Yeşİl bina dergiSİ



Yüklə 32,22 Kb.
tarix15.01.2019
ölçüsü32,22 Kb.


Y. Mimar Çelik Erengezgin

YEŞİL BİNA DERGİSİ”



Sayı: Ocak-Şubat 2011
Yıllardır sürdürülebilir, çevreci binalar tasarlayan biri olarak, son dönemde Yeşil Bina projelerinin sayısının artmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yeşil Bina projelerinde bir artış var . Herkes yapma gayreti içinde ama henüz yapılabilen yok maalesef.. Türkiye’ye benim çok da tasvip etmediğim LEED gibi BREAM gibi sertifikalandırma sistemleri ithal ettik. Yüzde 30-40 tasarrufa altın madalya veriyorlar. Ben de şakayla diyorum ki, “bizim Diyarbakır Güneş Evi’nde tasarruf yüzde 100, ona ne vereceksin? Bir uzay madeni bulman lazım.”
Burada tuhaf bir yarış var. Yeşil trendin getirdiği bir para kazanma endişesi ve talebi var. Dolayısıyla bu sertifikalandırma süreci bir ticarete dönüşüyor. Aynı zamanda ifadeler de o kadar muğlak oluyor ki bazen, “başvurusu yapılmış bina” deniyor. Başvuru yapmakla olmaz ki. Ben de giderim herhangi bir yer için başvuru yaparım, sonra da vermediler derim. Başvurmam bana ne kazandırır. Bu bile reklam konusu olabiliyor.
Bir kere insan olarak ne işimiz var bu dünyada? Bunu düşünmemiz lazım. “İnsanlar kalabalıklaşıyor, çaresizlikten her şeye saldırıyor” gibi ifadeler kullanılıyor. Hollandalı profesör Michael Braungart’ın son Eko-Yapı dergisinde bir röportajını okudum, oradaki bir bilgiye göre “dünyadaki karıncaların toplam ağırlığına eşit olmak için insan nüfusunun 30 milyar olması gerekiyormuş. Yani onlar bizim dört katımızmış.. Ama karıncalar hiçbir şeyi tüketmeden hayat döngüsü sağlıyor.” Bizim de bunu becermemiz lazım. Bunu becerebilirsek, dünyadaki nüfus artışından korkmamıza gerek yok. Karıncalar gibi olabilir miyiz? Kolay değil, ama belki öyle olmamız da gerekmez. O istikamette gidiyor olmamız bile çok şey kurtarır. Dolayısıyla bunun bir hedef olmasını kabul edelim derim...

Yine aynı yazıda Michael Braungart şöyle diyor: “Kuzey ülkelerin çoğunda evlerin iç hava kalitesi, dışarıdan 3-5 kat daha kötü. Yani sen yalıtım yapıyorum, ekonomi sağlıyorum derken, adam orada ölüyor.” Yani, amacımız ne? Neyin peşindeyiz? Bunu doğru belirlememiz gerek. Bu yüzden ben “mantolama saçmalıktır” dedim vaktiyle, kızdılar. Bir kere içerisinin nefes almasını engelliyorsan, yaptığın şey 10 sene enerji tasarrufu sağlasa ne fayda eder? Belki 10 sene sonra adam yaşayamayacak orada. Biraz abartıyorum ama daha iyi anlaşılsın diye…


Hedef insanca yaşamak. Hedef, dünyanın bizle bir bütün olduğunu idrak etmek. Bir aile gibi bütünlükten bahsediyorum. Hangi anne baba çocuğuna bilerek kötülük yapabilir? O yüzden ben bu bütünselliğin peşindeyim. Enerji ve ekoloji eşit değerlerdir. Einstein’ın formülüyle e = mc2 Yani enerji eşittir her şey. Doğa, dünya.. Sadece bir faktörle sağlanan eşitlik söz konusu.. Enerjinin çok düşük frekans hali maddedir, maddenin çok yüksek frekans hali enerjidir. Bu bütünselliği korumak da bizim görevimiz.
Tüketmeden yaşamak kabil mi? Ya da kendi atıklarımızın döngüsü kabil mi? Bunları araştırmak lazım. Bazen kanalizasyon denen şeyi keşke icat etmeseydi insanlar diyorum. Çünkü oraya veriyorsun atığı, sonrasıyla kimse ilgilenmiyor. Bu da bir gün doğal bir tokat olarak bize dönüyor. Ya bir salgın hastalık olarak ya da balıkların soyunun tükenmesiyle. “Sen bu atığını burada çözmek zorundasın” dense, bir mecburiyet konsa, bak neler değişir. Bu konuda çok canlı bir örnek burası. Yani yaşadığımız yer.. Bundan 10 sene öncesine kadar köydü, mahalle olduktan sonra buraya ne zaman ki çöp kamyonu gelmeye başladı, atık sorunu ortaya çıktı. 30 yıldır ben bu köyde yaşıyorum daha önce böyle bir sorun yoktu. Nasıl yoktu? Nasıl çözülüyordu? Kim bozdu ahlakımızı? Ufak tefek atıklarda, tavuğun yediği tavuğa, ineğin yediği ineğe veriliyordu, kalanı gübreye dönüştürülüyor, kimisi ekmek fırınında yakılıyordu, kalan metal atıklar da hurdacıya veriliyordu, atık sorunu kalmıyordu. Şimdi ise, sulu yemek atıkları da dahil, naylon poşetlerin içinde çöp bidonlarının etrafında küçük bir dağ oluşuyor. Bunu almaya gelen araç petrol tüketiyor. Götürüldüğü yerin canına okuyor. Sonra o çöplerin başına ne geldiğini kimse bilmiyor. Her türlü felakete yol açıyor. Peki kim bozdu ahlakımızı? Olabilen bir şeyi olamaz hale getirmeyi medeniyet sanıyoruz.
Yeşil Bina çok genel bir çerçeve. Ben bu Yeşil Bina lafını bir iyi niyet olarak, bir yola çıkış olarak kabul ediyorum. Ama oraya gelene kadar ciddi handikaplar var. Bunların tartışılması lazım. Bunların bir denetim örgütüne kavuşması lazım. 3-5 firmanın bir araya gelmesiyle kurulan ticari dernekler, maalesef olması gerekeni temsil etmiyor. Bunun için buradan müjdesini vereyim: Uluslararası Enerji ve Ekoloji Birliği kurmak üzereyiz. Bu, benim 8 yıllık rüyamdı. 12 sene önce, Ulusal Ahşap Birliğini kurduğumuz zaman fark ettik ki, böyle bir birlik olduğu zaman devlet size danışmaya, sözünüzü dinlemeye başlıyor.
Enerji ve Ekoloji Birliği kurulursa, bunun 5 ayağı olsun istiyoruz. Birincisi akademik, ikincisi bürokratik, o olmadan akademisyenler sadece konuşsalar ne olacak? Üçüncüsü üretici ve uygulayıcılar. Dördüncüsü sivil toplum örgütlenmeleri, Greenpeace de dahil, çok büyük mücadeleler veriyorlar ama tek başına sonuç almaları çok zor... Ve beşincisi gençler. Üreticilerin; akademik ve bürokratik sorunların dışında bağımsız hareket edemeyeceklerini bilmesi lazım. Sivil toplum örgütleri ve gençlerin de; dünya adına, çevre adına taleplerinin olduğunu, onun dışına çıkamayacaklarını da diğerlerinin bilmesi lazım. Bizim de onlar adına sanal kurallar yazmamamız lazım. Olabileceğin en iyisi için çaba gösterirsek günün birinde karıncaların yapabildiği, çoğalmamıza rağmen doğanın canına okumayan, sadece üretirken değil, tüketirken de canlılığa vesile olan bir doğal döngüye kavuşacağız.
Bu birlik ne aşamada?
Tüzük bitti, kurucu ortaklar belli. Herkes önemli ve değerli ama başlangıçta 7-8 kişiyi aşmamaya çalışıyoruz. Çünkü bürokratik engeller az kişiyle daha kolay aşılıyor. Çok değer verdiğimiz insanlar olacak bu işin içinde. Ayrıca konunun sekretaryası da çok önemli, zaman ve insan gerektiriyor. Ankara’da önemli bir firma bu hizmetleri üstlendi. Daha sonra tüm kentlerde şubeleri olacak..
Aslında burada benim bir amacım daha var. En az 15 senedir, konferanslar, sempozyumlar koşturuyorum. Birçok insanla tanışıyorum, öyle bir bilimsel hale oluştu ki etrafımda, 30 tane ismi sayarım, enteresandır ki 30’u da birbirini tanımayabilir. Hele Türkiye onları hiç tanımaz. Ama bunlar bu ülkenin evlatları. Dünyada enerjiyi yöneten, dev şirketlerin peşine düştüğü en verimli led lambayı bulan, hidrojenin dünya temsilcisi gibi çok önemli insanlar.
Maalesef, ülkemizin genel tavrı bu, bir yarısı diğer yarısını tanımıyor. Yani gücümüzün farkında değiliz. İşte birlikte olduğumuz o gün bir özgüven kazanabiliriz. Ve bu deklare edildiği zaman, halkın desteğini çok daha kolay sağarız. Hep söylüyorum, halkın talebinden daha büyük, daha güçlü bir silah icat olmadı. Halk bunu istemiyorum derse, ne TOKİ o beton lahitleri inşa edebilir ne de o uyduruk müteahhitler, sahte yeşil siteleri.
Buna canlı bir örnek: Diyarbakır Güneş Evi, 3. yılına girdi. Bugüne kadar 25 bin öğrenciye eğitim verildi. Son yerel seçim öncesi, belediye halkın en çok hangi icraatını beğendiğine yönelik bir anket yapıyor. Sonuç: yüzde 90 Güneş Evi. Bu nasıl bir sağduyu, nasıl bir öngörüdür. Şapka çıkarırım. “Bunu da nerden yaptınız, başka yapacak iş mi yok” demiyor halk. İyi yaptın diyor. Bu nedenle belediye başkanlarıyla görüştüğüm zaman diyorum ki, Güneş Evi eşittir oy, eğer bundan anlıyorsanız. Orada ütüyü nasıl daha verimli yapacağını bile öğreniyor ev hanımı. Bu bir dönüşümdür. Ondan sonra yavaş yavaş “ben niye böyle bir evde yaşamıyorum” sorgulamasına girecek. Böyle yaparsa enerjiye 5 kuruş para ödemeden hayatını sürdürebiliyor, bunu görecek.
Burada artık siyasi bir irade değil, ülkenin ve dünyanın menfaatleri söz konusu. Bu konuda herkes birleşiyor. Obama ilk defa “Amerika kendi kendine yetebilmelidir” dedi. Daha önce “dünya benim” diyen bir Amerika vardı. Niye? Çünkü, her zaman dünyayı yönetemezsin, kendi kaynaklarınla kendine yetemezsen kendi sonunu hazırlarsın. Obama, 2009’da 45 milyar doları temiz enerji ve enerji verimliliğine ayırdığını söyledi. Neden, Amerika bu konuda yaptığı bir dolarlık harcamanın 2,5 dolar olarak geri geldiğini gördü de ondan.
Bizde ise, “Abi güneş paneli kaç para, bir de ona mı para vereceğiz” diyen bir zihniyet var. Bu senin yarının, sonraki günün. Sana geri dönecek. Bir banka kredisi alırsan, Adana’da 3-4 yılda, İstanbul’da 5-6 yılda paran geri dönüyor. Yeter ki o yatırımı yapacak gücü ya da desteği bul .
Bir ara son değişim sırasında ABD büyükelçisi partileri dolaştı, Obama’nın mesajlarını iletti. O arada Enerji Bakanlığına dediği laf şu, “size temiz enerjilerde kullanılmak koşuluyla 1 milyar dolar kredi.” Tabi burada basit bir kural, Amerikan malı kullanın. AB kredi verdiği zaman da zaten aynı şeyi yapıyor. Önemli olan hayra vesile olmasıdır. Bu şu demek, Amerika bile destekliyor.
Şimdilerde Avrupa Yatırım Bankası, bizim 5 bankayı bir araya getirmiş, enerji adına kullanılacak kredileri, klasik olarak bilinenden yüzde 25 daha düşük faizle, yüzde 25 daha uzun vadeyle kullandıracaklar. Yani kaynaklar var ve bu kaynaklar yavaş yavaş harekete geçiriyor.
Amerika kendi adına da temiz kaynaklara çok yatırım yapan bir ülke. Öte yandan en büyük silah üreticisi. Ama bunları farklı değerlendirmek gerekiyor. Bu süreç bir tarafın büyümesiyle diğer tarafın küçülmesini getirecektir. İyiler çoğalırsa kötüler azalır. Ben önceden çok karşıydım, “mafyanın verdiği harçlığı ahlaklı yollarda kullanmak gibi bir düşünce olur mu?” diyordum. Artık diyorum ki, “adam veriyorsa eğer, sen onu kullan, belki öyle bir sonuç çıkar ki, mafya mafyalıktan vazgeçer.”
Burada kaynaktan bol bir şey yok, doğru hareket etmek önemli. Kademe kademe örnekler üzerinden yürünmesi çok önemli. Söylem üzerinden yürünmez. Tabi burada kritik bir şey var, kötü örnek. Benim en büyük korkum bu. Herkes yapsın güneş evi. Ama “bu muydu?” dedirtirsek eğer, o noktada iflas eder bu teori.
Güneşi Kullanma Hakkı” diye bir makalem var, orada yazmıştım: Site yapıyorsun, evlerin hepsi havuza bakıyor. Benim için büyük günah. Havuza bakmak mı günah? Değil, ama hepiniz havuza bakıyorsanız kiminiz kuzeye, kiminiz güneye, kiminiz doğuya, kiminiz batıya bakıyorsunuz demektir. Peki Güneş nerde? Sen güneşe sırtını dönerek ya da hakim rüzgarı boşver, ben havuza bakayım diyorsun. Ondan sonra yırtınıyorsun ben yeşil olacağım diye. Böyle temel yanlışlardan yola çıkan yığınla proje var maalesef.
Güneşi kullanma hakkı diye bir hak var. Bu insanların belki de ilk hakkıdır. Nefes almak kadar doğal. Buradan yola çıkmak lazım. Dolayısıyla güneş temelli kent planları yapılmak zorunda, sonra da güneş temelli mimari planlar yapılmak zorunda.
Yeşil Binalara ilginin artması bir pazarlama yaklaşımı mı?
Böyle bir yaklaşım var. Ben onlara şunu diyorum: Siz projenizi gerçekten yeşil yapabilirseniz, enerjisini üretebildiğini ispat edebilirseniz, reklam vermenize bile gerek kalmaz. Kapıda kuyruk olur. Biz burada, kendi yaşam alanımızda ekolojik 20 daireli bir yerleşke yapmayı düşünüyoruz dedik, henüz duyuru yapmadan 40 kişi talip oldu. Beklenti bu, bunu yapabilecek yılların tecrübesini biriktirmiş firmalarımız da var.

Yeşil Bina Sertifika Sistemleri hakkındaki görüşleriniz?
Açıkçası, çok ihtiyacımız olduğunu düşünmüyorum. Müracaat ederken para, sertifika alırken para. Nedir bu? “Bir para tuzağı mı acaba?” diyesi geliyor insanın. Ama para mühim değil, önemli olan şan-şöhret diyen firmalara da lazım. Çünkü onlar da aldıkları sertifikayı pazarlıyorlar.. Alsınlar, hiç olmazsa yüzde 20’lik-25’lik, bilemedin %50’lik şartları yerine getiriyor olsunlar. Ama benim aklımdan herhalde hiç geçmeyecek. Kendi kendilerine, sana da şu sertifikayı verelim derlerse buyurun verin onu da asarız duvara derim sadece. Ama ben bunu hedefleyerek yola çıkmam. İnsanlar da salt plaket için yola çıkmasın, hedef gerçekten sürdürülebilir binalar olsun.
Türkiye’ye özgü bir sertifika sistemi olmalı mı?
Olmalı. Bu konuda çalışmalar var, duyuyorum. Başta bahsettiğim Uluslararası Enerji Ekoloji Birliği kurulursa onun önemli görevlerinden biri de bu olacak.
Peki, bu sistemde nelere önem verilmeli?
Norveç için güneş eksenli çok fazla beklenti koyarsanız o sertifikayı kimse alamaz. Ama Türkiye’de güneş eksenli bir sistem olmalı. Türkiye’deki yapılaşma politikasını dikkate alan, kültürel değerleri ve estetiği de koruyan, Türkiye’ye has koşulların, hatta bölge bölge araştırılıp, burada rüzgar, burada güneş, burada su vs. önemli denilerek, o beklentileri de içeren bir sertifikalandırma sistemi lazım. Üç farklı iklim koşullarına sahip, yani kış, yaz, bahar, dünyadaki iki ülkeden biriyiz.. Bizim sertifikamız bize uymalı..
Enerjiyi tasarruf etmek mi daha önemli yoksa üretebilmek mi?
Kesinlikle üretebilmek. Şöyle anlatayım, babanız size harçlık verirken yaptığınız harcamayla siz kazanmaya başladıktan sonra yaptığınız harcama arasında nasıl bir fark var? O gün zaten dikkatli olmaya ve tasarruf etmeye başlıyorsunuz. Çünkü siz kazanıyorsunuz yani siz üretiyorsunuz. Üretim zaten tasarrufu getirir. Peki, en doğru üretim nedir? Nefes alma doğallığında ve kolaylığında olan. Bu da zaten ekolojik denge demektir.

Projeleriniz…
63. enerji mimarlığı projemi bitirdim. Hepsi kendi enerjilerini üretebilen projeler. Hepsi farklı konseptte. Köy çeşmesinden dünyanın en uzun kulesine kadar, kültür merkezinden hastaneye kadar. Yabancı uzmanlar, bunun bir dünya rekoru olduğunu birkaç kez söyledi.. Hatta bir tanesi, size çok imkan tanıyorlar galiba Türkiye’de dedi.. Ben de “tam tersi, imkansızlıktan, yani ikna edebilmek için bu sayıda proje üretmem gerekti” dedim. Bir şey anlamadı..
Diyarbakır Güneş evi, 18. projemdi. 21 Haziranda 3. yılı dolacak.. Bu süreç içinde 100 bin ziyaretçiyi 25 bin öğrenciyi ağırladı. Muğla Güneş Evi’ni yaptık, birtakım mali sıkıntıları vardı ama şimdi bir ısı pompası iştirakiyle bitiyor. Projesi yeni biten Bursa Güneş Evi çok iyi bir örnek olacak. Yaklaşık 450-500 metrekare bir alanı kapsıyor. Aynı zamanda bir enerji müzesi ve bir eğitim merkezi diyebiliriz. Örneğin iki lamba yan yana, ikisinin de saati var, hangisinin ne kadar sarf ettiğini görebileceksiniz. Renault ve Bosch firmaları bu konuda destek verecek. Yani deneysel, karşılaştırmalı bir salonu olacak. Konferanslar olacak, eğitimler olacak. En önemlisi, o binada enerjiye hiç para verilmediği görülecek. Diyarbakır’da 100 bin kişiye ulaştıysak, burada bir senede 1 milyona ulaşırız.
İstanbul’da da bir projemiz var. Bir sorun çıkmazsa o da gerçekleştirilecek. Kabataş Lisesi’nin bahçesinde yer alacak ve yüzük taşı gibi olacak İstanbul için. Köprüden geçerken, denizden geçerken görülecek., Boğaz akıntısından da enerji üretecek. Sanırım İstanbulluların dikkatini temiz enerjilere çekecek..
Enerji Bakanlığı EİE için benden istenen EBİTEM Enerji Bilgi ve Teknolojileri Merkezi 5500 metrekare kapalı alanı olan bir bina. Dünyadaki ilklerden olacak. Tüm enerjisini kendisi üretecek ve kanalizasyona atık vermeyecek.. Proje çoktan bitti. Sekiz aydır bekliyorduk, belediye ile protokol yeni imza edildi. Bu projeyi de çok önemsiyorum. Çünkü böylece devlet binalarının da bu işi becerebileceği vurgulanacak.
Balıkesir bir Güneş Okulu istiyor.. Yer tahsisi için valilik görüşmeye çağırdı..

Özetle 2011’den çok ümitliyim.. Galiba yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik..

Yüklə 32,22 Kb.

Dostları ilə paylaş:




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə