KöŞe yazilari siralamasi


EĞİTİMİMİZ VE PISA SINAVLARI



Yüklə 0,86 Mb.
səhifə2/10
tarix28.07.2018
ölçüsü0,86 Mb.
#61231
növüYazi
1   2   3   4   5   6   7   8   9   10

352. EĞİTİMİMİZ VE PISA SINAVLARI,

Tıp fakültesinde öğrenciler, kadın doğum stajına dördüncü sınıfta başlarlar. Öğrencilere staj sonunda yazılı test sınavının dışında, fakültede o güne kadar hiçte alışık olmadıkları şekilde, hasta başı pratik ve teorik sözlü sınavları yaparız. Bu sınavlarda öğrencilerin, hocalarının karşısında, kendilerini ifade etmelerinde, eksiklik ve zorluklar olduğunu fark ettim. Çok iyi bildikleri konularda bile ifade zorlukları yaşıyorlardı. Hele hele kendilerini biraz sıkıştıran, çapraz sorular soran hocalar karşısında, özellikle cevap için beyinlerini biraz daha fazla çalıştırmaları gereken durumlarda aciz kalıyorlardı.

Bizim çocuklarımız akıllı çocuklarsa, neden böyle oluyor diyerek, konuyu araştırmaya başladığımda, karşıma Organisation for Economic Cooperation and Development (OECD) ve onun yaptığı PISA sınavları çıktı. PISA, (Programme for International Student Assessment) 1997 de Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) tarafından geliştirilen, Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı.

2000’de, otuz ülkede ilk uygulama başlatılmış. 2003’de 41 ülke, 2006’da 57 ülke, (30’u OECD üyesi olmak üzere) 2012’ de 65 ülke katılmıştır.

15 yaş öğrencilerine yapılan sınavlarla, dünya genelinde başarıları sorgulanmakta.

Çalışmanın amacı : eğitim yöntemlerinde, standartlaşmayı ve gelişmeyi arttırmak, dünyada, okul çocuklarının, başarısını karşılaştırmak ve test etmek olarak belirlenmiş.

OECD 2000 yılından itibaren üye olan ülkelerin 15 yaştaki öğrencilerine anket/test tipi sınavlar yapmaya başlamış. Üç yılda bir yapılan bu sınavlarda üç ana konu, matematik, fen ve kendi dilinde okuduğunu anlama ve ifade etme şeklinde.

Türkiye olarak, 2003 ve 2006 yıllarında : 30 OECD ülkesi arasında

28.sırada, 2009 ise da matematikte 43 , fende 42 ,okuma alanında 41. sırada yerimizi almışız.

2012 de Matematikte : 448 puanla 44. (OECD ortalaması:494 puan) , Fende : 463 puanla 43. (OECD ortalaması:501 puan) , Okumada : 475 puan ile 42.sırada (OECD ortalaması: 496 puan) yer aldık.

Genel görüş, ‘Kanıta dayanmayan, birtakım gelenekler ve inanışların korunmasında, ısrar eden milletlerin, ilerlemesi çok zor;

İlerlemede, geleneklerini aşamayan milletler; hayatı, akla ve gerçeklere uygun olarak göremez. Bu toplumlar: hayat felsefesini geniş bir açıdan gören milletlerin, egemenlik ve boyunduruğu altına girmeye mahkumdur’ şeklinde özetleniyor.

Haftada altı saat ödev yapma, ailenin maddi olanakları, anne ve babanın eve geliş gidiş saatleri, yemek gibi birlikte yapılan etkinlikler, yaşanılan mahalle, ev ortamı, okulların fiziki durumu, ders dışı sosyal aktiviteler, ailelerin parçalanmış olması, öğretmenlerin motivasyon, devam ve moral durumu çocuklarımızın başarısını etkilemekte. Bunun dışında burada detayına giremediğim, başka istatistikler de var.

İşin doğrusu, eğitimimiz maalesef iyi durumda değil. Başarısızlık MEB yani devlet okullarında, özel okullardan çok daha ciddi boyutta.

Tüm bu topladığım verileri, emekliliğime iki gün kala, 8. Temmuz 2016 da kendi fakültem olan Gazi Tıp Fakültesinde, mesai arkadaşlarım ve öğrencilerimizle paylaştım. Merak edenler, konuyu araştırabilirler. Halen ben, bu konuyla ilgili araştırmalarıma ve konferanslarıma devam etmekteyim.

Pek çoğumuzun çocuğu var. Onların eğitimleriyle yeterince ilgileniyor muyuz? İşte benim bu konularda bazı kuşkularım var. Çocuklarımızın başarısı bizim de başarımız. Onların geleceği bizim de geleceğimiz.

İşi sadece siyasi boyutta ele almak doğru olmaz. Milli Eğitim Bakanlığı, hükümet, siyasiler, Resmi ve özel okullar, STK lar, hep birlikte el ele vererek eğitimdeki bu geri kalmışlığı düzeltmeliyiz arkadaşlar. Yoksa sonumuz hüsrandır.



Not: bu yazı yazıldıktan sonra PISA 2015 sonuçları henüz açıklandı, maalesef daha da gerilere düşmüşüz. Son verileri ileride detaylı olarak tartışacağız.
Döndü Deren Gelecekte nasip olursa doğacak çocuğumun 'vay haline' demek istemiyorum.Gerçekten eğitim-öğretim sistemi düzenlenmeli, ilk başta engel değil,ebeveyn desteği gerek her ne yaşarsa yaşasın sonra devlet ;daha çok yazılacak şeyler var fakat bu yoruma sığmaz, hocam ilgili yazınız ve bilgilendirmeniz için teşekkür ederim...
Fatma Akkaya · 

Anadolu Üniversitesi

Muhteşem

351. BİR KONGRENİN DAHA ARDINDAN,


2016 nın son günleri, bir aralık başında, biz Antalya’da yine bir Ulusal Jinekolojik Onkoloji kongresindeyiz. Garp cephesinde yeni bir şey var mı diye soracak olursanız, maalesef yok. Gelenler ayni, konuşanlar, konuşulanlar ayni, slaytlar, resimler ayni. Katılım, eh işte, olduğu kadar. Salon dolu görünsün denilerek, içeriye sıra sıra küçük masalar dizilmiş. İşler düzgün yürüsün diye çabalayan bir başkan ve bir kaç arkadaşı.

Anlatılanların çoğu, dışarıda beş metre ilerideki kitapçı standında sıra sıra dizilmiş kitaplarda. Konuşmacılar arasında, kendi deneyimlerini, araştırmalarını, yayınlarını anlatan çok az. Varsa yoksa yabancılardan şu şunu dedi, şu çalışmada şu bulundu, ICON seven, yok GOG bilmem kaç. Konuşma süresini oldukça aştığında kendisini uyaran oturum başkanına, sanki öğrencisiymiş gibi dövecekmiş gibi davrananlar.

Kongreden herkes memnun. Dışarıda standı olan firma temsilcileri, arkadaşıyla hasret giderenler, facebook için fotoğraf kareleyenler, hamamda jakuzide ter atanlar.

Memnun olmayan sa çok az. Ülkemizdeki düşük bilim düzeyinden yakınan üç beş kişi. Hepsi o kadar. Fazla yazdım galiba. Yine pek çokları bana kızacak. İyisi mi, 2004 te kaleme aldığım bir şiirimle konuyu noktalıyayım.


BİZ TERSİNİ YAPTIK ATAM,



Odamdan Anıt Kabir’e baktım,

Seni düşündüm Atam.

Yaptıklarını okuduk da

Bak gör, neler yaptık biz Atam


Devletçilik dedin,

Devleti yerlere indirdik,

Banka şirket, elde ne varsa

Sattık savdık, kurtulduk


Laiklik dedin,

Biz cılkını çıkardık.

Cumhuriyetçilik dedin,

İkinci cumhuriyetçiyiz dedik,


Halkçılık dedin,

Halk ekmekçilik anladık.

Çağdaşlık dedin,

Çağın gerisinde kaldık,


Milliyetçilik dedin,

Biz çetecilik anladık.



Çalışın dedin,

Biz çalışmadık,
Dürüst olun dedin,

Biz hortumculuk yaptık.

Çağdaş medeniyet dedin,

Çarşafı yeniden giydirdik.

Çağdaş eğitim dedin,

Biz hala kuramadık Atam

Onca yıl cumhurbaşkanıydın,

Hiç yurt dışına gitmedin,


Yedi düvel ayağına geldi,

Hafta yedi, ay otuz demedik,

Biz yetmiş iki milyon

Hep yurt dışındayız Atam.


Ne dedinse,

Ne buyurdunsa,

Biz, tam tersini yaptık,

Halimiz budur işte, Atam.



Osman Tuğtaş Ve sınırlarını koruma, ülken olmaz.

Aytekin Altıntaş 

Anayasa değişikliğine oy ver,

Demokrasin olmaz,

Bahçeli'yi destekle

Partin olmaz




350. AKREDİTE OLMAK,
Son günlerde, ‘Sağlık Turizmi konusu’, yeni beklenti ve yeni moda uygulamalardan sayılıyor. Hiç yoktan, durup dururken, Rus uçağını düşürerek, turizmin içine edip, yurda gelen turist te azalıverince, herkes nasıl düzeltsek diyerek yeni arayışların içine girdi. Sağlık turizmi de bunların başını çekenlerinden. Özeli resmisi fark etmiyor, hastanelerimiz, varsa yoksa paralı yabancı hasta peşinde. Şimdi önceliğimiz, paralı Arap hastalarda. Kimi hastaneler, bu işle ilgilenen turizm firmalarıyla anlaşmış durumda. Kimileri Arapça bilenleri işe almış, kimileri Kuzey Irak’ta bazı kentlerde bürolar açmış.

Yeterli mi, değil tabi. Eski doğu bloku ülkeleri, Türki Cumhuriyetler, Avrupa, hatta Amerika’dan bile paralı hasta çekebilmek lazım ki ülkemize döviz kazandırılabilsin. Lazım da bu işler öyle gelsinler demekle olmuyor. İstanbul’da bazı firmalar hastayı havalimanında karşılayıp oteline yerleştiriyor. Önce şehirde turistik bir gezintinin ardından, hastanede önceden rezerve edilmiş odaya geçilerek tetkik ve tedavilerine başlanılıyor. Hastaneden çıkışta da yine ayni şekilde havalimanından uğurlanıyorlar.

Aslında tüm bunlar, iyi niyetle başlatılıp, hizmete de sokulan iyi uygulamalar. İstenilen sayı ve hedeflere ulaşılıp ulaşılmadığını bilemeyiz.

Benim burada tartışmak istediğim konu, ‘acaba hastanelerimiz dünya standartlarına erişmiş midir’ konusu. Efendim bizim şu kadar hasta yatağımız var. Şu branşlarda biz her türlü hizmeti veriyoruz. Şunca doktorumuz, şunca aletimiz var demekle hastalar bize doğru akar mı acaba?

Dış ülkelere ihracat yaparken, TSE, CE ve başka belgelerinin olup olmadığını sorguluyorlar. Acaba gönderilen mal dünya standartlarında mıdır diye soruyorlar.

Hastane bazında sağlık istatistiklerimiz ne durumda acaba? Ameliyathanelerde, aylık-yıllık enfeksiyon oranları, re operasyon, ölüm istatistikleri ne durumda. Kardiyoloji, anestezi, nöroloji, yoğun bakım, hatta acil servis istatistikleri. Yoğunlarda kateter, sonda enfeksiyonları, pnömoni, morbidite ve mortalite oranları ve bunları gösteren istatistikler ne durumda?

Öncelikle hastanelerimizin uluslararası akreditasyonu var mı? Şimdi harıl harıl bazı Tıp fakülteleri ve özel hastaneler bu akreditasyonlar için çalışmalar başlatmış durumda. Sağlık Bakanlığı hastanelerinde de böyle bir çalışma başlatılmış mıdır, bilemiyorum.

Dünya Sağlık Örgütü, 2008 yılından itibaren ameliyathanelerde ’19 maddelik kontrol listesi’ uygulamasını başlatmış durumda.

Edindiğim bilgilere göre İstanbul’da iki özel hastanede uygulanıyormuş. İzmir’de de Ege Tıp Fakültesi’nde hastane başhekiminin başkanlığında akreditasyon çalışmalarına başlanılmış.

Ben kendi fakültemde, 17 ekim günü konuyla ilgili verdiğim bir konferansla, özellikle konuyla ilgili olan ve yönetici konumundaki arkadaşlarımı uyardım. Bakalım olaylar nasıl gelişecek, izleyip göreceğiz.

Yukarıda özetlediğim gibi artık, ‘işler öyle cafcaflı törenlerle hastane açmakla bitmiyor’. Devamında, öncelikle ve ivedilikle, ilk yapılması gereken, hastanelerimizi, çalışan kadrolarıyla, akreditasyon belgeleriyle ve istatistikleriyle dünya standartlarına ulaştırmak olacaktır.

349. ASİSTANLARI DİNLEMEK LAZIM,
Herkes dinler mi, herkes te böyle mi yapıyor. Bakın ben, onu bunu hiç bilemem. Kimi dinler, kimileri dinlemez.

Eskinin asistanı, şimdinin hocaları, yine eskilerden çoktan rahmetli olmuş bir ana bilimdalı başkanını anlatırlardı. Hoca, kliniğe yeni gelen asistana en az bir yıl süreyle hiç selam vermezmiş. Ben hocanın bu davranışını şöyle anlıyorum: ‘Hey genç doktor, sen buraya yeni geldin ama, ben seni henüz adam yerine bile koymuyorum. Seni adam yerine koyabilmem için, bir fırın ekmek yemen, en azından bir yıl burada çalışman lazım. Sen henüz gastro intestinal sistemde son halkadasın, buna göre yerini ve haddini bil’.



O eski kafalı hocalar, çok şükür kalmadı. Büyük hoca, hocabey vizite gelecek te kimse tınmayacak. Hoca geliyor diye, önceden haber verdirenler. Hatta zil çaldıranlar mı ararsın, daha neler neler. Alarme olsunlar, aportta beklesinler diye. Önde büyük hoca, arkasında proflar, doç lar, uzmanlar, asistanlar, en arkada öğrenciler olmak üzere, en az otuz, kırk kişilik ekiple vizite çıkılıyor. Sanılır ki, padişah Eflak Boğdan’a sefere çıkıyor.

Nerde, o eski on beş yirmi kişilik hasta salonları. Yayıl yayılabildiğin, bağır bağırabildiğin kadar. İster koro, ister solo, istersen arya söyle. Şimdi öyle mi birader, hastalar tek kişilik ufacık odalarda. Refakatçi yatağı, buzdolabı, TV, girişinde banyo tuvalet. Beş kişiyle vizite çıkacak olsan, ekibin yarısı kapının dibinde kalıyor.

- Dr Kemal bey vizite katılmıyor mu, hastamızın interni nerede? -Hocam odaya sığamadık, kapı girişinde sizi bekliyordur. - Onlar da gelsinler içeriye. İntern de gelsin, gelsin de, hastayı bir de o anlatsın bakalım.

İlk gününden itibaren ben asistanlarımızı hep dinlemişimdir.

Asistanları dinlemek lazım. Bilgi, deneyim, tecrübe ne derseniz deyin, doğal olarak hocalarda fazla. Asistanlar da, zaten kendilerini geliştirmek ve sonunda uzman olmak için buradalar. Kendi konularımızın dışında, bizlerdeki bilgiler eski, bazen demode. Genç doktorlardaki bilgiler se yeni ve güncel.

Öyle kısaltılmış kelimeler kullandıklarında, sorarım –‘bu nedir’ diye. Bu konulardaki görüşlerime bilirim hocalardan bazıları karşı çıkarlar. Ben de o zaman onlara, - ‘senin tıp fakültesinde okuduğun zamanlarda şu şu tanı araçları, böyle tedaviler var mıydı’ diye. Antibiyotiklerde, ilaçlarda, cihazlarda, tıbbi ve cerrahi tedavilerdeki gelişmeleri nasıl yok sayacaksınız.

İşte bu nedenle, benim asistanlarım daha asistanlıklarının ilk gününden itibaren nazarımda çok değerlidirler. Emeklilik törenimde asistanlarım bana bir dolma kalem hediye ettiler. Benim için çok değerli olan bu armağanı ömrümün son gününe kadar hep yanımda bulunduracağım.

Aslında çok iyi anladım ben, ne demek istediklerini. Hocam yazmaya devam edin diyorlar. Yazmak için bir istek de asistanlarımızdan geldi. Teşekkürler benim değerli asistanlarım. Gençler. İsteklerinizi önemsiyor ve yazmaya devam ediyorum.


İsmail Yıldız 15 Ekim 2016

Merhaba hocam ben eski bir hastanızın yakınıyım. Gerçekten büyük adamsınız, büyük insanız. Elinizi öpmek için yanınıza gelecektim, emekli olmuşsunuz. Size ulaşmak istiyorum hocam. Allah sizden binlerce kez razı olsun. Ömrünüz uzun olsun hocam. www.doktorlarsitesi.net

348. KOL SENTIR,
Yabancılar, adına ‘Call Center’ diyorlar. Her zaman olduğu gibi, ilk önce, yurt dışında başlamış. Şimdi bizde de var. Bankalar, şirketler, yaygın ağı bulunan pizzacı, köfteci, hamburgerci falan.

Cihazınız mı arızalandı, öğleyin yemek mi sipariş edeceksiniz, internete de başvurabilirsiniz, kol sentıra da. Aradaki fark, birinde işlemi bilgisayarla, diğerinde telefonla yapıyorsunuz. Biri sanal ortamda, diğerinde ise direk görevli karşınızda. İsteğinizi, siparişinizi, ya da yapılması gerekeni, servis hizmeti arzunuzu söylüyorsunuz, telefondaki görevli hizmetin yapılmasını planlıyor. Bunun hizmetin başvurana olan götürüsü, sadece ettiği telefon ücreti kadar. Hatta 800 lü ya da 444 lü hatlardan yurt dışında, bu hizmet için ücret dahi alınmıyor. Biz de nasıldır bilemiyorum.

Vatandaşa yönelik hizmetleri, çabuklaştırmak, rasyonalize etmek, ve sıralandırmak için, belediyeler, elektrik, doğalgaz, şirketler, bakanlıklar, bankalar ‘kol sentr açmaya başladılar.

Sağlık Bakanlığı da yakın zamanda kol sentırını, sayın Sağlık bakanımızın memleketi olan Erzurum’da açmış.

Neresinden bakarsanız en azından beş, altı yüz kişiye yeni bir iş imkanı yaratılmış oluyor. Uygun bir bina satın alınmış ya da kiralanmış, sağlıkta da kol sentırımız çalışmaya başlamış.

İşsiz olan gençlerimize iş bulunmuş. Bulunmuş ta bu işler giderek internetten sanal ortamlarda yapılmaya başladığından, kol sentırlara başvurular da, zaman geçtikçe azalacak. Telefonla başvurularda bile, işlemlerin takibi neredeyse tamamen otomatik olarak takip edilir olmuş. Falan falan varsa bire, falan feşmekan varsa ikiye bas. Nadiren müşteri temsilcisiyle görüştürüyorlar. Bu gidişle, kol sentırlarda çalışanların çoğunluğu giderek daha az iş yapar hale gelecek gibi görünüyor. Dün ayni iş için beş yüz kişi, bugün yüz kişi yarın otuz kişiyle başarmak olası gibi görünüyor.

Şimdilik oralarda çalışmak, her başvuranın derdine derman olmak, kızgın olana, çok konuşana, zaman olur, yılışıklık yapana da cevap verebilmek için insanın sabır merkezlerinin de ona göre, mangal gibi büyük olması gerek.

Telefon şirketlerinde, dijital platformlarda, internette ise durum biraz farklı. Şöyle ki, daha çok sizi kol sentırdaki çalışanlar arıyorlar. Aramak ne kelime insanları rahatsız bile ediyorlar. -Şöyle şöyle olursa sizin avantajınıza olacak. Yeni bir sözleşme için adresinize bir görevlimiz gelecek falan filan. Bunların çoğunluğunda maalesef yanlış ve eksik bilgiler vererek, halkı kandırmaya çalışıyorlar. Bazı kol sentır görevlilerinin, halka yalan söylenilmesinden bıkıp, istifa ettiklerini bile duyuyoruz.

Telefonla hafta sonu daveti yapanlar, size kendi, devre mülk sistemlerini pazarlamaya çalışıyorlar. Bir kere gittin mi, hele de bir imzayı attıysan , yandı gülüm keten helva. Ömür boyu devre mülk boyunduruğuna girmişsin demektir.

Hayat sigortası yapanlar. Ev, kasko, trafik sigortasını takip edenler. Daha neler neler. Gençlere yeni iş olanakları açılmıyor deniliyor. Bakın ne gibi yeni işler açılıyor.

Su siparişleri bile internetten ya da 444 lü telefonlardan yapılıyor. Adres doğruysa bire bas, yanlışsa ikiye. Siparişiniz, bir tane ise bire basın, anında suyunuz kapınızda.

Kolayladı işler, kolayladı. Her zaman kol sentırı siz arayacak ya da kol sentırlardan aranacak değilsiniz. Sahtekarlar bile teknolojiden yararlanıyor. Arada bir dolandırıcılar arıyorlar. Arkadan telsiz sesleri işitiliyor. Şöyle şöyle olmuş. Siz paraları şuraya getirin. Bilmem şu kadar kontör yükleyin. Neler neler. Bu sahtekarlar adamın ciğerini bile sökerler. Aman dikkat.



347. DENGENİN BOZULMASI.
-Duydun mu Süleyman abi, bilmem kaç bin polis daha alınacakmış.

-Alınırsa alınır sana ne bundan. Hem pek çok işsize daha iş bulunmuş oluyor bunda ne kötülük var.

-Öyle mi abi, bu kadar çok şehit vermedik, emekli olan da şu kadar, nüfusun artışı da belli. Bu kadar çok polise neden ihtiyaç var ki?

-Bi kere, halk tırlattı oğlum. Onları bir düzene sokmak lazım. Halkın dengesi bozuldu.

-Nasıl yani.

-Tepeden tırnağa, her yerde rüşvet aldı başını gitti.

-Eee,

-Yıllardır ihaleler hep belli kişilere, şirketlere verildi. Geri kalanlar ihale alamadı, iş yapamadı. Halkın çok azı zenginleşti, çoğunluk fakirleşti, bu da dengeyi bozdu. Halkın yatırımları azaldı, işsizlik arttı. Üstüne üstlük, bir de Suriye’den gelen ler tuz biber ekti. Yollarda Açız yaftasıyla dolaşanlar, dilenciler arttı.



Aş yok, yapacak iş yok. Milletin psikolojisi bozuldu, gerildi. İşsizler, ona buna, vara yoğa saldırır oldu. İşte bu yüzden çok, hem de pek çok polis gerekli.

Hırsızlıkları nasıl önleyeceksin, polis lazım. Araba yakanları, miting yapanları, canlı bombaları, teröristleri, kapkaççıları, PTT, banka soyanları. Polis lazım polis. Trafik desen herkes canavarlaştı, uyuşturucu desen patladı gitti, maçlarda olanları görmüyor musun.

Halkın psikolojisi bozuldu. Yetişin, doktora ihtiyaç var dedin. Tuttuk, her şehre birer tıp fakültesi açtık. Doktor sayısını arttırdık. Yine olmadı. Gidip doktorları dövdüler. Duble yollar yaptık, trafik kazaları azalmadı. Her bir yere Mobese, kamera sistemi koyduk, cinayet, gasp ve soygunlar azalmadı. Hatta arttı. Sınırlar kevgir gibi olmuş. Ne ararsan var. Canlı bomba, Kaleşnikof, tabanca, tüfek, uyuşturucu, her bir yerden ülkeye giriyor.

-Üç çocuk dediysek, gidin karınızı dövün, öldürün mü dedik. Yasak olmasına rağmen, kuran kursu diyerek yatılı bir yerler açmışlar. Biz gidin de, çocuklara tecavüz edin mi dedik.

Toplumda, eğitimsizlik, eşitsizlik, adaletsizlik ve işsizlik artarsa, toplumu oluşturan bireylerin, en küçük hücresine kadar biyolojisi bozulur. Yıllardır ekranlarda, sistemli olarak, toplum ve aile düzenini sarsıcı, evlilik dışı ilişkileri ahlaksızlığı özendirici yayınlar, diziler yapılıyor. Herkes seyrediyor. Kimin umurunda.

-Peki RTÜK ne iş yapıyor yahu.

-RTÜK’ mü, onu geç birader.

-Süleyman abi, bu durumda her kişinin yanına bir polis koymaktansa, herkesi polis yapmak daha iyi olacak galiba. Hem işsizliği de önlemiş oluruz. Hem üniforma giyerek yakışıklı olurlar, hem de elbise, palto ve ayakkabı derdinden kurtulurlar.

-Hay sen aklınla bin yaşa emi.

346. İNSANLARI ANLAYABİLMEK,
Gelin yazımıza yaşanmış bir öykü ile başlayalım.

Kaba saba, soluk, yıpranmış giysiler içindeki yaşlı çift, Boston treninden inip utangaç bir tavırla Rektör’ün bürosundan içeri girer girmez, sekreter masasından... fırlayarak önlerini kesti…Öyle ya, bunlar gibi ne idüğü belirsiz taşralıların Harvard gibi üniversitede ne işleri olabilirdi?



Adam, yavaşça rektörü görmek istediklerini söyledi. İşte bu imkansızdı.. Rektörün o gün onlara ayıracak saniyesi yoktu.. Yaşlı kadın, çekingen bir tavırla; “Bekleriz” diye mırıldandı…Nasıl olsa bir süre sonra sıkılıp gideceklerdi.. Sekreter sesini çıkarmadan masasına döndü..

Saatler geçti, yaşlı çift pes etmedi.. Sonunda sekreter, dayanamayarak yerinden kalktı. “Sadece birkaç dakika görüşseniz, yoksa gidecekleri yok” diyerek rektörü iknaya çalıştı. Anlaşılan çare yoktu.. Genç rektör, isteksiz bir biçimde kapıyı açtı. Sekreterin anlattığı tablo içini bulandırmıştı. Zaten taşralılardan, kaba saba köylülerden nefret ederdi. Onun gibi bir adamın ofisine gelmeye cesaret etmek, olacak şey miydi bu? Suratı asılmış, sinirleri gerilmişti.

Yaşlı kadın hemen söze başladı. Harvard’da okuyan oğullarını bir yıl önce bir kazada kaybetmişlerdi. Oğulları, burada öyle mutlu olmuştu ki, onun anısına okul sınırları içinde bir yere, bir anıt dikmek istiyorlardı. Rektör, bu dokunaklı öyküden duygulanmak yerine öfkelendi.

Madam” dedi, sert bir sesle, “Biz Harvard’da okuyan ve sonra ölen herkes için bir anıt dikecek olsak, burası mezarlığa döner’.

Hayır, hayır” diyerek haykırdı yaşlı kadın.. “Anıt değil… Belki, Harvard’a bir bina yaptırabiliriz”. Rektör, yıpranmış giysilere nefret dolu bir nazar fırlatarak, “Bina mı?” diyerek tekrarladı, “Siz bir binanın kaça mal olduğunu biliyor musunuz? Sadece son yaptığımız bölüm yedi buçuk milyon dolardan fazlasına çıktı…”Tartışmayı noktaladığını düşünüyordu. Artık bu ihtiyar bunaklardan kurtulabilirdi..

Yaşlı kadın, sessizce kocasına döndü: “Üniversite inşaatına başlamak için gereken para bu muymuş? Peki, biz niçin kendi üniversitemizi kurmuyoruz, o halde?” Rektör’ün yüzü karmakarışıktı.

Yaşlı adam başıyla onayladı. Bay ve bayan Leland Stanford dışarı çıktılar. Doğu California’ya, Palo Alto‘ya geldiler. Ve Harvard’ın artık umursamadığı oğulları için, onun adını ebediyen yaşatacak üniversiteyi kurdular.

Amerika’nın en önemli üniversitelerinden birini: STANFORD‘u.***"...

Öyle ya da böyle, sizinle temas sağlamak isteyen insanlara yaklaşmadan önce, bir kez daha düşünün!’ (internetten alıntıdır.)

Aslında üniversite demiryolu şirketi sahibi ve California valisi olan Leland Stanford ve eşi Jane’in 1883 te birlikte çıktıkları Avrupa gezisinde Tifo ya yakalanarak kaybettikleri 16 yaşındaki oğullarının anısına kurdukları bir üniversitedir. Her bilinen, her görünen, göründüğü gibi doğru olmayabilir. Pek çoğumuz internette her okuduğuna hemen inanıyor, işte ben ona yanıyorum. Hikaye hikayedir, hepsi o kadar.

Leland ve Jane Stanford, Harvard Üniversitesi'nin başkanından içeri girdiler mi? Leland, bir kazada ölümünden önce Harvard'a mı gitti?

Yaygın olarak dolaşan bir masal, Leland'ı ve Jane Stanford'ın Harvard Üniversitesi'nin başkanına yaptığı ziyareti, ev yastığı bezinden bir kıyafet ve soluk gingham elbisesi giydiğini açıklıyor. Hikaye gider Harvard'ın başkanı, üniversiteye para teklifini reddetti (oğlu Leland Jr.'nin anısına verilecek) ve bu yüzden çift batıya gidip Leland Stanford Junior Üniversitesi'ni kurdu.

Leland Stanford Junior, 13 Mart 1884'te Florence, İtalya'da tifo ateşinden öldüğünde 16. doğum gününden kısa kaldı. Ölmeden önce Harvard'da bir yıl geçirmediği gibi, "kazayla öldürülmedi". Leland Junior ölümünden sonra Leland ve Jane Stanford, "California Çocuklarına" hizmet edecek bir kurum bulmaya karar verdiler.

Avrupa'dan döndükten sonra Doğu Sahili'nde gözaltında tutulan Stanfords, bir takım üniversiteleri ziyaret ederek her birinin başkanlarıyla istişarede bulundu. Harvard'daki Charles W. Eliot'la yaptıkları ziyaretin açıklaması, aslında 1919 26 Haziran'da David Starr Jordan'a (Stanford'un ilk başkanı) gönderilen bir mektupla Eliot'un kendisi tarafından anlatılıyor. Stanfords Eliot'la bir araya geldiğinde, henüz Eliot'la bir araya geldi Bir üniversite, bir teknik okul veya bir müze kurmak. Eliot bir üniversite önerdi ve onlara verilecek maddi katkının 5 milyon dolar olacağını söyledi. Kabul edilen hesaplar, Jane ve Leland'ın birbirlerine baktıklarını ve bu miktarı idare edebilecekleri konusunda anlaştığını gösteriyor.

Leland ve Jane Stanford'un bu zamana kadar oldukça zengin olan Harvard'a ev tekstili ipek takım elbise ve solunum kıyafeti elbisesinin eğlenceli ama oldukça yanlış olduğu düşüncesi. Ayrıca, California eski valisi Leland Stanford ve ünlü demiryolu baronu ve eşi Jane bilerek Eliot'un ofisinin önünde bekletilmek zorunda kalmamıştır. Stanfords ayrıca Cornell, MIT ve Johns Hopkins'i ziyaret etti.

Leland ve Jane Stanford, Leland Junior'in adında - başlangıçta San Francisco için planlanan - Üniversite ve Müze'de iki kurum kurdu, ancak üniversiteye bitişik hareket etti.

[Yıl] Stanford'a kaç öğrenci katıldı? Kaç öğretim üyesi vardı?

Stanford Facts, öğrenci bedeninin ve fakültenin gelişimine ilişkin tarihi verileri içerir 

Stanford'un ilk başkanı kimdi?

Indiana Üniversitesi meşhur ichthyolog ve başkan David Starr Jordan, Stanford'un ilk başkanı olarak seçildi. Ayrıca Stanford cumhurbaşkanları ve provostların bu  listesine bakın .

Ben eski bir öğrenciyim. Stanford hatıralarımla ilgileniyor musun? Fotoğraflar mı? Günlükleri

Üniversite Arşivleri, eski öğrencilerin hatıra, fotoğraf, günlük ve diğer materyallerin hediyelerini düzenli olarak kabul eder.Daha fazla bilgi mevcuttur  burada 

Formun Üstü

Formun Altı



Yüklə 0,86 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   10




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin