Ç meba ında ayaktakımından bir İsrtaııbul Delikanlısı



Yüklə 5,85 Mb.
səhifə5/90
tarix17.01.2019
ölçüsü5,85 Mb.
#97870
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   90

«Tamir isleri ve şâir hazırlıklar bitirilerek tedrisâta o sene zilkaade ayının başında, yâni 16 mart 1281 (28 mart 1865) de biri elifba, ötekisi hesab olmak üzere önce iki ders ile başlanmışdır.

«Mektebin tedrisât hususunda az zamanda gösterdiği muvaffakiyet esnaf çırakları arasında o kadar rağbet uyandırmışdır ki mekteb dersha-

nesi talebeyi alamadığından Aksarayda Ebûbe-kirpaşa Mektebi de cemiyetin idaresine verilmiş, bir kısım talebeye de orada ders verilmeye başlanmışdır. (Aksaraydaki Ebûbekirpaşa Mektebi Çakırağa Camiinin karşısında idi. Bu mektebin başına, cemiyete âza olarak katılan Cevdet Efendi isminde bir muallim getirildi, ki bu zât elifba öğretmene kolay bir metoda sâhib olduğu için Aksaraydaki mekteb kısa bir zaman sonra Elif-bâcı Cevdet Efendi Mektebi diye meşhur oldu).

«Dersleri cemiyet azaları okutuyordu. Yusuf Ziya Bey ve Vidinli Tevfik Bey gibi riyaziye âlimleri bu mekteblerde esnaf çıraklarına hesab öğretmeye çalışmışlardır. Meşhur vatan şâiri Namık Kemal Bey burada fahrî olarak imlâ hocalığı yapmışdır. O Parise gidince bu dersi Ali Naki Bey üzerine almışdır. Bayazıdda sebil üstündeki Valide Mektebinde tedrisât 1290 (miâdlî 1874) yılına kadar dokuz sene devam etti.

«Cemiyet azaları kendi malları yeni ve büyük bir binada yeni bir mekteb açmayı düşünürler iken Paris sefirliğinden ayrılarak İstanbula gelen ve cemiyete âza olan Sakızlı Esad Paşa açılacak mektebin nasıl bir müessese olacağını tarif etti ve hattâ mektebin adını'bile koyarak «Dâ-rüşşefekatül İslâmiye» dedi. Esad Paşa ilhamını Paris civarında gördüğü «Prytanee militaire de la Fleche» adındaki bir fransız mektebinden almış-dı. Darüşşefeka adı cemiyetçe kabul edildi ve hemen faaliyete geçildi. Mektebin inşâsına 1867 de başlandı, yapı 1872 de tamamlandı, ve Dârüşşe-fekanın kapuları müslüman yetim çocuklara koruyucu iki muazzam kanad bibi açıldı. (B.: Darüşşefeka, Darüşşefeka Lisesi)» (Osman Nuri Ergin, Türkiye Maarif Tarihi).

Cemiyeti Tedrisiyei İslâmiye, yeni adı ile Darüşşefeka Cemiyeti bütün türk milletinin gönülden bağlanmış olduğu çok büyük bir hayır müessesesidir. Kurulduğu tarihden bu yana bu cemiyete büyüklü küçüklü pek çok milk, irâd bağışları yapıhnışdır, en son en büyük bağışlardan birini General Süreyya İlmen yapmışdır ki kendisini dâima hayırla andıracakdır. (B.: İlmen, Süreyya).

Cemiyetin hâlen sâhib olduğu emlâk ve cemiyetin yıllık geliri bu ansiklopedinin konusu dışında kalır. İstanbul Ansiklopedisinin temennisi, Darüşşefeka Cemiyetinin, Darüşşefeka Lisesini bitiren gençlere, batı memleketlerinde ihtisas tahsillerini yandırma imkânlarını da sağlamasıdır.

CEMİYETİ TERBİYE! İSLÂMİYE — Balkan Harbinde Rumeliyi kaybetmemiz, Bulgar-

ların Çatalca önlerine kadar geldiği, top seslerinin İstanbuldan duyulduğu sırada, dinî bir birlik ve uyanma duygusu ile kurulmuş bir cemiyettir. Cemiyetin ilk müteşebbisi Mısırlı Mehmed Şer'î Paşadır; âzalarının çoğu da arab unsuruna mensubdur. Bu zât o sırada İstanbula gelerek bâzı kimselerle görüşmüş, ve bu isimli bir cemiyet kurulmasına ön ayak olmuşdur. Cemiyetin Mısırda ve diğer islâm memleketlerinde de şubeleri bulunacak, gaayesi «İttihadı İslâm», islâm Birliği ola-cakdı. İstanbul gazeteleri o felâketli günlerde bu Cemiyeti İslâm âleminin Türkiyeye yardımını sağlayacak bir teşebbüs zannetmişler ve günlerce cemiyetden bahsetmişlerdi. Bir müddet sonra cemiyetin adındaki «terbiye» kelimesi hoş görül-meyerek «hayriye» ye çevrildi. Açılış töreni Pe-rapalas Oteli salonlarında pek tantanalı bir şekilde yapıldı, fakat barınabilmek için kendisine Nuru Osmaniye Camii sibyan mektebinde küçücük, bir odayı zor buldu, ve orada kimsenin haberi olmadan, söndü, kapandı.

Osman Nuri ERGİN

CEMİYETİ TIBBİYE! ŞAHANE — Kırım harbi sırasında İstanbula germiş İngiliz ve Fransız ordularındaki hekimlerle, büyük ekseriyeti gayri rnüslim, ve bilhassa rum azınlığına men-sub İstanbuldaki meslekdaşlarının 1855 de kurdukları bir kulübün adıdır; Beyoğlünda yaşayan ecnebi hekimlerle rum hekimlerinin, münevver bir tabakanın ruhî ihtiyacını tatmin edecek bir teşekküle şiddetle ihtiyacından doğmuşdur. Kurucuların başında Dr. Poyer adında bir zât buhın-muşdur; kulübe bu isim verilmekle devrin pâdişâhı Abdülmecidin de himâyesi temin edilmişdi. Bu cemiyetde verilen fransızca konferanslar yalnız tababete inhisar etmiş, ve muhakkak ki Tür-kiyede tıbbî çalışmalara yeni bir ufuk açmışdı. Sonra buradan mülhem olarak rum doktorların önayak olması ile bir «Rum Cemiyeti Edebiyesi» kurulmuş, bu yeni kulübün toplantı yeri de Beyoğlünda Büyük Sakızağacmda Mektebi Tıbbiye muallimlerinden Dr. Mavroyani Beyin 15 numaralı evi olmuşdu. (B. Rum Cemiyeti Edebiyesi).

Cemiyeti Tıbbiyei Şahanenin faaliyetini ne zamana kadar devam ettirdiği tesbit edilemedi. Bibi. : Osman Nuri Ergin, Türkiye Maarif Tarihi, II.

CEMRE, CEMRELER — Arabca ateş koru mânasına «cemr» kökünden gelir; eski takvimde havanın, suyun ve toprağın ısınmaya başladığı zamanları gösterirdi. Hüseyin Kâzım Beyin Büyük Türk Lugatında: «Bahardan biraz evvel havaya, suya ve toprağa arız olan hararet, cem-

CENABÎ BEY

_ 3486 —


istanbul

ANSİKLOPEDİSİ

3487 —

CENAB SEHABEDDlN




rei ûlâ (Birinci cemre) be hava, cemrei saniye (İkinci cemre) be âb, cemrei sâlise (üçüncü cemre) be hâk tâbirlerine tesadüf olunur» diyor.

Cemreler için Istlnbul halk ağzı güzel bir tekerleme vardır, üç cemre yıldızların oğlu üç kardeş kabul edilir:

Üç biraderle!

Kevâkibzâdeler

Biri meşrebi havâi

Biri deryâde yüzer

Biri hâkipâye yüz sürer.

Türk Ansiklopedisinde «cemre» maddesi çok güzel, çok aydın yazılmışdır; fakat o eserde maddeler ayrı ayrı imzalanmadığı için muharririni maalesef öğrenemiyoruz; aşağıdaki satırları o güzel yazıdan alıyoruz:

«Eskiler yılı, Kasım Günleri ve Hızır Günleri diye ikiye ayırmışlardır. Kasım 180, Hızır ise 186 gündür. Kasım, kasım ayının 8. inci günü girer. Kasımın 46 sında kırk gün mânâsına gelen «Erbain», 86 sında da elli gün anlamına gelen «Hamsın» girmiş olur ki bu suretle kışın en şiddetli zamanları sayılan doksan gün geçmiş olur. Kasımın yüzü «Geldik yüze, çık düze», yüz ellisi ise «yüzelli, yaz belli» sözü ile karşılanır. Kasımın 105 inde (19 - 20. şubat) birinci cemre havaya, 112 sinde (26-27 şubat) ikinci cemre suya, 119 unda (5-6 mart) üçüncü cemre topra-ğe düşer; yâni bu tarihlerde önce havanın, sonra suyun, sonra da toprağın ısındığı kabul edilirdi.

«Halk, bilhassa kadınlar cemreye «Cemile Hanım» derler, ve: — Birinci cemre benim, ikinci cemre filânın, üçüncü cemre de falanın... diye bu günleri benimsiyerek havanın iyi veya fırtınalı oluşu ile kime âid ise onun huyu arasında bir .münâsebet bularak eğlenirler...» (Türk Ansiklopedisi, cild X).

CENABI BEY — Kanunî Sultan Süley-manın makbul bendelerinden; büyük imparator seferlere çıktığında bu zâti dâima beraberinde götürürdü; hayatı hakkında başka bilgi edinilemedi; aşağıdaki beyit, şiir ile de uğraşan Cenâ-bî Beyin o vadideki dilinden örnekdir: Olsa peyda dûdi ahım gözlerim giryan olur Ebri zulmet zahir olsa la cerem baran olur Bibi. : Lâtîfî, Şuerâ Tezkiresi.

CENABI BEY (Rıdvanzâde) — Onbeşin-ci asır sonu şâirlerinden; aslı Amasyalıdır, İkinci Sultan Bayezıdın şehzadeliği zamanında A-masyada iken kapusuna aldığı bendelerinden-dir; bilgili, hoş huylu, nâzik bir kişiydi; hattat denilecek kadar güzel yazısı vardı, yazı sanatı kaai-

delerini çok iyi bilirdi; aşağıdaki beyit şiir diline

örnekdir:

Çü fırsat iyşe elverdi geçür hoş gel bu devrânı Bugünü koma yârına ki götürmez bu devr anı

Yavuz sultan Selim zamanında vefat etti. Bibi. : Lâtîfî, Şuerâ Tezkiresi.

CENAB ŞEHABEDDİN — Edebiyatı Ce-didenin Tevfik Fikret ve Hâlid Ziya ile üç büyük şöhretinden biri; Fikret şâir, Halid Ziya naşir, Cenab ise hem şâir, hem naşir oldu; ve nazmı da nesri de aynı edebi mektebin diğer iki üstadından çok ayrı, farklı oldu.

Pilevne şehidlerindlen Osman Şehabeddin Beyin oğlu olan Cenab hicrî 1282 (milâdî 1865-1866) da Manastırda doğdu, 1293 (1876) de on bir yaslarında iken İstanbula geldi; o vaktin mek-tebleri arasında lisan tedrisatına verdiği ehemmiyetle tanınmış Mektebi Feyziyeye girdi; orada ders kitabı olarak eline aldığı «Tuhfei Vehbi» ile vezin ve kaafiye sanatları o küçük yaşındaki bilgileri arasına girdi; idadide lisan ve kitabet derslerinde seçkin bir talebe oldu. O devrin günlük siyasî gazeteleri, istibdad baskısı altında siyâsetle meşgul olmadıkları için sayfalarında edebiyata geniş yer ayırırlardı; gazeller, şarkılar, kasîdeler, her konuda tarihler, mersiyeler, yeni vadide manzumeler günlük gazetelerde neşredilirdi; Cenab da Tercümanı Hakikat gazetesinin edebî sütunlarında çıkan gazellere nazireler yazdı, fransızca antolojilerden tercenıeler yaparak gazeteye gönderdi; bir yandan da ciddî bir alâka ile Türk edebiyat;, üzerinde çalışdı, Namık Kemali, Abdülhak Hâmidi, Recâizâde Mahmud Ekremi okudu, Muallim Naci mektebinin faaliyetini tâk-ib etti, ve onlardan klasik dîvan şiiri üstadlarına gitti. Şeyh Galibi, Nedimi, Fuzuliyi, Bakiyi anlayarak okudu; o divan üstadlarına kusursuz nazireler yazacak kadar zengin bir lûgatçeye sâhib oldu. «Saadet», «Şafak», «Gülsen», «Sebat» gibi gazetelerde manzumeleri beğenilerek neşredildiği zaman-lar 15-16 yaşlarında bir genç, hattâ bir çocukdu. Cenabın bu şiir istidadı için verasetin de tesîri vardır derler; büyük babası Mustafa Bey sadıra-zam Hüsrev Paşanın divan efendiliğinde bulunmuş, kalem erbâbındandı; babası Osman Şehabeddin Beyin metrûkâtı arasında tamamlanmış bir «Numune! İnşâ» bulduğunu da Cenab kendisi nâkletmişdir.

Mektebi Tıbbiyeye girdi ve 1305 (1888) de tıb doktoru diploması aldı, meslekî ihtisas için Parise gitti ve dört sene orada kaldı; dönüşünde Haydarpaşa Hastahânesine verildi.

Parisde geçen dört yılı, ona fransız edebiyatı ile yakından meşgul olma imkânını vermişdi, divan edebiyatının mahdud kalıblar içinde ve sâdece bir hayâl âleminde dolaşdığını Fransada an-lamışdı, batının sanat anlamının, yeni sanat doktrinlerinin Türkiyede anlaşılmadığını görmüş-dü; Türk edebiyatının yeni bir sanat hamlesine muhtaç olduğuna kanaat getirdi; yalnız nazım ve nesirde değil, tefekkürde yenilik, inkilâb lâzımdı.

Avrupa dönüşünde gene doktorun manzumeleri artık bir batılı düşüncenin, duygunun eserleri oldu, yazı dili de değişti, her mısraında şahsiyeti vardı; «Mekteb» mecmuasının edebî yazı işleri müdürlüğünü hiç tereddüd etmeden üzerine aldı. Aynı mecmuada yeni imzalar toplanmışdı: Süleyman Nazif, Tevfik Fikret, Hüseyin Câhid, Mehmed Rauf gibi. Mektebin münderecatı diğer mecmualara hiç benzemiyordu; titiz kalemler yeni bir dil ve yeni bir düşünce, felsefe ile konuşuyordu. Bir müddet sonra bu kalemler, bu yeni edibler Ahmed İhsanın «Serveti Fünun» mecmuasında toplandılar, ve Serveti Fünunda Edebiyatı Cedîde doğdu. Eskiler tarafından çok hücuma uğradılar; fakat hükmü zaman verdi ve Edebiyatı Cedîde bir büyük mekteb olarak tarihî devrini dolduruncaya kadar yaşadı. Edebiyatı Cedide-nin, genig sanat bilgisi ile en nüfuzlu sımasının Cenab olduğu, Fikretin dahi onun tesîri altında kaldığı, bugün Edebiyatı Cedîdeyi iyi tedkik edenlerce bir hakikattir.

Cenab Şehabeddin bir tabib olarak Hicaza gönderildi, oradan «Hac Yolunda» adlı eseri ile döndü; taze, hayat dolu yazılar. Asıl mesleğinde bilfiil hekimlik yapmamışdır diyebiliriz; Meclisi Kebiri Sıhhiye âzâlığında, Dâire Umuru Sihhiye müfettişliğinde bulundu. 191,4 de tekaüd olduk-dan sonra asıl yerine geçdi, İstanbul Darülfünununda önce fransızca muallimi, sonra Edebiyat Fakültesinde Türk Edebiyatı müderrisi oldu; mütareke senelerinde Peyamı Sabah gazetesinde tuttuğu yol Cenabı Darülfünundan ayrılmak zorunda bırakdı, hatta bir ara memleketini terkederek Avrupaya gitmek mecburiyetini duydu Vatana döndükten sonra Bakırköyündeki evinde münzd-viyâne yaşadı, ve 13 Şubat 1934 salı günü orada vefat etti; ölümünde 69 yasında idi.

Köşesinde unutulmuş zannedilen Cenab Şe-habeddinin ölümü İstanbulda ve bütün memle-ketde derin bir teessürle karşılandı. O yıl şubatı çok karlı olmuşdu; Cenab, Bakırköyü mezarlığına 14 şubat perşembe günü müdhiş bir kar fırtınası içinde defnedildi; fırtına, tipiye rağmen bü-

Cenab Şehabeddin (Resim : S. Bozcalı)

yük şâirin yüzlerce hayranı son teşyîde bulunmak üzere Bakırköyüne gitti. Basın ile beraber herkes o gün şâirin «Elhânı Şitâ» adındaki manzumesini hatırladı; yıllarca evvel yazdığı mısralar, cenazesinde bulunanların dudaklarından, o-na mahsus bir cenaze marşı nağmeleri gibi dökülüyordu:

Bir beyaz lerze, bir dumanlı uçuş,

Eşini gaaib eyliyen bir kuş

Gibi kar

Geçen eyyamı nevbaharı arar..

Ey kulübün sürüdü şeydâsı,

Ey kebûterlerin neşîdeleri,

O baharın bu işte ferdası.

Kapladı bir derin sükûta yeri.

Karlar

Ki hamûşâne dembedem ağlar!



Ey uçarken düşüp ölen kelebek

Bir beyaz rîşei cenahı melek

Gibi fcaz

Seni solgun hadîkalarda arar.

Sen açarken çiçekler üstünde

Ufacık bir çiçekli yelpaze,

Na'şın üstünde şimdi ey mürde

Başladı parça parça pervâze

Karlar

Ki semâdan düşer düşer ağlar!



Uçtunuz gittiniz siz ey kuşlar,

Küçücük sersefid baykuşlar

Gibi kar

Sizi dallarda, ianelerde arar.

Gittiniz, gittiniz siz ey mürgan,

CENAB ŞEHABEDDİN

— 3488 —


istanbul

ANSİKLOPEDİSİ

S48Ö —

CENABÎ (Bursalı Mustafa)




Şimdi boş kaldı serteser yuvalar,

Yuvalar da yetimi bîefgan!

Son kalan mâi tüyleri kovalar

Karlar


Ki havada uçar uçar ağlar.

Ölümünden on iki gün evvel, 30 Ocakda Midhat Cemal'a şu mektubu göndermişdi:

«Anîıyonun M haberiniz yok: Bendeniz bundan yirmi gün evvel vahim biı- «congestion ce-rebrale» buhranına uğradım. On beş gün yatakia kumldanamıyacak halde idim. Akü Muhtarla beraber tedavi eden hekimler yazmak değil, okumak ve hatta düşünmekten beni tahzir ettiler... Şu yazımdan anlıyacaksmız M ellerini hazan yapraklan gibi titriyor...»

Cenabı çocukluk çağından tanımış olan Hüseyin Sııad, onun ölümünden sonra Aksam gazetesinde «Cenab Şehabeddin» adı altında on makale neşretmişdir (21 mart - 23 nisan 1934), bu yazılar, Cenabın mufassal bir biyografisini yazacaklar için muhakkak okunmalıdır.

Cenabın ölümünü haber alan Abdülhak Hâ-mid, Cumhuriyet Gazetesi sahibi ve başmuharriri Yunus Nadiye şu mektubu yollamış idi: Ah Yunus Nadi Beyefendi, Ben de sizin gibi şaştım kaldım! Vefatının ihtimali olmamak lâzım gelen Cenab Şehabeddin de vefat etmiş, öyle mi? Henüz gazeteleri görmemiştim.

Yalnız ona değil, hem onu bilenlere ve sevenlere yazık, en büyük ütstatfarından bulunduğu edebiyatımıza yazık, hatta Cenabın öldüğünü duyduğum için bana da yazık!

Bu beyaz sahifeye bu siyah sözleri naklederken biraz da utanıyorum:

Benim pek muazzez ve muallâ dostum ve en büyük ve en mütefennin şâir ve edibimiz Cenab Şehabeddinin edebiyatımıza emsalsiz hizmetleri olduğu gibi, benim yazılarımın da intişar ve iştiharına onun bînazîr kaleminin çok himmeti olmuştur. Diyebilirim ki, ben o yegâne üstadın bir ihtiyar tilmizi idim. Bu sözüm mahviyete yahut riyaya hamlolunmasm, Zâten bu iki ihtimalin bence yeri yoktur. Vicdanî bir kanaatle yazıyorum ki asrın en rayiç edebiyatı olan garp edebiyatında Cenab hepimizin üstadı idi. Hâlâ da öyledir. Müessir iğtiyap etmekle eser kaybolmaz. Ve müruru zamanla onun her eseri bir neveser

olacaktır!

13 şubat 1934 ne fena tarih!

Abdülhak Hâmid

Kıymetli edebiyat muallimlerinden ve mü-nekkid Şehabeddin Süleyman Bey merhum Ce-

nabın edebî hüviyetini şu satırlar ile anlatıyor:

«Hac Yolunda. Evrakı Eyyam, Avrupa Mek-tubları, Nesri Harb ve Nesri Sulh. Âfâkı Irak isimli kitablarında, süslü billur içme saklanmış hakikî hayat ve tabiat ufuklarının güzelliği vardır. Tahsili kuvvetlidir, ictimâiyatdan. tarihden anlar; tenkidin, sanatın şartlarını bilir; muhtelif gazetelerde çıkan mütenevvi mevzulu makalelerinin kiy-meti çokdur.

«Hayâli, hemen her nevi mevzu arasında zarif, serbest, köpüklenerek akar; fikirleri dâima güzel, süslü tüllerle sarılıdır; adî bir gazete havadisi veriyorken bile üslûbkârdır. Riyâhı Leyâl manzumesinden şu parçayı okuyoruz: Ey gizli kebûterlerin aheste sürüdü, Ey mirvahai lânei mürgan, Ey badi hirâman! i (Afâka inince gicenin sütrei dudu, Başlarsın ufukdan seyelâna, Bâlîni cihâna!

«Mısrâlarının tertibinde ve bütün ifâdesinde külfet ihtiyar edilmişdir; teşbihler, istiareler zihnin, muhayyilenin faaliyetinden doğar, Cenab Beyde hayâlin serveti bâzan tekellüfe, israfa varır; rüzgâra, gizli güvercinlerin terennümü, hattâ ağır bir ifâde ile, kuş yuvasının yelpazesi diyor. «Yekâzâtı Leyliye'de musikinin sakin, hırçın râşeleri his edilir. Bâzan terennümleri alçalır, gönlündeki acı nağmeler sönecek olur, sonra asabî heyecanlarla ruhunun matemi sarsılır, hicranlar inler, bütün siyah hislere âşinâ çıkar.

«Temâşâyi Leyl'inde akşamın garibliği, melal içinde ezilmiş sükûnu duyulur. Temâşâyi Ha-zan'ı yavaş yavaş sönen bir mevsimin hüznü ile titrer. Elhânı Şitâ'da karların çılgın rüzgârlar elinde bâzan mütereddid, hattâ aheste, sonra kamçılanarak hızlı hızlı dökülen asabiliği görülür.

«Manzumelerinde hassasiyet, sıcaklığını her zaman muhafaza edemiyor. Şiirlerinde aruzun katılığı duyulur Mısralarında ebedî hicranlar yok-dur. Nazmının musikisi erimiş, şeffaf bir lahn içinde gönüllere serpilemiyor.

«Hac Yolunda, güzel müşahedelerinden mü-tevellid tasvirlerle doludur. Afakî Irak, sinesinde Bağdad ve Diclenin iyi duyulmuş şiirlerini dâima saklayacak. Avrupa Mektubları. güzel, temiz ifadeli seyahat intihalarını hâizdir. Evrakı Eyyâm'da, Nesri Harb ve Nesri Sulh'de. musiki, resim, hande, elem, istihza., fikrin, hayalin daha bin türlü rengi açık görülüyor. Donanma Mecmuasında çıkan İçtimaiyat makaleleri etrafından mühim bir tesir bırakmadan geedi. maamafi mühimdir; tetkik olunmak icab eder.

«Gazete makalesi şeklindeki müsahabecili-ğinin kiymeti yüksekrir; garba ve şarka âid seyahat tahassürlerini gören, duyan, düşünen bir dimağ ile yazılmışdır. Bu nevi eserlerde zekâsının inceliği, tasvire âid kudreti pek açık görülür, istikbâle geçecekdir.

«Tiyatronun ilmî tabiatını bilir, bk vak'ayı kısımlara ayırmakda müskilât çekmez. İnsanın, cemiyetin seciyelerini tanır, etrafına zekî, nafiz bir nazarla bakar. Lâkin piyesleri kudretinin kemâline misâl olarak gösterilemez. Bunlarda bir üstad nüfuzundan ziyâde amatör hâli his edilir.

«Yalan piyesinde köylü babaya, etrafımızdaki hayatdan fışkırmış diyemeyiz, lisânı da süslüdür. Körebe'si, Küçükbeyler, Türk sahne edebiyatına yenilik getirmemişdir. Piyes yazmaya fazla ehemmiyet vermiyor.»

Aşağıdaki satırları yazan Cenab, yukarda tarif edilen edîb ve şâirden bambaşka adamdır:

«Sabaha kargı Plevne civarından geçiyorduk; alaca karanlıkda pencereyi açdım. Plevne ovasını görmek, arz üzerinde hakir bir mezarı bile kalmayan zavallı babamın ruhi menfa nisi-nini biraz teneffüs etmek istiyordum. Eyvah! yüksek ve rengin ekinleri okşayan gece rüzgârı dedi ki: — Babanın kanını emen bu toprak; babanın cisim ve ruhundan yabancı açlıklara sünbülei gıda hazırlıyor!

«Şimdi ufku şarkî kızarıyor, kızanyordu; Osmanlı bayrağı gibi al, kan gibi al olmuşdu; bir ruhi şehâd için bu ufki sabah ne güzel kefendi. Baba!., seni bu ağustos ayının son seherinde Plevne ufkunun bu geniş kanlı mendili içinde kokladım....»

Muzaffer ESEN



CENANI (Bursalı Mustafa) — Onaltıncı asır sonlarında yaşamış meşhur bir kıssahan (hikâye anlatıcı, meddah), Üçüncü Sultan Muradın dalkavuk-nedimlerinden; Refik Ahmed Sevengil «İstanbul nasıl eğleniyor» isimli kitabında Mustafa Cenâninin hayatı üzerine bilinenleri §u satırlarda toplamışdır: «Bursalı Mehmed Efendi adında birinin oğlu idi: oldukça tahsil görmüş, arabca, acemce, türkce manzum söz söylemeye mektedir, hoş sohbet, zarif ve nüktedan adamdı; bittabi'î dalkavuk, fazla olarak da biraz aç gözlü idi:

«Oldukça şişmandı; devrin zenginlerinden Bahâeddinzâde Abdullah Çelebinin oğlu da şişman, bir gün bu zatda kendisine bir kat esvab verilmesini şöyle bk mektubla istemişdi: «Ahbab-lar arasında oğlunuzun mu, yoksa benim mi da-

ha şişman olduğumuzu meydana çıkarmak için bkbirlerimizin esvablarını giyip tecrübe etmemiz münasib görüldü. Benim topu bk kat -esvabım olduğu için çıkarıp tecrübe için oğlunuza gönderenisin, halbuki oğlunuzda kat kat esvab var, reca ederim birini yollayın da yaram bu merak-dan kurtarayım...»

«Bu lâtife Abdullah Çelebi ile oğlunun hoşuna gitti, ve Abdullah Çelebinin oğlu Cenâniye bir fakir sof gönderdi: bu sefer teşekkür yerine ondan şu manzum cevabı aldı:

Olmadı gönderilen sofa tenim sultânım Bizde sizden semen artukluğuna geldi vukuf Şübhemiz vâlidi mâcidde kalubdur şimdi Anların sofu dahi olmaz ise tâlie yuf!..

«O zamanlar meddahların, kunahanların anlattıkları hikâyeler ötedenberi nakledilen, çok defa söylenilmiş, dinlenilmiş fıkralar, latifelerdi. Cenanı Çelebi kıssalarında ise bir seçkinlik vardı, onları şuradan buradan nakil ile anlatmaz, ibda ederdi; bu da kendisine rağbeti mücib olurdu. Üçüncü Sultan Murad bir gün ondan, hiç işi-dilmerniş hikâyelerden mürekkeb bir kitab yazıp vermesini istedi. Böyle bir siparişin karşılığında mühim bir ihsan alacağını bilen Cenânî, uzun müddet çalışarak böyle bir eser hazırladı, bir hattata güzelce yazdırdı ve pâdişâha arz edilmek üzere bir müzehhibe verdi, tezhib ettirib cildlet-tirkden sonra saraya götürüp takdim, edecekdi:

«Sultan Muradın Derviş Eğlence adında bir kıssaham vardı; fakat onun arılattıkları hep eski hikâyelerden ibaretti. Pâdişâhın Bursalı Cenâniye bir hikâyeler kitabı sipariş ettiğini haber alınca, fevkalâde telâşa düşdü, ve hemen kitabı tezhibe başlamış olan müzehhibe kosdu, bu adamla uyuşdu, eseri okudu, içindeki hikâyelerin hepsini ezberledi, ve gidip pâdişâha birer bker anlattı.

«Cenâni, kitabının tezhib ve cild işi bitince onu büyük bir ümid ile saraya götürdü ve Kapı-ağası Gazanfer Ağa vasıtası ile Sultan Murada takdim etti. Pâdişâh kitabı söyle bk karışdırdı, her hikâyesini evvelce Derviş Eğlenceden dinlemiş olduğunu görünce:

— Biz ondan şimdiye kadar işidilmemiş şeyler istemişdik, bunlar bizim Derviş Eğlencenin anlattığı şeyler!., diyerek kitabı elinden attı.

«Gazanfer Ağa tarafından ufak bk ihsan ile hatırı hoş edilmek istenilen Mustafa Cenânî, niye uğradığını bilemedi. Meselenin aslı sonra meydana çıktı» (Refik Ahmed. İstanbul nasıl eğleniyor).

Mustafa Cenânî meddah hikâyeciliğinde ye-

CENÂNÎ (Kadri)

— 3490 —


istanbul

ANSİKLOPEDİSİ

— 3491 —

CENAZE KADRÎOĞLU




ni bir çığır açmış olan muhakkak ki, büyük bir edebî zekâdır. Dalkavuk denilebilecek bir hayat süren, o devrin toplum hayatının zârûretlerinden-dir. Bahâizâdelerden esvab istemesi fıkrasını adî bir tenezzül, zillet olarak görmemelidir; unutmamalıdır ki, şöhretli şâirler, mevki ve servet sâhib-leri caize adı ile para olmak için mevsimlerin başlangıcında, ramazanlarda, bayram ve muharrem ayında yıl başı tebrikleri olarak «Şitâiye», «Bahariye», «Ramazâniye», «îdiye» ve «Tebriki sâ-liner» gibi isimlerle kasideler yazmışlardır; hatta içlerinden bazıları açıkça odun, kömür ve erzak istemişlerdir.

Kıssahanlar islâm târihinden «Battal Gazi menâkibi»; «Ebû Müslimi Horasanî menâkibi», «Haccacı Zâlim fıkraları», ve Binbir Gece Masalları ile emsali eserlerden nakiller yaparlar iken bir öncü olarak bu Mustafa Cenânî Çelebidir ki, orijinal mevzularını İstanbul günlük hayatından seçmiş; meyhane, mesire âlemlerinden, zenpâre-lik maceralarından, baskılarından bahsetmiş, vak'alar içine kadim sark masallarının cin, peri, tılsım, büyük motiflerini takmış, on yedinci ve on sekizinci asırda yetişecek büyük meddahlara bir ışık tutmuşdur; on yedinci ve on sekizinci asırların o büyük meddahları ki, türlü agk maceraları ve entrikalarla tanzim ettikleri hikâyeler, dekor ve tuvalet, odaları muaşeret, ülfet ve muhabbet ve zevku safa yollan ve türlü eğlence âlemleri tasvirleri ile, geçmiş asırlardaki toplum hayatımız üzerine hiç bir tarih kaynağında bulunmayan malûmat vermişlerdir (B.: Meddah),


Yüklə 5,85 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   90




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin