Hedefler Bu ünitenin sonunda; Avrupa Birliği’nin Tarihsel Gelişimi Avrupa Birliği Genişlemesi Avrupa Birliği sosyal politikasının tarihsel gelişimi ve ab sosyal politikasının genel görünümü hakkında bilgi sahibi olacaksınız Öneriler



Yüklə 166,82 Kb.
səhifə1/3
tarix16.05.2018
ölçüsü166,82 Kb.
#50587
  1   2   3



Küresel Sosyal Politika Aktörü Olarak Avrupa Birliği


Sekizinci Bölüm

Küresel Sosyal Politika Aktörü Olarak Avrupa Birliği

Ders: Uluslararası Sosyal Politika Yrd. Doç.Dr. Cihan SELEK ÖZ

c:\users\sau\desktop\set\13.png


Hedefler
Bu ünitenin sonunda;


  • Avrupa Birliği’nin Tarihsel Gelişimi

  • Avrupa Birliği Genişlemesi

  • Avrupa Birliği sosyal politikasının tarihsel gelişimi ve

  • AB sosyal politikasının genel görünümü hakkında bilgi sahibi olacaksınız


Öneriler
Bu üniteyi daha iyi kavrayabilmek için;


  • Ünitenin sonunda verilen kaynaklar listesinden de yararlanarak ünitede ele alınan konularla ilgili daha geniş okumalar yapabilirsiniz.

  • Ünitenin sonunda yer alan soruları cevaplandırmaya çalışabilirsiniz.

  • AB ile ilgili güncel gelişmeleri takip edebilirsiniz


Anahtar Kavramlar



İçindekiler


  1. AB’nin Kuruluş ve Tarihçesi

  2. AB Genişlemesi

  3. AB Sosyal Politikasının Tarihi Gelişimi

3.1.Sosyal Politika Açısından 1970’lere Kadar Olan Dönem

3.2.Sosyal Politika Açısından 1970’lerden Sonraki Dönem

4. AB’nin Sosyal Politikası Üzerine Genel Bir Değerlendirme (Sosyal Avrupa’nın Geleceği)


  1. AB’NİN KURULUŞ TARİHÇESİ

Hedef: AB’nin kuruluş tarihçesi hakkında bilgi sahibi olmak

Her ne kadar Avrupa’da bir birlik oluşturma düşüncesi teorik olarak çok öncelere dayansa da, bu konudaki ilk somut adımlar II. Dünya Savaşı’ndan sonra atılmıştır. Bilindiği gibi 1930’lu yıllarda yükselen faşizm ile gelen istikrarsızlık ve yayılmacılık hem Avrupa bütünleşmesi çabalarını gölgelemiş hem de Avrupa’yı yeni bir dünya savaşına itmiştir. İkinci Dünya Savaşı, hem savaşı kaybeden hem de kazanan ülkelerde büyük tahribat yapmıştır (Akdemir, 2012: 40). Savaşın hemen sonrasında Batı Avrupa’nın ekonomik, siyasî ve güvenlik alanlarında bazı temel öncelikleri bulunmaktaydı. Bu öncelikler;



  • Avrupa ekonomisinin yeniden güçlendirilmesi

  • Almanya’nın veya başka bir Avrupa devletinin bütün Avrupa’yı güç ve şiddet yoluyla ele geçirmeye yönelik politikalarının engellenmesi

  • SSCB’nin yayılmacı politikasının engellenmesi

  • Siyasî ve ekonomik açıdan güçlü bir konuma gelerek SSCB ve ABD arasında üçüncü bir güç olabilmek şeklinde sıralanabilir (İnat, 2005: 6).

İşte bu öncelikler Avrupa bütünleşmesini artık neredeyse zorunlu hale getirmiştir. Batı Avrupa bütünleşmesinin önemli kilometre taşlarından biri İngiltere Başbakanı Churchill’in 19 Eylül 1946’da yaptığı konuşması olmuştur. Churchill bu konuşmasında Avrupa Birleşik Devletleri için ilk adımın Fransa ile Almanya arasında ortaklık oluşturmaktan geçtiğini ifade etmiştir. Çünkü İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Almanya’nın denetiminde olan Ruhr ve Saarland kömür havzalarının statüsü savaş sonrasında Almanya ile Fransa arasında çekişmelere neden olmuştu (Ceylan Ataman, 2010: 15, 16).

Avrupa’nın birleşmesinde dönemin en önemli isimleri Jean Monnet ve Prof. Walter Hallstein’dır. Bu iki isim, Avrupa’da bir daha savaş çıkmaması için savaş malzemesi üretiminin iki temel unsuru olan kömür ve çelik üretiminin ortak bir otoritede toplanması gerektiği önerisini getirmişlerdir. Bu fikir daha sonra dönemin Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman tarafından sunulan Schuman Plânı aracılığıyla 9 Mayıs1950 tarihinde hayata geçirilmiştir. 9 Mayıs tarihi Avrupa Birliği’nin temellerinin atıldığı tarih olarak kabul edilmekte ve 1973 yılından beri bu gün Avrupa Günü olarak kutlanmaktadır (Tonus, 2004: 153).



    1. AKÇT’nin Kuruluşu


  • ÖzBilgi

AB’nin temelleri 1951’de Paris Antlaşması ile kurulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu ile atılmıştır.

Böylece 18 Nisan 1951 tarihinde, Schuman Deklarasyonu’nun ilan edilmesinden yaklaşık bir yıl sonra, Paris Antlaşması ile Avrupa Birliği’nin temelini oluşturan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) kurulmuştur. AKÇT’yi oluşturan ülkeler Almanya, Fransa, İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg’tur. Belçika, Hollanda ve Lüksemburg Benelüks ülkeleri olarak bilinmektedir. AKÇT Antlaşması ile bu altı ülke kömür ve çelik üretimi konusundaki ulusal yetkilerini oluşturulan üst otoriteye devretmişlerdir.


    1. AET’nin Kuruluşu


  • ÖzBilgi

1957 Roma Antlaşması ile Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) kurulmuştur.

Bu ilk bütünleşme hareketi Avrupa’nın yeniden inşası için gerekli ekonomik uzlaşma ve barış zemininin yaratılmasını sağlamıştır (Dartan, 2002: 98). AKÇT’nin kısa sürede göstermiş olduğu başarı, Avrupa’da bütünleşmenin daha ileri götürülmesi arzusuyla birleşmiş, böylece yine altı üye devlet tarafından 25 Mart 1957 tarihinde imzalanan Roma Antlaşması ile Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (EURATOM) kurulmuştur. AET ile sadece kömür ve çelikte değil, tüm sektörlerde bir ortak pazarın yaratılması ve üye ülkelerin istikrarlı bir ekonomik yapıya kavuşturulmaları amaçlanmış (Tonus, 2004: 153), malların, kişilerin, hizmetlerin ve sermayenin serbest dolaşımı düzenlenmiştir. EURATOM ise nükleer enerjinin barışçıl amaçlarla ve güvenli bir biçimde kullanımını sağlamayı amaçlamaktadır.

    1. AT’nin Kuruluşu


  • ÖzBilgi

1965 yılında Brüksel Antlaşması ile Avrupa Toplulukları (AT) kurulmuştur.

1965 yılında Brüksel’de imzalanan Füzyon Antlaşması (Birleşme Anlaşması-Brüksel Antlaşması) ile yukarıda adı geçen üç topluluk [Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT), Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu(EURATOM)] tek çatı altında birleştirilmiş ve bu Topluluklar, Avrupa Toplulukları (AT) adı altında anılmaya başlanmıştır (www.abgs.gov.tr).

1968 yılında Gümrük Birliği’nin tamamlanarak yürürlüğe girmesiyle üye ülkelerin gümrük alanları, tek bir gümrük alanı haline gelmiştir (www.ikv.org.tr). Böylece özellikle tarım ve ticaret politikaları olmak üzere ortak politikalar 60’ların sonunda yerli yerine oturmuştur (www.abgs.gov.tr).

1 Temmuz 1987 tarihinde yürürlüğe giren Avrupa Tek Senedi ile AET üyeleri aralarındaki bütün iç sınırları kaldırarak tek bir pazar kurmuşlardır (Tonus, 2004: 154). Tek Senet ile ayrıca Avrupa Topluluklarını kuran Antlaşmalar ilk kez kapsamlı bir biçimde tadil edilmiştir. Avrupa Tek Senedi ile yeni ortak politikalar saptanmış, mevcut olanlar geliştirilmiştir. Bu çerçevede Roma Antlaşması’na sosyal politika, ekonomik ve sosyal uyum, çevre gibi konularda yeni maddeler eklenmiştir (www.ikv.org.tr).


    1. AB’nin Kuruluşu


  • ÖzBilgi

1992 yılında Maastricht Antlaşması (AB) ile Avrupa Birliği kurulmuştur.

7 Şubat 1992 yılında imzalanan ve 1 Kasım 1993 yılında yürürlüğe giren Maastricht Antlaşması ile ekonomik bütünleşmenin yanında siyasal bütünleşme de hedef olarak belirlenmiş ve bütünleşme hareketini ifade etmek üzere Avrupa Birliği (AB) kavramı kullanılmaya başlanmıştır (Ceylan Ataman, 2010: 16). AB Antlaşması olarak da bilinen Maastricht Antlaşması ile tek para birimi ve ortak bir merkez bankası sistemine dayalı bir ‘ekonomik ve parasal birlik’ ile ortak dış politika ve savunma politikası perspektiflerine dayalı ‘siyasî birlik’ kurulması öngörülmüş, ekonomik faaliyetlerin uyumlu ve dengeli gelişimini; enflasyonsuz, sürdürülebilir ve çevre korumasına önem veren bir büyümenin sağlanmasını; üye ülke ekonomilerinin uyum içinde birbirlerine yaklaşmasını ve Avrupa vatandaşları için daha güçlü bir Birlik yaratılmasını hedeflemiştir (www.ikv.org.tr).

Avrupa Birliği’ni kuran bu Antlaşma ile AB’nin ‘üç temel sütunu’ oluşturulmuştur. Birinci sütun, Roma Antlaşması ile oluşturulan Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu ile Paris Antlaşması’yla kurulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğundan meydana gelmektedir. Ekonomik ve parasal birlik ve daha önce bahsedilen yetkiler de bu sütuna dâhildir. İkinci sütun, Ortak Dışişleri Güvenlik Politikasını (ODGP) içermekte ve Avrupa çapında bir savunma politikasını başlatmayı hedeflemektedir. Üçüncü sütun ise Adalet ve İçişlerini kapsamaktadır (www.ikv.org.tr).



    1. AB Anayasası Taslağı

Giderek hem genişleyen hem de daha fazla bütünleşen AB’nin zaman içerisinde yönetim mekanizmalarının yükü artmış ve bazı tıkanmalara yol açmıştır. Bu sıkıntıların giderilmesi için önerilen çözüm ise bir anayasanın hazırlanması yönünde olmuştur (Akdemir, 2012: 51). 28 Şubat 2002 tarihinde AB Anayasası taslağını oluşturmak üzere 105 üyeli ‘Avrupa’nın Geleceği Kurultayı’ toplanmıştır. Kurultay, 16 aylık bir dönemin sonunda çalışmalarını tamamlamış ve taslak metni Hükümetlerarası Konferans’ta görüşülmek üzere AB Dönem Başkanlığı’na sunmuştur. Avrupa için bir Anayasa oluşturan Antlaşma Taslağı, 17-18 Haziran 2004 tarihlerinde Brüksel’de gerçekleştirilen Zirve sonunda kabul edilmiştir. AB Anayasası, üye ve aday ülke liderleri tarafından Roma'da imzalanmış böylece 29 Ekim 2004 tarihinde son şeklini almıştır. AB Anayasası, Avrupa Birliği üye ülkelerinin siyasi bir birlik kurma yolunda attıkları en önemli adımı teşkil etmekte ve AB’nin temelini oluşturan kurucu antlaşmalar ile bugüne kadar onları değiştiren tüm antlaşmaları tek ve yeni bir metinde bütünleştirmektedir.

12 Ocak 2005 tarihinde Avrupa Parlamentosu tarafından kabul edilen Anayasa’nın yürürlüğe gireceği tarih olarak Anayasal Antlaşma’da 1 Kasım 2006 belirtilmiştir. Ancak Anayasa’nın yürürlüğe girebilmesi için tüm üye ülkeler tarafından onaylanması gerekmektedir. Hâlihazırda, üye ülkeler, kendi Anayasaları tarafından belirlenen sisteme göre ‘parlamento veya referandum kanalıyla- onay sürecini sürdürmektedir. Ancak, üye devletlerden birinin dahi Anayasal Antlaşma’da belirtilen tarihe dek onaylamaması halinde yürürlüğe giremeyecek olan AB Anayasası zorlu bir onay süreci geçirmektedir.

Özellikle, Fransa ve Hollanda’da gerçekleştirilen referandumlarda çıkan ‘hayır’ kararı olumsuz etki yaratmıştır (www.ikv.org.tr). Bu ülkelerde aşırı sağ ve aşırı sol görüşe sahip kesimlerin Anayasa’nın bazı bölümlerini benimsememeleri ve toplumun milliyetçi duygularla hareket etmiş olması ortaya çıkan sonuçta etkili olan faktörler arasındadır. Anayasa’nın fazla neo-liberal bir sistem öngörmesi, Brüksel’e daha fazla yetki verilmesi, AB’nin geleceği konusundaki temel endişeler, Fransa’nın birlik genelindeki nüfuzunu kaybetme kaygısı, savunma alanında AB’yi NATO’ya dolaylı olarak da ABD’ye bağımlı kılması ve Türkiye’nin Birliğe olası üyeliği gibi konular Fransa’dan gelen ‘hayır’ cevabında etkili olmuştur. Çünkü Fransa’da Anayasa’ya ‘hayır’ diyen sol kesim, Anayasa’nın AB sınırları içinde aşırı serbest bir piyasa ekonomisin, neo-liberal politikalara yol açtığını ileri sürmüşler, ‘hayır’ diyen sağ kesim ise Fransa’nın bu Anayasa ile egemenlik haklarının büyük bir bölümünden vazgeçtiği görüşünde olmuşlardır.

AB’nin bir diğer kurucu üyesi olan ve halkının % 61,6’sının Anayasa’ya ‘hayır’ dediği Hollanda’nın gerekçeleri ise Brüksel’deki siyasî elitlere duyulan öfke, derinlerdeki İslâm karşıtlığı ve Türkiye’nin üyeliğine bakış açısının olumsuz olması, işsizlik ve Avro’nun kullanıma girmesi ile ortaya çıkan hayat pahalılığı gibi ekonomik sıkıntılar, egemenliğin ve kültürel kimliğin kaybolması, göçmen korkusu gibi sosyal gerilemeler ve dönemin hükümetinin politikalarına olan muhaliflik şeklinde sıralanabilir (Akdemir, 2012: 51, 52).




  • ÖzBilgi

AB Anayasa Taslağı’nın reddedilmesi AB’nin kuruluşundan bugüne karşılaştığı en büyük kriz olarak değerlendirilmektedir.

Anayasa krizi, kuruluşundan bu yana yarım yüzyıllık tarihinde çeşitli krizlerle karşılaşmış ve bu krizleri yöneterek varlığını devam ettirmiş olan AB’nin bugüne kadar karşılaştığı krizlerin en ağırı olarak tanımlanabilir (Çelik, 2008: 123). Anayasa krizinden sonra AB’nin geleceği ciddî manada tartışmaları da beraberinde getirmiştir.

    1. Lizbon Antlaşması

21-22 Haziran 2007’de Brüksel’de yapılan AB Liderler Zirvesi, AB’nin geleceğinin nasıl şekilleneceğinin açık bir biçimde sorgulanmasına neden olabilecek tartışmalara sahne olmuştur. Ancak Zirve sonunda AB ülkelerinin liderleri Anayasa’nın yerini alacak bir reform antlaşması üzerinde uzlaşmaya varmışlardır. Anayasa’nın bazı maddelerinin yumuşatıldığı Reform Antlaşması 13 Aralık 2007’de Lizbon’da imzalanmış ve üye ülkelerde onay süreci başlatılmıştır. İmzalandığı yer dolayısıyla Reform Antlaşması’nın resmi ismi Lizbon Antlaşması olarak kabul edilmiştir (Akdemir, 2012: 53, 54).

Lizbon Antlaşması’nın kabulünü referanduma götürme kararı alan tek ülke olan İrlanda’da 12 Haziran 2008 tarihinde yapılan referandumda Lizbon Antlaşması, oyların yüzde 53,4’ünün aleyhte kullanılması sonucu reddedilmiştir. Ancak İrlanda da, Lizbon Antlaşması için 3 Ekim 2009 tarihinde yapılan ikinci referandumda, yüzde 67,1 “evet”, yüzde 32,9 “hayır” oyu ile Antlaşmayı kabul etmiştir. Böylece AB’nin siyasî geleceği açısından büyük önem taşıyan Lizbon Antlaşması 1 Aralık 2009’dan itibaren yürürlüğe girmiştir.



  1. AB GENİŞLEMESİ

Hedef: AB’nin genişleme süreci hakkında bilgi sahibi olmak

Tarihî süreç açısından AB genişleme sürecini, kurucu üyelerin oluşturduğu Birlik’ten sonra altı etapta tasnif etmek mümkündür: Bilindiği gibi kurucu üyeler; Almanya, Fransa, İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg’tan (Altılar) oluşmaktadırlar.



  1. Birinci Genişleme: 1973: Danimarka, İngiltere ve İrlanda.

  2. İkinci Genişleme: 1981: Yunanistan.

  3. Üçüncü Genişleme: 1986: İspanya, Portekiz.

  4. Dördüncü Genişleme: 1995: İsveç, Finlandiya ve Avusturya.

  5. Beşinci Genişleme: 2004: Çek Cumhuriyeti, Estonya, Letonya, Litvanya, Polonya, Slovakya, Slovenya, Malta, Macaristan ve G. Kıbrıs.

  6. Altıncı Genişleme: 2007: Bulgaristan ve Romanya

  7. Yedinci Genişleme: 2013 Hırvatistan

Müzakere sürecindeki aday ülkeler ise Hırvatistan, İzlanda, Karadağ, Makedonya, ve Türkiye’dir. Muhtemel yeni adaylar ise Arnavutluk, Bosna-Hersek, Kosova ve Sırbistan’dır.

  1. AB SOSYAL POLİTİKASININ TARİHÎ GELİŞİMİ

Hedef: AB’nin sosyal politikasının tarihsel gelişimi hakkında bilgi sahibi olmak


  • ÖzBilgi

AB’de 1970’lerden önce ortak bir sosyal politikaya geçiş için herhangi bir girişim bulunmamaktadır.

AB’de sosyal politikanın tarihî gelişimini 1970’lere kadar olan dönem ve 1970’lerden sonraki dönem şeklinde iki ana başlık altında incelemek daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Çünkü AB, bilindiği gibi ekonomik amaçlarla kurulmuştur ve kuruluşundan 1970’lere kadar olan döneme yine ekonomik amaçlar damgasını vurmuştur. Ancak 1970’lerden sonra AB’de sosyal politikaların konuşulmaya başladığını görmekteyiz. Özellikle 1992 tarihinde imzalanan Maastricht Antlaşması sonrası belirginleşmeye başlayan sosyal politika önem arz etmiş ve 1997’de imzalanan Amsterdam antlaşması ile güçlenmeye başlamıştır.

3.1. Sosyal Politika Açısından 1970’lere Kadar Olan Dönem

Avrupa sosyal politikasının birinci evresi olarak kabul edilen kuruluştan 1970’lerin başlarına kadar olan dönemde, sosyal politika tek başına ayrı bir politika alanı değil, özellikle ekonomik politikanın bir eki olarak ele alınmıştır. Bu nedenle, topluluğun ilk evresinde sosyal politika sınırlı ve dar kapsamlı tutulmuş ve üye devletlerin yetki alanında bulunan politikalar arasında yer almıştır (Özcüre, 2010: 90). Dolayısıyla kuruluşundan spesifik olarak 1972 yılına topluluğun ortak bir sosyal politikasından söz edilemez (Çelik, 2008: 91).



3.2. Sosyal Politika Açısından 1970’lerden Sonraki Dönem

1972 yılında Paris Zirvesi’nde üye devletler ekonomik birliğe önem verdikleri kadar sosyal birliğe de önem vereceklerini deklare etmek suretiyle sosyal politika alanında yeni ve ilerici adımların atılması çağrısında bulunarak Avrupa sosyal politikasına yeni bir ivme kazandırmışlardır. Bu çerçevede ekonomik gelişmişlik düzeyi ve vatandaşların hayat standardı farklılıklarına işret edilmiş ve AB’ye ekonomik konulara olduğu kadar sosyal konulara da önem veren insani bir çehre kazandırılmasının gerekli olduğu vurgulanmıştır (Aykaç, 2002: 483). Paris Zirvesi’nin ardından 1974 yılında kabul edilen sosyal eylem planı göçmen işçilerin çalışma koşullarının iyileştirilmesi, tam istihdama ulaşılması, işçilerin işletme içinde kazanılmış haklarının korunması, kadın ve erkeklere iş hayatında eşit fırsatlar verilmesi, toplu işten çıkarmalara karşı işçilerin korunması ve işçilerin yönetime katılması gibi konuları ele almıştır (Çelik, 2008: 92). Paris Zirvesi ışığında çıkarılan bu sosyal eylem planı, aynı zamanda topluluğun ilk sosyal eylem planıdır (Aykaç, 2002: 483).

Sosyal eylem planında öngörülen hedeflerin hayata geçirilmesi için bazı yönergeler çıkarılmıştır. Ancak kararların alınmasındaki oybirliği koşulu çıkarılan yönergelerin sayısının sınırlı olmasına neden olmuştur. Buna ek olarak 70’lerin ortalarından itibaren dünya ekonomisinde başlayan yavaşlama ve değişim (Bretton Woods para sisteminin çöküşü, petrol krizleri, Keynesyen ekonomi politikalarının sona erdirilmesi) ve sosyal hareketlerdeki düşüş, topluluk ülkelerinin sosyal politikaya ilişkin tutumunun değişmesine neden olmuş, bu nedenle sosyal eylem programı hayal kırıklığı ile sonuçlanmıştır (Çelik, 2008: 92).

1980’li yıllar topluluk için daha yoksul güneye doğru iki yeni genişlemenin gerçekleştiği yıllar olmuştur. Yunanistan (1981), Portekiz ve İspanya (1986). Bu genişlemeler toplulukta sosyal damping1 korkusunu ve sosyal dampinge karşı sosyal politika alanında yapılması gerekenleri daha yoğun olarak gündeme getirmeye başlamış, böylece sosyal politika bir kez daha insani bir gereksinmenin ürünü olarak değil, yeni üye ülkelerle ekonomik bütünleşmenin yaratacağı sorunları gidermek üzere gündeme gelmiştir. Öte yandan 1980’lerin başında özellikle muhafazakâr Margaret Thatcher hükümetinin topluluk sosyal politikasına ısrarlı muhalefeti nedeniyle sosyal politikanın gelişiminde ikili bir süreç yaşanmaya başlanmıştır. İngiltere’deki muhafazakâr hükümetin sosyal politikaya mesafeli yaklaşımına karşın, 1981’de Fransa cumhurbaşkanı olan sosyalist Mitterand bir Avrupa sosyal alanı yaratılması fikrini ortaya atmış, 1985 yılında Jaques Delors’un Komisyon başkanı olmasıyla bu fikir güçlenmeye ve sosyal politika yeniden önem kazanmaya başlamıştır. (Çelik, 2008: 94-96).

Denilebilir ki; Avrupa’da sosyal politikanın önemi 1980’li yılların ortalarından itibaren artmaya başlamıştır. Sosyal politika, iktisadi ve sosyal alanlarda üye ülkelerin yakınlaşmasını arttıracak bir araç olarak görülmeye başlanmıştır. 1985 yılında Komisyon Başkanı olan Jaques Delors’la hayat bulan sosyal alan (espacesocial) fikrinin merkezinde istihdam yer almakta idi. Bu doğrultuda Avrupa sosyal politikası, işçi ve işveren arasında diyalogun yoğunlaştığı, sosyal koruma konusunda istişare ve işbirliği süreçlerinin önem kazandığı bir alan haline gelmiştir (Aykaç, 2002: 484; Aybars, 2012: 463). Delors, sosyal alan fikrini topluluk sosyal politikasını yasal düzenlemeler yoluyla oluşturma girişimlerine ket vuran çıkmazı aşmak için kullanmıştır. Bazı üye ülkeler, ulusal çıkarlarına aykırı olduğu için yasal düzenlemelere karşı çıkmışlardır. Ancak yasal düzenleme olmadan Avrupa sosyal politikasının bağlayıcılığı olamayacağının bilincinde olan Delors, bu açmazı işçiler ve işverenler arasında sosyal diyalog yoluyla kabul edilecek ortak standartlar aracılığıyla aşmayı hedeflemiştir. Buna göre sosyal ortaklar ilke ve hedef geliştirecek, , ülkeler de kendi endüstri ilişkileri çerçeveleri dâhilinde bunları uygulayacakları yöntemleri izlemekte serbest olacaklardır (Aybars, 2012: 463).

Delors’un komisyon başkanı seçilmesinin hemen ardından 1985 yılında sosyo-ekonomik sorunları tartışmak amacıyla sosyal taraflar arasında bir dizi toplantı düzenlenmiştir. Val Duchesse görüşmeleri olarak bilinen bu toplantılara ETUC (Avrupa Sendikalar Konfederasyonu), UNICE (Avrupa Sanayi ve İşverenler Konfederasyonları Birliği), CEEP (Avrupa Kamu İşletmeleri Birliği) katılmış ve birlikte düzenli olarak çalışma kararı almışlardır (Aykaç, 2002: 485; Çelik, 2008: 96).



3.2.1. Tek Senet ve Sosyal Politika

Avrupa bütünleşmesi önemli sorunlarla karşı karşıyaydı. 1970’li yılların getirdiği ekonomik krizlerin de etkisiyle topluluk üyesi ülkeler birbirleriyle yaptıkları ticarete tarife dışı engeller getirmek yoluna gitmişlerdi. Bununla birlikte topluluğun kurumsal mekanizmasında da pek çok problemler yaşanmaktaydı (Bozkurt, 1997: 152-153). 1981’de Yunanistan’ın, 1986’da ise Portekiz ve İspanya’nın topluluğa katılmasıyla, sağlıklı rekabet ortamının tüm üye ülkeler için eşit kurallar gerektirdiği, daha fazla sosyal koruma sağlayan ülkelerin rekabet açısından dezavantajlı konuma gelmemesi için daha yüksek sosyal harcamaların topluluk çapında desteklenmesi, bazı üye ülkelerin rekabette avantaj oluşturmak için sosyal koruma standartlarını düşürmesinin (sosyal damping) önlenmesi gibi konular tartışılmaya başlanmıştır (Aybars, 2012: 464).

Bütün bu sorunlara çözüm bulmak ve bütünleşme konusunda adımların yeniden hızlandırılması amacıyla 1984’te Avrupa Konseyi’nin AT reformları konusunda çalışma yapmakla görevlendirdiği komisyonların sundukları raporlara dayanılarak 17 Şubat 1986 yılında imzalanıp, 1 Temmuz 1987’de yürürlüğe giren Tek Avrupa Senedi, Avrupa entegrasyon sürecinde önemli bir adım oluşturmaktadır. Getirdiği değişikliklerden en önemlisi kurumsal yapıda olmuştur. Tek Senet ile karar alma sürecinde oybirliği yönteminin yanında, nitelikli çoğunluk yöntemi de benimsenmiştir. Bu yenilik karar alma sürecini hızlandırmış ve Topluluğun ulus üstü niteliğini güçlendirmiştir (Bozkurt, 1997: 152-153). Bu bağlamda çalışma hayatı ve işçi sağlığı ve iş güvenliği konularındaki kararların da nitelikli çoğunluk ile alınmasına olanak sağlanmış olmuştur (Aybars, 464). Böylece toplulukta sosyal politika ile ilgili daha kolay ve daha çok yasal düzenleme yapabilme imkânı oluşmuş ve sosyal politikanın önü açılmıştır.

Tek Senet, kişilerin, malların, hizmetlerin ve sermayenin serbest dolaşıma sahip olacağı büyük bir iç pazarın 1 Ocak 1993 tarihinde gerçekleşmesi hedefini belirlemiştir (Coşkun, 2001: 63-64). İç pazarın tamamlanmasının temel koşulu olarak, bir yandan rekabet üzerindeki her türlü bozucu etkinin önlenmesi, diğer yandan ise ekonomik ve sosyal uyumun güçlendirilmesi ve yeni işler oluşturulmasına katkı sağlanması fikri öne çıkmıştır (Aybars, 2012: 465).

Tek Senet ile sadece rekabet gücü değil, aynı zamanda emek piyasalarında minimum standartların oluşturulması hedeflenmiş ve ekonomik bütünleşmenin yanında sosyal bütünleşmenin önemi vurgulanmıştır. Emek piyasalarında standartların uyumlaştırılması, bazı üye ülkelerde mevcut olan standartların yükseltilmesini gerektirdiğinden sosyal dampingten ve böylece sermayenin düşük maliyetli alanlara kayışından kaçınmanın bir yolu olarak düşünülmüş ve böylece düşük standartlara yönelik bir baskı oluşturulması öngörülmüştür (Aykaç, 2002: 485).

Tek Senet’in sağladığı iyileştirmelere rağmen sosyal politika alanında olduğu gibi kalan sorunlara çözüm bulmak amacıyla 1988 yılında Avrupa Komisyonu, Ekonomik ve Sosyal Komite’den Çalışanların Temel Sosyal Hakları Topluluk Şartı’nın içeriğini hazırlamasını istemiş (Çelik, 2008: 99), ESK çalışmasını Mayıs 1989’da Komisyon’a sunmuştur. 8-9 Aralık 1989 Strasbourg Zirvesi’nde Sosyal Şart kabul edilmiştir. Sosyal Şart, İngiltere hariç 11 üye ülke tarafından imzalanmıştır (Aykaç, 2012: 485).

ILO sözleşmeleri ve Avrupa Sosyal Şartı’ndan esinlenilerek hazırlanan Topluluk Sosyal Şartı’nın önsözünde sosyal boyuta ekonomik boyut ile aynı önemin verilmesi ve bu ikisinin dengeli bir biçimde geliştirilmesi gereğine vurgu yapılmıştır. Ancak Sosyal Şart, kanun gücünde bir metin ve imzacı taraflar için emredici bir düzenleme olmayıp, hafif bir hukuk metni ve taraf devletlerin ciddi bir deklarasyonu olarak uyum ve uygulama ile ilgili kararları üye devletlere bırakmıştır (Çelik, 2008: 99).

Topluluk Sosyal Şartı aşağıda yer alan 12 sosyal hakka yer vermiştir:



  1. Serbest Dolaşım Hakkı: Bu madde ile işçilerin serbest dolaşım esnasında meslekleri ve işleri ile ilgili eşit işleme tabi tutulmaları ve mesleki eğitim, sosyal güvenlik ve yerleşim haklarının güvence altına alınması öngörülmektedir.

  2. İstihdam ve Ücret Hakkı: Bu madde ile istihdam edilenlerin yasalar ya da toplu iş sözleşmeleri ile adil bir ücrete kavuşmaları öngörülmektedir.

  3. Yaşama ve Çalışma Koşullarının İyileştirilmesi Hakkı: Topluluk içinde çalışma ve yaşama koşullarının aşağı doğru bastırılmasından kaçınmak için iş sözleşmelerinin biçimi, çalışma saatlerinin düzenlenmesi konularına ortak çözümler üretilmelidir. Toplu işten çıkarmalar ve iflaslar ile ilgili prosedür de dikkate alınmalıdır.

  4. Sosyal Korunma Hakkı: Her topluluk yurttaşı sosyal güvenlik ve asgari ücreti de içeren uygun bir biçimde korunma hakkına sahiptir.

  5. Örgütlenme Özgürlüğü ve Toplu Pazarlık Hakkı: İşçiler ve işverenler özgür biçimde seçecekleri meslek örgütlerine ve sendikalara üye olma hakkına sahiptirler. Bu hak bir sendikaya üye olup olmama hakkını ve grev hakkını da içerir. Taraflar arasında arabulucu ve uzlaştırıcı mekanizmaların kurulması ve eğer arzulanıyorsa Avrupa düzeyinde sözleşmelerin yapılması özendirilmelidir.

  6. Meslekî Eğitim Hakkı: Her işçi iş yaşamı boyunca mesleki eğitimini sürdürme hakkına sahiptir. Kamu ve özel kurumlar sürekli ve kalıcı eğitim projeleri oluşturmalı ve mesleki eğitim için izin sağlamalıdır.

  7. Erkek ve Kadınlara Eşit İşlem Yapılması Hakkı: Eş değerdeki iş için eşit ücret hakkı, meslek, sosyal koruma, eğitim, mesleki eğitim ve kariyer fırsatlarına erişmede kadınların erkekler ile eşit fırsatlara sahip olması gerekmektedir.

  8. Bilgilendirilme, Danışılma ve Yönetime Katılma Hakkı: İşçilerin çalıştıkları işyerinin yönetimine katılması konusunda üye ülkeler yürürlükteki yasal düzenlemeleri, sözleşmesel anlaşmaları ve uygulamaları dikkate alan bir şekilde ve onların yanında uygun yöntemler geliştirmelidir.

  9. İş Sağlığı ve Güvenliği Hakkı: Her işçi işyerinde yeterli ölçüde iş sağlığı ve güvenliği önlemleri ile korunma hakkına sahiptir.

  10. Çocukların ve Gençlerin Korunma Hakkı: En az çalışma yaşı 16 olarak belirlenmelidir. Bu yaşın üstünde olan çalışan gençler adil bir ücret almalı ve ve bu gençlere iki yıl süreyle çalışma saatleri içinde mesleki eğitim olanağı sağlanmalıdır.

  11. Yaşlıların Hakları: Yaşlılar düzgün bir sosyal hayat sürdürecek bir gelir garantisine sahip olmalıdır.

  12. Engellilerin Hakları: Engelli-özürlü kişilerin çalışma hayatına katılımını sağlamak için eğitim, rehabilitasyon, uygun ulaşım, barınma ve erişim tedbirleri alınmalıdır.

Topluluk Sosyal Şartı’nın ardından aynı yıl bir eylem programı kabul edilmiş ve aralarında İş İlişkisine yönelik İşçilerin Bilgilendirilmesi, Analığın Korunması, İş Süreleri, Avrupa İş Konseyleri yönergelerinin de bulunduğu bir dizi yönerge bu eylem programına bağlı olarak izleyen yıllarda çıkarılmıştır. İngiltere’nin onay vermemesi sebebiyle Topluluk Sosyal Şartı ve Eylem Programı’nın hukukî niteliği tartışmalı olmakla birlikte bağlayıcılığı olmadığı görüşü ağır basmıştır. Ancak 1997 Amsterdam Antlaşması’nın 136. maddesi doğrudan atıf yaparak, Sosyal Şart’ın hukukî statüsünü güçlendirmiştir (Çelik, 2008: 99-101).

Yüklə 166,82 Kb.

Dostları ilə paylaş:
  1   2   3




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin