İntes-mart ayi geleneksel yemekli toplantisi o başkan



Yüklə 131,49 Kb.
tarix28.10.2017
ölçüsü131,49 Kb.




İNTES-MART AYI GELENEKSEL YEMEKLİ TOPLANTISI

-------o------

BAŞKAN – İNTES'in geleneksel yemekli toplantısına hoş geldiniz.

Bugünkü toplantının konusu, “Tarım ve Enerji Sorunu” başka bir ifadeyle, “Tarım ve Enerji Sektör Yatırımları”

Sayın Genel Müdürüm, bu toplantıya konuşmacı olarak katılmanızdan dolayı teşekkürlerimizi arz ediyorum.

Ülkemizin en eski ve en köklü kuruluşlarından Devlet Su İşleri Genel Müdürü Sayın Mümtaz Turfan, biraz sonra Türkiye'deki enerji ve tarım ile ilgili önemli açıklamalar yapacaktır.

Devlet Su İşleri, ülkemiz yatırımlarını gerçekleştiren, köklü bir kuruluş olmanın yanı sıra, bugün üyelerimiz arasında bulunan pek çok temsilcimizin de okulu olma misyonunu taşımaktadır. Köklü ve güçlü organizasyonların ortak özelliklerinden biri de, bireysel gelişimde üniversitelerin ötesinde, kişilere yüksek katma değer sağlamaları, ülkeye yetişmiş insan gücünü en yüksek seviyeye kazandırmasıdır. Cumhuriyet döneminde kamu kuruluşlarımızın pek çoğu bu misyonlarını yerine getirmiştir. Özellikle Devlet Su İşleri de, Karayolları da birer okuldur ve bu okullar ülkemize çok kıymetli mezunlar kazandırmışlardır ve kazandırmaya da devam etmektedirler.

Devlet Su İşleri’yle ilgili bu girişimden sonra, benim bugünkü açılış konuşmam, daha çok Devlet Su İşleri’nden başlayarak, kamuda çalışan teknik elemanların ücretlerinin nitelik ve nicelik olarak düşmesiyle ilgilidir.

Bu kuruluşlarda görev yapmaya çalışan kamu personelinin ücret ve sosyal haklarındaki büyük erozyon, bu kuruluşlarımızın nitelikli yeni personel istihdamını sağlamaları bir yana, mevcut personelinin dahi korunmasına imkân vermemektedir. Yatırımların hayata geçirilmesi, bir tarafında işveren idarenin, diğer tarafında inşaat sanayicilerimizin bulunduğu ortak bir çalışmanın ürünüdür. İnşaat sanayicilerimizin sorunlarını anlatırken, bugüne dek en önemli sorunu ödenekler olarak belirledik. Çünkü, üretimin, yatırımın hayata geçmesinin ilk adımını bu ödenekler teşkil etmektedir. Kamu yatırımlarını planlayan, denetleyen, bakımlarını gerçekleştiren kamu teknik personeli için de ücretler çok kritik bir noktaya gelmiştir.

Ödenek ve kamu personel ücretlerinin yetersizliği ve dengesizliği, kamu yatırımlarının ekonomiye kazandırılmasında büyük bir engel teşkil etmektedir. Yani, bizler nasıl ödenek istiyorsak, kamuda çalışan mühendis arkadaşlarımızın, teknik elemanların ve diğer tüm çalışanların da ödeneklerini yani ücretlerini istemek haklarıdır. Mühendisler, zor koşullarda ve gerekirse zora karşı çalışmaya okul zamanlarından itibaren alıştırılmaktadırlar. Diğer yandan, her an yarışa hazırdırlar. Ancak, biz de onlar için bu yarışta gerekli gıdayı, besini, enerjiyi temin etmek zorundayız. Eğer bunlar verilmezse, yatırımlar gayri ciddî ve de gecikmeli olarak tamamlanacaklardır.

Baraj, enerji, sulama, yol, otoyol, demiryolu, köprü gibi önemli devlet yatırımlarını planlayan, projelendiren, uygulayan, denetleyen ve işletmesini sağlayan, sorumluluk taşıyan mühendis, mimar ve teknik elemanların ücretlerinin hem yetersiz hem de dengesiz olması ve yanlarında çalıştırdıkları diğer personelden daha düşük ücret almaları büyük bir tehlike işaretidir. Trilyonlarca liralık yatırımların tüm aşamalarında muhtelif görevler ve sorumluluklar üstelen nitelikli insan gücümüzün çekirdeğini, kamuda görev yapan teknik elemanlar oluşturmaktadır. Ancak, aldıkları ücret asgari ücretin 2,5 katına dahi ulaşmamıştır. Devletimizin aslî ve sürekli görevlerini yürüten bu teknik elemanlar, yaptıkları işlerin büyüklüğü, önemi ve yüklendikleri sorumluluklar ile aldıkları ücret arasında sıkışmış durumdadırlar. Bu durumun ödenek yetersizliğiyle birlikte düşünülmesi halinde, kamu yatırımlarının daha da aksamasını sağlayacak ve telafisi mümkün olmayan sonuçları ortaya çıkaracaktır.

Sorunun bir başka boyutu da, aynı nitelikte mühendis ve teknik elemanların farklı kamu kuruluşlarında birbirinin birkaç katı farklılıklarla ücret almalarıdır. Aynı görevi yapanlar arasında 5 kata varan ücret farklılıkları bulunmaktadır.

Genel müdürün, muavininin, başkanın yanındaki çaycı, o insanlardan daha fazla ücret alabilmektedirler. Bu durumda, teknik elemanlardan nasıl verim alınacağı ve nereye kadar sorumluluk verileceği ciddî bir endişe yaratmaktadır. 17 Ağustos Depremi’nde hiçbir zarar görmeyen barajlarımızla övünüyoruz. Dolayısıyla, bu barajları planlayan, projelendiren, fen ve teknik kurallarına uygun yapımını ve yapım sonrasında güvenli bir şekilde işletmesini sağlayan teknik elemanlarımıza, bu çalışmaların karşılığının verilmesini istiyoruz. Bu istek, kamuda göre yapan teknik elemanlarımızın insanca yaşamalarına yönelik bir talep olduğu kadar, büyük fedakârlıklarla yapılan yatırımların korunması, bundan sonra yapılacakların da hak ettikleri şekilde yapımına yönelik bir taleptir. İyi ve kaliteli işler, ancak nitelikli insanlarla mümkündür.

Ülkemizde katrilyonlar harcayıp Atatürk Barajı gibi dünya ölçeğinde işler yapılmaktadır. Denizi geçerken, o barajı emanet ettiğimiz insanlara sefalet ücretleri ödeyerek derede boğdurmamalıyız. Akıl ve mantığın geleceği nokta budur.

Ben, kısaca personelle ilgili hepimizi ilgilendiren bu konuyu özellikle bir mühendis açısından bakarak kısaca izah etmeye çalıştım. Fazla da vaktinizi almak istemiyorum.

Bugünkü toplantımızın ev sahibi: Peker İnşaat ve Ticaret Sanayi Limited Şirketidir. Peker İnşaat, 1974 yılında, 28 yıl önce kurulmuş ve bugüne kadar faaliyet gösterdiği inşaat sektöründe başarılı projelere imza atmış, sektörün önde gelen firmalarından birisidir. Özellikle son yıllarda inşa ettiği sulama, altyapı, atık su arıtma tesisi, baraj, doğalgaz kompresör istasyonu ve boru hatları projeleri, Peker İnşaatı profesyonel manada doruğa ulaştırmıştır. Kendilerine bu ev sahipliğinden dolayı teşekkür ediyorum.

Şimdi sözü, aynı zamanda İNTES Başkanvekili olan Sayın Erhan Peker’e veriyorum.

ERHAN PEKER (İNTES Başkanvekili) – Sayın Başkan, değerli Genel Müdürüm, değerli bürokratlarım, çok değerli misafirlerimiz... Ben, Peker ile ilgili konuşmak istemiyorum. Çünkü, misafirlerimizin çoğunun tanıdığını düşünüyorum. Ancak, konumuz DSİ olduğu için, DSİ’deki tarım projeleri ödeneklerine çok kısa değinmek istiyorum.

Devlet Su İşleri, 630 bin hektar alanda sulama projelerini yürütmektedir. 2002 yılı itibariyle yürüttüğü bu sulama projelerinin toplam ihale bedeli 2,8 milyar dolardır. Ancak, Devlet Su İşleri’ne 2002 yılında tarım projeleri için ayrılan ödenek 470 trilyondur. Bu ödenek, DSİ’nin talep ettiği ödeneğin yüzde 12’si civarındadır.

Yine 470 trilyonun ancak yüzde 28’i büyük sulama projelerine aittir, diğer bölümü etüt proje, bakım-onarım vesaire işler için harcanmaktadır.

Dolayısıyla, bu tabloya baktığımızda, Devlet Su İşleri’nin, konu ettiğimiz yatırımları 20 yıldan daha uzun bir zamanda bitirebilme olasılığı vardır. Bu zamanda bu projelerin ekonomik ömrünü doldurmuş olacağını düşünüyorum. Dolayısıyla bu projelerin toplumda yarattığı sosyal ve ekonomik tahribatı da düşünmemiz gerekir. Ancak, bu projeler zamanında bitirilmiş olsa, tarım üretimi 5 kat artacak, 2,5 milyon insana istihdam sağlanacak ve 6 milyar dolar da gayri safi millî tarım geliri elde edilecek.

Bu tablo içinde tarım projelerinin ödeneklerine çok daha fazla emek vermemiz, dış kredi imkânlarını çok daha zorlamamız gerektiğini düşünüyorum. Bence, hidrolik barajlardaki ödeneklerin olabilirlik ölçüsü içerisinde tarım projelerine aktarılması için imkân yaratılması gereklidir.

Teşekkür eder, saygılar sunarım. Hepinize afiyet olsun.



BAŞKAN – Konuşmasını yapmak üzere, Sayın Mümtaz Turfan’ı kürsüye davet ediyorum.

MÜMTAZ TURFAN (DSİ Genel Müdürü) – Sayın Başkan, çok değerli konuklar, İNTES'in seçkin temsilcileri, değerli basın mensupları... Hepinizi şahsım ve kurumum adına saygıyla selamlayarak sözlerime başlıyorum.

Benim işim, anladığım kadarıyla hem zor hem kolay. Konuşmam, takriben 50 dakika civarında olacaktı ama, bunun 20 dakikasını arkadaşlar tamamladılar. Personelle ilgili pek bir şey söylemeyeceğim artık. Herkes anladığına göre, personel sorunlarını, saat 15.00’te randevu aldığım Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerine belirtmekten başka çarem kalmadı diye düşünüyorum.

Sayın Başkan, özlük haklarımızla ilgili veciz, özet bilgileriniz için size çok teşekkür ederim. Her zaman bürokrasinin basın toplantısı yapma şansı da olmadığından, önce enerji ve tarım sektörleri içinde basında, toplumda bazı yanlış bilgilendirmeleri, yanlış bilgilere dayanan yorumları izale etmek üzere, basın mensuplarının pek çok sorusuna cevap verecek tarzda bir konuşma düzeni içinde olacağım. İlk 15-20 dakikayı bu şekilde harcamayı düşünüyorum. Daha sonra sizin sorunlarınızı cevaplayacağım. Yeni önerilerimizi dile getirmeye çalışacağım. Bu öneriler, sadra şifa mıdır, sizinle tartışmaya hazırız. Çünkü, bu önerimizi kanun tasarısı olarak iki gün önce Bakanlığımıza takdim ettik. Konuşmamı, takriben 40 dakika içinde bitirme gayreti içinde olacağım.

Sayın Başkan, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü, 1953 yılında çıkarılmış 6200 sayılı Yasayla kurulmuş, katma bütçeli bir dairedir. Katma bütçe demek, ilk yatırımları Hazineden alacağı yardımlarla gerçekleştirecek, daha sonraki yatırımları ise bu yapmış olduğu ilk yatırımlardan dönen nemalarla gerçekleştirmeye devam edecek nitelikli bir kuruluş olma özelliğindedir. Ancak bu tasarı olarak kalmış, gerçekleştirilememiş, katma bütçe güdük, küçük bir bölüm halinde bütçelerde süregelmiştir. Katma bütçenin son yıllardaki değeri yüzde 1 veya 2’nin üzerine çıkamamıştır. Bu, sürekli olarak Devlet Su İşleri yatırımlarının Hazine’den alacağı yardımlarla gerçekleştirilmesine neden olmuştur.

Burada Devlet Su İşleri’nin muhtelif yıllarda Hazineye yapmış olduğu müracaatların kaynağını görmektesiniz. Açıkça, küçük yatırım bütçesi içinde Devlet Su İşleri de yer bulmaya çalışıyor.

2002 yılında yapmış olduğumuz, yaklaşık 7,5 katrilyonluk talebe karşılık, bize sadece 1,3-1,4 katrilyonluk bir tahsisat yapılabilmiştir. Bu, arzu edilenin beşte 1’idir. Bu, projelerin 5 misli süreyle gerçekleştirilmesi gerekliliğini ortaya koymaktadır. Bu, bizim bütün fizibilite görüşlerimizi aşağı yukarı sıfırlamaktadır. Bu dengeyi kesinlikle değiştirmemiz icap etmektedir. Enerji yatırımlarını bu tempoyla ve bu ödenekle götürecek olursak, 26 senede, tarım yatırımlarını 43 senede, hizmetleri de 15 senede, ortalama olarak da hepsini 30 senede bitirmemiz ancak mümkün olabilecektir.

Kasım ayında sizlerle birlikte olduğumuz bir başka toplantıda, bunun 38 yıl olduğunu beyan etmiştim. Çok küçük bir revizyonla bunun 30 yıla çekildiğini konuşmamın sonunda size anlatmaya gayret edeceğim.

Talep edilen ödeneklerle bize verilen imkânlar gönül ister ki, doğru orantılı olsun ancak, bu devletin içinde bulunduğu mevcut düzen, durum itibariyle maalesef mümkün değil ve bu şekilde görüldüğü üzere, 2002 yılı fiyatlarıyla, sabit fiyatlarla durumu değerlendirdiğimiz takdirde, ne kadar talep ederseniz edin, devletin vereceği miktar aşağı yukarı aynıdır. Bunu zorlamanın bir anlamı yoktur. Bütçeleri, projeler itibariyle yükleseniz dahi, devletin bu işe ayıracağı sabit bir gider vardır. Bunu devletin otoriteleri böyle görmektedir. Bu genişlemenin mümkün olmadığı, artık açık seçik bir gerçektir.

Son 5-6 yıldaki proje adetlerine baktığımızda, 1970’li yıllarda 100 civarında bulunan proje adetleri, 1980’li yıllarda 200’lerin üzerine, yakın bir zamanda da neredeyse 300’ü zorlayacak düzeye çıkmıştır. İmkânlar aynı olmasına rağmen, yıllardır proje sayısının artması dolayısıyla proje başına düşen ödenekler küçülmekte, daralmakta ve herkesi zorlamaktadır. 298 olan 2001 yılı projeleri, yaptığımız bir revizyonla oldukça aşağı indirilmiştir. Yine buna da konuşmamın sonunda bir miktar değinmeye gayret edeceğim.

Bizim projelerimizin bir diğer önemine gelince: Bu bir büyük sektördür, bu büyük sektörde asgari 250 ila 300 bin kişi doğrudan çalışmaktadır. Dolaylı çalışanları ilave edecek olursak, memleket nüfusunun önemli bir bölümü bu projelerden ekmek yemektedir. Bu projelerle gayri safi millî hasılanın yaklaşık dörtte 1’i oluşturulmaktadır. Hali hazırda gayri safi millî hasılanın dörtte 1’i, Devlet Su İşleri’nin gerçekleştirmiş olduğu projelerden doğrudan kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla, kalkınmanın temeli niteliğinde olan bu projelere değişik gözle bakmanın gerekliliğine inanıyoruz.

Sektör bazında konuya bakacak olursak, Türkiye, dünyadaki hidroelektrik enerji potansiyelinin yüzde 1’i, Avrupa enerji potansiyelinin de yüzde 16’sını haizdir. Halen memleketimize düşen yağışlar uzun yıllar ortalaması değerlendirmesi alındığında, 433 milyar kilovat saat brüt hidrolik imkânımız olmasına rağmen, bunun yaklaşık yarısına yakın miktarı olan 216 milyar kilovat saatlik elektrik enerjisinden, eğer yeterince paranız varsa yararlanmak mümkündür. Ancak, bu akıllıca bir yatırım olmaz. Alternatiflerle karşılaştırıldığı takdirde, alternatiflere üstün olan, alternatiflere göre daha ekonomik olan bölüm, bu 216 milyarın 125 milyar kilovat saatlik kısmıdır. Mevcut teknolojiler içinde bulunan alternatiflere göre en ucuz elektrik elde etme imkânı olan projelerin toplamı 125 milyar kilovat saat elektrik enerjisi üretmemize olanak sağlayacaktır. En ucuz enerji olduğuna göre bunun yapımı bir zarurettir. Bu alternatifin ortaya çıkarılmaması veya yapılmaması, daha pahalı enerjilerle, daha pahalı faturalar ödememize, daha pahalı enerjilerle Avrupa'da ekonomik olarak sanayileşmiş ülkelerle yarışma bazımızı bozmasına sebep olacaktır. Bu nedenle 125 milyar kilovat saatlik hidrolik potansiyelin gelişmesi bir zarurettir.

Acaba dış ülkeler ne yapıyor diye, bazı gelişmiş ülkelerin durumlarıyla Türkiye'nin durumunu karşılaştıracak olursak, teknik olarak yapılabilir projelerin, karşılaştırma bazı aynı olması bakımından çok dikkat çekici bir slayttır bu. Amerika Birleşik Devletleri, ekonomik olmayan projeler de dahil olmak üzere, hidrolik potansiyelinin yüzde 86’sını, Japonya yüzde 78’ini, Norveç yüzde 68’ini kullanmaktadır. Kanada yüzde 56’sını kullanmakta ise de, Kanada’nın enerji ihtiyacı yoktur. Geri kalan yüzde 44’lük tüm projeleri proje olarak mevcut olup, gerektiğinde bir senaryo olarak kullanmak üzere saklanmaktadır. Türkiye'nin durumu burada biraz hüzün vericidir. Türkiye bu bazda, diğer ülkelerle karşılaştırıldığında, bu potansiyelin sadece beşte 1’ini kullanmaktadır.

Şimdi, elektrik enerjisinin değişik kaynaklardan üretildiği, değişik kaynaklara değişik modellerle finansman sağlandığı ve yarışmanın da acımasız bir şekilde, özellikle enerji piyasasında devam ettiği bu ortamda, hidrolik enerjiye yönelik çok haksız eleştiriler vardır. Bu eleştirileri izale etmek üzere, özellikle sayın basın mensuplarının dikkatini çekmek istiyorum. “Hidrolik enerjiler güvenilir mi?” diye değişik ortamlarda konuşmalar yapılmaktadır. ‘Kuraklık dolayısıyla şu kadar enerji ürettik, bundan dolayı bazı mazeretlerimiz var’ denilmektedir. Bu, ilk bakışta doğru gibi gözükmekte ise de, bütün bu projeler bir fizibilite, planlama esasına göre ortaya çıkarılmaktadır. Bu planlama ve fizibilite esaslarında planlanan güvenilir üretim miktarımız, bizim bütün projelerimiz için, 29 milyar kilovat saattir. Burada planlanan güvenilir üretimle, gerçekleşen fiilî üretim arasındaki farklılıkları görüyorsunuz... Bazı yıllarda fazla, bazı yıllarda az ama, ortalama itibariyle planladığımız enerjiyi kurak-sulak mevsim demeden, ortalamayı tutturacak şekilde almaya gayret ediyoruz.

Ayrıca, Pik enerji üretimi itibariyle hidrolik kaynaklardan enerji elde etmenin büyük bir avantaj olduğu da asla unutulmamalıdır.

Hidrolik enerjinin pahalı olduğu söyleniyor. Ben bunun, yanlış bir takdimden ortaya çıktığını sanıyorum. Çünkü, hidrolik enerji eğer pahalı olsa, Amerika Birleşik Devletleri’nde yüzde 78 oranında veya Norveç’te yüzde 56 oranında kullanılması mümkün değildir. Hidrolik enerjinin ilk yatırımı yüksektir, ilk yatırımı yüksek olan projelerin pahalı olması gerekmez. Nükleer santrallar, hidrolik santrallara göre ilk yatırım itibariyle daha yüksek bir enerji üretim şeklidir. Linyit ve ithal kömür, aşağı yukarı, hidrolik enerjiyle aynı yatırımı gerektirmektedir. İlk yatırımı ucuz olan, sadece gaz santrallarıdır. Ancak, gaz santrallarının işletme maliyetleriyle hidrolik santralların işletme maliyetleri karşılaştırıldığında, yaklaşık 20 kat hidrolik enerjinin faydası görülmektedir. Uzun vadede hidrolik enerjinin pahalı olduğunu söylemek, hidrolik enerjiye düşmanca tavır almaktan başka bir şey değildir.

Birkaç fiilî örnek göstermek gerekirse, en çok bilinen üç santralımızı takdim etmeye çalışacağım. Atatürk, Karakaya ve Keban barajları, yapıldıktan, üretime geçtikten sonra, sırasıyla: 7-5 ve 7 yıl içinde kendisine yatırılmış olan tüm paraları faizleri ile birlikte geri ödemiştir. Bu projelerin bundan sonraki getirileri, ekonomiye kazandırılacak artı puanlardır. Dolayısıyla hidrolik santralların pahalı olduğu fikri son derece yanlıştır.

Türkiye, bulunduğu coğrafî rokasyon ve hidrolojik koşullar itibariyle sularını depolamak mecburiyetindedir. Gerek mevsimsel gerek yıllık değişimler dikkate alındığında, Türkiye'nin sadece iki noktasında, Doğu Karadeniz ve Antalya yörelerinde depolamasız hayatı sürdürebilir. Bunların haricinde her yerde depolama tesisleri yapma mecburiyetindesiniz. Bu mecburiyet hayatın asgari koşulu olduğuna göre, bu mecburiyetin ortaya koyduğu barajlardan hidrolik enerji almamak da çok akıllıca bir tutum olmasa gerekir diye düşünüyoruz.

Hidrolik enerji üreten tesislerin çok kısa sürede dolacağı gibi saçma sapan, tekniğe dayanmayan bazı görüşler zaman zaman ileri sürülmektedir. 1974 yılından beri bilfiil çalışmakta olan Keban Barajı’nda yapılan ölçümler sonucu, Keban Barajı’nda sadece rüsubat için bırakılan hacmin dolması için gereken süre, yaklaşık 625 yıldır. Diğer barajları dikkate alacak olursak, bu süre, Karakaya Barajı’nda 680 yıl, Atatürk Barajı’nda, rüsubat Keban ve Karakaya’da tutulduğu için 7 bin yıldır. Bu tarzda hidrolik enerjiye yapılan eleştiriler haksızlıktan başka bir şey değildir. Tekniğe dayanmamaktadır, tekniğin dışında doğrudan doğruya düşünmeden söylenmiş haksız sözlerdir diye düşünüyoruz.

Son zamanlarda moda olan, her şeye karşıyız prensibiyle hidrolik enerjiye de karşı çıkan bazı gruplar, hidrolik enerjinin çevre sorunları yarattığını iddia etmektedirler. Kesinlikle böyle bir şey yoktur. Eğer akıllıca yapılıyorsa, tekniğine uygunsa, planlanan, projelendirilen şekilde projeler gerçekleştiriliyorsa, en çevreci enerji üretici hidrolik santrallardır.

Özetleyecek olursak: Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü, 1963 ile 2000 yılları arasında enerji sektörüne yaklaşık 14 milyar dolar yatırım yapmıştır. Bu yatırımın karşılığı olarak elde ettiği tesislerden, son 20 yılda bara çıkışındaki değer itibariyle, 5 sent değerlendirmesi yapmak suretiyle, elde edilen gelir 14 milyar dolarlık yatırıma karşılık, 26 milyar dolardır. Bunun üzerinde katma değerler ilave edildiği takdirde, bu sistemin ne kadar değerli olduğunu anlamamak mümkün değildir.

Bu tesisleri yapmak için, mühendislik gücü, işgücü, müteahhitlik gücü açısından çok şükür memleketimizde bir sıkıntı yoktur. Fakat tek sıkıntı, para, diğer bir ifadeyle finansmandır. Finansman meselesine çözüm bulduğumuz takdirde bu sistemlerin bir an önce devreye girmesinde hiçbir mahzur bulunmamaktadır.

Konuya biraz da tarım sektörü açısından bakmak istiyorum. Genelde hidrolik enerji, bir serbest piyasa ekonomisi içinde son yıllarda diğer alternatiflerle mücadele ettiği için basında fazla yer almakta, tarım ise hemen hemen basında unutulmuş bir sektör gibi görülmektedir. Halbuki bir diğer önemli sektör de tarım sektörüdür.

Türkiye, 2001 yılı itibariyle 4,7 milyon hektar araziyi sulamakta olan bir ülkedir ve 30 yıl sonra, yaklaşık 2030 yılında 8,5 milyon hektar arazinin sulanması hedefimizdir. Bu hedefe ulaşmak için plan ve programlarımızı yapıyoruz ama, konuşmamın başında söylediğim gibi, yüzde 10-15 ödeneklerle bunların yapılması mümkün görülmemektedir. Tarımda yaptığımız yatırımlar toplamı, 1963 yılından itibaren yaklaşık 12,7 milyar dolardır. Tarımın en önemli özelliği, nüfusun yüzde 40’ını ilgilendirmesinden kaynaklanmaktadır. Bizim gerçekleştirdiğimiz projeler, yaklaşık 4 milyon kişiyi doğrudan doğruya ilgilendirecek projeler niteliğindedir. GAP’ın gerçekleştirilmesi halinde, yine yaklaşık yarım milyon kişiye, vasıfsız işçiye, doğrudan iş bulma olanağı ortaya çıkacaktır. Tarımın da enerji sektörü gibi Türkiye açısından tek sorunu, finansmandır.

Konuşmamın başında, katma bütçeli bir idare olmamıza rağmen, katma bütçemizin popülist politikalar dolayısıyla olamadığını, bütçemizin yüzde 99’unun doğrudan doğruya millî bütçeden kaynaklandığını ifade etmiştim. O halde finansman modellerine bakacak olursak, ilk finansman modeli gibi gözüken millî bütçenin görüntüsü, bu projelerin gerçekleştirilmesi için yeterli görülmemektedir. Yani, her sene Maliye Bakanlığı’na gidip bu projeler için ödenek talep edip, bundan sonraki projelerin zamanında gerçekleşeceğini ümit etmek bir hayalden öteye gitmemektedir. Konuya dış kredi açısından bakacak olursak, dış kredi bedava alınan bir para değildir. Dış kredi, külfetiyle dışarıya ödenecek bir para maliyetini ifade eden bir çözüm tarzıdır. Ancak dış kredinin sevimli görünmesinin nedeni, bazı projelerin sorununu çözmesinden kaynaklanmaktadır. Sorunu çözülenler mutlu, sorunu çözülemeyenler de son derece mutsuz olmaktadır. Bu, sektöre köklü bir çözüm getirdi, getiriyor, getirecek diyemeyiz. O halde, ‘Dış kredi çabalarımızı münferit projeler için devam ettirmeliyiz’ fikri doğrudur ama, sektörün tamamının dış krediyle çözülmesi fikri bir hayalden öte değildir. Çünkü, dış kredide para maliyeti iç borçlanmayla elde edilen ve millî bütçeden alınan para maliyetinden çok farklı değildir. Sadece, biraz önce belirttiğim gibi, bazı projelere özellik ve öncelik vermektedir. O proje sahipleri, gerek vatandaşlar gerek iş sahipleri mutlu olmaktadır. Ancak bu mutluluk, hepimizin mutluluğu için yeterli değildir.

Hükümetler arası ikili işbirliği çerçevesinde ele alınan projeler de, bir nevi belli projelere konsantre olmak suretiyle dış kredi almaktır. Dış kredilerle ilgili söylenen fikirler bunun için de geçerli olabilir.

Zaman darlığı dolayısıyla, diğer finansman kaynaklarını bu aşamada bahsetmek istemiyorum. Ancak, bundan sonraki göreceğimiz slaytta dış kredinin ne kadar hayal olduğu, dış krediye bel bağlamamamız gerektiği, ilk etapta kendi ayaklarımız üzerinde bir miktar durmamız gerektiğini çok iyi ifade etmektedir. Birkaç hafta önce ABD-Türkiye arasındaki ekonomik işbirliği anlaşmaları sırasında ortaya konulan bu grafiği takdirlerinize arz ediyorum. ABD’nin muhtelif dış ülkelerdeki yatırımlarının seneler içindeki gelişiminde Türkiye tuş olmuştur. En alttadır ve gelişecek gibi bir trent de göstermemektedir. Bunun muhtelif sebepleri vardır ancak, buradan çıkardığımız sonuç, Devlet Su İşleri projelerinin tamamının kısa vadede dış kredilerle çözülmesi imkânı bulunmadığıdır. Bu, bazı şanslı, münferit projeler için tatbik edilmektedir. Bunu genişletme çabalarımız devam etmelidir ancak, bu çabalar kanımca tüm projeler için, tüm insanların mutluluğu için yeterli değildir.

Bu yüzden, biraz da ‘ne yapmak lazım’ konularına değinmemizde yarar vardır. Önce, kuruluş kanunumuza yönelecek olursak, bizim kuruluş kanunumuzda bazı değişiklikler yapmamız gerekliliğine inanıyoruz. Yapmamız gereken değişiklikler, neleri ihtiva etmelidir? Tasarlanan değişikliklerde öngördüğümüz ana fikir ve amaçlar nelerdir? Bunları belirlemeliyiz. Yapacağımız değişiklik kesin olarak özel sektörü ön plana çıkarmalıdır. Artık bu işlerde devletin öncü rolü kenara çekilmeli, devlet bu projelerde sadece murakabe ve müşavere görevi yapmalı, arzu eden istekli firmalar, özel sektör temsilcileri varsa, bu projelerin tamamı öncelikle ve hızla özel sektöre bir şekilde devredilmelidir. Yapacağımız değişiklik bunu öngörmelidir.

Diğer bir husus, her sektörün kendi içinde muhasebeleştirilmesi gerekmektedir. Bunu biraz açmak istiyorum. Özellikle enerji sektöründe hidrolik projelerle sağlanan avantaj, kömür projeleriyle kaybedilmemelidir. Eğer hidrolik projelerin bir avantajı varsa, kendi içinde muhasebesini yapmalıyız, kömür avantajlı ise kendi içinde muhasebesini yapmak, gaz avantajlı ise gazı kendi içinde muhasebeleştirmek ve halka arz etmekten başka çareniz yoktur. Şu anda yapılan ucuz hidrolik enerji projelerinin sırtına, kömür projelerini yüklemiş götürüyoruz. Bu yanlıştır. Getireceğimiz öneri ile her cins üretecin ayrı muhasebeleştirmesini ortaya konulmalıdır.

Özel sektörün ilgi duymadığı, Uluslararası Büyük Barajlar Komisyonu’nda tespit edilen bir kural var. Bu, her memleket için geçerli olmasa da, 50 megavat 50 milyon dolarlık diye bir çizgi var. Bu, memleket memleket değişebilir ama, bu çizginin üzerindeki projelere hiçbir memlekette özel sektör talibi bulmak mümkün değildir. Ancak, konuşmamın başında bahsettiğim avantajları kamunun menfaatleri açısından gerçekleştirmek için, özel sektörün ilgi duymadığı tüm projeler finansman güvencesi sağlanarak kamu tarafından ele alınmalıdır. Yoksa, hayali projelerle, proje portföyünü 300’e çıkarmakla, aynı ödeneklere devam etmekle, ortalama 30 yılda projeleri bitirme felsefesiyle bu projelere kesinlikle yaklaşılmamalıdır. Eğer böyle yaklaşılacaksa hiç yapılmaması daha doğrudur. Çünkü, hidrolik projelerin 5 yıllık olanlarından herhangi biri, kurumumuz tarafından seçilmiş, bunun üzerinde yapılan çalışmalarda bu projenin 8 veya 9 yılda bitmesi halinde, rantabilitenin yarısı, 13 yıldan daha ileriki yıllarda bitmesi halinde de rantabilitenin tamamı ortadan kalktığı gözlenmiştir. Projelerin sayısını artırarak, yüzde 10 veya 20 ödenek koyarak projelerin yapım süresini uzatmak, çok sakıncalıdır. En azından ekonomik açıdan sakıncalıdır.

Kamulaştırma ile ilgili bazı çözümler getirilmelidir. Biz, yeni sistemde, her 100 birim kıraç araziye 90 birim sulak arazi önereceğiz. Bunu kabul edenlere sulama hizmeti götüreceğiz. Kabul etmeyenlere, yaptığımız hesaplara göre, bu tempoyla gidersek, 60’ıncı yıl sıra gelmektedir. Bu şekilde yapacağımız revizyonla projelerimizde asgari yüzde 25 tasarruf sağlanması mümkün olabilecektir. Kamulaştırma ödeneklerinin daha fizibıl, rantabl kullanılması doğrudan doğruya yatırıma çevrilmesi açısından bu gereklidir.

Bunun bir başka faydası da, projelerin toplulaştırmaya uygun bir şekilde yapılması dolayısıyla projenin kendi içindeki düzelmede, daha fizibıl bir şekilde gerçekleştirilmesine sebep olacaktır.

Bütün yapılan çalışmalar, projelerin zamanında tamamlanmasına yönelik olmalıdır. Zamanında tamamlanmayan projeler, yapana da, idareye de, kamuya da külfettir. Bu külfeti mutlaka sırtımızdan atmamız gerektiği inancındayım.

İlk etapta neler yaptık veya neler yapmayı düşünüyoruz? Bunları iki türlü ele aldık. Birisi, kısa dönemde yapılanlar. Bunların çoğuna sadece başlıklar halinde değineceğim, çünkü zaman epeyce ilerledi. Uzun dönemde yapılanları bir nebze bahsettikten sonra konuşmamı bitirmeye gayret edeceğim.

Kısa dönemde idarî yapılanmada bazı değişiklikler yaptık. İdarî yapılanmada yaptığımız değişiklikler, bir iç mesele olduğu için burada açıklamak istemiyorum ama, bir tanesini örnek olarak bahsetmekte yarar var. Devlet Su İşleri’nde yaklaşık yüzde 50 civarında tutulan asil yönetim kadrosu, yüzde 95’lere kadar çıkarılmıştır. Vekalet sistemi ortadan kaldırılmıştır. Böylece yöneticinin, memurun başında Demokles’in Kılıcı gibi duran vekalet sistemi bu tür işlerde verimli işlememektedir. Verimliliği artırmak için idarî yapıda yaptığımız değişikliklerden kastımız buna benzer konulardır.

İdare-müteahhit ilişkileri konusunda kısa dönemde bazı düşüncelerimiz var. İlk etapta, Devlet Su İşleri, Hazine ve DPT arasında sıkışmış olan bazı projeler, bilindiği üzere hayata geçirilmeye çalışılmıştır ve bunlardan 4’ü bu sıkışıklıktan çıkmıştır. Geriye kalanlar da aynı metotla, aynı düzen içinde sıkışıklıktan çıkarılma çabalarımız devam ettiği sürece çıkarılacaktır.

Yine kısa vadede yatırımların hızlandırılması amacıyla, yatırımcılardan, müteahhitlerden bir dilekçe beklentimiz var. Bu sene işlerini bitirmek isteyen müteahhit arkadaşlarımız bize müracaat edebilirler. Sözleşmede yapacağımız revizyonlarla, bu sene ödeyemediğimiz miktarlar, önümüzdeki sene Bayındırlık Bakanlığı rayiçleriyle değerlendirilmek suretiyle ve sözleşmede yapacağımız revizyonlarla sizlere ödenebilecektir. Bu bir zorlama değildir, bu bir tekliftir. Bu teklife evet diyen müteahhit arkadaşlarımızın dilekçelerini bekliyoruz.

Bir diğer tedbir, projelerimizin olumlu yöne çevrilmesi açısındandır. Proje sayısında fevkalade azalma yapılmıştır. 300 civarındaki proje adedi 241’e düşürülmek suretiyle, bu sene, 3,1 katrilyonluk portföy hafifletmesine gidilmiştir. Bu, önümüzdeki yıllarda tüm projelere olumlu şekilde yansıyacaktır. Ben, daha evvelki uygulamaları bilmiyorum ama, bu, Devlet Su İşleri tarihinde en radikal uygulamalardan biridir.

Bir başka aldığımız tedbirle davet usulü ihale yapmamayı kararlaştırdık. Son altı ayda tek bir davet usulü ihale yapılmamıştır. Çok büyük bir zorunluluk, çok büyük bir mazeret olmadıkça davet usulü ihale yapılması düşünülmemektedir. Ancak, ikili işbirliği çerçevesi içinde, daha önce ele alınmış tüm projeler koşulları içinde değerlendirilip sonuçlandırılacaktır. Bu, Türkiye Cumhuriyeti’nin namusudur. Hükümetimizin imza ettiği evrakların hayata geçirilmesi bizim görevimizdir.

Eğer gerekiyorsa yeni KEK toplantıları ve programları düzenlenebilir. Bunda hiçbir mahzur yok ancak, bu düzenlemenin içine rekabet unsuru mutlaka sokulmalıdır. Bu, sizlerin arasından yaptığım 26 kişilik soru-cevap sonucu elde ettiğim sonuçtur. Herkes rekabeti çok arzuluyor. Bu, bizi de çok mutlu ediyor. Rekabet sisteminin KEK protokollerine yansıtılması en büyük arzumuzdur.

Daha pek çok işlemlerimiz var ama, onları müsaade ederseniz bu konuşmamda arz etmeyeyim. Uzun dönemde yine idarî yapılanma üzerinde düşündüğümüz bazı hususlar vardır. Bölge teşkilatları üzerinde, merkez teşkilatları üzerinde olan bu hususların bu aşamada açıklanması çok da uygun değildir. Ancak, bu bizim daha verimli, daha etkin çalışmamıza, işlerimizi daha iyi yapmamıza yönelik çalışmalardır. Yoksa, bölge teşkilatlarını kapatmaya yönelik dar bir açıdan konuya bakılması değildir. Daha efektif, daha rantabl, daha rasyonel çalışmanın sonucu olarak ortaya çıkacaktır.

Uzun dönemdeki kanımca en önemli değişiklik paketi, enerji ve tarım hizmetlerinin gerçekleştirilmesine yönelik, özellikle enerji projelerini ön plana çıkaracak ve rahatlatacak, tarım projelerinde de kısmî bir rahatlık sağlayacak bazı hukukî, radikal değişikliklerdir. Bunlardan ilki, hali hazırda mülkiyeti bize ait olan, yaklaşık 32 adet projenin (bunların üretim kapasitesi 23-24 milyar kilovat saattir) enerjilerinin Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü tarafından satılması ve bu satıştan elde edilen gelirin yalnız enerji projelerinde kullanılmak üzere, tekrar Devlet Su İşleri’ne ödenek kaydedilmesi konusunda kanun değişikliğidir.

İkinci önerimiz: Sulama alanlarında yüzde 10 kesinti yapmak suretiyle elde edilecek arazinin kamulaştırma esnasında takas edilmek suretiyle heder edilen kamulaştırma ödeneklerinin yatırıma dönmesidir. Bu operasyonla, sadece kamulaştırma ödeneklerinden tasarruf edilmeyecek, aynı zamanda proje üzerindeki teknik rahatlık dolayısıyla yüzde 25 civarında proje rahatlığı getirecek ve dolayısıyla mevcut duruma hiç dokunmadan, herhangi bir ilave ödenek, kaynak istemeden, mevcut durumu yüzde 50 daha rantabl hale getirmek mümkün olabilecektir.

Bu konuda konuşmak istemiyorum, Sayın Başkan yeteri kadar bu konuya değindi. Ancak, bir başka ve bizi rahatsız eden, özellikle kamuyu iş yapmaz duruma getiren önemli bir konu var. Her platformda, tekrar ettiğim bu konu, denetim mekanizmalarıdır. Denetim, kamunun tuzudur, ancak biberi olmamalıdır. Denetim yeteri kadar olmalıdır. Yetersiz denetim tuzsuz yemeğe benzer ama, yeterinden fazla denetimle de şap gibi bir yemek elde dersiniz. Denetim, yöneticilerin başını son derece ağrıtan, lüzumsuz mesai harcamasına sebep olan bir noktaya, bir aşamaya gelmiştir. Devlet Su İşleri, kendi teşkilatı içinde imzasız hiçbir dilekçeyi, hiçbir şekilde işleme koymamaktadır. Bu, açık seçik deklere edilmiş bir fikir olmasına rağmen, kendi üstünden gelen yazılı talimatlarla imzasız dilekçelere bakmak mecburiyetindedir. Bu, imzasız dilekçe yazanların sadece adresini değiştirmiştir. Eğer bir haksızlık, yolsuzluk varsa, bu haksızlık ve yolsuzluğu, kimliğini ortaya koyarak, cesaretle, vatandaşlık görevini yapmaktan kaçınan insanlardan utanıyorum. Bunları göreve davet ediyorum. Eğer böyle bir şey varsa lütfen bize bildirsinler. Ancak, imzasız dilekçeleri sağa sola göndermek suretiyle kendi arzuları doğrultusunda idareyi yönlendirmek, ahlaksızlıktan başka bir şey değildir. Bu ahlaksızlığı önlemek hepimizin görevidir diye düşünüyorum.

Bu duygu ve düşüncelerle ve sabrınız için hepinize teşekkür ederek huzurlarınızdan ayrılıyorum.



BAŞKAN – Sayın Mümtaz Turfan’a, bu güzel konuşmasından dolayı sektörümüz adına çok teşekkür ediyorum.

İzin verirseniz Sayın Mümtaz Turfan’a, yaptığı konuşma için ve Sayın Erhan Peker’e, bu yemeği bize verdiği için plaket vereceğim.

Her zaman olduğu gibi, konuşmacı konuğumuz Sayın Mümtaz Turfan’a, sorularınızı bekliyoruz. Ancak, izninizle ben, bundan evvel Sayın Mümtaz Turfan’a sorumu soracağım.

Benim iki sorum var, ondan sonra da soru sormak isteyen sayın üyelerimizi tespit edeceğim ve bilahara da onlara söz vereceğim.

Sayın Turfan, doğalgaz santrallarını yaklaşık 4,2 sent kilovat saat olduğunu vurguladı. Tabiî, hidrolik santralların maliyetinden çok daha fazla bu rakam. Peki, niye devletimiz doğalgaz santrallarına veya diğer linyite yönlendi? Sakın yanlış anlaşılmasın, ben karşı olduğum için bunu söylemiyorum. Çünkü, benim bildiğim kadarıyla hidrolik santrallar, barajlar pik enerji için var olmak durumundadırlar. Mutlaka diğer enerji kaynaklarından da enerji üretilmesi gerekmektedir. Ancak bu yanlış anlaşılmaması açısından devletimiz niye bütün ağırlığını hidroliğe vermedi.

İkinci sorum da, tarım projelerinde sulamalar ve barajlar ortalama 50 yılda yapılıyor. Tarımla ilgili biraz daha radikal kararlar alınması gerekmektedir. Bugün bile geç bir zamandır. Sayın Genel Müdürümden, tarımla ilgili biraz daha izahat istiyorum.

Teşekkür ediyorum.

MÜMTAZ TURFAN – Sayın Başkan, teşekkür ederim bunu açıklama fırsatını verdiğiniz için.

Projeler karşılaştırılırken yalnız tek kalemine bakılarak karşılaştırma yapmak bizi doğru yola götürmez. Benim söylediğim işletme maliyetleridir. İşletme maliyetleri açısından hidrolik enerjilerin avantajı vardır. Ancak, ilk yatırım gözüyle bakacak olursak, kilovat kurulu güç başına gaz santrallarının aşağı yukarı yüzde 50’lik maliyet avantajı vardır. Ayrıca, gaz santralları için inşaat süreleri çok kısadır. Dolayısıyla, inşaat süreleri kısa olduğundan, gaz santrallarının diğer bir avantajı da, finansman ve faiz yükünün bunlarda daha az olmasıdır. Bu karşılaştırmayı tüm açılardan yapmak gerekir. Yoksa biri diğerine nazaran her zaman üstündür demek yanlıştır. Ancak bizim söylemek istediğimiz, 125 milyar kilovat saatlik elektrik enerjisinin süratle devreye sokulması bir zorunluluktur. Tamamını yapsanız dahi, 125 milyar kilovat saat elektrik enerjisi, Türkiye'nin 2020-2025 yıllarındaki 500 milyar kilovat saatlik enerji ihtiyacının ancak yüzde 25’ini karşılayabilir. Onun için, Türkiye'nin diğer tüm enerji alternatiflerine, gaza, hatta nükleere de çok ihtiyacı vardır. Birinin diğerine göre üstünlüğü diye bir şey söz konusu değildir. Bu açılardan konuya bakmak lazımdır.

Tarım projelerindeki ilk radikal değişikliğimiz, proje sayısını azaltmak yönüyle oldu. İkinci değişikliğimiz, eğer kanunumuz geçerse, toplulaştırma avantajıyla tüm projelerde başka herhangi bir katkı yapmadan, ilave bir güç istemeden, mevcut sisteme yüzde 50 katkı yapmak mümkün olabilecektir. Başka önerileriniz varsa, bunları da bekleriz.

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Efendim, sayın konuşmacımıza sorular yöneltmek isteyen sayın meslektaşlarımız, sayın misafirlerimiz var mı?

Soru-cevaptan sonra da, Sayın Abdullah Demir’in 4-5 dakikalık bir veciz konuşması olacak

Önce, Müteahhitler Birliği Başkanı Sayın Nihat Özdemir, efendim sorunuz var mı?..


NİHAT ÖZDEMİR – Sayın Başkan, ben soru sormak yerine, sektörü bekleyen sıkıntılı bir konuyu arz etmek istiyorum.

2002 yılında Türkiye müteahhitlik sektörünün ihtiyacı olan teminat mektubu için, iç ihalelerdeki ve devam eden işlerdeki rakam 600 milyon dolar civarındadır. Bu rakam Türk Lirası olarak 900 trilyon demektir. Yurtdışı ihalelerinde ise gerekli teminat mektubu miktarı, 1 milyar doları bulmaktadır. Türkiye'nin bankacılık sektörünün, ekonomik kriz nedeniyle aktiflerinin yok olmasından dolayı, teminat mektubu verecek banka bulamıyoruz, bulamayacağız. Teminat mektubu yönünden sektörümüz bir duvara doğru toslamak üzere hızla gitmektedir. Bu konuyu bugün, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu Başkanı Sayın Engin Akçakoca’ya, Türkiye Müteahhitler Birliği Yönetim Kurulu ve Uluslararası Müteahhitler Birliği Yönetim Kurulu olarak masaya yatırdık ve kendilerine arz ettik. Bu konunun acil olarak çözümlenmesini istedik. Sayın Genel Müdürümüze bu ışık altında şunu sormak istiyorum: Bizim, Devlet Su İşleri’nde fiyat farklarıyla ilgili teminat mektupları konusunda hiç olmazsa, bundan evvelki yıllarda yapılan uygulamalardan farklı bir uygulamanın bu sene yapılmasını arz ediyoruz. Çünkü, bu teminat mektuplarını sektörümüz bulamayacaktır, bulsa bile bu inanılmaz büyük maliyetlere varacaktır. Bunun için, Sayın Genel Müdürlüğümüzden ve Devlet Su İşleri’nden sektöre olumlu bir katkı yapmasını beklemekteyiz. Bu konuda da Sayın Genel Müdür’ün bu konudaki düşüncelerini alabilir miyim?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Özdemir.

İsterseniz Sayın Genel Müdürüme ben ilave bir açıklamada bulunayım. Yanılmıyorsam Sayın Özdemir’in de önerisi, yılı ödeneği 100 lira ise, o yıl o 100 lira üzerinden ek teminat alınmasıdır.



MÜMTAZ TURFAN – Nihat Bey kendi şanına yakışır oldukça zor bir soru sordu. Birlikte katıldığımız ve kendisinin de konuşmacı olduğu Vakıf-2000 Toplantısında bu konu çok geniş bir şekilde ele alındı. Bankaların 5 milyar dolar zarar ettiği, öz kaynaklarını kaybettiği, bundan dolayı sıkıntıya girdiği, ileriki dönemlerin daha da sıkıntılı olacağı bizzat o toplantıda ifade edildi. Dolayısıyla, teminat mektupları yönünden bir sıkışıklığa doğru gittiğimiz doğrudur. Ancak, teminat mektuplarının nasıl alınacağı, bizim inisiyatifimizde değil. Bu kanunda yazılı. Hatta yeni kanunda da bazı çabalarımız vardı, onlar da değiştirilerek eklenecek zannediyorum. Şu anda yürürlükte olan kanun ile yeni kanun teminat mektupları oranları arasındaki fark da yüzde 6’dır.

Fiyat farklarında da bir uniformluğun sağlanması, idarenin tutarlı olması bakımından zorunludur. İdarelerin herhangi bir ünitesindeki herhangi bir uygulama, diğer ünitelerindeki uygulamalarla özdeş olmalı diye düşünüyoruz. Geçmiş yıllarda bunun tersi belki yapılmıştır, belki yapılmamıştır ancak, bu talep, anladığım kadarıyla hukukî yeni bir düzenleme gerektiriyor. Yani, hukukî yorum değil. Eğer bizim hukukî yorumumuzla buna bir çözüm getirilecekse, ben burada hepinizin önünde söz veriyorum, buna olumlu gözle bakarız. Ama, eğer bu bir hukukî düzenleme icap ettiriyorsa, gelin hep beraber bu hukukî düzenlemenin çıkmasına gayret edelim.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Biz de teşekkür ederiz Sayın Turfan.

Buyurun Sayın Sezen.



CUMHUR SEZEN (Güriş) – Sayın Genel Müdürümüz, “DSİ en büyük kamulaştırmayı yapan kuruluş” dedi. Ben daha evvel kendisine bir husus arz etmiş, kamulaştırmada Hazine arazileriyle takas imkânı var demiştim. Bunu değerlendirmeyi düşünüyor musunuz?

MÜMTAZ TURFAN – Bu, şu anda yaptığımız uygulamalardan biri. Ancak, bunun biraz da karşı tarafın rızasını gerektiren bir işlem olduğunu zannediyorum. Şu an bu uygulamayı Sultansuyu’nda tatbik ediyoruz. Ancak, insanların yerinin değiştirilmesi onları rahatsız ediyor. Şöyle ki, Çarşamba’da yaptığınız proje dolayısıyla vatandaşlarımızı Hatay’a gönderirseniz, bundan rahatsız oluyorlar. Demek ki, sizin Çarşamba civarında bir yere ihtiyacınız var. Bizim getirdiğimiz öneri, herkesin nimeti ve külfeti aynı şekilde paylaşmasına yöneliktir. Dolayısıyla, sizin dediğinizi de bir nebze karşılıyor.

CUMHUR SEZEN – Biliyorsunuz, yurtdışında da bu metot uygulanıyor. Ancak, yurtdışında kamu arazileri olmadığı için sıkıntı yaşamaktadırlar. Türkiye'nin avantajı ise, bu işlerin yapıldığı, yerlerin civarında çok büyük kamu arazisi bulunmasıdır. Arzuya göre, takas imkânı da daha evvel denendi. Mesela, GAP’ta toprak toplulaştırma hususunda, yüzde 100’e yakın bir netice alındı. Sizin inşaat maliyetlerindeki yüksek bedel tutan kamulaştırma maliyetleri bu şekilde halledilebilir diye düşünüyorum.

MÜMTAZ TURFAN – Efendim, bu söylediğiniz teorik olarak doğru, ama bizim hedefimiz bu değil. Bizim hedefimiz, aynı zamanda ekonomik olan projeleri portföyde öne çıkarmak ve yüzde 10 kayba razı olan insanların projelerini yapmak. Yoksa her yeri, aynı anda sulamak mümkün değil. Sistemimizin tüm avantajlarını bu kısa dönem içinde anlatmam elbette ki mümkün olamadı. Ama, bu avantajın ötesinde, bu değişiklikle pek çok avantaj sağlayacağız. Takas ettiğim zaman, projede toplulaştırma yapamadığım için sıkıntım oluyor. Dolayısıyla, toplulaştırma sıkıntısını da ortadan kaldıran yüzde 100'den yüzde 90’lara düşme önerimiz, bütün bu söylediğimiz problemleri çözen bir metot oluyor. Bu avantajı kullanmak istiyoruz.

Teşekkür ederim.



BAŞKAN – Buyurun Sayın Güvensoy.

TUNCER GÜVENSOY – Efendim, öncelikle aydınlatıcı konuşmanız için teşekkür ediyorum.

Benim sorum, Kurumunuzun kısa vadeli çözümleri arasında gördüğüm bitme sınırına yaklaşmış olan işlerle ilgili ama, bununla çelişen ve neye hizmet ettiğini bir türlü anlayamadığım “Yıl Sonu Tespit Tutanağı” diye bir işleyiş var. Bu konuda fikirlerinizi almak istiyorum efendim.



MÜMTAZ TURFAN – Bu soru için özellikle teşekkür ederim. Çünkü, kafamızda düşündüğümüz her şeyi bir anda yapmamız mümkün olmadığı için bunları etap etap yapmaya çalışıyoruz. Eğer, önerdiğim etapta başarılı olabilirsek, sizin öneriniz ikinci adımımız olacaktır. Bu açıklama yeterli midir bilmiyorum. İlk etapta, bitmesi gereken projelerle sorunu prensipte bir nebze çözmeye çalışacağız. Eğer bu prensibi kabul ettirebilirsek hukukî bazda, daha sonra genelleştireceğiz.

BAŞKAN - Buyurun Sayın Varlıer.

OKTAY VARLIER – Sayın Genel Müdürüm, konuşmanızda çok açık ve net bir şekilde kamu yatırımlarının mevcut ödenek düzeyiyle yapılması durumunda bitiş sürelerinin ortalama 30 yıl olduğunu söylüyorsunuz. Çok gerçekçi bir bilgiydi bu. Öte yandan, şu anda aşağı yukarı 34 milyar kilovat saat üreten hidrolik santralları 125 milyar kilovat saate çıkarmak gerektiğini de söylüyorsunuz, doğrudur. Ama, bugünkü Türkiye ekonomisinin mevcut durumunu ve geçmiş dönemleri de dikkate alırsak, önümüzdeki yıllarda da kamu yatırımlarına ayrılacak payların çok yüksek olmasını beklemek fazla iyimserlik olur. Dolayısıyla, bu 125 milyar kilovat saate çıkacak kadar hidrolik santral kurma yatırımlarının finansmanını iki şekilde yapabileceksiniz. Bunlardan bir tanesi, az önce söylediğiniz gibi, mevcut DSİ hidrolik santrallarının bir kısmını kendiniz işletip bunların paralarının yatırımlara dönüştürülmesi. Fakat, ben bunu Maliye Bakanlığınca kolaylıkla kabul edileceğini zannetmiyorum.

İkinci yol, dış kredilerdir. Şimdi, bize bir tablo verdiniz, o tabloda da, birçok Batı ülkesine giden Amerikan yatırımlarıyla Türkiye'ye gelen yatırımları karşılaştırdınız. Bunlar yabancı sermaye yatırımlarıdır. Yabancı sermaye yatırımı, riski kendinde olan özel sektörün yatırımlarıdır. Ama dış kredi farklıdır. Türkiye, dış kredi almakta zorluk içinde olan bir ülke değil ama, dış kredinin maliyeti yüksek.

Şimdi, yapılacak yatırımların ekonomik getirisi hesaplanarak, bu yatırımların uzun dönemde ekonomiye katkısı dikkate alındığında, bunların belirli bir kısmının dış krediyle yapılmasından başka bir çıkar yol görmüyorum ben. Dolayısıyla, Türkiye, hidrolik santrallerin yapımında, ister ikili anlaşmalarla, ister doğrudan Hazine’nin dışarıdan getireceği kredilerle, isterse müteahhitlerin getireceği kredilerle olsun, dış krediyle yatırımları yapmak durumundadır. Yeter ki, bu yatırımların maliyeti ile ekonomik getiriler arasındaki karşılaştırma doğru yapılsın. Bu maliyetler mevcut uygun düzeyde ve uygun dönemde yapıldığı takdirde, ben bunun yarar sağlayacağını düşünüyorum.

Tabiî, bir üçüncü yöntem, hidrolik santrallerde yap-işlet sistemidir. Siz de belirttiniz, küçük santraller için bu mümkündür ve geri dönüşü daha kolaydır. Bir de mevcut santrallerin bir kısmının özel sektöre devredilmesiyle de bir kaynak elde edebilirsiniz. Bunları da yatırımlara dönüştürme imkânınız olacaktır. Dolayısıyla, işin bu kısmını böyle değerlendirilmek gerekir diye düşünüyorum. Bilmiyorum katılıyor musunuz?

Sulamayla ilgili, Türkiye'nin sorunu, tarımın Türkiye nüfusunun yüzde 40’ını kapsamasına rağmen, tarım Türkiye millî gelirinin yaklaşık yüzde 15’ini sağlamaktadır. Dolayısıyla, bir nüfus fazlası var. Türkiye tarımının en büyük sorunlarından bir tanesi de, parçalanmış topraktır. Yani, çok küçük ve parçalanmış topraklar var. Şimdi, bu böyle olduğu sürece, etkin sulama ve verimli tarımsal üretim yapma imkânı yok. Sanıyorum ki, tarımsal nüfus yüzde 10’lara düşene kadar biz bu sorunları kolay kolay çözemeyeceğiz. GAP gibi birkaç projeyle tarımdaki sulama alanlarını artırmak mümkün olacak ama, Türkiye genelinde tarımdaki nüfusun yüzde 10’lara çekilmesi durumunda ancak biz Avrupa ve Amerika’daki gibi verimli, sulanabilir işletmelerle çalışan bir tarım sektörüne kavuşacağız diye düşünüyorum. Biraz kötümser bir görüş ama, bilmiyorum katılıyor musunuz?

Teşekkür ederim.



MÜMTAZ TURFAN – Oktay Bey, teşekkür ederim.

Dış krediyle ilgili görüşlerinize katılıyorum ancak, ben bu konuda çok iyimser değilim. İster dış kredi olsun, ister öz kaynak olsun, nasıl olursa olsun yeter ki bu 125 milyar kilovat saatlik potansiyeli harekete geçirelim. Bunun için, eğer ödememiz gereken bir bedel varsa, bu bedel de ödenmeli diye düşünüyorum.

‘Türkiye'nin dış kredi almaması gibi bir sorunu yoktur’ diyorsunuz ama, faizlere baktığınızda, Türkiye'nin riskli ülke olduğunu görebilirsiniz. Yani, eğer riskiniz yüksekse faiziniz yüksektir. Riskiniz yüksek değilse, normal koşullarda kredi almak gayet tabiî ki doğaldır. Önerdiğimiz sistemde uzun vadeli çözümümüzde her halükârda özel sektörü bütün projeler için her zaman test etmenin yararlı olacağını düşündük. Eğer projelerimize bir özel sektör eğilimi varsa, oraya devletin kesinlikle girmemesi lazım. Bu, bugünkü koşullarda değil, ileriki koşullarda da böyle olmalıdır diye düşünüyorum ve her türlü kaynağın 125 milyar kilovat saati sağlayacak projelerimize yönlendirmesinin zorunluluk olduğunu bir kez daha ifade ediyorum.

Mevcutları devrederek de kaynak yaratılabilir demiştiniz. Bu, uygun gibi görülmesine rağmen, bürokraside mümkün olmayan bir çözüm gibi karşımızda durmaktadır. Bu alternatifi irdeledik. Çünkü, mevcut santraller, tapusu bize ait gibi gözüküyorsa da Hazine’nin malıdır. Bürokrasi çarkı içinde mevcut santrallerin sadece üretiminden kaynaklanan varlığını bu sisteme yönlendirme mümkün olabilmektedir. Beş yıl çalıştırdıktan sonra santrallerin öz kaynaklarını, santrallere yatırılmış olan tüm maliyeti, tüm finansmanı Hazine’ye geri çevirmek bizim modelimizin içinde var. Ondan yararlanmayı düşünmüyoruz çünkü, Hazine bu tür projelere yardım etmek istemiyor.

Tarıma gelince, elbette ki nüfusun yüzde 40’ının tarımla uğraştığı bir ülkede söylediğiniz sorunları çözmek çok kolay değil. Ancak, Amerika Birleşik Devletleri de bu işe böyle başladı. Bugün ABD’de tarımla uğraşan nüfus yüzde 1. Gönül ister ki, biz de en kısa zamanda yüzde 1’lere ulaşalım ama, bu bizim hayalimiz. İster yüzde 1’e ulaşalım, isterse yüzde 10’larda kalalım, isterse mevcut durumu devam ettirelim, her halükârda bu sulamalara ihtiyacımız var. Bugün ihracatımızın, yaklaşık 7 milyar doları doğrudan doğruya tarım girdilerinden karşılanmaktadır. Gayri safi millî hasılanın yaklaşık 15-16 milyar doları sulamanın sonucu, gayri safi millî hasılanın üzerine ilave edilen değer olarak gözükmektedir. Dolayısıyla, tarımın da, söylediğiniz ölçüler içerisinde kalkındırılması elzemdir diye düşünüyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Turfan.

Bir basın mensubu arkadaşımız soru sormak istiyor.



BASIN MENSUBU- Elektrik Piyasası Yasası gereğince DSİ’nin işlettiği yaklaşık 20 kadar barajın Türk Elektrik Üretim AŞ’ye devri öngörülüyordu. Bu gerçekleşmedi ve yeniden değer tespiti yapılması gerekiyordu. Bu konudaki çalışmalar ne aşamada?

Bir de, sizin önerdiğiniz yasa değişikliği çerçevesinde, bu barajların DSİ tarafından işletilerek gelirinin Kuruma aktarılması, Elektrik Piyasası Yasası’nda da bir değişikliği getirmeyecek mi beraberinde? Yani, ikisi çelişen bir durum değil mi?



BAŞKAN – Teşekkür ederiz.

MÜMTAZ TURFAN – Elbette ki her kanun, bir önceki kanunda öngörülen bazı hususları ortadan kaldırır, bir yenilik getirir. Bizim önerimiz de, Elektrik Piyasası Kanunu’ndaki bazı hususların değiştirilmesine yöneliktir. Santralların TEAŞ’a, üretim şirketine devredilmesiyle ilgili görüşmeler devam ediyor. Ancak bizim önerimiz, bunun söz konusu şirkete devri değil, söz konusu şirketin düzen içinde alacağı rolün Devlet Su İşleri tarafından yapılmasına yöneliktir. Devredeceğimiz şirketin rolü neyse, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü olarak bu role aynen talibiz. O da devlet şirketi, biz de kamu kuruluşuyuz. Bir kamu kuruluşunun diğer kamu kuruluşundan hizmet açısından farkı olmaması gerekir diye düşünüyoruz. Kaldı ki, bu işin uzmanı da biziz. Bu, önerimizin faydası, buradan sağlanan nemalarla 125 milyar kilovat saat potansiyelimizi süratlice devreye sokma, halihazırda yürüyen 33 projemizin zamanında bitirilmesini sağlamadan başka bir amaç taşımamaktadır. Zamanında bitirilmeyen projeler asıl kamuya külfettir. Bu fikirle, hidrolik enerjinin toplumdaki ve üretimdeki yerinin daha kolay sağlanabileceğini düşünüyoruz.

BAŞKAN – Başka sorusu olan var mı? Yok.

Şimdi, Sayın Abdullah Demir’e söz veriyorum.



ABDULLAH DEMİR – Sayın Başkan, böyle bir güzide toplantıda bulunanlara hitap etme fırsatı verdiğiniz için size teşekkür ediyorum. Bütün misafirlere hoşgeldiniz diyor ve kendilerini selamlıyorum.

Benim en büyük kozum, konuşmacıdan aldığım notları kendi görüş ve kritiklerim paralelinde anlatmaya çalışmak olacaktır.

Bugün Türkiye'de 678 tane sabit barajın 198’i bitmiş, 123’ü ihalede, 357’si sıra bekleyip, etüt istiyor. DSİ tarihini yazarken Türkiye'yi dolaştım; gezdiğim yerlerde gördüğüm manzaraya göre, bilhassa Doğu illeri kadastrosuz. Bu 357 proje ve kadastro işini de DSİ, EİE, Karayolları yapacaktır. Bunlardan personel tasarrufu olmaz.

1929’da, Mustafa Kemal, Su İşlerini başlattığı zaman ilk olarak, bu işi iyi bilen Hollandalı Tubergen’i çağırır. Maliye Vekiline giden Tubergen, Maliye Vekili Şükrü Saraçoğlu’ndan bu iş için “2 bin lira” isteyince, Saraçoğlu: “Ne istiyorsun sen, benim Cumhurbaşkanım 1 250 lira maaş alıyor, kısıntılardan sonra eline 980 bin lira geçiyor, çok paradır” der. Tubergen’in yardımcısı Polano der ki: “Ona da 1 500 vereceksiniz” Şükrü Bey bunu Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’ya anlatınca, Kemal Paşa: “4 bin isteseydi vermeyecek miydik?” der.

Sevgili dinleyenlerim, bugün Türkiye'de su işleri, dünya ile mukayese edilirse, yüzde 40 civarında kalmaktadır. Bu, enerjide de, tarımda da böyle. GAP’ta da sulama oranımız yüzde 11’lerde seyretmektedir. Türkiye genelinde ise, bu oran yüzde 30-40’lar arasında kalmaktadır.

‘Bir melanet bin nasihatten daha iyidir’ diye bir atasözü vardır, buradan hareket edeceğim ve son devrelerde yaşanan hadiselerden geriye gideceğim. Eğer, ısıtma işinde kullandığımız gaz davası birkaç ay evvel ortaya çıkmasaydı, hidrolik enerjinin önemini anlatma Türk Milleti’ne nasip olmayacaktı. Isınmada kullanılan gazla elektrik enerjisi üretip, 4,2 sentten de sen elektrik enerjisini satacaksın ve gaz bulunmadığı takdirde, bu tesisleri yapanlara (sanki yapılmış gibi) 4,2 sentle 30 milyar kilovat saat elektrik üreteceksin. Bunu yapmadığın takdirde 1,2 milyar dolar yapım şirketine 20 yıl vadeyle para ödeyeceksin. Osmanlı’nın kapitülasyonlarıyla bunların arasında ne fark var?!

Bir musibet olarak, Bin Ladin ortaya çıkıyor ve biz Türkiye'nin gerçek anlamını ve Mustafa Kemal’in büyüklüğünü daha iyi anlıyoruz! Eğer, Jhonson, İnönü’ye mektup yazmasaydı, silaha ambargo koymasaydı, Türkiye'de savunma sanayi mi başlardı?! Bu yüzden, bir musibet bin nasihatten evladır derler. Eğer bunu biraz daha ileriye götürürsek, Sevr Anlaşması olmasaydı, bir avuç insan, Mustafa Kemal ile beraber bu Kurtuluş Hareketi’ne başlar mıydı?!

Şimdi bunları bir tarafa bırakıyorum sevgili arkadaşlarım, biraz konuyu dağıtacağım. Geçen Cumartesi günü bankalar sektörünün toplantısı yapıldı. Oradaki konuşmacılardan birisi de Nihat Özdemir idi. Bankalar Kurulu Başkanı “Beş yıl içerisinde 500 milyar dolarlık bir sektör yaratacağız ve bunsuz da hiçbir şeyin olmayacağı kanaatindeyim” diyordu. Bu arada da, Müteahhitler Birliği Başkanı konuyu teminat mektubuna çekmeye çalışmaktaydı. Ben de şimdi burada, öncelikle Türkiye’nin su işlerini bitirmesi gerektiğini vurgulamak istiyorum. 508 milyar metreküp suyun çoğu boş akıp gitmektedir. Bence, öncelikle buna bir çözüm getirilmelidir. Bunlar tamamlanmadan, ne ekonomiden ne demokrasiden ne de adaletten bahsedemeyiz. Yoksa, ben nükleer enerjinin ya da gazın karşısında değilim. Ben, bütün bunları DSİ tarihinde dile getirerek görevimi yerine getirdiğimi düşünüyorum.

Bütün bunları belirttikten sonra, aklıma bir Osmanlı hikayesi geldi. Dul bir kadın, oğlunu evlendirmek için kız istemeye gider. Kız tarafıyla her şey konuşulur, kızın verilmesi kabul edilir. Kız tarafı son olarak, damadın işini sorar. Kadın: “Henüz işi yok ama, görülmüş rüyaları var” diye cevap verir.

Bankalar Düzenleme Komitesi’nde dinledim, bir İstanbul Yaklaşımı varmış!.. Bu İstanbul Yaklaşımı, bankaları kurtarmak için oluşturuluyormuş. İnanıyorum, ama bankaları kurtarma operasyonu memlekete iyi anlatılmamış kanısındayım. Halkın arsında “Gene devlet bankalara para verecek, gene hortumcular ortaya çıkacak” diye söylentiler çıkabilir. Yani, ‘Bankaların kurtulması ne şekilde olacak, niyet nedir, nasıl devlet garantisi verilecek?’ Sorularının cevapları yeterli derecede anlatılmadığı müddetçe problem çıkabilir. Bunlar anlatılmalıdır.

Bu arada, galiba bu işi yüklenen TÜSİAD. TÜSİAD’ın düzenlediği istişari toplantısına Kadir Sever ile gittim, izledim. Tanıdık simaların çoğu oradaydı. Bankacılıkla, faturalarla iştirak eden birçok işadamı, sanayici toplantıya katılmıştı.

Size bununla ilgili olarak da bir anımı anlatmak istiyorum. Bir gün, Gaziantep’e yolum düştü, orada bir Ökkeş Usta ile karşılaştım. Konu TÜSİAD’a kaydı ve kendisine TÜSİAD’a gidip gitmediğini sordum. “Gittim ve gördüm ki, TÜSİAD büyük bir kuruluş. Bizim ziraat ve enerji işlerine eğilmiyor ama, sanayi iyi” dedi. Ben de ne demek istediğini biraz daha açmasını istedim. “Ben, yürüyen merdiven ve kasa yapan bir kuruluşun sahibiyim.” deyince; ben de “Peki, TÜSİAD’ın bununla alakası ne?” diye sordum, “Ağabey, TÜSİAD hızmayı burunsuza, küpeyi kulaksıza takıyor” dedi.

Bir Maliyemiz var. Maliyeye baktığımızda her şey tamam gibi gözüküyor. Peki, her şey tamam da, ekonomik durum ne olacak?

Size bir Arhavilinin hikayesini anlatacağım ve son hikayeyle de konuşmamı bitireceğim. Arhaviliye “Maliye, ekonomi iyi diyor ama, sizler de hep şikayetçisiniz” dedim. Bana dedi ki: “Gel sana bir hikaye anlatayım: Bizim oralarda katır çok geçerlidir, hele bunun yaşlısı olursa, buna mütehassıs katır derler. Bunun kazancı da iyidir, kendisi de büyüktür. Yaşlanıp artık işe yaramaz olduğu zaman ya yollara ya araziye yılkı olarak bırakılır.” Hemen o sırada aklıma La Fontaine’nin hikayesi geldi, katır, hiçbir zaman da babasıyla övünmezmiş, hep “Dayım at” dermiş. Ancak, değirmene gönderildiği zaman babasının eşekliği hatırına gelirmiş. Böyle bir katıra, yolda bir minibüs çarpmış, yıkılmış ölmüş. Zaten çok yaşlanmış, birkaç hafta sonra ölecek olan katırın sahibi gelmiş demiş ki: “Sen, benim bütün işlerimi aksattın. Çünkü bu katır benim tütünümü taşırdı, fındığımı naklederdi, inşaat malzememi taşırdı” Minibüsçü demiş ki: “Yani kardeşim, sen benden tazminat mı istiyorsun?” Katırın sahibi: “Tazminat değil ama, bu benim geçimimdi, şuydu, buydu...” deyince, minibüsçü: “Yahu kardeşim, ben farkında değilim, katır mı bana dokundu, biz mi ona dokunduk. Bu zaten iki hafta sonra ölecekti, sen katırdan mı bahsediyorsun, yoksa TIR’dan mı?” demiş.

Sevgili arkadaşlarım, 1,5 yıldır biz yüz yüze gelemedik ama, yazdığım kitaplarla ben sizin evlerinize kadar girdim. Meclisteki bütün arkadaşlara da, 6200 Sayılı Kanun’da yapılması icap eden değişiklikleri önerenlere de kitaplarımı gönderdim. Hiçbir cevap gelmedi. Yani okuyana rastlamadım. Ben kendi üstüme düşen görevimi yerine getirip, bunları yazdım. Umarım bu kitaba hak ettiği önem verilir.

Netice, son hikayemi anlatacağım ve size veda edeceğim. Bir kano müsabakasına, iki milletin millî takımı iştirak eder. Bunlardan birisi Japon, diğeri Türk Milli takımıdır. Ekipler 7 şer kişiliktir, mesafe 3 kilometredir. Sonuçta, 1 kilometre farkla Japon Milli takımı kupayı kazanır. Bizimkiler merak ederler, derler ki: “Lütfen, bize de anlatın siz nasıl birinci oldunuz? Kano aynı, teknoloji aynı, yarışmacı sayısı eşit!” Japonlar bu durumu rapor halinde şöyle açıklarlar, “Tetkik ettik, 7 kişilik olan kano ekibinde, bizde 1 dümenci 6 kürekçi, sizde 6 dümenci 1 kürekçi var”

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

BAŞKAN – Bu güzel konuşmalarından dolayı Sayın Abdullah Demir ağabeyimize teşekkür ediyoruz.

Sayın misafirlerimiz, öncelikle Sayın Mümtaz Turfan’a, bu güzel konuşmasından dolayı İNTES olarak ayrıca teşekkür ediyoruz ve tüm katılımcılara şükranlarımızı sunuyoruz.



Tekrar afiyet olsun efendim.

Yüklə 131,49 Kb.

Dostları ilə paylaş:




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə