DiLİn toplumsal görevi

Sizin üçün oyun:

Google Play'də əldə edin


Yüklə 66.9 Kb.
tarix27.10.2017
ölçüsü66.9 Kb.


DİLİN TOPLUMSAL GÖREVİ



Mario PEI


Professeur à la Columbia University

Histoire du langage


Traduction de Max GUBLER et de Françoise GUBLER

Paris, Payot, 1954



Tercüme: Ali A K

Dil insan uygarlığının en sadık imajıdır. Bunun için dilin tarihi insan uygarlığının tarihidir denebilir. Dilin evrimini düzenleyen kanunları tetkik eden dilbilim, ancak değişik dilleri konuşan toplumların uygarlıklarını aydınlattığı zaman sosyal bir değer kazanır.


Dil incelemelerinin özünden demokratik, edebiyat incelemelerinin ise temelinden aristokratik olduğu söylenir. Edebiyat, seçkin bir aydının meydana getirdiği eserlerde ortaya çıkan insanî faaliyeti inceler; hatta «halk» edebiyatı denilen edebiyat bile, tıpkı anonim edebî eserler gibi, bir yazarın varlığını kabul eder: Bütün bir halkın eseri olan bir «halk edebiyatı» tam bir hayal gücünün ürünüdür. Olsa olsa , yazarın , aralarında yaşadığı insanların gizli kalan düşüncelerini derlediği ve ifade ettiği söylenebilir; fakat bunları yaparken kendi silinmez damgasını da vurmuştur. Dilde, aksine , yalnız konuşma olayı ile, herkes ona katkıda bulunur; topluluğun isimsiz her üyesi bilinçli veya bilinçsiz bir ortak mülkiyet olan bu muazzam binaya kendi payına düşen taşı ilave eder. Bu nedenle dil tetkiki de fevkalâde sosyal bir bilimdir; dil bütün insan toplumunun bir ürünü ve aracıdır.

Fakat dil (le langage) daha fazla bir şeydir. Yazılı olsun sözlü olsun bütün beşerî bilgilerin vazgeçilmez bir ileticisidir. Dil her türlü işbirliğinin aslî temelidir ve o olmasaydı medeniyet olamazdı. Bu iki cümleyi dikkatle inceleyelim:

Fertlerin, nesillerin, bütün ırkların kendi bilgi ve görgülerini birbirlerine aktarma vasıtası yaptıkları bütün belgeler, yazılı veya sözlü biçiminde olsun, ağaca, metale veya taşa kazınmış olsun, daima dilsel bir formu yansıtırlar. Kelimenin günümüzdeki anlamıyla dilsel olmayan belgelerin bile (sanatsal, mimarî, müzikal, mimikler, belgeler) tam olarak anlaşılabilmeleri için dilin terimleriyle ifade edilmeleri gerekir. Bunlar da geniş anlamda dil sahasına girerler.

Fakat daha önemlisi eğer, iki veya daha fazla kişi arasında her türlü ilerlemenin kaynağı olan zekice ve mükemmel bir iş birliğini sağlayan ve insanî faaliyetleri hayvanlarınkinden ayıran dil olmasaydı bütün bunlar olmayacaktı. Eğer insanların hiçbir iletişim araçları olmasaydı, hiç kimse Mısır piramitlerini, Gotik katedralleri dikemeyecekti, antik ve modern şehirleri kuramazdı. Hiçbir insan çakmak taşından baltanın, ok ve yayın dışında bir şey yapamayacaktı. Tevrat’ta anlatılan dil karmaşası bugün meydana gelseydi, uygarlığın ürünü olan bütün büyük anıtları Babil kulesi gibi hızla yıkılıp giderlerdi.

Bugün, binlerce yıl öncesinde olduğu gibi, insanın her faaliyeti dil sayesinde gerçekleşir. Dilini hiç bilmediği ve jestleri de bizimkilerden farklı olan bir ülkede kendi başına kalan bir kişi, olup biteni anlamak için gerekli imkândan yoksun olduğunu düşünebilir. İnsanın her faaliyeti dile bağlıdır. İletişim araçları topluluğunun geniş anlamıyla kabul edilmesi, alıcı ile verici arasındaki anlayışa bağlıdır.

Yaptığımız ve düşündüğümüz her şey, bir şekilde dili yaratır, değiştirir, bozar veya ona etki eder. Bu açıktır. Dilin eylemlerimizi ve düşüncelerimizi etkilediği o kadar açık değildir. Hareketlerimizdeki, düşüncelerimizdeki, yüz ifadesindeki ve hatta mizacımızdaki bir değişmenin dildeki bir değişmeye tekabül ettiği ispatlanmıştır: Bunu anlamak için iki dili konuşan birinin bir dilden öbür dile geçişini gözlemek yeterlidir.

Her etkinlik dil aracılığıyla gerçekleşen bir delalet transferine dayanır ve tam bir terminolojinin doğmasına yol açar, yani dili yaratır. Fakat aynı zamanda, belli etmeden ve kaçınılmaz olarak her etkinlik daha önceden mevcut psikolojik ve dilsel şemalarla korunmuş ve değiştirilmiş durumdadır, yani dilin etkisi altına girmiştir. İlerdeki bölümlerde dilin insanın hayatındaki önemi ile ilgili örnekler verilecektir.

Eskimoların dilinde «savaş » kelimesinin olmaması, bu insan topluluğunun yüzyıllardan beri sürüp gelen bu kurum hakkında bilgisi olmadığını gösterebilir. Terk ettikten sonra onu yeniden dile sokmak için Rusça «ordu» kelimesi için kullanılan esas kelimeyi bırakıyorsa burada askeri zihniyette bir yenilenmenin meydana geldiği açıktır.

«Sağ partiler» ve «sol partiler» gibi soyut siyasi kavramlar, kutsal kitap devrine ve daha ötesindeki zamanlara kadar giden zihnî eğilimleri ortaya koyarlar. Bu sağ ve sol bölünme ilk Avrupa yasama meclislerinin tarihiyle ilişkilidir. Bu meclislerde başkan genellikle bir muhafazakârdır, liberalleri sol tarafında oturturken muhafazakârları sağ tarafında oturtarak onurlandırırdı; bunu yaparken, iyilerin Tanrının sağında oturduklarını, kötülerin ise solunda oturduklarını örnek gösteriyordu.

Ticaret hakiki dillerin doğmasına neden olur. Belirli bölgelerde uluslar arası dolaşımın bir çeşit esperantosu olarak gelişen karışık tipten diller de, ticarî amaçlarla Pizalı, Cenovalı, Amalfilili denizcilere bağlı olarak yerel diyalektler arasında bir uzlaşma olarak değerlendirilen ve seçkin, edebî bir dil olan İtalyanca da -ki bazılarının iddia ettiği gibi arı Toskanca değil- ticarete bağlı olarak gelişmiştir.

Dil, sanatla mimarlık, müzikle dans gibi etkinlikleri desteklemeseydi, kavramsal güçlerinden çok şey kaybederlerdi. Sağlam bir fonetik yapıyla donanmış bir dili konuşan İtalyanların dünyaya en güzel opera müziğini vermeleri sadece bir tesadüf eseri değildir; halbuki fonetik şemaları tamamıyla farklı olan İngilizlerin hemen hemen orta halli bir opera yaratmaları olanaksız gibi geliyor. Millî marşlarda canlandırılan millet ve vatanseverlik ruhu, müzikten çok sözlerde vücut bulur; müzikleri başlangıçta bir aşk ezgisi, bir meyhane şarkısı veya bir ilâhî değil miydi. .

Tiyatronun, sinemanın, radyonun ve basının sağlam bir tip dilin yayılmasına katkısı büyüktür. Birçok ülkede basın güzel yazı dilinin sınırlarını belirtirken, sahnedeki telâffuz en doğru telâffuz olarak telâkki edilir.

Spor ve oyun dile nüfuz ettikleri kadar dil de onlara nüfuz eder. Fransızca spor terimi bakımından zengindir: «un coup bas» (belden aşağı vurulan yumruk), «ne pas être dans son assiette» (keyfi yerinde olmamak) , «niais» (küçük, bön) v.s.

Irkçı hoşgörüsüzlüğün diğerlerinden daha fazla dilsel temele sahip olduğu görünüyor. Yunanlıların dillerini anlamadıkları fertlerin varsayılan gevelemelerini taklit ederek «barbare» kelimesini yaratmaları, birçok dilde yabancı anlamına gelen kelimenin «muet» (dilsiz) ve «silencieux» (sessiz) anlamıyla ayrı olması; bazı hastalık isimlerinin bir başka ulusun adından gelmeleri, örneğin, Rönesans devrinde Fransızların «syphilis» (frengi) hastalığına «mal napolitain» (Napoli hastalığı) , İtalyanların da «mal français (Fransız hastalığı) demeleri bir tesadüf değildir». Tabular yani söylenmemeleri gereken kelimeler ekseriya bir uygarlığın eğilimlerinin anlatımıdır («şeytan» (diable) yerine «kötü» (le malin) ve diğer kapalı anlatımlar «ölü için » «ortada yok» (l’absent) veya «kayıp» (disparu) kelimelerinin kullanılmaları hep bir uygarlığın eğilimlerinin anlatımıdır. Bu anlatım şekilleri de meydana geldikleri dil sözlüğünde devrimci yer değişmelere götürür.

Antik Çağda büyük manevî bir faaliyet şekli vardı: din. Modern uygarlık buna iki faaliyet daha ilave etti: eğitim ve bilim. Her üçünün de dil üzerinde etkileri ve dilin de bunların üzerinde etkisi çok büyüktür.

Hemen hemen bütün Antik Çağ dillerinin en eski kanıtları dinle ilgili belgelerdir. Dilin kendisi de her faktörden fazla, bir dine sembollük eder. (İbranicenin Yahudiliğin, Latincenin de Katolikliğin, v.b sembolleri olduğu gibi). Bilim ve teknolojinin, muazzam ve durmadan büyüyen kelime dağarcığı (vocabulaire), bilimsel ve matematiksel sembollerin çoğunluğu gibi büyük çapta uluslar arası niteliktedir. Eğer bir gün bir dünya dili, tek bir dil meydana getirilirse, bu, olasılıkla dillerin çeşitliliğinin neden olduğu zaman kaybı ve karışıklıklar nedeniyle büyük güçlükler çeken bilim adamlarının ve teknisyenlerin çabalarıyla gerçekleşecektir. Bu mutlu olayı beklerken bilim ve teknik insan etkinliğinin ortak bütün alanlarından daha çabuk bir düzenle, uygar dillerin kelimelerinin hızla yayılmasına katkıda bulunacaklardır. Eğitim ve öğretim de kelime dağarcığının gelişmesine katkıda bulunur ve kendisi de aynı zamanda bundan etkilenir. Fakat eğitim ve öğretimin milletlerin birbirlerini karşılıklı olarak anlamaları konusunda yaptığı en büyük iş ve verdiği en soylu armağan, dili bütün şekil ve çeşitliliği ile herkesin öğrenebileceği hâle getirme gayretleridir. (sayfa:121-125).



Dil ve din

«Ve hepsi Kutsal Ruhla doldu, ve herkes, Kutsal Ruhun onlara söylemelerini müsaade ettiği şeye göre, birbirleriyle başka dillerle konuşmaya başladılar.”



Actes
Dil tarihi üzerine en derin tesiri yapan ve dilden en fazla etkilenen sosyolojik faktör tespit edilseydi bu büyük bir ihtimalle din olurdu.

Daha önce dediğimiz gibi, dillerin ekseriyetinin en eski belgesi bir dinî metindir. Yazının, konuşma dilinin sadece bir yardımcısı olarak değil, fakat dinin bir yardımcısı ve kutsal kitap ve bilgilerin teslim edildiği bir sırdaş olarak geliştiği söylenebilir.



Hemen hemen bütün büyük dinlerin menşelerinde bir dil vardır veya bu dinlere ilk önceleri evrensel bir dil gibi yardım eden küçük bir lehçeleri vardı . Yahudi inancı Aramcayı (Arami dili) ve İbraniceyi Filistinin dışına kadar yaydı. Eskiden Arap yarımadasında tek başına kalmış olan Arapça, Kur’an’la Avrupa’nın, Asya’nın, Afrika’nın ve Okyanusya’nın geniş bölgelerine kadar yayıldı. Bu yayılmada yerel dilleri de az çok etkilemekten geri kalmadı: Farsça, Hintçe, Türkçe, Malezya dili, Arapça kelimelerle dolu. Hristiyanlık iyice gelişmiş ve kendisine hizmet etmeye hazır iki dil buldu: Latince ve Yunanca. Bu iki dil yaşamaya devam etmişler ve barbar kavimlerin istilaları sırasında yok olup gitmeleri yerine yayılmaya devam etmeleri Hristiyanlığın sayesinde olmuştur. Fethedenler umumiyetle fethettiği ülkenin halkına kendi dilini empoze eder. Cermen istilacıları olayında bunun tersi olmuşsa bunda Roma uygarlığı ile olan temasın değil, fakat Hristiyanlığa geçmenin büyük etkileri olmuştur. Hristiyanlığın Batıda o zamanki dili Latince idi. Dinin kabul edilmesi onunla ayrılmaz şekilde bağlı olan dili de kabullenmeye götürüyordu.

Bununla beraber, daha sonra Hristiyanlık eski Roma imparatorluğunun sınırları dışında yaşayan milletlerin dillerini kullanmak zorunda kaldı ve böylece Latincenin ve Yunancanın meydana getirdiği klasik dil aristokrasisini yıktı. O zaman kadar yalnız Latince ve Yunanca okunup öğrenilmeye değer telâkki ediliyordu. Birçok konuşma diline yazılı bir biçim, bir saygınlık ve bir kültür vermek için misyonerlerin eserleri Roma imparatorluğunun düşüşünden evvel başladı ve ondan sonra da durmadı. Örneğin , edebî bir biçim alacak ilk Cermen dili gotik, piskopos Wulfila’nın yaptığı Kitab-ı Mukaddes tercümesinde IV. Asırda dünyaya bu şekilde sunuldu. Zaten, daha önce yazılı hâle gelen diller dinî metinler sayesinde kesin bir şekil almışlardı. Luther’in Kitab-ı Mukaddes tercümesiyle modern Almancanın temellerini atması böyle oldu. Dilcilerin ancak çok daha sonra üzerinde çalışma yaptıkları bölgeler ve diller hakkındaki geniş bilgilerimizi yine bu Hristiyan misyonerlerine borçluyuz. Yeni etki alanlarına varınca, kutsal metinleri tercüme etmek için hemen bu bölgelerin yerli dillerini incelemeye başladılar. Daha az bir ölçüde Budist ve Müslüman misyonerler de buna benzer yolu izlediler.

Dinin dil üzerinde «olumlu”dan çok “olumsuz” özel bir etkisi de var. Bir dinî inancın iletim vasıtası olarak kullanılan bir dil, ifadelerinin donmasına ve o dilin evriminin gecikmesine neden olur. Orta Çağ Macaristan’ında bütün metinler Kilise Latincesiyle kaleme alınmak zorundaydı, ve Macarcanın (Magyare) kullanımı bir suç teşkil ediyordu, hatta bazen bu suçu işleyenlere ölüm cezası bile veriliyordu. Günümüze kadar Macarca bu şekilde uzun zaman sırf konuşmaya dayalı bir lehçe durumunda kaldı ve ulusal bir dil olarak gelişmesi de geciktirildi.

Dinin, bütün uygar dillerin kelime dağarcığı (vocabulaire) üzerinde etkisi büyüktür. Fransızcadan birkaç örnek vermek için, önce çoğunlukla dinî anlamlarını muhafaza eden kelimeleri alıyoruz; “ temple “ (tapınak; mabet), “église” (kilise) ,”autel” (mihrap), “prière” (dua, ibadet), “messe” (ayin) , “pélerin” (hacı), “ enfer” (cehennem), “ blasphème “ (küfür), “péché” (günah) gibi. Sonra, başlangıçta dinî olup, daha sonra çeşitli anlamlar alan kelimeler geliyor: “credo” (amentü duası; ilke), “infaillibilité” (yanılmazlık); kesinlik), “ fanatique” (taassup; bir şeye düşkünlük) , “hiérarchie “ (hiyerarşi; sınıflandırma), “méditation” (düşünceye dalma; içe dönüş), “ministre” (papaz; bakan; orta elçi), “mission” ( dinî görev; özel görev); iş), “hymne” (ilâhî; marş; ezgi”) gibi kelimeler bugün dinî anlamdan çok politik anlamda kullanılmaktadır.

Dinî kelimelerin menşei çok ilginçtir. Özgün Yunanca’da “ange” (melek) kelimesi bir “messager” ( elçi) anlamında kullanılmaktadır. “évangile” kelimesi kelimesine ” müjde” bazen de “ bonne nouvelle “ (iyi haber) olarak ifade edilir. “Prêtre” (papaz) kelimesi Yuanacada “presbyter” bilimsel yolla türetilen “presbytre” bilimsel kaynağına yaklaşılmaktadır ve “ presbytie” bilimsel dilde, yaşlılıkla gelen , gözün uyum yapma özelliğini kaybetmesi anlamına gelir. Latince’deki “paganus” kelimesinin esas anlamı medenî; burjuva; olmasına rağmen askerî (militaire) kelimesinin karşıtı yani mukabili olarak kullanılmıştır. Daha sonra “païen” yani Hristiyan dininden olmayan, Hristiyan dininden başka dine inanan anlamında bir terim hâline gelir.

Din, yalnız dilin kendisi üzerinde değil, aynı zamanda dilin sembolleri üzerinde de kendini hissettirir. İlk Hristiyanlar sembol olarak ekseriya “balık”ı kullanıyorlardı, çünkü balık kelimesinin Yunancadaki “Ichthys” kelimesinin harfleri aynı zamanda “ Iesous Christos Theou Yios Soter” kelimelerinin baş harflerinden meydana geliyordu. Bunlar da Jesus Christ, Tanrı’nın oğlu, kurtarıcı anlamına geliyor. Hristiyanlığın en eski belgelerinde “Christ” İsa isminin kısaltılmışı olarak kullanılan ve bu haliyle İngilizce yazı dilinde “Chrsitmas” “Noel” yerine ximas olarak muhafaza edilen X ile aynı şekilde yazılan Yunanca Chi ile aynı ve “Christos kelimesinin baş harfleridir. Okuma yazma bilmeyenlerin imza olarak kullandıkları haç «» işareti, ilk Hıristiyanların inançlarının tanığı olarak kendi özel isimlerinden önce bu işareti kullanma âdetlerinden gelmektedir.

Bazı dinî kelimelerin ( veya bunların değiştirilmiş şekilleri) eksikliği nedeniyle bir acayip antropolojik özellik ortaya koyar. Siyoların (Sioux) kabilelerinden birinin diline “damné” (iblis; şeytan; lânet ) anlamlarına gelen kelime tercüme edilmek istendiği zaman, bu dilde küfür ve sövgülerle ilgili kelimelerin olmadığı görüldü. Bununla birlikte bazı dinlerin kelime dağarcıkları eksik olan sadece küfür ve sövgülerle ilgili formüller değil. Kitab-ı Mukaddes Kamerunlu Buluların (Boulous) diline tercüme edilmek istendiğinde misyonerler «justice» (adalet) ve «grâce» (iyilik; yardım) kelimelerine en yakın yerli kelimelerin «droiture» (doğruluk) ve «gentillesse» (incelik; nezaket) olduğunu fark ettiler. Halbuki «pardon» (bağışlayıcı) kelimesi Nikaragua yerlilerinden Misketo diline «kalbimizden bir insanın günahını çıkarma olayı » şeklinde tercüme edilmek zorunda kalınırken ve Labrador’daki eskimo dilinde aynı düşünce ise «bunun üzerinde artık düşünmeme olayı» olarak tercüme edilmek zorunda kalındı.

Bu gibi örneklere insan gülebilir, fakat bunlar bize iki şey ispat edebilir: ilki, her dilin yeni bir kavramı ifade etmek için kendi kendine gerekli vasıtayı yaratabileceği; ikincisi ilâhî bağışlama insanın kalbine giden yolu bulmak istediği zaman , dolambaçlı da olsa bu yolu bulabildiği düşüncesidir. (sayfa:125-127)



Dil ve Aile


Antropologlar aile topluluğunun anlamı ve kaynağı üzerinde anlaşamasalar da, dilbilimciler akrabalık ilişkileri ve dil incelemeleri için bunların isimlerinin fevkalâde önemli olduğu konusunda tam bir anlayış içindedirler. En eski sosyal kurum gibi görünen ailenin, dillerin sınıflandırılmalarına dil aileleri için en iyi belgelerden birini vermesi doğaldır. Akrabalık ilişkileri ile ilgili isimlerin en önemlileri, her dilin kelime dağarcığının merkezinde yer alır. Bunların bazıları başka bir dilden alınırlarsa, bu tür usulleri kullanmaya karşı çoğu kez doğal bir iğrenme duyulur. «Père» (baba) ve «mère» (anne) ve bunların dil içindeki söyleyişleri «papa» (babacığım) ve «maman» (anneciğim) kelimeler bir çocuğun öğrendikleri ilk kelimeler arasında bulunurlar. Bunlardan kolay kolay vazgeçmez. Bu nedenle «anne (mère)» gibi bir kelimenin bütün Hint-Avrupa dillerinde kolayca tanınması bizi şaşırtıcı bir olay değildir. İrlanda dilinde «mathair», Latince «mater», Yunanca «meter», Almanca «mutter», Rusça «mat’» ve Sankritçe «mata» kelimeleri dilimizle bu diller arasında bir yanlışlığa meydan vermeyecek şekilde bir benzerliğin, bir yakınlığın varlığını gösterirler.

«Baba» (Père) kelimesi için de aynı, fakat daha küçük çapta: fark belki de çocuğun ilk yıllarında anne ile yakın ilişkide olmasından ileri gelmektedir. Bununla birlikte seri çok sürükleyici: Latince «pater», Yunanca «pater», Almanca «Vater», İrlandaca «athair» ve Ermenice’de «hayr» hepsi de ortak kaynaktan geldiklerini gösteriyor.

«Sœur» (kız kardeş) ve «frère» (erkek kardeş) kelimeleri hemen hemen aynı şekilde kanıtlayıcı durumdalar. Bir taraftan Latince «sorors», Sanskritçe «svars», Rusça «sestra», Almanca «Schwester»; diğer taraftan yine Latince «frater», Yunanca «phrater», Almanca «Bruder», Slavca «brater», Sanskritçe «bhrata», Farsça «birader», İrlandaca «bhrathair».

Temel akrabalık bağlarının incelenmesi, ailenin ana hatlarıyla Hint-Avrupalılar devrinde sağlam yapılı bir kurum olduğunu gösteriyor. Diğer grupların dillerinde de birçok bölgede toplumsal olarak aynı ve «baba», «anne», «erkek kardeş», «kız kardeş», «oğul», «kız» şeklinde isimler verdiğimiz kişilerle olan akrabalık bağlarının insan topluluğunun en sağlam ve en eskileri arasında olduğunu göstermek için yeterli bir yakınlık mevcuttur.

Şaşırtıcı istisnalar da bununla birlikte eksik değil. Micronésie’nin bir adası olan Ponapé Yerlilerinin, «frère» (erkek kardeş) ismi ile ilgili beş kelimeleri olmalarına rağmen, «père» (baba) ismi için bir tek kelimeleri bile yok. Bu da «baba»nın hüviyetinin pek önemli olmadığı ilkel topluluklar arasında muhtemelen özel matriarkal bir sistemin çok yayılmış olduğunu gösteriyor. Kadının Hint-Avrupa toplulukları içinde dahi sosyal bir üstünlüğü olduğunun uzaktan bir yansıması beki de Almanca «Geschwister» kelimesinde muhafaza edilmektedir. Erkek ve kız kardeş kelimelerinin her ikisi için de kullanılan ortak bir kelime «Schwester» kız kardeş kelimesinden türeme. Diğer taraftan erkek cinsiyetinin hâkimiyeti Latin ülkelerinde İspanyolcada ebeveynlerin her ikisini de ifade etmek için «padres» (baba) kelimesi şeklinde yansır. Buna Yeni Latin ülkelerinde kardeşlerin her iki cinsiyetini belirtmek için «frères» (kardeşler); «enfants » (çocuklar) kelimeleri eklendiler.

Akrabalık isimlerinde bazı dillerde çeşitli ikincil isimler önem kazanırlar. Uzak Doğu’da örneğin yaş önemli bir rol oynar. Çince, Syamca, Birmanca, Tibetçe, Japonca, Korece, Malezyaca, Güney Hindistan’ın Telougu ve Tamil dilleri gibi diller «frère» (erkek kardeş) ismi için kullandıkları kelimeler, yaşça büyük veya küçükten bahsedilme durumuna göre farklıdır. Diğer taraftan bu dillerden bazıları cinsiyete fazla önem vermezler. Malezya dilinde yaşça büyük birisi söz konusu olunca, kız kardeş olsun, erkek kardeş olsun her ikisi için «Kakanda» kelimesi kullanılır.

Fakat akrabalık derecelerinin serisi içinde daha ileriye gidildikçe, aynı grubun dilleri arasında yakınlıklar daha az sayıda olmaktadır; hatta çoğu kez büyük bir karışıklık gösterirler. Örneğin İngilizce «nephew» (erkek veya kız kardeşin oğlu, yeğen), «niece» (erkek veya kız kardeşin kızı, yeğen) , «grandson» (erkek veya kız çocuğunun oğlu, torun), grandaughter (erkek veya kız çocuğunun kızı, torun) ayırımını yaparken Fransızca da benzer bir yol izler.; fakat buna karşılık İtalyancanın her iki cinsiyet için sadece «nipote» kelimesi var ve eğer başında cinsiyeti gösteren bir harfi tarif (article) yoksa, hangi cinsiyetten bahsettiği pek anlaşılmaz. Bu karışıklık Latinceden ileri gelmektedir. Latincede «nepos» ve «neptis» (erkek torun ve kız torun) anlamında kullanılırken, daha sonra imparatorluk devrinde «kız yeğen ve erkek yeğen» anlamında da kullanılmaya başlandı. Böyle bir evrimin yapılabilecek tek açıklaması , o da akrabalık derecelerinde ileriye gittikçe belirsizliğin de aynı şekilde büyüdüğüdür..

Bazı akrabalık adları sağlam bir sembolizmi açığa vururlar. Birçok İtalyan lehçelerinde «amca veya dayı» kelimesi «barba» kelimesi ile karşılanmaktadır. Bu «sakallı adam» anlamını vermektedir; ebeveynlerinizin kaybı veya ölümü durumunda sizi koruması altına alan güçlü adamı sembolize etmektedir. Orta Çağ İtalyan ve Fransız edebiyatları, Roland’ın dayısı Charlemagne (Şarlman)dan beri, doğal koruyucu rolünü oynayan amca ve dayılarla doludur. Burada pek tabiî bir kuvvet sembolü söz konusu: Latince «barbatus» (sakallı) kelimesi Rumencedeki «barbat» (adam, erkek) kelimesine de kaynaklık etmektedir.

Rusça’daki «erkek yeğen» kelimesi “ kabilenin adamı, erkeği” anlamına geldiğine göre, Rusya’da nispeten yakın bir döneme kadar daha az yakın akrabalık dereceleri için bir kabile zihniyetinin üstün olduğu düşünülebilir. «Kayın birader» ismi için İspanyolcada «cuňado» kelimesi İtalyanca’da «cognato» (kan veya doğum yoluyla akraba) anlamına gelen Latince «cognatus» kelimesinden gelir; fakat daha da gelişerek «hermano politico» siyasi erkek kardeş şeklini alır. Bu da İngilizcedeki «brother -in-low» kanunî erkek kardeş, kanun yoluyla edinilmiş erkek kardeş anlamında yasal kavramla aynı anlama gelir. Fransızca , Latince geleneğini bırakarak akrabalık birliğini «beau» (güzel) sıfatı ile gösterir. «Belle-mère» (güzel anne: kaynana) ismi Fransızcanın gerçekten fevkalâde diplomatik bir dil olduğunun kanıtıdır.

Bazı dillerin, çeşitli akraba isimleri için, kendisiyle konuşulan kişinin akrabalarından bahsetme durumuna göre birbirinden tamamıyla farkı iki veya üç isim serisi bulunmaktadır. «Mon père» (babam) dediğimiz gibi, fakat bir nezaket formülü kullanmak istediğimiz zaman «monsieur votre père» (sayın babanız, bey babanız, babanız beyefendi) deriz. Diğer diller bazı akrabalı isimlerinin yapılışına özel duygusal ögeler karıştırırlar. İtalyancada eski şekilleri «frata» ve «sora» isimlerinin diminütif şekilleri fratello (erkek kardeş) ve sorella (kızkardeş ) dinî terim olarak hâlâ kullanılmaktadır.

Navajo Hintlilerinin dilsel bir tabusu vardır. Bunlarda kayın valide ile damat birbirleriyle konuşmazlar. Bugün, hâlâ böyle bir yasağı benimseyen Navajolar, orada bulunan üçüncü bir kişiyle veya duvarla konuşuyormuş gibi yaparak engeli ortadan kaldırıyorlar. (sayfa:128-131)

Dil ve Maddî Yaşam

Sosyologlar insanın en temel gereksinimlerini «besin, giyecek ve barınak » üçlemesi şeklinde gruplandırdılar. İlki temeldir, diğer ikisi onun ardından gelir. Güney denizlerinin cennet gibi birkaç adasında insan giyecek ve barınaktan pekâlâ vazgeçebilir, fakat hiçbir yerde yiyecekten vazgeçemez.

Yemek olayı insan aktivitesinin en soylusu değilse de muhtemelen en eskisidir. Dil ile yiyeceğin birbirini etkilemeleri çok eski zamanlardan beri olmalı. İnsanların birbirlerini yedikleri tarihin alacakaranlığından insanları ürpertecek bazı terimler bize kadar geldi. «Cannibale» (yamyam, acımasız) kelimesi nispeten moderndir. Amerika’nın keşfi esnasında İspanyollar tarafından icat edildi. Bazıları bu kelimeye «caribal» şeklinde Karaib adalarının yamyamları için ilk defa Kristof Kolomb’un caribal şeklinde kullandığı

ve daha sonra Latince «canis» (köpek) kelimesi ile karıştırılarak «canibal» şeklinde değiştiğini iddia ederler. Fakat asırlar önce Yunanlılar, «yamyam» anlamına gelen , «anthropophagoi» (insan yiyicileri) terimini bulmuşlardı; insan etiyle beslenen Scythie halkına Herodot «androphagoi» der. «Samoyède» bir Sibirya kabilesi ile bir köpek ırkının Rusça adıdır. «Birbirini yiyen» anlamına gelir ve Ruslar yamyamlık izlerini bu kabilede bulduklarını sandıkları zaman bu kelimeyi kullandılar. Nyam-Nyam bir Afrika kabilesinin adı idi, bu kavramın adını yamyamların şölen sırasında çıkardıkları seslerin taklidinden aldığı söylenir. Antropofaji (yamyamlık) bilinçli bir uygulama olarak uygarlığın en alt basamağını belirler. Diğer taraftan, sadece mutfak inceliklerini değil, fakat aynı zamanda yemek kitaplarıyla yemek tariflerinin yazımı için yiyecek ve dil arasında sıkı bir işbirliğini de buluruz. En eski yemek kitaplarından biri İ.Ö. II. Yüzyılda bir Çin el kitabı olan Chang Chi’dir. Milattan kısa bir süre önce Han hanedan döneminin üç dinî metni ( I Li, Lchi ve Chou Li ) ayın yemeklerini tasvir ederler. Çinliler aşçı oldukları kadar şairdirler de: Güvercin yumurtalı bir çorbaya «gümüş deniz üzerinde altın aylar »; bir yumurta ve köpek balığı sahanını «bulutları delip geçen 10.000 ok» diye nitelendirirler.

Epikür’ün bir dostu, Archestratus (Arkestratus) de Gela adında biri «Heduphagetika» (Leziz yemek, tatlı yemek) anlamına gelen bir yemek tarifleri kitabı hazırladı. Bunun Latince tercümelerinden birkaç parçayı muhafaza ettiler. Romalı Apicius M.S III. Asırda «De Re coquinaria» (aşçılık hakkında) adlı bir kitap yazdı.

Yiyecek maddelerinin, dilin gelişmesine katkıda bulunabileceğinin muhteşem bir örneği, «Neo-Latins» yani yeni Latince kelimeleriyle gösterilmiştir. Örneğn Fransızcadaki «foie» (karaciğer) kelimesini diğer Latin dillerinde İtalyancada «fegato», İspanyolcada «higado», Portekizcede «fîgado», v.b şeklinde görürüz. Romalılar, «jecur ficatum » dedikleri incirle doldurulmuş karaciğer yemeğini çok severlerdi. Zamanla karaciğer anlamında kullanılan jecur kelimesi kayboldu, geriye isim olarak kullanılmaya başlanan «ficatus» sıfatı kaldı. Bu yemeğin adı bu şekliyle Roman dillerine geçti.

Yemek listelerine bir göz gezdirmek yemeklerin yapıldıkları yerlere göre önemli farklılıklar gösterdiğini ortaya koyar. Bir lokantada günün menüsü ile veya «Norman usulü piliç», «halka şeklinde kaz ciğeri ezmesi» gibi yemek kartındaki listeden bir seçme yapılırken, kırsal yöredeki küçük bir lokanta «maydanozlu omlet», «şaraplı sığır yahnisi», «köy böreği» v.b.size önerecektir; «şef usulü» olan yemekler daha pahalı olurken, «ev»le ilgili , «ev» usulü olanlar onlar kadar iyi ve çok daha ucuz olacaktır. Kırsal kesimdeki küçük lokantalar ülkenin ana dilini kullanırken, büyük lokantaların Fransız yemek isimlerini muhafaza ettileri yabancı ülkelerde bu fark daha da nettir.

Bu terminoloji çeşitliliği iki faktöre bağlanabilir. Bir taraftan hemen hemen zorunlu olan bazı çevrelerde yabancı yemek adlarının kozmopolit inceliğinin havası; diğer taraftan ülkenin özel mutfağına orijinal adlarını koruyan yabancı yemeklerin eklenmesi. Örneğin, Macar yemeği «gulyás», İngiliz «beef steak» gibi. İtalya dünyanın dört tarafına sadece «spaghetti, maccheroni, vermicelli ve pizza alla napoletana» isimlerini değil, fakat ulusal isimleri de ihraç etti. Bu ulusal isimler bazen bizde Fransıcalaştırıldı.

Fransızlar mutfak alanında haklı bir şöhretten yararlanırlar, o kadar ki bütün dünyada «Fransız mutfağı» deyimi mükemmel mutfakla eş anlamda kullanılır. Bu nedenle birçok Fransız yemek ismi ülkenin sınırlarının dışına taştı. Fakat Fransızca da kendi yönünde kelimeler ithal etti. Bu kelimeleri ithal ederken temsil ettikleri yiyecek isimleriyle beraber ithal etti.

İspanyolcanın aracılığıyla Meksika’nın Aztek dilinden gelen “ chocolat” (çikolata) veya “tomate” (domates) gibi kelimelerin, Antil Adaları yerlilerinin dilinden gelen “maïs” (mısır) kelimesini, başlangıçta “d’İnde” (hindistan’dan, yani hindi) kelimelerindeki ekzotik menşeleri sonra unutuldu.

Bütün Latin ülkelerinde ekmek çok yenir; İtalyancanın çok eski zamanlardan beri ekmekle yenebilen şey anlamına gelen «companatico» diye jenerik bir kelimesi bile var. Fransızca, İtalyancanın «guoadognarsi il pane» anlamındaki gibi «gagner de quoi vivre » yaşamak için bir şeyler kazanmak deyimi ve «gagner son pain» ekmeğini kazanmak gibi deyimleri kullanır. İngilizcede daha yüksek bir yaşam düzeyini gösteren «earning your bread and butter» (ekmeğini ve yağını kazanma) şeklinde ifade edilir. Yaşam düzeyleri yüksek olan ülkelerde, ekmek yiyeceğin aslî bir unsuru olarak değil, ancak bir tamamlayıcısı, aksesuvarı olarak telâkki edilir. Bundan bağımsız olarak dünyanın büyük bir bölümünün ekmek yemediğini de unutmamak lazım. Örneğin, daha çok pirinç yiyen Japonlar, ekmeğe «pan» derler. Bu kelimeyi XVII. yüzyılda Portekizli tüccarlar «ekmeğin» kendisiyle beraber Japonya’ya getirmiştir. Katolik mezhebinden olan Eskimoların «Pater» duası «bugün bize günlük balığımızı verin» anlamına yakın bir anlam verir.

«Şarapsız bir yemek güneşsiz bir güne benzer». Görgü kuralları ölçüyü aşmadan, eli açık bir tabiatın insanların hizmetine verdiği bolca içkileri taksim etme yeteneğine göre değişir. Kitab-ı Mukaddes şarabın Nuh peygamber sayesinde bir rastlantı sonucu bulunduğundan bahseder. Mayalanmış içkilerin en eskisi olsun veya olmasın, üzüm suyu diğer içkilerin dil geleneğinden daha üstün bir dil geleneği ile övünebildiği muhakkaktır. Hemen hemen bütün Hint-Avrupa dillerinde «vin» (şarap) anlamına gelen kelimenin türediği Latince «vinum»un Hint-Avrupa halklarının Avrupa’ya gelmeden önce Akdeniz kıyılarında yaşayan çok eski bir halktan alındığı düşünülebilir. Ünlü şaraplar ekseriya yapıldıkları bölgenin adıyla anılırlar, bundan dolayı Bordeaux (Bordo), Champagne (şampanya), Bourgogne (burgoyn) gibi yer ve bölge isimleri bütün dünyada ünlü oldular.

İki olunca üç de olur. Şarap ve ekmek sağlam olunca, bir de kötü havalara karşı kendini korumak lazım. İlk atalarımızın hayvan postekileriyle tamamladıkları bu gereksinmeden başka, giyim birçok kimse için sosyal uygunluklara mahsus bir imtiyazdır. «Costume» (elbise, takım elbise) ve «coutume» (âdet, gelenek) kelimelerinin Latince «consuetudo» kelimesinden gelmeleri bir tesadüf değildir.

Giyeceklerimizin bazılarının ismi Orta Çağdaki ismidir. Örneğin «Jaquette» (dizlere kadar uzanan açık etekli bir erkek ve kadın giysisi) ceket anlamına gelen bir giysi idi. Bu kelime İspanyolca «Jaco» kelimesinden gelen «jaque» kelimesinden türetilen diminütif hâli. «Jaco» da önceleri zırh altına giyilen bir çeşit savunma yeleği olup, bu da Arapça «shakk» (bir deri yelek) kelimesinden türemiştir. Giyim konusunda Şark kaynaklı birçok giysi ismi bulunmaktadır. Kimono (japonca) , pyjama (Hintçe pantolon) , sarong (malezyacada erkek ve kadınların belden aşağısını örtmek üzere taktıkları peştamal) gibi Avrupa kaynaklı olmayan giyeceklerle ilgili isimlerden başka, «Shantung» (Çin’in Shantung bölgesinin adı), «Cachemire» kumaşı (Hindistan’nın Keşmir eyaletinin adından gelmektedir. «Mousseline» kumaşının adı (Irak’ın Musul şehrinin adından) gelmektedir.v.b. birçok kumaş ismi bulunmaktadır.

Binanın çatısı başlangıçta tabiat kuvvetlerine karşı bir savunma aracı mı yoksa düşmanlara karşı bir barınak olarak mı telâkki edildi? İngilizcedeki «house» (ev) kelimesi «hide» (saklamak) kelimesi ile akrabadır. Koruma ve barınak fikrinin yanında, «ikamet» fikrinin yayıldığı da görünmektedir. Fransızca «maison» (ev) kelimesinin kaynağı Latince «mansio» «manere» (kalmak) fiilinden gelir. “ Ev “ kelimesi için Lantincede «domus» terimi Yunancadaki «domos» ve Sanskritçedeki dàmah ve hepsi de ev anlamına gelen bu kelimenin menşei bir Hint-Avrupa dil ailesine ait –dem (inşa etmek) İtalyancada «duomo» (katedral) anlamına gelirken, «casa» ilk önceleri anlamında kullanılıyordu.

Yiyecek, giyecek ve barınak ad verilen olayların başında yer alır. Aristo bunu, insanın düşündüğü ve yaptığı şeyi belirten eleman, gelenek ve görenek üzerine etki eden kuvvet olarak tanımlar.



Bir toplumun «ethos»unun diline yansıması ve dilinin bir defa şekil aldıktan sonra «ethos»1u etkilemesi doğaldır. Dil «ethos»’a (yani dili kullanana, konuşmacıya) bu etkiyi yaparken, modern terminoloji ile ifade edilmek için devamlı etkili zincirleme bir tepki uyandırır. Galya ve İberik yarımadasındaki toplumların ethos’ları Romalılarla ve dilleriyle temasa gelince şüphesiz bir değişikliğe maruz kaldılar.

Sosyologların henüz cevap verme girişiminde bulunmadıkları önemli bir soru kalıyor: Geçmişte hep tesadüfen ve rastlantı sonucu ortaya çıkan «ethos» ile dil arasındaki bağıntı kabul edilirse, dilde bilerek bir değişiklik yaparak gelecek nesillerin «ethos»unu ne dereceye kadar değiştirebilir? (s. 131-136)




1 Ethos: Bir konuşmada konuşanın niteliklerinin dile yansıması, söz ile kişi arasındaki ilgi. Örnek: Biz bir söze söyleyenin kimliğini göz önünde bulundurarak inanırız yahut inanmayız.


Dostları ilə paylaş:
Orklarla döyüş:

Google Play'də əldə edin


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə