek ve göreneklerini öğrenmesi ve devam ettirmesi bakımından son derece önemli işlevlere sahiptir. Bu gelenek sayesinde kültürel değerler ve inançlar korunmaya çalışılmıştır. Sözlü kültür ortamında yetişen ozanlar, toplumun kültürel kodlarını özümseyen ve bunu hem eğlendirici hem de öğretici bir şekilde sazıyla halka yayan kültür aktarıcıları durumundadırlar.

2. Ozan Dursun Çelebi ve Ozanlık Geleneği İçerisindeki Yeri

Ozan Çelebi, 1952 yılında Erzurum’un Oltu ilçesinin Tutmaç Köyü’nde fakir bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelir. Asıl adı Dursun Çelebi’dir. Babasının bedenen sakat olması sebebiyle on iki nüfus olan ailesine bakmak zorunda kalır. Okula gidemez. Hem köyün çobanlığını yaparak hem de Oltu taşından tesbihler yaparak ailenin geçimini temin etmeye çalışır. Vaktiyle köylerine gelen dervişlerin söylediği ilahilerden ve zikirlerden çok etkilenmesi onda âşıklık ateşinin yanmasını sağlar. Âşık Sümmani’nin torunu Âşık Hüseyin’den saz çalmasını, ustası Âşık Reyhanî’den ozanlık geleneğinin inceliklerini öğrenen ve mahlasını alan Ozan Çelebi; atışma yapabilen, irticalen şiir söyleyebilen, lebdeğmez yapabilen kısacası bir âşıkta bulunması gereken özelliklerin hepsini taşıyan bir ozandır. Ozan, çırak olarak; Ozan Ömer Kadan ve Mehmet Seyyahi’yi yetiştirmiştir.

Ozan Çelebi 1975 yılında Hollanda’nın Venlo şehrine turist olarak gelir, çıkarılan af kanunundan yararlanarak burada işçi olur. Hollanda’da birçok dernek ve vakfın başkanlığını yapar. Üç çocuk babası olan Ozan Çelebi Almanya’da Türk İslam Birliği’nin düzenlemiş olduğu İkinci Avrupa Âşıklar Bayramı’nda birincilik ödülleri almıştır. Ayrıca daha birçok birincilikleri ve ödülleri olan ozan; Almanya, Hollanda, Belçika, Fransa, İngiltere gibi birçok Avrupa ülkesinde konserler vermiş, televizyon ve radyo programlarına katılmıştır. 600 adet şiirinden 119 tanesi bestelenmiştir. Ozanın 10 adet türkü kaseti mevcuttur. Ayrıca Ozan hakkında Mustafa Atasever tarafından “Bir Gurbet Şairi Ozan Dursun Çelebi Hayatı ve Şiirleri” adlı bir kitap da yayımlanmıştır.

Ozan Çelebi, şiirlerinde vatan hasreti, aşk, ayrılık, ölüm, gurbet, tabiat, tasavvuf, milli birlik ve Avrupa’da yaşayan Türk’lerin sorunları gibi birçok temayı işlemiştir. Şiirlerinde annelere, babalara ve çocuklara seslenerek onlardan kültürel değerlerimize, inancımıza sahip çıkmalarını istemiştir. Yıllarca Avrupa’da yaşayan vatandaşlarımızın asimile olmamaları ve milli benliklerini unutmamaları için bir ozan olarak üzerine düşen görevi yerine getirmeye çalışmıştır. Ona göre ozanlık; Türk kültüründe nesiller boyu devam eden bir “aktarma köprüsü”dür. Ozanlık milletimizin öz meyveleridir. Gurbet acılarını, Anadolu yollarını, kötülerin ve iyilerin tarihini dizelerinde işleyen halk ozanlarıdır. Onlar halkın dili ve yüreğidirler. Bir ozanın en önemli işlevlerinden biri de kültürünü gelecek kuşaklara aktarmak ve milli kültürümüzü diri tutmaktır. Ozan Çelebi, uzun yıllar saz dersleri vererek birçok öğrenci yetiştirmiştir. Bu dersler hala devam etmektedir. Bu dersler sayesinde hem kültürümüzü gelecek kuşaklara aktarmakta hem de gençleri zararlı ve olumsuz tutum ve davranışlardan uzak tutmaya çalışmaktadır. Ozanımız, folklorik eşyalarla süslediği bir “Kültür Evi”ne sahiptir. Bu ev adeta bir müze görünümündedir. Ozanımızı ziyarete gelenler bir yandan ozanın demlediği çayları yudumlarken bir yandan da kendilerini sazın ve sözün nağmelerine bırakıp bir kültür yolculuğuna çıkmaktadırlar.2

Bu çalışmada ozanın şiirlerine yansıyan dini, ahlaki, milli ve kültürel değerler ortaya konduktan sonra Türkiye’den Avrupa’ya yapılan bu göçün, Göçmen Türk toplumu üzerindeki etkileri ozanın şiirlerinden hareketle sosyolojik olarak da değerlendirilecektir.

3. Ozan Çelebi’nin Şiirlerinin Kültür Aktarımı Açısından Değerlendirilmesi

3.1 Dini Değerler

Bir toplumun yabancı kültür ortamında asimile olmadan varlığını devam ettirmesinde dini değerlerin çok önemli bir yeri vardır. Bir müslüman olarak Avrupa’ya göç etmiş olan vatandaşlarımızın Hıristiyanlık kültürünün potasında erimemesi, İslam dinine bağlılıklarıyla mümkündür. Kendisi de bir işçi olarak Avrupa’ya gelen ve birçok sıkıntılar yaşayan Ozan Çelebi, adeta içinde yaşadığı Göçmen Türk toplumunun bir sözcüsü olarak şiirlerinde dini değerleri sıkça işlemiştir.



3.1.1 Allah Sevgisi: Ozan Çelebi’ye göre “Allah sevgisi” her sevginin üzerindedir. Tabiatın nakışında, çiçeklerin kokuşunda, ermiş kulların bakışında “Allah sevgisi” vardır.

Dünyayı yoktan yarattın tabiatın nakışında sen varsın

Çiçekle süsledin onu kokuşunda sen varsın

Zaman içinde zaman halkettin insanlar görmek için

Ermiş kullar bunu görür bakışında sen varsın. (Atasever, 1999: 40)3

3.1.2 Peygamber Sevgisi: Yüce Allah’ın “Habibim” diye övdüğü iki cihan serveri, Hz. Peygamberimize duyulan sevgi ozanın şiirlerinde sıkça geçmektedir.

İki cihan sultanını

Ona bağlı ümmetini

İşliyoruz sünnetini

İnsanını seviyorum. (Atasever, 1999: 107)

Hz. Eyüp, Kuran’da dertlere ve hastalıklara karşı sabretmesiyle bilinen bir peygamber olarak Ozan Çelebi’nin şiirinde yerini alır.

Al yeşil süs vermiş çiçek bahara,

Bir gül için bülbül düşüyor zara,

Dert çeken insana vermiştir yara,

Derdine şükretmeyi Eyüp yaratmaz. (Atasever, 1999: 25)



3.1.3 Müslüman: Müslüman olarak doğduğu için şükreden ozan, imanlı bir Müslüman olarak Kuran’ı okumayı ve korumayı Türk toplumu için bir görev olarak görür.

Çok şükür Müslüman doğdum

İmanımı seviyorum

Hem okurum hem korurum

Kuran’ımı seviyorum. (Atasever, 1999: 107)

Allah’ın emrini tutmak, nehyettiği davranışlardan ve eylemlerden uzak durmak her Müslümanın görevlerindendir. Ozan bu dörtlüğünde bir müslümanın özelliklerini ortaya koyar.

Allah’ın emrini tutar

Müslümana bu yakışır

Nehyettiği şeyden kaçar

Müslümana bu yakışır. (Atasever, 1999: 86)



3.1.4 Haram-Helal: Haramı ve helali bilmek en önemli dini kaidelerden biridir. Ozana göre Hıristiyan toplumunda yaşayan Türkler, rızıktan nasiplenmek için sabahleyin erken kalkmalı, ibadetlerini yapmalı ve haramlardan kaçınmalıdırlar.

Helali helal bil, haramdan sakın,

Tuttuğun altındır taşa götürmez

Yatmayın gafletle erkenden kalkın,

Rızık dağılırken boşa götürmez. (Atasever, 1999: 70)

3.1.5 Ramazan Ayı: Ozanımız on bir ayın sultanı ramazan ayını “hoş geldin ya şehri ramazan” diyerek karşılar.

Biliyorsun çok özledik

Hoş geldin Şehri Ramazan

On bir ay yolun gözledik

Hoş geldin Şehri Ramazan (Atasever, 1999: 79)

3.1.6 Dini Vecibeler: Ozan başka bir dörtlüğünde beş vakit namazını kılmayanların ve nefsine uyanların cezalarını çekeceklerini şöyle vurgular:

Eğer nefsine uyarsan

Beş vakit namaz kılmazsan

Fitre, zekâtını vermezsen

Cezanı çekeceksin. (Atasever, 1999: 99)

3.1.7 Camiler: Hollanda’nın Roermond’da Fatih Cami’nin yapılmasına çok duygulanan Ozan ÇelebiSana hamdolsun Allahım” diyerek şöyle şükreder:

Avrupa’da temel attık

Fatih Camileri yaptık

Minarede kandil yaktık

Sana hamdolsun Allahım.4

3.1.8 Hafızlar: Ozan bir dörtlüğünde camiye, mescide hafız olmak için gelen yavruları arılara; hocalarını da şerbet alınan çiçeklere benzetmiştir:

Petekte balını yedi arılar

Mescide geldiler yavrularımız

Hocasından şerbetini aldılar

Balını verdiler yavrularımız. (Atasever, 1999: 98)

3.2 Ahlaki Değerler

Bir toplumu ayakta tutan değerler içerisinde ahlaki değerlerin çok önemli bir yeri vardır. Ahlaki değerler, her insan için gerekli olan güzel davranışlardır. “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” diyen peygamberimizin hayatı tüm Müslümanlar için örnektir.



3.2.1 Evlat Yetiştirmek: Türklerde evlat, bir ailenin devam etmesi ve ocağın sönmemesi açısından son derece önemlidir. Anne ve babalar tarafından evlat yetiştirmek gelecek neslin dini ve kültürel değerlerini korunması noktasında bir gerekliliktir.

Yetiştir evladın Allah yolunda

Vatana millete faydası olsun

Servetini harca onun uğrunda

Vatana millete faydası olsun. (Atasever, 1999: 85)

Şiirlerinde ahlaki değerlere de yer veren Ozan Çelebi bir dörtlüğünde ahlaki değerlere uymayan bir baba ve oğlun durumunu gözler önüne serer:

Sarmaş dolaş olmuş, dudak dudağa,

Babası bir yanda, oğlu bir yanda,

Kadeh kaldırırlar bardak bardağa,

Babası bir yanda, oğlu bir yanda. (Atasever, 1999: 33)



3.2.2 Gençlere Övgü: Zaman zaman gençlerin olumsuz davranışlarını eleştiren Ozan Çelebi, imanlı ve ihlâslı gençleri överek gelecekten ümitli olduğunu ortaya koyar.

İmanlı, ihlâslı, şerefli erler

Altın gibi gençlerimiz maşallah

Sevgi pazarında neler veren eller,

Altın gibi gençlerimiz maşallah. (Atasever, 1999: 103)

3.2.3 Analar: Hz. Muhammed’in “Cennet anaların ayakları altındadır” hadisinden hareketle annelerin önemini vurgulayan ozan, ak süt vererek yavrularını besleyen, mani söyleyerek çocuklarını büyüten analara bir saygı ifadesi olarak “aziz analar” diye seslenir:

Anadolu’m analarla övünür

Ak süt verir yavru besler analar

Zarif yüreğinde sevgi doldurur,

Beşik sallar, mani söyler analar.

Analar analar aziz analar,

Cenneti kazanır sizden insanlar. (Atasever, 1999: 117)

3.2.4 Videolar: 1970’li yıllarda Türkiye’de Türk sinemasının yaygınlaşmasıyla birlikte bu filmler, videolar Avrupa’da yaşayan vatandaşlarımıza da ulaşır. Şüphesiz bu videoların Türk kültürünün sinema yoluyla Avrupa’ya taşınması noktasında olumlu katkıları olmuşsa da bunlardan bazılarının ahlaki değerlere uymaması, insanların camilerden uzaklaşmalarına ve kahveleri doldurmalarına sebep olmuştur.

Son zamanlarda videolar ulaştı,

Camiler boşaldı, kahveler taştı,

Şu artist bu artist derken hava karıştı,

Yağmur beraberdir kar beraberdir. (Atasever, 1999: 59)
Sinema evlerde film oynuyor,

Çoluk çocuk ahlakını bozuyor,

Ev sahibi bile bile yanıyor,

Ateş beraberdir, nar beraberdir. (Atasever, 1999: 60)



3.3 Milli Değerler

Milli değerler bir toplumu yüzyıllardır ayakta tutan maddi ve manevi değerler bütünüdür. Milli değerlerini kaybeden toplumlar, tarih sahnesinden silinmeye mahkûmdur. Orta Asya’dan Anadolu’ya göç eden atalarımız, Anadolu’yu yurt edindikten sonra Avrupa’da Viyana kapılarına kadar dayanmış, gittiği her yere adalet götürmüş, dini ve kültürel değerlere saygılı olmuşlardır. Aynı gaye etrafında birleşen insanların sahip oldukları kültürel değerler bütünü, milli değerleri ifade eder. Milli değerlerini yitiren toplumların yabancı kültürlerin potasında eriyeceğini çok iyi bilen Ozan Çelebi şiirlerinde milli değerleri çokça işleyerek Avrupa’da yaşayan göçmen vatandaşlara milli bilinç kazandırmaya çalışır.



3.3.1 Bayrak Sevgisi: Bayrak, bir milletin bağımsızlığının, özgürlüğünün simgesidir. Bayrak milletimiz için bir namus meselesidir. Türk milleti bağımsızlığı için birçok şehit vermiştir. Ozan Çelebi; 1071 Malazgirt Zaferi’yle Anadolu kapılarının Türklere açılmasını, bayrağın gölgesinde gerçekleştiğini belirterek bu durumu “şeref” ve “huzur” kaynağı olarak görür:

1071 yılında Malazgirt ovasında

Şüheda şerbeti içtik, bayrak gölgesinde

Yurt edindik biz o zaman Anadolu bağrında

Ne şereftir, huzur açtık, bayrağın gölgesinde. (Atasever, 1999: 123)

3.3.2 Milli Birlik: Ozan Türküyle, Kürdüyle, Lazıyla, Çerkeziyle Türk milletinin bir bütün olduğunu ve birbirlerinden ayrılmaması gerektiğini öğütler:

Türk milleti bir bütündür

Ayrılmayın kardeşlerim

Bizi kurtaran bu yöndür

Ayrılmayın kardeşlerim.

Ne olur Allah aşkına. (Atasever, 1999: 84)



3.3.3 Vatan Özlemi: Vatanından genç yaşında ayrılarak gurbet ellere gelen, gurbette çok sıkıntılar çeken Çelebi, yıllarca vatan özlemiyle yanıp tutuşmuştur:

Dertli oldum Kerem oldum aşkından

Sıla sıla burcu burcu Türkiye

Garip oldum çıktığımda köşkünden

Sıla sıla burcu burcu Türkiye

Sana candır Türk’ün borcu Türkiye. (Atasever, 1999:151)



3.3.4 Mehmetçik: İsmini peygamber efendimizin isminden alan “Küçük Muhammetçik” anlamına gelen Mehmetçik bir kahraman olarak övünç vesilesidir onun şiirlerinde.

Çelebi’yim ünümüz var dünyada

Mehmetçik yenilmez hiçbir meydanda

Kızarsa toz eder aynı zamanda

Aslan yatağına tilki giremez. (Atasever, 1999: 90)

3.3.5 Kıbrıs Barış Harekâtı: 1974 yılında Rumlara karşı yapılan Kıbrıs Barış Harekâtı ozanın şiirlerine şu şekilde yansımıştır:

Ozan Çelebi’yim boşa yanmadık,

Magosa’dan girdik Lefkoş’a daldık,

Beşparmak Dağı’na bayrak astık,

Dokuz yüz yetmiş dörtte fermanımız var. (Atasever, 1999: 46)

3.3.6 93 Harbi: Doğu cephesinde, Erzurum’da Nene Hatun, Fatma Bacı gibi kahraman Türk kadınlarıyla Ruslara karşı vatan savunması yapan sivil halkın kahramanlıklarını da Ozan şöyle över:

Sivil halk Erzurum’da toplandık

Yediden yetmişe bir karar kıldık

Kazma kürek nacakları kuşandık

Nene Hatun Fatma bacılar gerçek (Atasever, 1999:114)

3.3.7 Kahramanmaraş ve Sütçü İmam: Ozan Çelebi bir dörtlüğünde; düzenli birliklerin yardımı olmaksızın Maraş’ta Fransızlara karşı milli mücadelenin, direnişin ilk kıvılcımını ateşleyen Sütçü İmam’a ve Maraş’a selam gönderir:

Fransızlar ile girdi savaşa

Allah yardım etti mü’min kardaşa,

Kahraman ismini veren Maraş’a,

Selam götür selam getir efendim. (Atasever, 1999: 89)

3.3.8 Yirmi Birinci Asır: Ozanımız yirmi birinci asrı Türklerin asrı olarak görür ve “Altın neslimiz” birleşmelidir, der. Bu idealin “elde bayrak, dilde Kuran, kalpte iman” ile gerçekleşeceğini gençlere müjdeler:

Gözeler kaynıyor bulaklar akar

Aklını fikrini kullan

21. asır Türklerin asrı

71. senedir kalmıştı yaşlı,

Altın neslimizin birleşme faslı

Aklını fikrini kafanı kullan. (Atasever, 1999: 81)
Dünyadaki gelişmeler bize düşen görev

Yirmi birinci asırda bizim olacak gençler

Nasıl olmalı ki canım kalksın bütün engeller

Elde bayrak, dilde Kur’an, kalpte iman olmalı. (Atasever, 1999: 159)



3.4 Kültürel Değerler

Kültür; bir toplumun maddi ve manevi alanlarda oluşturduğu ürünlerin tümüdür (Tezcan, 2008: 4). Kültürel değerlerine sahip çıkan milletler başka milletlerin kültürleri içinde asimile olmaktan kurtulmuşlardır. Elli yıldır Avrupa’da yaşayan göçmen Türklerin kültürel değerlerini korumada âşıkların çok önemli bir rolü vardır. Ozan Çelebi, Hollanda’da yaşayan Türk vatandaşların kültürel değerlerini unutmamaları için şiirlerinde kültürel değerlere çokça yer vermiştir.



3.4.1 Atasözü ve Deyimler: Atasözü: “Atalarımızın uzun denemelere dayanan yargılarını genel kural, bilgece düşünce ya da öğüt olarak düsturlaştıran ve kalıplaşmış biçimleri bulunan kamuca benimsenmiş özsözler”dir (Aksoy, 1988: 37). Deyim ise: “Bir kavramı, bir durumu, ya çekici bir anlatımla ya da özel bir yapı içinde belirten ve çoğunun gerçek anlamlarından ayrı bir anlamı bulunan kalıplaşmış sözcük topluluğu ya da tümce” (Aksoy, 1988:52) olarak tanımlanır. Şiirlerinde atasözlerini ve deyimleri de kullanan Ozan Çelebi, böylelikle kültürü gelecek kuşaklara aktarmak ister. Onun şiirlerinde kullandığı bazı atasözleri ve deyimler şunlardır:

Su uyur, düşman uyumaz kardeş” (Atasever, 1999: 36)

Aslan yatağına tilki giremez” (Atasever, 1999: 89)

Öldür yiğidi de hakkını yeme” (Atasever, 1999: 122)

“Atalarımız demişti ki, Çanakkale geçilmez” (Atasever, 1999: 124)

Yaş kesen baş keser, kıyma cana” (Atasever, 1999: 144)

Gönül verdim bir güzele” (Atasever, 1999: 22)

Bacasından duman tütmez ozanın” (Atasever, 1999: 50)

Zarfa söz doldurdum, büzdüm geliyor” (Atasever, 1999: 54)

Bir baltaya taş olmamış” (Atasever, 1999: 56)

Muhannete boyun eğen” (Atasever, 1999: 56)

Gözlerim yollarda kaldı gel oğul” (Atasever, 1999: 72)



3.4.2 Öz Kültür: Ozan Çelebi’ye göre; yetişen ikinci ve üçüncü nesil öz kültürüne isyan halindedir. Avrupa’nın mimsiz medeniyeti, seviyesiz ve terbiyesiz pragmatizm felsefesi, hürriyet sanılan ahlaksızlık hürriyetsizliği, anne ve babanın saygınlığının olmadığı düşüncesi Türk insanı ve çocukları arasında az değildir. Ozan, bir dörtlüğünde öz kültürünü kaybedenleri iblise benzetir:

Kayıp etmiş kültürünü, özünü,

İblise benzetmiş güzel yüzünü

Keser Çelebi’nin doğru sözünü

Kesenler şeytandan geri kalmıyor. (Atasever, 1999: 57)

3.4.3 Yunus Emre: Ozan Çelebi kendisini Türk halk şiirinin unutulmayan aşığı Yunus Emre gibi görmekte, onu kendisine örnek almaktadır:

Kendimi bildim bileli

Yunus Emre görüyorum

Allah’a âşık olalı

Yunus Emre görüyorum. (Atasever, 1999: 100)

3.4.4 Nasrettin Hoca: Onun şiirlerinde nükte, fıkra ve bilgeliğiyle gönüllere taht kuran Nasrettin Hoca da vardır:

Zatı muhteremin ayrı yeri vardır

Geleceğe ne hoş izler bırakmış,

Oku tarihinde bak ki neler var,

Unutulmaz eser sözler bırakmış. (Atasever, 1999: 88)

3.4.5 Gurbet: Bir dörtlüğünde de ozanımız “ne zaman izin sırası” diyerek ülkesine gitmeyi iple çekmektedir. Gurbet özlemi çeken ozan, Hollanda parasının gurbetçilerin vatanlarına dönmesini engellediğini söyler:

Ne zaman gelecek izin sırası?

Gurbette iyi olmaz hasret yarası,

Bizleri bağladı Hollanda parası,

Bazen bağlı bazen çözülüyorum. (Atasever, 1999: 55)

3.4.6 Avrupa’daki Âşıklar: Kültürel ve sanatsal faaliyetlere çok değer veren Ozan Çelebi, Avrupa’daki âşıkları kültürümüz, tarihimiz olarak görür:

Vatanımız, milletimiz

Avrupa’daki âşıklar

Kültürümüz, tarihimiz

Avrupa’daki âşıklar (Atasever, 1999:114)

3.4.7 Köy Düğünleri: Ozan zaman zaman eski günlere ve köy düğünlerine özlem duyar:

Nerde eski günler o örf adetler,

Burnumda tütüyor köy düğünleri,

Sevgi saygı hürmet güzel töreler,

Aklımdan çıkmıyor köy düğünleri. (Atasever, 1999: 75)

3.4.8 Oltu Taşı: Gençliğinde oltu taşından tespih yaparak geçimini sağlayan Ozan Çelebi bir dörtlüğünde Erzurum’un Oltu taşını şöyle över:

Allah’ım neler yaratmış

Hikmet var Oltu taşında

Kara taştan ekmek vermiş

Nimet var Oltu taşında (Atasever, 1999: 164)

3.5 Sosyolojik Açıdan Göçmen Türklerin Avrupa Dramı

Bir dönemin örf ve adetleri, kültürel değerleri, inanışları, sosyal yaşamı ve tarihi olayları; çağının tanığı, halkın konuşan dili olan ozanlar tarafından şiirlere yansıtılır. Türklerin Avrupa’ya göçü üzerine araştırmacılar tarafından birçok kitap ve bilimsel makale yazılmıştır. Ancak bu göçün halk şiirine yansımaları üzerine yapılan çalışmalar son derece azdır. Burada yapılması gereken Avrupa’ya göçün sosyolojik olarak gerçek manada etkilerinin ve sonuçlarının ortaya konmasında mutlaka halk kültürü ürünlerinin de dikkate alınmasıdır. Yaşadığı acıları, sevinçleri, tarihi olayları, savaşları, doğal afetleri; ağıtlara, türkülere, hikâyelere döken insanımızın ürettiği kültür, hayatın ta kendisidir aslında. Avrupa’ya bir işçi olarak gelen ve göçün bütün zorluklarını yaşayan Ozan Çelebi’nin şiirleri sosyolojik olarak üzerinde durulması ve düşünülmesi gereken şiirlerdir.

Ozan’ın yaşadığı topluma ve bozulan değerlere yönelik yaptığı mizahtan yoksun eleştirileri “şikayetlenme” türü olarak adlandırmak daha isabetli olur kanaatindeyiz. Çünkü “şikayetlenme” türü şiirler, âşığı şu ya da bu şekilde rahatsız eden, onun duygularını inciten, düşüncelerine ters gelen kişi, konu, kurum veya durumların şikâyet edildiği şiirler olarak tanımlanmaktadır ve bu tür şiirlerde genellikle toplumsal sorunlardan söz edilmektedir. (Boyraz, 2010: 143-144)

Ozan Türklerin elli yıllık Avrupa hayatını şöyle dizelere döker:

Aklım tarlasına fikrimi tohum Ektim de yetmedi elli senedir Umut harmanıma taşıdım horum5 Döktüm de yetmedi elli senedir.
Toprak toprak amma tarla tapusuz Çelik duvar ördüm girmesin hırsız Gündüz düşünceli gece uykusuz Yattım da yetmedi elli senedir.
İnce insan anlar toprak dilinden Merhamet hoşgörü sevgi yönünden Ayırmadan insanların elinden Tuttum da yetmedi elli senedir.
Çelebiyim Avrupalı Türk oldum

Yarım asır geçti artık yoruldum

Dikenli dikensiz dallara kondum

Öttüm de yetmedi elli senedir.6

Ozan bir şiirinde yaşamış olduğu olumsuzluklardan bunaldığı için “lanet olsun tüh yüzüne” diyerek Avrupa’yı eleştirir:

Sorarsanız Avrupa’yı

Almanya’yı Belçika’yı

Fransa’yı Hollanda’yı

Lanet olsun tüh yüzüne (Atasever, 1999: 49)

Avrupa’nın dini ve ahlaki değerleri de ozan tarafından eleştirilir:

Kilise içinde döner

İsa gelir diye sanar

Yediği ekmeği çiğner

Lanet olsun tüh yüzüne (Atasever, 1999: 49)

Ozan Çelebi’nin tek muradı Avrupa’dan kurtulmaktır. Çünkü içinde yaşadığı Avrupa değerleri onu rahatsız etmektedir:

Çelebi’dir benim adım

Gördüklerimi kınadım

Kurtulmaktır tek muradım

Lanet olsun tüh yüzüne (Atasever, 1999: 50)

Başka bir dörtlükte evladın babasını tanımaz olmasından yakınan ozan “Bizi Avrupa’dan kurtar ya Rabbi” diyerek Allah’a yalvarır:

Evlat babasını tanımaz oldu

Bizi Avrupa’dan kurtar ya Rabbi,

Bağbanlar kocadı, bahçe bozuldu

Bizi Avrupa’dan kurtar ya Rabbi (Atasever, 1999: 93)

Aslında Avrupa’da yaşayan Türklerin kendi kültürel değerlerine, inançlarına, kimliklerine sahip çıkması Avrupalılar için de olumlu olacaktır. Avrupalılar, Türklerin asimile olmasını, kültürsüz ve kimliksiz kalmalarını değil; onların kendi dilleriyle, kültürleriyle, inançsal değerleriyle dimdik ayakta durmalarını teşvik; bunun sağlanması için gerekli kolaylıkları da temin etmelidir. Çünkü Türkler bundan sonra din değiştirip Hıristiyan, ırk değiştirip Alman ya da Fransız veya İngiliz olacak değillerdir. Olsa olsa kendi kültüründen koparılmış, Avrupalı patentine uydurulmuş, asimile olmuş, kimliksiz, kişiliksiz, yozlaşmış, başıboş insanlar elde edebilirler. Bu insanların legal olmayan davranış sergilemesi, anarşik olaylara girişmesi, çevresini rahatsız etmesi, kısaca suç işlemesi ihtimali oldukça yüksektir. Bundan da en fazla olumsuz etkilenecek olan Avrupalılardır.” (Şişman, 2005:109) Ozan Çelebi ise kültürel kimlik konusunda: “Bugün uyuşturucu rezaleti ile şahsiyetini kaybedenler, kendini alkolizme kaptıranlar, gayrimeşru kazançlarla benliklerini unutanlar az değildir. Din ve imanını, öz kültürünü unutan, ikinci ve üçüncü neslin trajedik halleri içler acısıdır. Türkçeyi unutma derecesine gelmiş, taklitçiliğin, hippiliğin, şahsiyetsizliğin girdabında boğulan neslimiz endişe vermektedir ve bu durum ana problemimizdir” der ve gençliğin durumunu bir dörtlüğünde şöyle ifade eder:

Kimi dazlak oldu kimi hippi

Peta, Petra, Leon, Marion gibi

Ne kardeş tanıyor ne abla, bibi

Bizi Avrupa’dan kurtar ya Rabbi (Atasever, 1999:94)

Avrupa Dramı adlı şiirinde Avrupa göçünü kaptanı olmayan bir gemiye benzeterek Ankara’ya seslenir, yardım ister:

Altmış birde bindik biz bu gemiye,
Kaptanı yok, sürüyoruz Ankara.
Acaba döner mi bilmem geriye,
Bilenlere soruyoruz Ankara. (Atasever, 1999:167)

Türkiye’de “Almancı” Avrupa’da “yabancı” olmak ozanı çok üzmektedir. Almanya’ya ve diğer Avrupa ülkelerine giden ailelere “Almancı” denmiş ve bu kavram genel kabul görmüştür. Mahmut Tezcan Almancı aileyi; Avrupa ülkelerine işçi olarak çalışmak için gitmiş ve yurda kesin dönüş yapmış ya da yapmamış olan işçilerin oluşturduğu aile türü olaraktanımlar. (Tezcan, 2000: 174)

Vatanda Almancı burada yabancı,
Türk oğlunu hakir görmek ne acı,
Ahmet, Mehmet, Osman olduk davacı,
Hakkımızı istiyoruz Ankara. (Atasever, 1999:168)

Ozana göre gelecek nesil ortadan kayıp olmadan bir çare bulunmalıdır. Ozan halkın sözcüsü olarak sesini Ankara’ya duyurmak ister:

Allah’ın aşkına kurtarın bizi,
Sızının üstüne alırız sizi,
Çelebi söyledi dertlerimizi,
Gelecekten korkuyoruz Ankara. (Atasever, 1999:168)

Ozan Çelebi’ye göre Türklerin Avrupa’ya ilk gelişini 1960’lara dayandırmak tarihi bir yanılgıdır. Bu konuda ozan şunları söyler: “Adım Avrupa’yı baştan sona dolaşan atamız Atilla’dır. Viyana önlerine kadar gelen ve her gittiği yere insanlığı, hukuku, adaleti, eşitliği, hakkaniyeti, nezaketi, sevgiyi ve saygıyı, ilahikelimetullahı getiren yine muhteşem ecdadımız Osmanlılardır. Atalarımız “evladı fatihan” olarak Avrupa’ya açılırken dinimizi tüm beşeriyete tebliğ etmeyi ve Hz. Peygamberin “Batıya gidiniz” emrini yerine getirmeyi amaç edinmişlerdir. Ama ne yazık ki, sinsi ve aleni haçlı seferleri neticesinde birlik ve beraberliğimizin, devlet nizamımızın muhtelif etkenlerle pörsümesi sonucunda Avrupa’dan adım adım çekilmek zorunda kaldık. Ama takdiri ilahiye bakınız ki, 1960 yıllarında, insanımız bu defa davetli ve anlaşmalı olarak Avrupa’yı imar etmeye, bozulan sanayini yeniden kurmaya, perişan olmuş ekonomisini düzeltmeye, II. Dünya Savaşı’nda yıkılan binaları yeniden yapmaya geldi.”

Şüphesiz göçün iki cephesi vardır. Birincisi göç yapılan ülkede karşılaşılan sorunlar, ikincisi de geride bıraktıkları ailelerin yaşadıkları özlem ve acılardır. Hanımını ve çocuklarını memleketinde bırakarak Avrupa’ya gelen ozana hanımından bir mektup gelir. Hanımının mektubundaki duygularıyla duygulanan Ozan Çelebi bu durumu hanımının ağzından şöyle dizelere döker:

Sana bir ricam var esen rüzgâr,

Söyle efendime durmadan gelsin,

Gece gündüz durmaz ağlar yavrular,

Yavru hatırını kırmadan gelsin. (Atasever, 1999:60)

Almanya’da misafirken ispiyoncular tarafından şikâyet edilen ve ellerinden bağlanarak suçsuz yere Frankfurt Hanau Cezaevi’ne atılan Ozan, Alman hâkime suçsuz olduğunu anlatmak için bir şiir yazar:

Bir kuru davanın mahkûmu oldum

Yaratan Mevla’ya bağışla beni.

Ne eroin sattım, ne banka soydum,

Günahsız sabiye bağışla beni. (Atasever, 1999: 64)



4. Sonuç

Türklerin Avrupa’ya göçünün üzerinden elli yıl geçmiştir. Avrupa’nın işgücü ihtiyacını karşılamak üzere yapılan bu göç sonucunda geldikleri ülkede bir dönem, insan değil de bir “iş makinesi” muamelesi gören bu insanların sosyal, kültürel ve eğitim sorunlarıyla yeterince ilgilenilmemiştir. Türk devlet yetkililerinin de onları uzun süre ihmal etmeleriyle bu sorunlar daha da artmıştır. Yıllar sonra Avrupa ülkelerine öğretmenlerin ve din görevlilerinin gönderilmesiyle ve bu hata giderilmeye çalışılmıştır.

Kökü Orta Asya ozanlık geleneğine dayanan ve yüzlerce yıldır devam eden “âşıklık geleneği” Avrupa’da yaşayan ve iki kültür arasında sıkışıp kalmış olan Türklerin kültürlerini, inançlarını, gelenek ve göreneklerini öğrenmesi ve devam ettirmesi bakımından son derece önemli işlevlere sahiptir. Erzurum Âşıklık geleneği içerisinde yetişen ve 1975 yılından beri Hollanda’da yaşayan Ozan Çelebi, şiirlerinde kullandığı dini, milli, ahlaki ve kültürel değerlerle bir kültür aktarıcısı olarak göçmen Türk toplumunda çok önemli bir konuma sahiptir. Türk işçilerin sorunlarını çok yakından gözlemleme imkânı bulan Ozan, bu sorunları hem şiirlerinde yansıtmış hem de kültürü yaşatmak ve geleceğe taşımak için çok mücadele vermiştir. Ozan Çelebi içinde yaşadığı toplumun sözcüsü ve kültür elçisi olarak göçün sosyolojik boyutlarını da gözler önüne sermiştir. Zaman zaman çığlıklarını Ankara’ya duyurmak için feryat etmiş, eleştirilerini dile getirmekten geri kalmamıştır. Çelebi, Hıristiyan toplumu içinde erimeden ayakta kalmak için “elde bayrak, dilde Kuran, kalpte iman” olmalıdır diyerek göçmek Türk toplumunun sorunlarına çareler üretir.

Artık geçicilikten kalıcılığa dönüşen göçmen Türk toplumunun sorunları bu elli yıllık süreç sonucunda çok iyi analiz edilmeli, bilimsel araştırmaların sayıları arttırılmalı, kültür aktarımı işlevi gören ozanlar ve ozanlık geleneği desteklenmeli, yeni neslimize Türkçemiz ve tarihimiz en güzel şekilde öğretilmelidir. Milli, dini, ahlaki ve kültürel yönden vatandaşlarımızı boşluktan kurtaracak projeler geliştirilmelidir. Aksi halde gelecekte kendi değerlerinden uzaklaşmış, ne olduğunu bilmeyen bir toplumla karşı karşıya kalabiliriz.



KAYNAKÇA:

Aksoy, Ömer Asım (1988), Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü, İstanbul: İnkılâp Kitabevi Yayınları.

Artun, Erman (2005), Âşıklık Geleneği ve Âşık Edebiyatı, İstanbul: Kitabevi Yayınları.

Artun, Erman (2010), Âşık Edebiyatı Metin Tahlilleri, İstanbul: Kitabevi Yayınları.

Atasever, Mustafa (1999), Bir Gurbet Şairi Ozan Dursun Çelebi Hayatı ve Şiirleri, İstanbul: Kaplan Ofset.

Boyraz, Şeref (2010), Furkanî’nin Şiir Evreni Bağlamında Bir Monografi Denemesi, Ankara: Akçağ Yayınları.

Canatan, Kadir (1990), Göçmenlerin Kimlik Arayışı, İstanbul: Endülüs Yayınları.

Günay, Umay (1992), Türkiye’de Âşık Tarzı Şiir Geleneği ve Rüya Motifi, Ankara: Akçağ Yayınları.

Kafkasyalı, Ali (2005), “Batı Avrupa’ya Giden Türklerin Sosyal ve Kültürel Meselelerinin Anadolu Âşık Edebiyatına Yansıması”, A. Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi Sayı: 28 (Prof. Dr. M. Fahrettin Kırzıoğlu Özel Sayısı) Erzurum, s.241-255.

Karagöz, Recep (2007), Almanya Yeni Yurt, İstanbul: Fide Yayınları.

Kesgin, Bedrettin (2011), “Geçicilikten Kalıcılığa Göçün 50. Yılında Göçmenler” Perspektif Dergisi, Eylül-Ekim, s.6-7 Kerpen / Almanya.

Sakaoğlu, Saim (1986), “Ozan, Âşık, Saz Şairi ve Halk Şairi Kavramları Üzerine”, Kültür ve Turizm Bakanlığı III. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi Bildirileri, I. Cilt (Genel Konular), Ankara: Ankara Üniversitesi Basımevi. s. 247-251.

Sezen, Lütfü, (2004) İşçi Ailelerinin Gözüyle Batı Avrupa’daki Türkiye, Ankara: Kurmay Yayınları.

Şişman, Bekir, (2005) “Berlin’de Yaşayan Türk Gençlerinin Kültürel Kimlikleri Üzerine Bir Araştırma”, Millî Folklor, 2005, Yıl 17, Sayı 68, Ankara, s.96-109 .

Tezcan, Mahmut (2008), Kültürel Antropoloji, Ankara: Maya Akademi Yayınları.

…………………(2000), Türk Ailesi Antropolojisi, Ankara: İmge Kitabevi Yayınları.



 Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü / SAMSUN.

E-posta: bekir_sisman@hotmail.com



Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Türk Halk Edebiyatı Doktora Öğrencisi.




1 16. yüzyıla kadar kullanılmış olan “Ozan” sözcüğü, bu yüzyıldan sonra yerini eş anlamlısı “âşık”a bırakmış, daha sonraları “geveze”, “herze söyleyen” manalarında zikredilmiştir. Bir dönem yadırganacak ölçüde bütün şiir yazan ve söyleyenler için de kullanılmıştır. Ancak bugün “ozan” ya da “halk ozanı” tabiri daha çok “âşık” ve “halk âşığı” karşılığı olarak kullanılmaktadır. Bu tercihin bir nedeni de sanatçı tiplerin bu sözcüğü daha havalı bulmalarıdır (Sakaoğlu, 1986: 249).

2 06.03.2011 tarihinde Hollanda’nın Roermond şehrinde ozanla yapılan görüşmeden.

3 Bu çalışmada kullanılan şiirler; “Arseven, Mustafa (1999), Bir Gurbet Şairi Ozan Dursun Çelebi Hayatı ve Şiirleri, İstanbul: Kaplan Ofset.” adlı kitaptan alınmıştır.


4 18.02.2012 tarihinde Hollanda Roermond’da Ozan Çelebi’yle yapılan görüşmeden.


5 1. Biçildikten sonra balya ya da deste haline konulmuş ot. 2. Biçildikten sonra tarlada yapılan küçük burçak ya da mercimek yığınları. 3. Yeni olgunlaşan susam bitkisi, topraktan çıkarıldıktan sonra sapları iple boğulup baş tarafları birleştirilerek yapılan yığın: Horumlar çatladıysa çırpalım. (Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğü)

6 18.02.2012 tarihinde Hollanda Roermond’da Ozan Çelebi’yle yapılan görüşmeden.


Yüklə 95,79 Kb.

Dostları ilə paylaş:




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə