Din adamlarinin ibadet diLİNİn yerliLEŞTİRİlmesine karşi gösterdiĞİ olumlu ve olumsuztepkiler öğr. Gör. Dr. Fahri Özteke



Yüklə 261.64 Kb.
səhifə1/4
tarix29.05.2018
ölçüsü261.64 Kb.
  1   2   3   4

DİN ADAMLARININ İBADET DİLİNİN YERLİLEŞTİRİLMESİNE KARŞI

GÖSTERDİĞİ OLUMLU VE OLUMSUZTEPKİLER

Öğr. Gör. Dr. Fahri ÖZTEKE

Batman Üniversitesi, fozteke26@gmail.com



ÖZET

İslam Tarihi’nde ana dilde ibadet sorunsalı Hz. Ömer’in hilafet döneminde doğrudan dile getirilmeye başlanmıştır. Avrupa’da ise kutsal metinler XV. yüzyılla beraber Latince dışındaki diğer dillere tercüme edilmiştir. Türklerde Karahanlılar, Anadolu Selçukluları, Akkoyunlular ve Beylikler Döneminde ibadet dilinin yerlileştirilmesine dair bazı teşebbüslerde bulunulmuştur. Fakat ibadet dilinin Türkçe olarak gerçekleştirilmesi ile ilgili ilk ciddi girişimler XIX. yüzyılın ikinci yarısında aynı zamanda bir din adamı da olan Ali Suavi tarafından yapıldı. II. Meşrutiyet Dönemi’ne gelindiğinde Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura gibi düşünürler dışında din adamları da bu konuda meseleye müdahil olarak fikir beyan etmişlerdir. Mehmet Ubeydullah, Musa Kazım, Mustafa Hayri Efendi ve M. Şerafettin Yaltkaya bu din adamlarının başında gelen isimler olmuştur. Atatürk, ilerleyen yıllarda ibadet dilinin mutlak suretle millileştirileceğini Milli Mücadele yıllarındaki uygulamaları ve söylemleri ile zaman zaman ifade etmiştir. Bir devrim kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı 1924-1950 yılları arasında ibadet dilinin Türkçe olarak gerçekleştirilmesi ile ilgili çalışmalara öncülük etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nde Türkçe ibadet tartışmaları özellikle şu üç ana eksen etrafında gerçekleşmiştir: Türkçe Kur’an-ı Kerim, Türkçe hutbe ve Türkçe namaz. Başta İsmail Hakkı İzmirli, Elmalı Hamdi Yazır, Mehmet Akif Ersoy, Mustafa Sabri Efendi, Mehmet Cemaleddin Efendi, Hafız Yaşar Okur, Hafız Rıfat Bey, Müfid Efendi, Kamil Miras, Babanzade Ahmet Naim ve Ahmet Hamdi Akseki olmak üzere Cumhuriyet Dönemi’nde birçok din adamı ve düşünür Türkçe ibadet ile ilgili tartışmalara bir şekilde katılmışlardır. 1950 yılına gelindiğinde Türkiye’de iktidar değişmiş ve ibadet dilinde Arapçaya dönülmesi konusunda halkın desteği de alınarak ciddi adımlar atılmıştır. Ancak 1950-1960 arasında da özellikle basın üzerinden ibadet dilinin yerlileştirilmesi ile ilgili tartışmalar yine devam etmiştir.



Anahtar Kelimeler: Ali Suavi, Türkçe Kur’an-ı Kerim, Diyanet İşleri Başkanlığı, Atatürk.

BİRİNCİ BÖLÜM

1. Cumhuriyet Öncesi Türkçe İbadet Tartışmaları


Avrupa’da 15. yüzyılla birlikte kutsal metinler milli dillere tercüme edilmeye başlanmıştır. Bu sayede yaşanan olayları tarafsızca değerlendiren, iyi tahlil yapabilen, körü körüne başkalarına itaat etmeyen bağımsız bireylerin sayısı giderek çoğalmıştır. İncil’in milli dillere tercümesi sayesinde içeriğinin anlaşılmaya başlanması kilisenin yüzyıllardır kurduğu düzene başkaldırıyı diğer bir ifadeyle “Reformu” doğurmuştur1. Avrupa’da anadilde ibadet uygulamaları aydınlanma çağına geçiş sürecini de hızlandırmıştır. Müslüman coğrafyasında ise sosyokültürel yapının farklılığı ve dinin ruhbanlığa izin vermeyen bir dokuya sahip bulunması aynı konuda daha başka sonuçlar yaşanmasına neden olmuştur. İslam Tarihi’nde Kur’an-ı Kerim’in Arapça dışında başka bir lisana çevrilmesi ve Müslümanların kendi dillerinde ibadet etmesi gibi konulara Hazreti Muhammed Dönemi’nde kısmen değinilmiştir. Bu konularla ilgili ilk ciddi tartışmalar Hazreti Ömer zamanında yapılmıştır2. Bu tartışmalar ekseriyet itibarıyla “lafız (mana)” merkezli ola gelmiştir.

İslam Tarihi’nde dünden bugüne yaklaşık yüz binin üzerinde Arapça Kur’an-ı Kerim tefsiri kaleme alınmıştır. Ortaçağın ikinci yarısında Kur’an-ı Kerim’i Farsça’ya, Batı dillerine ve Hintçe’ye tercüme etme gayretleri yoğunluk kazandı3. Araplar dışındaki diğer milletler de ilahi kitabın sırlarına nail olmak istemişlerdir. Ortaçağda İslam coğrafyasından birçok sayıda bilginin yetişmiş olması Kur’an-ı Kerim’e karşı duyulan evrensel ilgiyi daha da arttırmıştır. Müslüman Türklerde ise Kur’an-ı Kerim’in Türkçe çevirilerine dair ilk örneklere Karahanlılar zamanında rastlanmıştır. Bu dönemde İslamiyet’in resmi devlet dini sayılması, Kur’an-ı Kerim üzerine yapılan çalışmaların sayısını çoğaltmıştır. Türkler, Kur’an-ı Kerim’i önce “satır arası” yöntemiyle tercüme etmişlerdir. Rylands-interlinear uygulaması (kelime kelime tercüme tekniği) adı verilen bu sisteme göre Kur’an-ı Kerim’deki her sözcüğün altına Türkçe’deki karşılığı yazılmıştır. Orta Asya’da kullanılan bu metot Horasan erenleri vasıtasıyla Anadolu’ya taşınmıştır. Edip Ahmet Yükneki bu türden bir tercüme yapan Türk din bilginlerinin en başında gelenlerindendir4. Tabii ki, böyle bir yöntemden sağlıklı bir sonuç alındığını söylemek olanaksızdır. Bu gayretler Arapça’nın Türkçe üzerinde üstünlük kurmasına da imkân tanımıştır. Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlular dönemlerinde de Kur’an-ı Kerim’in Türkçe tercümeleri ile ilgili satır arası yöntemi çalışmalarına devam edilmiştir.

Osmanlı Devleti zamanında Kur’an-ı Kerim’in ilk Türkçe tercümesi 1415’te Muhammed bin Hamza tarafından yapıldı5. Bu çalışma, Batı Türkçesi ile kaleme alınmış ilk Kur’an-ı Kerim tercümesidir. Muhammed bin Hamza’nın tercümesinde, Arapça ve Farsça’nın Türkçe sözcükler üzerinde ciddi oranda etkisine rastlamak mümkündür. Osmanlılar zamanında din görevlileri Kur’an-ı Kerim’in daha çok Türkçe mealini yazmaya gayret göstermişlerdir. Ancak bu çalışmalar sırasında müelliflerin bazı ayetleri açıklama lüzumu duyması üzerine yazılan mealler tefsir niteliği kazanmıştır. Osmanlı Devleti zamanında, en hacimli Türkçe Kur’an-ı Kerim meali Kanuni Sultan Süleyman’ın Şeyhülislamı Ebu Suud Efendi tarafından yazılmıştır6. Ne var ki, Osmanlılarda XIX. yüzyıla kadar Türkçe Kur’an-ı Kerim çalışmalarına ve anadilde ibadet meselesine oldukça soğuk yaklaşıldığı için Ebu Suud Efendi’nin gayretlerinin gerisi getirilmemiştir. Bahsedilen mesafeli yaklaşımda medrese ve tekke merkezli çevrelerin rolü büyük olmuştur. Ortaya çıkan atmosferde, Osmanlılar zamanında son yüz elli yıla kadar, ana dilde ibadet tartışmalarının sağlam bir zeminde yapıldığını söylemek mümkün değildir. Osmanlılarda ana dilde ibadet konusunun üstünün örtülmesinde, İslamiyet’in özünde millet anlayışından çok” ümmet” olgusunun var olduğu kanaatinin büyük tesiri olmuştur7. Osmanlı Türklerinde milli duyguların yüzyıllarca geri plana itilmiş olması dinsel alanda Türkçe merkezli adımların gecikmesine yol açmıştır.

Osmanlı Devleti’nde, belirli kalıpların dışına çıkmayan Türkçe Kur’an-ı Kerim çalışmaları ve sığ biçimde gerçekleştirilen ana dilde ibadet münazaralarının ötesine ancak XIX. yüzyılın ikinci yarısında geçildi. Bu alanda tabuları yıkmayı başaran ilk Türk düşünürü Ali Suavi olmuştur8. Yeni Osmanlılar hareketinin öncülerinden sayılan Ali Suavi, çok yönlü bir kişiliğe sahipti. Vaiz, gazeteci, eğitimci ve bir dil bilimci olarak, XIX. yüzyıldaki çağdaşlaşma hareketlerinde adından sıklıkla bahsettirmiştir. Yazıları ve halka açık konuşmalarında Ali Suavi, ana dilde ibadet tartışmalarını sağlam zemine taşıyan ilk Türk aydını oldu. Basın hayatımıza kendisinin kazandırdığı “Ulum Gazetesi’ndeki” makalelerinde, Türkçe’nin Arapça ile mukayese edildiğinde daha zengin bir lisan olduğunu ifade etmiştir. İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin fetvalarından hareketle, hutbede Türkçe kullanmanın zaruret, namazda ise Türk dili ile ibadetin caiz olduğunu beyan etmiştir9. Türkçe ezan uygulamasına geçilmesinin gereklilik olduğunu da ilk kez açıkça beyan eden Ali Suavi olmuştur. Arapça okunan hutbeleri, zamane hutbeleri olarak eleştirmiş ve yeniliğe tabi tutulmalarının kaçınılmaz olduğunu ileri sürmüştür10.

Ali Suavi’nin teşebbüsleri, II. Meşrutiyet Dönemi’nde Türkçe ibadete dair yapılacak girişimlerin alt yapısını teşkil etti11. II. Meşrutiyet Dönemi’nide ana dilde ibadet meselesi üç temel unsur üzerine bina edildi. Halkın daha rahat anlamasını sağlamak için Cuma hutbelerinin Türkçe okunması, namazda ayetlerin Türkçe karşılığı ile okunması ve Kur’an-ı Kerim’in Türkçe’ye tam bir tercümesinin yapılması ana dilde ibadet konusunun temel dinamiklerini oluşturdu. Türkçe ezan, tekbir ve sala meselesi ise Türk diliyle ibadet konusunun asli unsurları değil yan kolları olarak kabul edilmiştir12. Ali Suavi’nin XIX. yüzyılda ortaya attığı fikirler başta Ziya Gökalp olmak üzere II. Meşrutiyet Dönemi aydınlar tarafından daha da derinleştirilmiştir. Ziya Gökalp, XX. yüzyıl için “bu asır milliyet asrıdır” ifadesini kullanarak, bu gerçeğin dini konulara tesir etmemesinin mümkün olmadığını belirtmiştir13. Ziya Gökalp’in II. Meşrutiyet Dönemi’nde “milli ve asri bir toplum” meydana getirmek için yaptığı çağdaş fıkıh yorumlamaları Şerafettin Yaltkaya’nın fikirleri üzerinde de etkili olmuştur14.

İbadet dilinin Türkçeleştirilmesi hususunda Ziya Gökalp’e koşut açıklamalar yaparak çeşitli yazılar kaleme alan Türk aydınlarından birisi de Rusya kökenli Yusuf Akçura’dır. Meşhur “Üç Tarz-ı Siyaset” isimli eserini 1904’te tamamlayan Yusuf Akçura, “İslam dini millileştirilmelidir” ifadesini ilk kullanandır. Bu düşüncesini 1914’te Nevsal-i Milli Mecmuası’nda yayınlanmış bir yazısında dile getirmiştir15. II. Meşrutiyet Dönemi’nde, Türkçe Kur’an-ı Kerim tercümesi çalışmaları ve ana dilde ibadet tartışmaları hız kazandı. Şerafettin Yaltkaya ise aynı dönemde çok önemli bir eser kaleme almıştır. İlk Türkçe Kur’an-ı Kerim Tarihi, Yaltkaya tarafından yazıldı. Yaltkaya, kitapta ana dilde ibadet konusuna da değinmiştir. Asıl olarak Kur’an-ı Kerim’i tek bir dille okumaya insanları mecbur bırakmanın zorluklara neden olacağını ileri sürmüştür:

Mesela bir kişi namazında Al-i İmran suresinin elli dokuzuncu ayetindeki indallahi ifadesini abdillahi diye okursa fukahaya göre namazı fasid olmaz. Çünkü Kur’anda belirtildiği üzere Hz. İsa zaten Allah’n kuludur. Neticede bu şekilde arz olunan bir okuyuşla manayı hakikat hasar almaz. Yüsr düsturu önümüzde dururken Kur’an’ı tek bir biçimde kıraat ile buyurmak gibi bir zorluğa ne için müracaat olunsun?”.16

II. Meşrutiyet Dönemi’nde yoğunluk kazanan ana dilde ibadet tartışmaları ekseninde kimi aydınlar tarafından bazı ayet ya da surelerin Türkçe’ye tefsiri yapılmıştır. Şerafettin Yaltkaya, bu çabaların da içinde yer almış ve İbni Sina’nın Arapça yazılmış İhlâs Suresi’ne dair tefsirini Türkçe’ye tercüme etmiştir. Tercümenin giriş kısmında, çalışmanın nedenlerini açıklayan Yaltkaya yüzyıllardır Türkçe Kur’an-ı Kerim tefsiri yazma çabalarında önemli bir mesafe katedilmemesi ile ilgili tespitlerde de bulunmuştur:

Yalnız kendisi bin sene evvel yetişmiş olan Yunan feylosoflarına bir hayr-ul halef yapıyor idi. Mamafih biz bugün bu nazariyat-ı vadiyelerinde de racil olduğumuzu görmemek küstahlığında bulunmuyoruz. Çünkü bir İbn-i Sinamız olmadığı gibi ne bir Zemahşeri, ne bir Razi’ye malik değiliz. Bundan dolayıdır ki, Şarkta olduğu kadar Garb Dar’ül-fünunlarında da külliyatı senelerce esas-ı tedris ittihaz olunan feylosofumuz İbni Sina’nın tahrir eylemiş olduğu resailden (Tefsir-i Suret-ül İhlâs) nam eserini tefsirat-ı lazıma ile lisanımıza tercüme ediyorum. Ta ki ebnayı lisanımızca da bu büyük zekâ, sure-i şerife-i mezkurenin ilhamat-ı kutsiyesi anlaşılsın”.17

Türkçe Kur’an-ı Kerim tefsiri ile ilgili çalışmaların yapıldığı yıllarda Kılıçzade Hakkı ise sadece Kur’an-ı Kerim’in değil sahih hadislerin de Türkçe’ye tercümesinin lüzumlu olduğunu vurgulamıştır. Yaşadığı dönemde çağdaş ve milli değerlerin önde gelen savunucularından sayılan Kılıçzade Hakkı, Türkçe okunması gereken Cuma hutbelerinin içerik olarak da çağın koşullarına göre düzenlenmesi gerektiğini savundu18. XX. yüzyılın başında, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin tutumu da Türkçe ibadet yolunda atılan adımların çoğalmasına katkı sağlamıştır. Bu dönemde İttihatçıların mollası olarak nam salan Hocazade Mehmet Ubeydullah Efendi (1858-1937)19, İstanbul Yerebatan Cami’nde Türkçe namaz fikriyatını pratiğe dökmeye kalkışmıştır. Türkçe ibadet konusunda kırılmaya yol açan gelişmelerden biri sayılan bu hadise sonuçsuz kaldı. Bu olayda İttihatçıların lider kadrosundaki Talat Paşa, zamanlamayı yanlış bularak Ubeydullah Efendi’ye mani olmuştur20. Bu süreçte ayet ve sureleri Türkçe haliyle asli makamına uygun olarak icra etmenin ne kadar mümkün olduğu meselesi aydınlar ve din adamları tarafından epeyce tartışılmıştır. Birçok din görevlisi, ilahi metinlerin ibadet esnasında kullanılırken mana bütünlüğünün bozulmaması gerektiğine dikkat çekmişlerdir. Tartışmalara Ahmet Mithat ve Mısır’da yaşayan Reşid Rıza gibi önemli isimler de dâhil olmuştur21. Ahmet Mithat ve tutucu fikirlere sahip Mustafa Sabri arasında yapılan tartışmalar uzun zamana yayılmıştır. Bu sayede konu hakkında toplumda var olan fikir ayrılıkları da tam anlamıyla gün yüzüne çıkmıştır.

Cumhuriyet öncesinde Kur’an-ı Kerim’in Türkçe çevirisine dair yapılan tartışmaların yoğun şekilde yaşandığı dönem, ülkenin türlü sıkıntıları atlatmaya çalıştığı 1908-1914 yılları arasını kapsamıştır. Bu dönemde Tüccarzade İbrahim Hilmi, Suriyeli Katolik bir din adamı olan Zeki Meğamiz’e bir Kur’an-ı Kerim çevirisi yaptırmıştır. Tüccarzade İbrahim Hilmi Bey, kamuoyuyla paylaştığı çevirinin müterciminin kim olduğunu halkın tepkisinden çekinerek açıklayamamıştır22. Durumu öğrenen bazı vatandaşların eleştirilerine, Tüccarzade İbrahim Hilmi Bey, Sebilü’r Reşad Mecmuası aracılığıyla cevap vermeyi tercih etmiştirr23. Ancak cevabi yazıda da mütercimin adını belirtmemiştir. Tüccarzade İbrahim Hilmi’nin yaptırdığı çeviriye gösterilen tepkiler karşısında hükümet harekete geçerek, eserin daha fazla basılmasını engelledi.

II. Meşrutiyet Dönemi’nde İttihat ve Terakki Cemiyeti, askeri alt yapısının dışında aydınların da desteklediği bir zeminde yükselmiştir. İttihat ve Terakki, Türkçe Kur’an-ı Kerim ve ibadet tartışmalarına ılımlı yaklaşarak bu konuda aydınların görüşlerine başvurmuştur. Osmanlı Devleti’nin yüz yıllardır uyguladığı politikalardan dolayı, din/tarım sarmalında yaşayan toplum yapısına karşı çıkan İttihatçıların zaman içindeki bazı uygulamaları sayesinde, ana dilde ibadet meselesi “avam tabakasında” da konuşulmaya başlanmıştır. İttihat ve Terakki’nin dinsel değerlere yönelik yenileşme düşüncesine, en fazla tesirde bulunan Türk aydını Ziya Gökalp oldu. Ziya Gökalp tarafından 1916’da hazırlanan “inanç reformu tasarısının” büyük bölümü, 1917’deki parti kongresinde kabul edilir24. Bu kongrenin ardından Şeriat mahkemeleri Adliye Nezareti’ne, medreseler de Maarif Nezareti’ne bağlanarak kontrol altında tutulmaya çalışılmıştır. İttihat ve Terakki Partisi yönetimine dini kurum ve ayinlerin çağdaşlaştırılması konusunda tesir eden Ziya Gökalp 1918’de “Vatan” şiirini kaleme aldı. Ziya Gökalp, bu şiirinde İslam dininin pratiğe dökülen her kademesinde Türkçe ibadeti savunmuştur25. İlerleyen dönemde İttihatçıların hükümetten düşmesiyle, Ziya Gökalp’in fikirlerinin icrası ancak Cumhuriyet Devrimleriyle mümkün olabilmiştir.

İttihat Terakki hükümetleri boyunca göreve gelmiş Şeyhülislamlardan Mustafa Hayri Efendi ve Musa Kazım da Türkçe Kur’an-ı Kerim, Türkçe hutbe ve Türkçe namaza dair gayretlerin gelişme göstermesine katkıda bulunmuşlardır. Dini esasları çağdaş bir bakış açısıyla ele alan Şeyhülislam Musa Kazım, II. Meşrutiyet Dönemi’nde beş yıldan fazla görevde kalarak ana dilde ibadet tartışmalarının merkezinde yer aldı26. Musa Kazım, Kur’an-ı Kerimdeki bazı ayetlerin Türkçe çevirisini yaparak bunları kamuoyuyla paylaşmıştır27. Aynı zamanda iyi bir hatip olan Musa Kazım hutbelerin Türkçe icra edilmesi gerektiğini de her fırsatta dile getirmiştir. Birbirleriyle çağdaş olan Şerafettin Yaltkaya ve Musa Kazım’ın zihin dünyasında da önemli benzerlikler mevcuttur. Türkçe ibadete karşı olan ılımlı yaklaşımları dışında Musa Kazım ve Yaltkaya’nın dikkat çeken ortak özelliklerden biri de Şeyh Bedrettin’e dair yapmış oldukları çalışmalardır28. Musa Kazım, Şerafettin Yaltkaya ve Nazım Hikmet Ran’ın, Şeyh Bedrettin’in inanç dünyası ve ilmi şahsiyetine bakış açılarında ortak noktalar mevcuttur.

İslamcı aydınların önemli bir bölümünün desteklediği, dini konuların çağa uyarlanarak tekrar yorumlanması meselesine sahip çıkan ilk siyasi organizasyon İttihat ve Terakki Partisi olmuştur. Bununla beraber İttihat ve Terakki Partisi İslamiyet’in ideolojik gücünü de görmezden gelmemiştir. Savaş yıllarında fetvalar ile halk üzerinde etkili olmaya çalışan İttihat ve Terakki yönetimi, Başkomutanlık Vekâleti’ne Bab-ı Fetva’da Meclis-i Ali’yi kurdurmuştur. I. Dünya Savaşı sırasında yayımlanan “cihat fetvası” İttihatçı yaklaşımın bahsedilen tutumunun bir ürünüdür. Yine aynı dönemde İttihat ve Terakki Osmanlı ordusu bünyesinde “Mücahitler Tümeni” teşkil etmiştir29.

Mütareke Dönemi’nde ulusal direniş hareketinin lider kadroları dinin Anadolu insanını birleştiren özelliğinden istifade etmeyi tercih etmişlerdir. Bu sebeple Milli Mücadele yıllarında dinsel alanda yapılması tasarlanan yenilik düşünceleri gündemi pek meşgul etmemiştir. Ancak, Atatürk’ün bilinçaltında İslamiyet’i Arap kültürünün etkisinden kurtararak çağdaş bir yoruma kavuşturma fikri hep var olmuştur. Bu konu üzerinden ilk adım anlamlı bir günde atıldı. 23 Nisan 1920 Cuma günü namazın ardından TBMM’nin açılış töreninde duanın Türkçe yapılmasına Atatürk ve arkadaşları tarafından büyük özen gösterilmiştir30. Taşıdığı derin mana pek anlaşılmasa da Kemalist kadrolar için Türkçe ibadet konusunda okun yaydan çıktığı an, TBMM’nin açılış töreninde yaşanmıştır. Bundan sonra, halkın Milli Mücadele’ye desteğini çabuklaştırmak için yaygın din eğitiminin temel öğelerinden olan hutbeler birçok yerde Türkçe okunmaya başlanmıştır. Bu sayede ülkenin tarihinde yaşadığı en kritik dönemde ana dilde ibadet fikriyatını tabana yayma imkânı elde edilmiştir.

Bursa ve İstanbul’daki uygulamaların olumlu dönüt vermesinden sonra 1920’de Bolu ve Kırşehir’in camilerinde cemaate Türkçe hutbeler okunmuştur31. Makam-ı Meşihat’ın karşı duruşuna rağmen Ankara hükümeti Milli Mücadele’de vatandaşlarla daha rahat temas halinde olmak ve devrim ruhuna uygun ilk faaliyetlerin gerçekleşmesini sağlamak için bu girişimlerin destekçisi olmuştur. TBMM hükümeti Mehmet Akif Ersoy gibi hatiplerin kitleler üzerinde bıraktıkları tesirden istifade ederek, Anadolu’nun çoğu yerinde imam hatiplerle irtibatlı olmuştur32. Halkın Türkçe hutbelere karşı teveccühü, Milli Mücadele’ye olan katılımı arttırmıştır. Atatürk, Cumhuriyet’in ilanından önce, hutbelerin Türkçe okunması gereğini dile getirmiştir. TBMM’de 1 Mart 1922’de yaptığı konuşmasında hutbelerin Türkçe okunmasının İslamiyet’in daha iyi anlaşılmasına büyük fayda sağlayacağını ileri sürmüştür33. Bu sözlerinin üzerinden bir yıl dahi geçmeden 7 Şubat 1923’te Balıkesir Zağanos Paşa Camisinde Türkçe bir Cuma hutbesi irat etmiştir34. Balıkesir’de okunan hutbe ilerleyen dönemde gerçekleştirilecek devrimler açısından da ayrı bir öneme sahipti. Hutbede hilafet makamının gelecekteki konumuna dair de açıklamalarda bulunan Atatürk, Hazreti Muhammed’in yaşamından ve Kur’an-ı Kerim’deki ayetlerden verdiği örneklerle dini konulardaki bilgi zenginliğini ispat etmiştir. Hutbede Atatürk, yeni dönemde ana dilde ibadete dair düşünülen çalışmaların gerekçesini,“ancak millete ait olan şeyleri milletten gizli ettiler” sözleriyle ifade etmiştir35. XIX. yüzyılın son çeyreğinden beri Türkiye’de ana dilde ibadet konusunda yapılanlar irdelendiğinde, hutbelerin dilinin millileştirilmesi ve Türkçe Kur’an-ı Kerim çevirilerinin yazılması konusunda kısmide olsa bir ilerleme kaydedilmiştir. Şerafettin Yaltkaya gibi çağdaş din adamları bu ilerlemenin içerisinde mihenk taşı vazifesi görerek, açıklamaları ve yazılarıyla ana dilde ibadet çabalarına destekçi olmuşlardır.




Dostları ilə paylaş:
  1   2   3   4


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə