Ç meba ında ayaktakımından bir İsrtaııbul Delikanlısı



Yüklə 5,85 Mb.
səhifə6/90
tarix17.01.2019
ölçüsü5,85 Mb.
#97870
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   90

Hüsnü KINAYLI

CENÂNÎ (Kadri) — Pek kibar ve münevver bir İstanbullu; 1899 da İstanbul'da Kan lıca'da Safvet Paşa Yalısında doğdu; babası Sadrâzam Kadri Paşanın büyük oğlu başmâ-beyinci İsmail Cenânî Beydir, ki Şeyh Osman Semerkandî ile mütercim Âsim Cenânî baiba tarafından cedleri olur; validesi Havva Seniye Hanım Efendidir; ki bu hanımefendi validesi Mihrişah Hanım tarafından, Abdürrahman Sami Paşanın oğlu Abdüllâtif Sufohi torunu, babası hâriciye nezâreti kâtibi umumîsi Mehmed Refet tarafından sadrâzam Mehmed E-şad Safvet Paşanın torunudur. Ana ve baba iki üç büyük vezir ailesinin torunu olan Kadri Cenânî ilk tahsilini hususî hocalardan gördü, sonra Nişantaşı Sultanisinde, Alman Mektebinde okudu, ve. Almanya'da Stuttgrad şehrinde Wilhelms Oberreal Mektebini 1919 da bir bakalorya sonunda diploma alarak bitir-





Kadri Cenânî (Resim : S. Bozcalı)

di. 1919 ile 1921 sırasında iki sene Berlin'de A. E. G. müessesesinde çalıştı, İstanbul'a dönünce 1921 ile 1924 arasında ec-nebî lisanlar umumî kâtib muavini olarak Arkeoloji Müzesinde çalışdı, 1924 den 1935 yılına kadar Wayss ve Freytağ Kanalizasyon Şirketinde bulundu ve İstanbul Telefon Şirketinin muhtelif dâirelerinde çahşdı, 1935 den 1959 yılına kadar da The Shell Company of Turkey Limited Petrol Şirketinde haricî temaslar ve neşriyat müdürlüğü yapdı. Bu şirketten 1959 senesi Eylül a-ymda yaş haddi dolayısı ile tekaüd 'edildi.

1939 yılında İstanbul'un tanınmış avukatlarından Adolf Rosental'in kerimesi ile evlendi, ki zevcesi İslâmiyeti kabul ile Ulviye Hanım adını almışdır. Ulviye Hanımefendi Viyana, İsviçre ve Paris'de resim ve piyano tahsil etmiş, meşhur piyanist Ives Nat'ın ta-lebesidir, İstanbul'da ve Paris'de muhtelif resim sergilerine iştirak etmiş. Bu münevver ve sanatkâr hanımın ilk izdivacından olan kızı (Kadri Cenânînin üvey kızı) Meryem Arlet-te (İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinin Arkeoloji bölümü derslerini tâkib etmiş, meşhur arkeolog Hetty Coldmann ile bir müddet Tarsus hafriyatında çalışmış, >sonra Anadolu'daki kazıları ile tanınmış İngiliz arkeologu James Mellaart ile evlenmişdir; bir erkek evlâdı dünyaya gelmiş ve oğluna, dâima bir öz baba 'muamelesi gördüğü Kadri Ce-nânîye hürmeten «Alan Christopher Kadri» adını koymuşdur.

Kadri Cenânî halen (1963) Türk Basın Birliği ikinci başkanı, İstanbul Türk - İngiliz Kültür Derneği fahrî umumî kâtibi( Bu derneğin kurucularındandır) ve Selanik Bankası murâkibi bulunmaktadır.

Antika ve alelumum eşyâi nefise koleksiyonları vardır; hususî hayatında müzik, resim, arkeoloji, edebiyat, tarih ve fotoğrafla

iştigal eder. Tiryakilik derecesine vardırmamış olmakla, beraber tütünü,, bilhassa tsigap sever, kahve ile de aynı ölçüde ülfeti vardır; içkilerden eski şarabları sever. Herhangi bir kâğıd oyunu bilmez, ve en nefret ettiği şey de hayvanların öldürülmesidir. Almanca, İngilizce ve Fransızcayı ana dili gibi bilir.

Fakat gerek Kaıdri Cenânî'nin, gerekse muhterem zevcesinin müşterek en büyük e-serleri, Kadri Cenânî'nin içinde doğmuş olup hâlen de içinde oturduğu Kanlıca'daki Safvet Paşa Yalısını eski taravet ve letafeti ile muhafazada gösterdikleri titiz dikkat ve itinâdır. Takriben 1760 yılında inşâ edilmiş olan bu iki asırlık bina, Boğaziçinde bakımlı eski yalı olarak kalmış tek eserdir denilebilir; Bavye-ra Kiralının yeğeni Prens Konrad Von Wit-telsbaeh, meşhur İngiliz edîbi Sommerset Maugham, İngiltere Kraliçesi İkinci Elisa-bethy'in amcası Glancester dukası gibi mümtaz ecnebiler bu müze - yalının misafirleri ve hayranları olmuşlardır. (B.: Safvet Paşa Yalısı).

CENÂNÎ (Rasim) — Avukat ve terbiyeci, 1917 de Gaziantep'de doğdu; tanınmış iş ve siyâset adamı Ali Cenânî Beyin oğludur, annesinin adı Nazîre Hanımdır. İlk ve orta tahsilini High School'da (1931), ve iRobert Col-ledge'de (1936) yapdı; 1940 da İstanbul Üni-versitesi Hukuk Fakültesini bitirdi, 1945 a-vukatlığa başladı; bu satırların yazıldığı sırada (1963) «BOAC», «Amerikan Film Şirketleri», «İhracat Derneği», «İngiliz Filmciler Cemiyeti», «Pfizer İlâçları», «İstanbul Hilton Oteli», ve «Ford Motor Co.» müesseselerinin hukuk müşaviri bulunuyordu. «Türk - Amerikan Okutma Derneği», «Çalışma Kampları Teşvik Derneği», ve «Ata Koleji» nin kurucusudur; «İstanbul Yelken 'Kulübü», «İstanbul Kulübü», «Türk - Amerikan Okutma Derneği», «Amerikan Kollejlileri Derneği», «Pedagoji Cemiyeti», «Türk - İngiliz Dostluk Ce-miyeîti», «Türk (_ Amerikan Üniversiteliler Derneği» ve «Beynelmilel Barolar Derneği» nin üyesidir. Bayan Berîa (Atteş) ile evli ve Ülyâ adında bir evlâd sahibidir; İngilizce ve fransızcayı ana dili gibi bilir; boks ve yürüyüş sporlarını sever, sosyeteye meraklıdır; A-merika, İtalya, Fransa, İspanya, İngiltere, Danimarka, İsveç, Avusturya, Almanya, Hollanda, Belçika, Macaristan, Bulgaristan, Yuna-

nistan, Suriye ve Ürdün'e gitmişdir; «Foreign Capital Investiments in Turkey 1945 -1958» adında bir eseri vardır; Türk Ticâret Kanununu da ingilizceye terceme etmişdir.

Bibi. : Kim Kimdir Ansiklopedisi.

CENAZE GÜLBANGİ — Aşağıdaki satırları Mehmed Zeki Pakalın'ın «Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri» adındaki eserinden alıyoruz:

«Mevlevi tâbirlerindendir; kalıbı dinlendiren can münâsebeti ile okunan gülbanktı. Metni şudur:

Vakti şerif hayr ola Hayırlar feth ola Serler def'ola

Derviş Mehmed kardeşimizin ruhi revam sâdü handan, mazhan afvü gufran, dâhili ravzai rıdvân ola. Mekânında istirahat! müzdad, menzili mübarek ola; bakiler selâmetde kala.

Demi Hazret! Mevlânâya hû diyelim

Hû!

/

CENAZE KADRİOĞLU — İkinci Mah-mud devrinin ilk yıllarında İstanbul'un ele a-vuca sığmaz uçarı kopuklarından, türlü fisk ve fuhşiyat ile yuğrulmuş, vurucu, kırıcı ka-badayılarındandı. Topkapıda bir kahvehanesi vardı ki, gece ve gündüz içinde şenaat ve rezalet olur bir batakhane idi; nihayet 1228 Muharreminde (Ocak 1813) bu şeririn yakalan-masiyle kahvehanesinin temellerine varınca yıkılmasına ferman çıkmış, fakat esasen tetikte duran Cenaze Kadrioğlu ortalıktan kaybolmuş, Topkapıya gelen zabıta memurları kendisini bulamayınca kahvehanesini yerle bir etmişlerdi. Çok geçmemiş, Cenaze, Kadrioğlu da İstanbul'da yakalanmış ve hemen Ye-dikule zindanına gönderilmişti. Ertesi gün, civardan geçenler şu manzara ile karşılaşmışlardı:



Yedikule burçlarından birinden, bir taş sökülmüştü, açılan deliğin hemen altında, kale bedeninde bitmiş bir incir fidanının dallarından birinde, aşağıya doğru uzun bir kuşak sarkıyordu, ki bu kuşaklara o zamanlar «berber kuşağı» denilirdi; kuşağın aşağıdaki ucu ile, yer arasında da en az on metrelik bir boşluk vardı. Zindandan bir mahkûmun kaçtığı belliydi. Hemen kale ağasına haber verildi, muhafızlar zindana koştular, ve Cenaze Kad-rioğlunun odasını boş buldular. Yanında bir

CENAZE PEYKELERİ, YIKAYICILAR _ 3402 —

ÎSfANBÜL


ANSİKLOPEDİSİ

— 3493 —


CENDERE BOĞAZI


çivi dahi bulunmıyan külhanî, duvardan bir taş sökmeğe her nasılsa muvaffak olmuş., o-radan beden üzerindeki incir ağacına atlamış, belindeki kuşağı ağaca bağlayıp aşağı süzülmüş, kuşak bitince de, kendini on metrelik yerden bırakmış, ve kendisine bir şey olma. mış, kaçmışdı.

O civarda oturanlardan bir adam: «Sabahleyin bu kalenin dibinde bir delikanlı a-dam baygın yatardı., birden toplanıp fırladı ve tabanlan kaldırıp firar eyledi» diye haber verdi. Bu vakayı el yazması muazzam vekayi-nâmesinde nakleden Câbi Said Efendi: «Herkes mezbûrun ne gûnâ itoğlu it olduğunu bilirdi» dedikten sonra Cenaze Kadrioğlunun bir daha ele geçirilemediğini vakanın da «e-cel yokmuş, gebermeyip kaçmış, padişahımız sağolsun» diye kapatıldığını söylüyor.

Bibi. : Câtoi Said Vekaayinâmesi.

CENAZE PEYKLERİ VE CENAZE YIKAYICILAR — Zamanımızda olduğu gibi İstanbul'da bu âmme hizmetini geçmiş asırlarda da mahalle imamları görürlerdi. Fakat, fütuhat yolunda büyük seferlerin yapıldığı on-altıncı ve onyedinci asırlarda yine İstanbul-da «Cenaze peykleri ve cenaze yıkayıcılar» a-dı altında 400 nefer kadar imam var idi, vazifeleri ordu sefere giderken ordu ile beraber sefere gitmek, yollarda kaza ile yahud has-talıkdan ölenlerin gasli, tekfini ve defni, harb meydanlarında yahud kal'a muhasaralarında düşen şehidlerin de tekfin ve defni idi. Evliya Çelebi'nin ordu esnafı arasında kaydettiği bu cenaze peykleri ile cenaze yıkayıcıların

muayyen bir aylığı, ücreti yokdu. Ordu sefere çıkarken, sefere memur vezirler, devlet erkânı, kumandanlar yanlarında imamlarını, ' müezzinlerini, hafızlarını da sefere götürürlerdi, işte bu imam, müezzin ve hafızlar birer aylık ücretlerini bu cenaze peykleri ile cenaze yıkayıcılara terk eder, onlar da toplanan bu parayı aralarında üleşirlerdi. Muhtelif vesilelerle de 'kendilerine ihsanlar çıkardı, onu da ayrıca paylaşırlar idi.

İstanbul'da ordu alayları tertib edildiği zaman ordu esnafı arasında bu cenaze peykleri ve cenaze yıkayıcılar da geçerdi, Evliya Çelebi: «Cümlesi pürsilâh, çeşid çeşid esvab-

larla cans arab atları üzerinde yüksek sesle cenk kasideleri okuyarak geçerler. Ama bu işi görmek için hasbeten lillâh gazaya giden fukaranın hesabı mümkin değildir» diyor.

CENAZE SALASI — Gazetenin bulunmadığı, mevtanın namazı kılınıp kaldırılacağı camiin gazetede ölüm ilânları ile bilidirip yaymak imkânı olmadığı devirde, ölenin mahallesi halkını ve şâir dindaşları haberdar etmek için, mevtanın mahallesi mescidi ile cenazenin getirildiği camiin minarelerinden sala verilirdi; M. Zeki Pakalın «Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri» isimli değerli eserinde bu cenaze salası için: «Hazreti Peygamberin ölümü münâsebetiyle tanınmış a-rab şâirleri tarafından mersiyelerin okunması» dır diyor.

Mevtanın getirildiği camilerde cenaze salaları hâlen de verilir.

Eskiden Pâdişâhların, şehzadelerin, sultanların, vezirlerin ve şâir' tanınmış, büyük şöhretli kimselerin ölümlerinde cenaze salası İstanbul'un bütün büyük camilerinin minarelerinden verilir, ve işiden: «Kim, ölmüş?!» diye heyecan ve merakla sorar, ve mevtanın kim olduğunu, cenazenin hangi camiden kaldırılacağını bir bilenden muhakkak öğrenirdi.

Tarihimizde «Hâilei Osmaniye» diye anılan ve İkinci Sultan Osman'ın şahsî düşmanları elinde Yedikule Zindanında fecî bir şekilde öldürüldüğü Yeniçeri İhtilâlinde, Sultan Osman'ın iltica ettiği Ağakapusundan alınarak Aksaray'da Yeni Odalar denilen Yeniçeri Kışlasına götürüldüğü bir cuma gününe rastlamışdı; Sultan Osman kışlanın avlusu ortasındaki Orta Camie alınmışdı; namaz vakti bu camiin minaresinden cuma salası verilmeye başlayınca avluyu doldurmuş bulunan yeniçeriler bunu cenaze salası, dolayısı ile i-çerde Sultan Osman'ın öldürülmüş olduğunu sanmışlar, ve «Zinhar Sultan Osman'a sûi-kasd olunmaya!.. Vücûduna zarar erişmesine rızâmız yokdur!..» diye bağrışmışlardı; askerin galeyanını önleyebilmek için sadırâzam Davud Paşa, Sultan Osman'ı camiin penceresine götürüp askere göstermeye mecbur kal-mışdı (B.: Osman II.; Cuma Salası).

CENDERE BOĞAZ! — Kâğıdhâne Deresi boyunda, derenin akış istikaametine göre, bu dereye Ayasağa Deresinin, döküldüğü noktadan Kâğıdhâne Köyüne kadar uzanan vadinin adı; oldukça geniş, ve tahminen on iki kilometre kadar uzunluğundadır; yine aynı istikaametde yürünür ise Ayasağa Köyü - Kâğıdhâne Şosesi Kâğıdhâne Deresinin sol kenarı boyunca uzanarak bu boğazdan geçer, şosenin sol tarafı hafif meyilli yamaçlar, ve sağ tarafı da tarlalar, bostanlardır.

Evliya Çelebi Cendere Boğazından, Sey_ yahatnâmesinin İstanbul'a tahsis edilmiş birinci cildinde ve İstanbul'un mâdenleri faslında bahsederek şunları yazıyor: «Altıncı mâden Kâğıdhâne Mesiresinde baruthane çarklarını döndüren (B.: Kâğıdhâne; Baruthane) suyun geldiği yer ki Cendere, Boğazı denmekle meşhurdur, orada :bir çeşid eğir kökü hâsıl olur -ki Azak eğirinden ve Gerede şehri e-ğirinden iyidir, yiyeni bin kere geğirtir, acâib hassası vardır, ama nâdirdir. Ekseriya su kaplumbağası mahlûku o eğiri yeyip semizler, Galata'dan frenkler gelip burada su kaplumbağalarını tutarlar, muhtelif hastalıklar için deva olarak yerler, faydası bin kere gö-rülmüşdür».

Geçen asır sonlarına kadar bu güzel vadi İstanbul civarının, bilhassa yâr ve ağyar gözünden uzak muaşakalar için tercih edilir bir mesiresi idi; Kâğıdhâneye gelindikden sonra arabalarla Cendere Boğazına doğru u-zanılırdı; dile düşmemek için çok dikkatli o-lan ayrıca tedbir alırlardı; maşuka Kâğıdhâne tarafından gelmiş ise, âşık Ayasağa tarafından iner gelirdi; tefe mahzuru uzak, ve o zamanlar bozuk olan yolun çok tozlu oluşu idi. Ahnıed Râsim «Şehir Mektublarmm üçüncü cildinde böyle bir muaşaka sahnesini emsalsiz zerâfeti ile şöyle anlatıyor:

«... Öteden bir araba geliyor. Vay!.. Tıb-kı onun arabası, onun atları, o!..

«Fese düzen, ceketin yakalarını çekiş, bıyıklara bir iki dokunuş. Mendil elde, gözler dimdik, azıcık gırtlak oynak, ufak .bir çarpıntı.

«Yaklaşıyor. Acaba ne desin? Gözü ile bir işaret versin de Cendere Boğazına doğru gitsinler mi?»

Hâlen Cendere Boğazı bir sanayi bölgesi hâline gelmiş bulunmaktadır; Kâğıdhâne

CENDERE

Cendere Boğazı (Kroki : M. Eşref Bey paftasından)



Köyünden gelindiğine göre, Kâğıdhâne Köyü - Ayasağa Köyü Şosesinin sol tarafı, yâni dere tarafı yine bir sıra bağçe ve bostanlardır, şosenin sağ kenarı boyunca da, geniş fasılalarla fabrikalar ve imalâthaneler dizilmişdir (Oksijen fabrikası, yağ fabrikası, mensucat fabrikası, emprime fabrikası, kimyevî maddeler fabrikası, boya fabrikası, konserve fabrikası, deri fabrikası, ateş tuğlası fabrikası, demir eşya fabrikası, sucuk imalâthanesi, çamaşır suyu imalâthanesi v.s.). Bu arada bir iki mandıra ile, bir de eskiden büyük şöhreti o-lan Cendere Boğazı Avcular Gazinosu bulunmaktadır.

Şose iyi durumdadır, yalnız yazın tozludur; yağışlı havalarda, İstanbul içinin bakımsız toprak yolları kadar çamuru olmaz. Bo-ğaz'dan umumî nakil vâsıtası geçmemektedir; bağçe ve bostan sâhibleri, fabrika ve imalâthaneler müstahdem ve amelesi Kâğıdhâne Köyüne kamyonlarla, yük arabaları ile ve traktörle gidip gelirler, bir kısmı da yürür



CENDERE BOĞAZI CİNAYETİ

— 3494


İSTANBUL

ANSİKLOPEDİSİ

— 3495 —

CER, CERRE GİTMEK




ki aslında hemen hepsi Kâğıdhâne köylüdür; ki 1963 de 50,000 kişiye yükselmiş olan Kâğıdhâne Köyü nüfusunun yüzde 58 - 60 mı a-mele ve işçi teşkil etmektedir.

CENDERE BOĞAZI CİNAYETİ — 1897 ile 1900 arasında Cibâli Tulumbacı Kahvehanesinin güzelliği meşhur bıçkın çırağı Gürcü Reşid, Yemiş İskelesi sırık hammallarmdan Kürd Dilâver tarafından bu Cendere Boğazında dört yerinden bıçaklanarak öldürülmüş-dür; istanbul tulumbacıları arasında derin a-kisler yapmış bir cinâyetdir (B.: Reşid, Gürcü; Dilâver, Hammal Kürd).

CENDERE KÖYÜ — İstanbul civarı köylerinden olub Kâğıdhâne Deresi boyunda Cendere Boğezı denilen vâdîde (B.: Cendere Boğazı) eski bir köy olub hâlen mevcud değildir, hattâ en küçük bir izi bile kalmamışdır; dört kuşakdanberi Kâğıdhâne köylü olub da bu satırların yazıldığı 1963 yılında yaşları elliyi bulmuş kimseler: «Bu isimde bir köyün bulunduğunu dedelerimizden bile duymadık, bizim bildiğimiz şu vadiye Cendere Boğazı denilmesinden ibarettir» demişlerdir. On yedinci asrın büyük muharriri ve seyyahı Evliya Çelebi ise, İstanbul etrafındaki mesirelerden bahsederken Cendere Köyünün büyük ve mâmur bir köy olarak 'kaydediyor ve: «200 haneli, bir camili, bir hamamlı teferrücgâhdır; âbu havası lâtif ve nice ulu çınarları bulunan bir lâlezardır» diyor ki bir cami ve bir hamamdan bahsetmesi Cendere Köyünün müs-lüman köyü olduğu anlaşılıyor; bu köyün ne zaman, ve hangi sebeble kaldırıldığı öğrenilemedi. Mehmed Eşref Beyin 1324 (M. 1906) da basılmış İstanbul civarı haritasında, Ayasağa Deresinin Kâğıdhâne Deresine döküldüğü nokta Cendere diye isimlendirilmişdir; fakat burada bu isimle bir köy bulunduğu işareti mahsûsası ile belirtilmemişdir, sâdece bir kaç yapı gösterilmişdir, ki hâlen de orada üç dört köhne mesken görülür, fakat bundan, üç asır evvel burada camili hamamlı ve 200 haneli bir köyün bulunduğuna hükmetmek hemen hemen imkânsızdır.



CENDERE SU FABRİKASI — İkinci Sultan Abdülhamid zamanında, 1316 (Milâdî 1898 - 1899) yılında, Adliye Nazırı Abdurrah-man Paşanın başkanlığında, Mabeyinci Emin Bey, saray başmühendisi istihkâm feriki Ber-tiye Paşa ve saray kimyageri Bungufski Pa-

şaların bulunduğu bir komisyonun çalışmaları neticesinde Kemerburgaz'ın 'doğusundan güneye, Cendere Boğazına doğru inen yeşillikler içinde bulunan bazı çeşmelerin altmıştan fazla kaynağından toplanan sular Hamidi-ye Suları nâmı altında Kâğıdhâne Köyünün i-lerisinde Cendere civarında bulunan su fabrikasının haznelerinde toplatılmağa başlanmıştı. Fabrika binasının bahçesinde munta>-zam bir surette yapılmış 600 metre küblük iki haznenin günlük 1000 metre kübten fazla suyu, fabrika dahilinde bulunan buharlı terfi makinası ile 1800 metre uzakta, Ayazağa Köşkü civarında, Şişli - Büyükdere asfaltı üzerindeki bir su kulesine yükseltiliyor ve deniz seviyyesinden 150 metre rakımında bulunan bu kuleden de şehirde suyun daimî bir tevziini temin eden, üç kilometre bir mesafedeki Balmumcu Çiftliği civarında, 1000 metre 'küblük bîr su haznesine akıyordu.

Cendere Su Fabrikası binası, yüksek tavanlı geniş bir orta kısımla bunun her iki cihetinde tamir atelyeleri ve büro bölmeleri bulunan güzel yapıda bir binadır. Fabrikanın ilk yıllarında kadrosundaki iki makinist, bir bekçi, bir kondüktör, bir amelebaşı ve altı tamirci amelesi içinde, muntazam demir parmaklıkla ihata duvarıyla çevrilmiş fabrika bahçesinde ikamet binaları, koğuşlar yapılmıştı. Şehir hayatına elektriğin girmesinden sonra buhar makinalarınm yerini de iki adet elektrik pompası almış bulunmaktadır.

Sultan Abdülâziz zamanında da içinde müteaddit köşkler yapılmış bulunan Yıldız . Parkının su ihtiyacı, Taksim bend sularıyla idare olunurken sonradan bu su kifayet etmemeğe başlamış ve Sultan Abdülhamid tarafından Hamidiye suyunun isâlesinden son- • ra sarayla beraber kışlaların, camiin ve Etfal Hastahânesinin suyu geniş bir surette temin edildikten sonra saraya yakın semtlerde de sudan halkın istifadesi için çeşmeler yapdırıl-mışdı.

Saadi Nazım NİRVEN

CENNETÂBÂD KASRI — Küçük Çamlıca (Bulgurlu) Dağının batı - güney eteğinde 1654 yılında Dördüncü Sultan Mehmed tarafından yaptırılmış bir kasrı hümâyundur; önce Marmaraya, Adalara, sonra kuş bakışı, Ka-dıköyünden Maltepe'ye kadar Anadolu kıyısına emsalsiz nezâreti olan bir mevkidir ki, bu

panoramaya ancak «muhteşem» deyip susmalıdır.

Çamlıcaya şöhret veren sulardan biri de bu tepenin eteğinde kaynar. 1064 Hicret yılında Dördüncü Sultan Mehmed suya güzel bir çeşme yaptırmış. Devrin şâirlerinden Cev-rî, çeşmenin kitabesinde, yerin havasını, çeşme başında oturulacak yerin ve çeşmenin binasını övdükden sonra köşkün adını da vermektedir:

Hazret-i Sultan Mehmed Hanı tskender serîr Kim odur hısrşîd-i evc-i saltanat zilli Hûda Oî Şehinşâhm bahâr-ı adli bağı âleme Verdi revnak hatırı olsun küşâde dâima Oldu hâlen Çamlıca makbûl-i tab'ı hurremi Buldu feyzi iltifatın bu fezayı hoş hava Lutfuna lâyık görüb bu bî maadil menzili Eyledi ihya olundu sofa ve çeşme bina Yeryüzünde gülşeni cencet gibi ztnet bulsıb OSd« şâhâns mesire diİKÜşâ eay«i sefa. Bu tnakahM çeşmenin Çevri dedi târihini «Cennetâbadı m'Üferrih ayılı âdı can feza» IG64 (İ654)

Hâdikatül Cevâmi, «Kısıklı Mescidi» maddesinde söz gelimi Küçük Çamlıcadan bahsederken - bu kasrı da kaydediyor ve: «Burada eskiden bir tekke varmış, Dördüncü Sultan Mehmed o tekkenin yerine muhtasarca, fakat yeni bir saray bina buyurmuşlardır, ki bu sarayın çeşmesine Cevrî Efendi bir tarih söylemişdir (yukardaki tarih); hâlen o sarayın binasından' eser 'kalmamışdır» (Hadika, ,11, S. 260).

Hadikatül Cevâmiin kaydettiği gibi kasırdan eser kalmamış değildir, bugün-bile yıkık temel harabeleri görülmektedir; bu izlerden de orta büyüklükde bir yapı olduğu anlaşılmaktadır. Kasır çeşmenin karşısında, bu çeşmeyi tamir ettiren İkinci Sultan Mahmud tarafından konduğu muhtemel bir namazgah taşı vardır.

Saadi Nâzım NİRVEN

CENNETi — On yedinci asır ortasında namlı İstanbul armatörlerinden ve Akdeniz kaptanlarından; hayatı hakkında başka kayda rastlanamadı.

Bibi. : Evliya Çelebi, Seyahatname, I.

CERANYAN (Minas) — Bir Ermeni hark şairidir; 1730 sıralarında Harput'da doğmuş ve sabık Pangaltı Ermeni Mezarlığında bulunan kabir taşı kitabesine göre 1813 de ölmüştür.

Çocukluk devresini doğduğu şehirde ge-

çiren Ceranyan kendi gayreti ile Türkçe ve Ermenice lisanlarında bilgisini derinleştirmiştir. Aynı zamanda dinî ve lâdinî musikîde de istidad göstermiştir.

Mezar taşının kitabesinden ve yazdığı destanlardan âmâ olduğu anlaşılmaktadır. A-nadolu'nun muhtelif şehirlerini dolaştıktan sonra muhtemelen on sekizinci asrın ikinci yarısında veya sonlarına doğru İstanbul'a gelerek Düzyazılardan himaye görmüşdür. «Geçid» mahlasiyle ermenice ve türkçe bir çok şarkılar, destanlar, dinî şiirler ve mezar taşı kitabeleri yazmıştır. Keza şehîd rahip Ko. mitas Kömürcüyan (1656 -1707) hakkında da bir destan kaleme almıştır. Eserleri 1802 de Beyoğlu'nda rahip Arutyun Eritzantz tarafından telif edilen el yazma bir kitapta bulunmaktadır.

Minas Cerenyan hakkmda önce Karekin Manukyaa- Venedik'de münteşir «Pazmaveb» mecmuasında yazmıştır. Toros Azatyan ise neşrettiği «Astğapert» adlı mecmuanın 1951 Mayıs ve Haziran sayılarında biyografisini dere etmiş ve şiirlerinden de bazı örnekler vermiştir.

Kevork PAMUKCİYAN

CER, ÇIKMAK, CERRE GİT-

MEK -,— Cer, arabca bir kelime olub, çekmek, ardı sıra sürüklemek, uzakda olanı yakına getirmek manasınadır; eskiden İstanbul'un yüzlerce medresesinde dinî ilimler tahsil eden binlerce talebe, hicrî takvime göre halkın «üç aylar» dediği Receb, Şaban ve Ramazan aylarında, ki bu aylarda medreselerde tedrisât da kesilirdi, Anadolu ve Kümelideki köylere ve küçük kasabalara namaz kıldırmak ve vaaz etmek için dağılır, bu hizmetlerinin karşılığı olarak da, gitdikleri köy ve kasabaların halkından erzak ve para toplarlardı; buna da medrese argosunda cerre çıkmak, cerre gitmek denilirdi; kendilerine de köylü, kasabalı ağzında «cer softası», «cer mollası» denilirdi. Üç aylarda cerre çıkanlar da medreselerdeki talebenin yoksulları, garibleri, fukara evlâdı, hiç bir yerden geliri, harçlığı olmayanlarıydı; cerre bâzan oda refiki iki softa beraber gider, yahud bir softa, yine oda yoldaşı genç, tüysüz çömezini de yanma alup götürürdü; fakat bir medresenin her türlü sıkıntıya göğüs gererek asîl ve vekarlı ilim havasını zedelediği için cerre çıkmak, zaruret

cerîdeî havâdîs

— 3496


İSTANBUL ANSİKLOPEDİSİ


karşısında da olsa bâzı müderrislerce hoş görülmezdi, cerre çıkan softaları adî dilenciler kadar hakir görürlerdi; ve onlara ilmiye mesleğinde yükselmek için icazet vermezlerdi. Zâten lûgatda cer kelimesinin mecâzzî mânası da: «birinden para çökmek, dilenmek» idi; hattâ bu yolda istediğini mutlakaa alır, tuttuğunu koparır kimselere, ve arsız, yüzsüz, a-şırı yapışkan dilencilere mübalâğalı mânası ile «cerrar» denilirdi.

Geçen asrın bağlarından itibaren İstanbul Medreselerinin inzibatı bozulup, buraları hattâ çok çirkin hâdise ve münasebetlere sahne olduğu zamanlar, cerre gitmek, utanılacak hareketlerin en hafifi olmuşdu. Kendisi, de medreseden yetişmiş ulemâdan olan müverrih Şânîşâde Atâullah Efendi, târihinin 1233 (milâdî 1817 -1818) yılı vak'aları arasında bu hazin manzarayı şu satırlar ile tasvir ediyor: «Suhtekân ise tullâbı şebâbı nev suftekân ile medârisde bî muhâbâ hikâyei Kavmi Lût ile meşgul ve mümâris olup tasviri mesaili sek-kâkiyede sahibi tûlâ ve fâris idiler..». Bu manzara karşısında, o devir yazarlarının dâima «yobaz taifesi» dedikleri medrese talebelerinin beraberce hikâyei Kavmi Lût okudukları çömezlerini de alarak, üç ay için olsa da cerre çıkmaları, hattâ alenen dilenmeye gitmeleri İstanbul için bu lütuf olduğu muhak-kakdır.


Yüklə 5,85 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   90




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin