Ceza hukuku



Yüklə 163.22 Kb.
səhifə1/3
tarix28.10.2017
ölçüsü163.22 Kb.
  1   2   3




CEZA HUKUKU

Ceza hukuku, suç adı verilen insan davranışının yapısını inceleyen ve buna özgü yaptırımlar öngören hukuk dalıdır. Görüldüğü gibi, ceza hukukunun iki temel unsuru suç ve yaptırımdır.


Dar anlamda ceza hukuku, maddi ceza hukuku olarak da adlandırılır ve suçları ve yaptırımlarını konu alır. Geniş anlamda ceza hukuku ise, maddi ceza hukukunun yanı sıra, ceza muhakemesi hukuku ve infaz hukukunu da kapsar.
Ceza hukukunun görevi, toplumsal ve sosyal barışı sağlamaktır.
Ceza hukukunun iki temel işlevi vardır:


  1. Suçun işlenmesi halinde cezalandırma işlevi, yani cezalandırıcı işlev ve

  2. Bu cezalandırma işlevi sırasında toplumu koruyucu işlev.

Yeni TCK'ya göre ceza kanununun amaçları:




  • Kişi hak ve özgürlüklerini,

  • Kamu düzeni ve güvenliğini,

  • Hukuk devletini,

  • Kamu sağlığını ve çevreyi ve

  • Toplum barışını korumak ve

  • Suç işlenmesini önlemektir.


Ceza Hukukunun Hukuk Düzeni İçindeki Yeri

Ceza hukuku, kamu hukukunun bir dalıdır. Bilindiği gibi, kamu hukuku, tanımı itibariyle, hukuki ilişkilerde kuralları ast-üst ayrımı içinde düzenler. Ceza hukukunda, suç bireyler arasında işlenmiş gibi görünse de, asıl olan, fail ile mağdur arasındaki çıkarların denkleştirilmesi değil, fail ile devlet arasında devlete ait cezalandırma yetkisinin kullanılmasıdır. Kural olarak, mağdur devletin cezalandırma yetkisinden, devlet de görevi olan cezalandırma yetkisinden vazgeçemez. Buna, kovuşturmanın mecburiyeti ilkesi denilir.



Ceza Hukukuna Yardımcı Disiplinler

1) Kriminoloji:
Kriminoloji suçu ve suçluyu deneysel yöntemlerle inceleyerek suçun nedenlerini saptamak amacını güden bir bilim dalıdır. Ceza hukuku; suçu, failin suçu işleyip işlemediğini, hangi yaptırım türünün uygulanacağını ele alır; krimonoloji ise, suça neden olan etmenleri fail ve bazen mağduru da dikkate alarak sebep sonuç ilişkisi içinde değerlendirir ve suçlunun biyolojisi (fiziksel ve bedensel nedenler), psikolojisi ve yaşadığı ortamı dikkate alır.
Kriminolojinin Türkiye’deki kurucusu olan Ord.Prof.Dr. Sulhi Dönmezer kriminolojiyi, “İnsanın sapıcı davranış ve eylemleri arasında suçu doğuran, yapan ve suçu kontrol etme amacını güden süreçleri açıklayan ve suçun sebep ve faktörlerini tespit maksadıyla insana ve suç işleyen insana ilişkin bilgilerin bütünün sentezini oluşturan bir bilgi dalı” olarak tanımlamıştır.
Kriminolojinin kapsamını ise şu şekilde çizmiştir: “Kriminolojinin konusu, toplumsal normlardan sapma şekillerinden suç denilen insan davranış, tavır ve hareketlerini ve suç olayını, suçu yapan süreçleri, sosyal bir gerçek olarak ceza adalet sisteminin işleyişini, suç ile suçlu ve sosyal çevre ilişkilerini incelemek, suçun sebep ve etmenlerini mümkün olduğunca belirlemek, suça sebebiyet veren unsurları, süreçleri izah etmek ve bu hususlarda elde edilen bilgilerle söz konusu suç denilen sosyal kötülüğü en etkin şekilde yok etmek veya mümkün olduğunca azaltacak strateji ve teknikleri belirlemektir.”
Geniş anlamda kriminoloji iki büyük gruba ayrılır; birinci gruptaki alt dallar şunlardır:


  1. Suç Antropolojisi: Bu dal suçluyu, organik yapısı bakımından inceler ve verasete ilişkin, biyolojik, anatomik, fizyolojik etmenleri söz konusu eder.

  2. Suç Psikolojisi: Suçun oluşmasına neden olan yada gelişmesini sonuçlayan ruhî olayları, mekanizmaları inceler: Yaş, cinsiyet, karakter, bünye gibi.

  3. Suç Sosyolojisi: Suçu bir sosyal olay olarak ele alır; sosyal kimlik taşıyan ve suça sebep olan etmenleri araştırır; sosyal ortam, alkol etkileri, sinema, din gibi.

  4. Suç Psikiyatrisi: Anormal ve akıl hastası suçluları inceler; akıl hastalıkları ile suç arasındaki ilişkileri belirler.

  5. Penoloji: Cezaların ve güvenlik tedbirlerinin menşe ve gelişmelerini izah eder; bunların ne derece etkili olduklarının araştırır.

Bu beş dala genellikle Teorik Kriminoloji adı verilmektedir. İkinci grubu ise Uygulayıcı Kriminoloji teşkil etmektedir.




  1. Suç Siyaseti: Suçları önlemek için devletin yerine getirmesi gereken faaliyetlerden söz eder. Bu itibarla suç siyaseti suça karşı savaşmak için devletin faaliyete koyduğu bütün araçlardan oluşur. Bu bakımdan din, ahlak da birer araç sayılabilirler.

  2. Suç Profilâksisi: Toplumun, suçluluğunun sosyal ekonomik etmenlerini önlemek yada azaltmak veya yok etmek için başvurduğu bütün araçları inceleyen bilgi dalıdır. Bu bilimin tıbbî ve sosyal yönleri vardır.

  3. Kriminalistik yada bilimsel polis: Suçluların ortaya çıkarılmasını sağlamak için başvurulan fennî araçları inceler. Daktiloskopi, Antropometri, Balistik gibi dalları vardır.

Bu noktada şu hususu da belirtmek gerekir: kriminalistik ile kriminoloji iki ayrı bilim dalıdır. Çoğu zaman kriminoloji ile kriminalistik birbirine karıştırılmaktadır. Bu iki ayrı bilim dalının aynı bilim dalı gibi gösterilmesi yanlış olduğu gibi birinin diğerini kapsaması da söz konusu değildir. Teoride ve uygulamada da durum bu şekildedir. Kriminalistik teknik bir delil tespit bilimidir. Kriminalistik teknik olarak suç delillerinin tespiti, suçlunun tespiti ve suçun aydınlatılması ile meşgul olmasına karşın, kriminoloji her şeyden önce suçun açıklamasını yapan, suçlu davranışın nedenlerini inceleyen, suçun önlenmesi ve suçlulukla mücadele ile ilgilenen bir bilimsel öğretidir.



2) Kriminalistik:
Kriminalistik, delilin bilimsel yollarla araştırılmasıdır. Örneğin, parmak izi, DNA analizi.
3) Viktimoloji:
Viktimoloji, suçun gerçekleşmesinde mağdurun rolünü inceler. Mağdurun suç karşısındaki durumu, mağdurların tasnifi, ortak özellikleri, vb. bilgiler verir.
4) Adli Tıp:
Adli tıp, suç fiilinin fail ve mağdur üzerindeki etkilerini ve bıraktığı izleri araştırarak suçun kanıtlanmasında ve failin bulunmasında önemli rol oynar. Kriminalistik, adli tıp, ceza hukuku ve ceza muhakemesi hukuku sıkı bir işbirliği içinde çalışırlar. Adli tıp patoloji, toksikoloji, anatomi, biyoloji, kimya, mikroskopi gibi pek çok bilimden yararlanır. Adli psikiyatri de failin isnat yeteneğini araştırır.

Ceza Hukukunun Temel İlkeleri

I. Kanunilik İlkesi

(Ceza kanunlarının güvence işlevi)
Yasada gösterilmeyen bir fiil suç oluşturmaz ve suça ancak yasada gösterilen ceza uygulanabilir. Böylece, hakimin eylemleri suç sayma ve cezalandırma yetkisi sınırlandırılmış ve keyfilik önlenmiş olur. Öte yandan, bireyler de hangi eylemlerin suç oluşturduğunu önceden öğrenme ve buna göre davranma olanağına kavuşurlar; bu da onlar için güvence demektir.
Kanunilik ilkesinin ilk zorunlu sonucu, hem suçların hem de bunlara uygulanacak cezaların kanunla belirlenmesidir. Yasalar TBMM tarafından çıkartılabilir ve bu yetki başka bir organa devredilemez. Bu ne demektir?


  • Yürütme organı bir idari tasarrufla suç yaratamaz.




  • Örf ve âdet kurallarına dayanarak suç ve ceza yaratılamaz




  • Kıyas yasaktır.

Kıyas, hakkında yasada açıkça yazılı hüküm bulunmayan ve suç haline getirilmemiş bir fiil hakkında, yasada suç olarak gösterilen benzer fiile ilişkin ceza hükmünün uygulanması anlamına gelir. Bu da, kanunilik ilkesine aykırıdır. Lehe kıyas yasak olduğu gibi, aleyhe kıyas da yasaktır.




  • Ceza kanunları belirli ve açık olmalıdır.

Suçun unsurları, cezası ve cezayı etkileyen nedenler yasada açıkça belirtilmiş olmalıdır. Ayrıca, alt ve üst sınırları belirlenmiş cezalarda, bu iki sınır arasındaki aralığın makul bir düzeyde olması gerekir.




  • Ceza kanunları geçmişe yürümez.

Fail, suçu işlediği zaman yürürlükte olan yasa maddesine göre cezalandırılır. İşlendiği zaman suç oluşturmayan bir fiilin suç haline getirilmesi ya da suç olsa bile sonradan daha ağır ceza öngörülmesi durumunda, aleyhte yapılan bu değişiklikler geçmişe yürümez. Suçun cezasında yapılan değişiklikler de failin aleyhine ise geçmişe yürümez.



II. Kusursuz suç ve ceza olmaz.


  • Kusursuz kişiye ceza verilemez. Kusur, cezalandırmanın nedenini oluşturur.

  • Ceza, kusurun oranını geçemez. Bu, cezalandırabilmenin sınırını oluşturur.

  • Ceza hukukunda objektif sorumluluğa yer verilemez.

  • Failin kişiliği ve geçmişi, fiilden sorumluluğunun belirlenmesinde önemli değildir. Bunlar, ancak cezanın bireyselleştirilmesinde rol alır. Bu nedenle, çağdaş ceza hukuku, fail değil, fiil ceza hukukudur.

  • Ceza sorumluluğu bireyseldir. Kimse başkasının fiilinden dolayı cezalandırılamaz.


CEZA HUKUKUNUN TARİHÇESİ

Ceza hukukunun tarihi, dört döneme ayrılarak incelenebilir:




  1. İlkel ceza hukuku dönemi

  2. Müşterek ceza hukuku dönemi

  3. Yeni zamanlar ceza hukuku dönemi

  4. Çağdaş ceza hukuku dönemi

Ceza hukukunun tarihine baktığımızda, cezalandırmanın bir kişinin veya grubun kişisel, keyfi ve olaylara göre değişen takdirine bırakılmasından objektif, genel ve soyut kurallar uygulanarak yapılan cezalandırmaya doğru bir genel gidiş olduğunu ve ayrıca, cezalandırmanın suçun işlenmesiyle bozulmuş bulunan sosyal barışı yeniden kurmak ve devamlı korumak amacını güttüğünü söyleyebiliriz.


Suçlara verilen cezalar önceleri mübalağalı ve çok ağır iken zamanla ahlaki ve manevi bir forma bürünmüş, yumuşatılmış ve hafifletilmiştir.
Ceza sorumluluğu önceleri kolektif ve objektif iken zamanla kişisel ve sübjektif olmaktadır.
Önceleri ceza hukukunun alanı kişinin hem başka kişilerle ilişkilerini hem de tanrılarla ilişkilerini düzenlerken, zamanla sadece bireyin dış ilişkileri ceza hukukunun ilgi alanına girmiştir.
Ceza hukuku önceleri örf ve âdet kurallarına dayanmış, daha sonraları belirli suç ve olaylara ilişkin (casuistique) çeşitli kanunlar yapılmıştır.
Toplumların sosyal durumu ile ceza hukuku arasında kesin bir paralellik vardır.
İLKEL CEZA HUKUKU DÖNEMİ
Bu dönem, insanların aile, kabile ve aşiret birlikleri halinde yaşadıkları ve henüz devlet ceza hukukunun gelişmemiş olduğu dönemdir. Bu dönemde, aynı topluluk içinde ve topluluk bireyleri arasında veya topluluğa mensup bir kişi tarafından topluluğa karşı zarar verici fiillerin yapılması halinde, hâkim-başkan suçluyu cezalandırıyordu. Gerek suçların gerekse uygulanacak yaptırımların tespiti tamamen hâkim-başkanın keyfi takdirine bağlıydı. Ancak sosyal kontrol mekanizmaları tabii ki işliyordu ve başkan da tüm grup üyelerinin devamlı denetimi ve gözetimi altındaydı ve örf ve gelenekler de başkanın iktidarını bir ölçüde de olsa sınırlandırmaktaydı.
Verilen cezalar genellikle cismani cezalardı. Ölüm ve sürgün cezaları, topluluğa en ağır zararlara neden olan fiillere uygulanıyordu.
Zarar verici fiil aynı topluluk içinde işlendiğinde, cezalandırma açısından bir sorun yoktu, çünkü herkesin tâbi olduğu bir ortak egemenlik (başkanın iktidarı) vardı. Ancak zarar verici fiilin iki ayrı topluluğun bireyleri arasında işlenmesi halinde, üstün ve ortak bir egemenlik söz konusu olmadığı için, cezalandırma konusunda "öç alma hakkı" ve "uyuşma" mekanizmaları işliyordu.
Öç alma hakkı, zarar verici fiile karşı bir tepkiyi ve karşılığı ifade eder. Zarar verene veya onun mensubu olduğu topluluğa karşı, zarar gören veya onun mensubu olduğu topluluk karşılık verir ve böylece suçun öcü alınmış olurdu. Burada sorumluluk kişisel değil kolektifti, çünkü kişinin zarar verici hareketinden onun bağlı olduğu toplumun tamamı karşılık görmekteydi. O döneme göre bunun mantıklı sebepleri olduğunu söylemek mümkündür, çünkü suçluyu yargılayacak ve cezalandıracak ortak ve üstün bir organ yoktu. Ailenin (topluluğun) bireyleri arasında çok sıkı bir bağlılık vardı. Tüm maddi ve manevi değerler ortaktı ve mülkiyet kolektifti.
Ancak öç alma hakkı, iki grubun devamlı olarak birbirlerine karşılık vermesine ve böylece devamlı bir savaş halinin doğmasına neden oluyordu. Bu nedenle, zaman içinde bazı sosyal sistemler doğdu: gönüllü sürgünlük, suç işleyenin bağlı olduğu topluluktan kovulması veya mağdurun ailesine teslim edilmesi, kısas ve uyuşma.
Gönüllü sürgünlük sisteminde, suç işleyen kimse kabilenin yerleşik olduğu ülkeyi terk ederek kendi isteğiyle sürgüne giderdi. Suç işleyenin bağlı olduğu topluluktan kovulması veya mağdurun ailesine teslim edilmesiyle, teslim eden topluluk kendisini öç almaya karşı korumuş olurdu.
Kısas: Kısas, bir zarara sebep olan kimseye, aynı miktarda ve yoğunlukta zarar verilmesi anlamına gelir. İlkel topluluklarda çok yaygın bir şekilde kullanılmıştır.
Uyuşma: Öç alma hakkına sahip olan kişi veya aileye belirli bir mal vererek bu hakkı kullanmaktan vazgeçirmek ve böylece savaş haline son vermek amacını gütmekteydi. Bu sistem, mal takasının bir ekonomik ilişki aracı olmaktan çıkması ve paranın kullanılmaya başlanmasıyla daha da yaygınlaştı.
Zaman içinde devletlerin kurulmasıyla, devlet ceza verme tekelini eline geçirdi. Bunun sosyal ve tarihi sebepleri şöyle özetlenebilir:


    1. Mülkiyetin kolektif karakterini kaybetmesi ve özel mülkiyetin ortaya çıkması.

    2. Devletin kendisini oluşturan küçük gruplarla egemenliği paylaşmaya son vermesi ve devletin egemenliği kesin olarak tekeli altına alması.


MÜŞTEREK CEZA HUKUKU DÖNEMİ
Orta Çağda, Roma hukukunun ve kanonik hukukun etkileriyle ceza hukuku sosyal müesseseler olmaktan çıkarak hukuki müesseseler şeklini almıştır. Müşterek ceza hukuku esas olarak Roma ceza hukukunda şekillenmiş ve etkilerini 18. yüzyıla kadar sürdürmüştür.
Roma hukukunda, suç, kurulu meşru düzenin ihlâli ve ceza da Devletin suça karşı tepkisi sayılmaktaydı. Suçlar, topluma ve kişilere karşı işlenenler olmak üzere iki kategoriye ayrılıyordu. M.Ö. 672 – 674 yıllarında Sylla'nın ceza mevzuatında yaptığı reformdan sonra, usul kanunları çıkmış ve özel suçlar yanında kamusal suçlar kavramı da ilk kez benimsenmiştir. Ayrıca suça teşebbüs ve iştirak halleri de cezalandırılmıştır. Ceza hukukunun kaynağı İmparatorluk emirnameleri, senato kararları ve hukukçuların yorumları ve eserleriydi.
Bilimsel ceza hukukunun ilk temelleri, Roma hukukunda ve bu hukukta reform öneren çeşitli yazarların eserlerinde atılmıştır. İlk kez İtalya'da ortaya çıkan hümanizm ve Rönesans hareketleri, kişi özgürlüğü kavramının gelişmesini sağlamıştır.
Almanya'da 1530 ve 1532 yıllarında iki site meclisinin yayımladığı Carolina isimli eser, en önemli ceza hukuku külliyatlarından biridir. Hem ceza hukukunu hem de ceza muhakemeleri hukukunu kapsayan bu eser, kaynaklarını, Roma ceza hukukundan, kanonik hukuktan ve mahalli örf ve âdet kurallarından ve tabii ki dönemin hukukçularının açıklama ve yorumlarından almaktaydı. Bugünkü Avrupa ceza hukukunun ilk temelleri de bu eserle atılmıştır diyebiliriz.

YENİ ZAMANLAR CEZA HUKUKU DÖNEMİ
Yeni zamanlar ceza hukuku dönemi üç büyük olaydan doğmuştur:


  1. 18. yüzyıldan önce başlayan ve o yüzyılda da devam eden Felsefe hareketleri;

  2. Özellikle 18. yüzyılın ikinci yarısında ve 19. yüzyılda gerçekleşen Kanunlaştırma hareketleri ve

  3. 19. yüzyılın ortasında başlayan Doktrin hareketleri ya da Ceza Hukukunda Okullar Mücadelesi.

FELSEFE HAREKETLERİ:


Ansiklepodistler:
Montesquieu, 1721 ve 1748'de yayımladığı eserlerinde şu fikirleri savunur: Mutlakiyet idarelerinde kanun yoktur; hâkim bizzat kuralı ve kanunu koyar. Oysa cumhuriyet idarelerinde, hâkimler kanunu harfiyen izler ve uygularlar. .... Hükmü âdil ve tarafsız hakimler vermelidir. Cezalarda şiddet mutlakiyet idarelerine uygundur, çünkü bu idarelerin temel prensibi şiddettir. Oysa cumhuriyet idarelerinde suçları önleyecek olan faktörler vatan aşkı ve utanma duygusudur. Bu hükümet tarzında, iyi bir kanun koyucu, suçları cezalandırmaktansa, önlemeyi tercih eder. Hürriyet rejimlerine yaklaşıldıkça cezaların şiddeti azalır ve bu rejimlerden uzaklaşıldıkça cezaların şiddeti artar. Kişileri kötü yollara yönelten şey, cezaların hafifliği değil, suçların cezasız kalmasıdır. Cezalar arasında bir uyumun bulunması gerekir.
Beccaria, 1764'de yayımladığı eserinde, bir delil aracı olarak işkencenin kaldırılmasını, din ve vicdan hürriyetinin sağlamlaştırılmasını ve cezalandırmada insanileştirmenin esas alınmasını savunmaktadır. Suçları cezalandırmak gereklidir, fakat daha ziyade bunları önlemeye çalışmak ve adaleti şiddet eğilimindeki teolojinin elinden kurtarmak gerekir. Çok fazla kullanılan af yetkilerini ve vahşi cezaları kaldırmak gerekir. İyi ceza, mutlaka uygulanabilen cezadır, yoksa ağır olan ceza değildir. Cezaların tamamen aleni usullere göre ve çabuk hüküm ve tatbik edilmesi, zorunlu olması ve suçla orantılı olması, kanunla tayin edilmesi ve mümkün olduğu kadar az şiddette olması gerekir. Suçları önlemek için, özgürlüğün ve ilmin aydınlattığı yoldan gitmek gerekir.
Sözleşmeciler:
Bu akımı savunan yazarlar Hobbes, Grotius, Jean-Jacques Rousseau, Fichte ve Beccaria'dır. Bu yazarların ortak yönü, devleti sosyal sözleşme fikrine dayandırmaları ve ceza verme hakkının kaynağını da sosyal sözleşmede görmeleridir.
Rousseau, bu konuda şunları söylüyor:
"... her insanın kendi hayatını korumak için onu tehlikeye sokma hakkı vardır. Kendisini yangından kurtarmak için pencereden atan bir kimse intihardan dolayı sorumlu tutulur mu? ... Suçlular hakkında hükmedilen ölüm cezası da aynı görüş açısından açıklanabilir. Bir katilin kurbanı olmamak içindir ki, insan, öldürme fiilini işleyince kendisinin de öldürülmesine razı olmaktadır. Bu sözleşmeyle, insan, kendi hayatı üzerinde tasarruf etmeyi değil, hayatını güvence altına almayı düşünmektedir.... Sosyal hukuku saldıran kimse, işlediği fiiller dolayısıyla vatan haini olmakta, kanunları ihlâl etmek suretiyle artık toplumun bir mensubu olmaktan çıkmakta, hatta topluma karşı savaş ilân etmiş bulunmaktadır. Artık onun varlığıyla Devletin varlığı birbiriyle bağdaşamaz; ikisinden birinin ortadan kalkması gereklidir.."
Faydacılar:
Bu akımın kurucusu 19. yüzyılın başlarında yayımladığı iki eseriyle Bentham olmuştur. "Cezayı meşru kılan, cezanın faydalı ya da zorunlu olmasıdır. Ceza, toplumun kendisini savunmak için kullandığı bir tedbirdir."
Adaletçiler:
Adaletçiler, ceza verme hakkını adalet fikrine dayandırır ve "suçun faili cezalandırılmalıdır, çünkü cezanın uygulanması sayesinde suçlunun azap ve ızdırap çekmesi ve böylece kusurunun kefaretini ödemesi doğru ve haklıdır" fikrini savunurlar. Bu fikirleri özellikle Kant savunmaktadır. Kant: "İnsana belirli ahlâki görevleri akıl yükler; bu görevler mutlaka yerine getirilmelidir, çünkü bunlar aklın emridir; bunlar kendilerinden beklenen yararlar nedeniyle değil, doğrudan doğruya aklın emirleri olmaları dolayısıyla yerine getirilmelidirler. Ceza, başlı başına bir amaçtır, yoksa kendisinden beklenen faydaların bir aracı değildir..."

ÇAĞDAŞ CEZA HUKUKU DÖNEMİ

Çağdaş ceza hukuklarında iki temel eğilim vardır: (1) Liberallik ve (2) Otoriterlik.


Ceza hukukunda liberallik eğilimi, sosyal hayata ceza yaptırımlarıyla müdahalenin ancak zorunlu olduğu hallerde kabul edilmesini; maddi ve özellikle usule ilişkin ceza hukukunun görevinin bir yandan insan hak ve hürriyetlerini korumak bir yandan da sosyal savunmayı uyumlu bir şekilde sağlamak ve uzlaştırmak olmasını ve bu bakımdan, suçta ve cezada kanunilik ilkesinin vazgeçilmez bir ceza hukuku ilkesi olarak benimsenmesini ifade eder. İnsan hak ve hürriyetlerinin korunması ile sosyal savunma zorunlulukları karşı karşıya geldiğinde, liberal ceza hukuku anlayışında insan hak ve hürriyetleri ikinci plana atılmaz. Siyasal suçlara karşı da ılımlı bir cezalandırma sistemi uygulanır.
Ceza hukukunda otoriterlik eğiliminde ise tek hedef sosyal savunmadır. İnsan hak ve hürriyetleri ile sosyal savunma zorunlulukları karşı karşıya geldiğinde, otoriter ceza hukuku anlayışında sosyal savunma üstün tutulur. Bu yönden, ağır ve etkin yaptırımlarıyla ceza hukuku, en önemli sosyal savunma araçlarından birini oluşturur. Ceza hukuku, sosyal hayatın her yönüne müdahale edebilir ve devletin ekonomik siyasetini sürdürebilmesi için ceza hukukunun güçlü etkileri ve yaptırımlarından yararlanılır. Cezalar ağır ve şiddetlidir. Siyasal suçlar ve suçlular, sosyal savunma bakımından en şiddetli bir tarzda cezalandırılması gereken suçlar ve suçlular sayılırlar.
Çağdaş Ceza Hukukunun Amaçları:
Çağdaş ceza hukukunun iki temel amacı olduğu söylenebilir:
1. amaç: Ceza hukukunun birinci amacı, ceza vermenin bir kişinin veya kişiler grubunun kişisel ve keyfi, olaylara göre değişen takdiri olmaktan çıkartılıp, objektif, genel, gayri şahsi ve soyut kurallara dayandırılmasıdır. Ancak ceza hukukunun objektif temellere dayandırılması gayreti, ceza hukukunda bazı sübjektif unsurların bulunmasını engellemez. Bu sübjektif unsurlar: cezalar için alt ve üst sınırların belirlenmesi ve hâkime bu sınırlar içinde ceza verme yetkisinin tanınması; seçimlik cezalar; tekerrür, tecil, takdiri hafifletici sebepler; adli af, hükmün ertelenmesi, yargılamanın ertelenmesi, kamu davası açılmasının ertelenmesi, emniyet tedbirleri gibi unsurlardır.
2. amaç: Ceza hukukunun ikinci amacı, uyguladığı tedbir ve yaptırımlarla sosyal barış ve sükunun devamlılığını sağlamak ve sosyal hayatı sürdürmektir. Bu da ceza hukukunda iki öğeyi gündeme getirir. Kefaret ve ibret. Kefaret, ceza yaptırımının sadece suçu işleyen kişi göz önüne alınarak uygulanması ve ona yaptığı kötülüğün bedelinin ödetilmesi anlamına gelir. Bu öğenin dayandığı felsefi temel, adalet doktrinidir. İbret ise, ceza yaptırımının uygulanmasıyla yalnızca suçu işleyen kimseye değil, fakat toplumun diğer mensuplarına da etki etmek ve cezanın gerek şiddetiyle gerek uygulama biçimiyle toplumdaki diğer kişileri de korkutmak ve onları da suç işlemekten caydırmak anlamına gelir. Bu öğenin dayandığı felsefi temel ise, sosyal yarar ve savunma doktrinidir.
Ceza hukukunun en temel sorularından biri de cezalarda şiddetin dozu sorunudur. Cezalarda şiddet doktrini, sosyal barış ve sükunun uzun süre sağlanması açısından olumlu değil, aksine olumsuz sonuçlar vermektedir. Bunun iki nedeni vardır. Birincisi, şiddetli cezalar özellikle bunalımlı dönemlerde başlangıçta bir çeşit şok etkisi yapabilir, ancak gereksiz yere şiddetle cezalar zamanla suçlunun işlediği suçu ve kusurunu unutturur ve suçluyu mağdur duruma sokar. Bu, cezada gereksiz şiddetin psikolojik tepkisidir. Ayrıca, uygulamada, cezayı ağır bulan adalet mekanizması bu kadar ağır cezalar vermemek için çeşitli yollar bulurlar. Sonuçta, suçlar fiilen cezasız kalmış olur. Bu sistemde birkaç kişinin arada mahkum edilmesi tamamen kötü psikolojik etki yapar, çünkü genellik ve eşitlik ilkesi bozulmuş olur. Bir çok kişinin hiçbir ceza almadan serbest dolaştığı bilinirken sadece tek tük bir kaç kişinin cezalandırılması adaletsizlik etkisi yapar ve adaletin saygınlığını zedeler.
Çağdaş suç siyaseti:
Çağdaş ceza hukuku, suçla bozulan barış ve sükunun mümkün olduğu kadar devamlı şekilde sağlanması amacına, kefaret ve ibret ya da cezalarda şiddet yoluyla ulaşmaz. Çağdaş ceza hukukunda, suçla bozulan barış ve sükunun mümkün olduğu kadar devamlı şekilde sağlanması amacına iki temel ilkeyle ulaşılır:
(1) Ceza ve emniyet tedbirleri, tek başına, suçları önlemek ve sayısını azaltmak için yeterli değildir ve hatta çoğunlukla etkisizdir. Yapılması gereken, krimonolojik araştırmalarla, suçu yaratan faktörleri belirlemek ve bunlara yönelik önlemler almaktır. Devletin suçla savaş için izleyeceği tedbir ve araçları gösteren bir siyaseti olması gerekir. Buna, suç siyaseti adı verilir.
(2) Ceza, suça ve suçluya karşı toplumun ve devletin tepkisini göstermesi açısından yararlı ve gereklidir, ancak cezada sadece ızdırap verme fonksiyonunu görmek yanlıştır. Ceza, kefaret ödetici amacının yanında, yapıcı amaçlar da gütmeli ve suçlunun ileride tekrar suç işlemesini önlemelidir. Bu da, suç siyasetinin bir konusudur.
Каталог: egitim


Dostları ilə paylaş:
  1   2   3


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2019
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə