7. Kulların Fiilleri



Yüklə 263,16 Kb.
səhifə2/5
tarix06.09.2018
ölçüsü263,16 Kb.
#78598
1   2   3   4   5

7.2. İrade Hürriyeti


İnsanın yaptıklarından sorumlu tutulacağı gerçeği25 ile Allah’ın ilim, irade ve kudret sıfatların yapılan kuvvetli vurgu, insanın fiillerini özgür iradesiyle mi yaptığı, yoksa bu fiillerin ilahî bir belirlenmişlik mi taşıdığı sorusunu akla getirmektedir. Allah, kullarını fiillerinden sorumlu tuttuğuna göre kullar, bu fiilleri kendi iradeleriyle yapmış olmalıdırlar. Zira kul kendi iradesiyle yapmadığı bir fiilden dolayı sorumlu tutulursa Allah’ın adaletinin bir anlamı kalmamaktadır. Diğer taraftan naslarda Allah’ın her şeyi kuşatıcı sıfatları, baskın ve hükümran bir üslupla anlatılmakta ve bundan sanki insana ve diğer varlıklara hiç hareket alanı kalmadığı izlenimi uyanmaktadır.

Kelâmcılar, meseleyi çözüme kavuşturabilmek için çeşitli teoriler geliştirmişler ve bu çıkmazdan kurtulmaya çalışmışlardır. Bu konu Allah’ın ilim, irade ve kudret sıfatlarını doğrudan ilgilendirmekle birlikte konunun özellikle irade sıfatının etrafında yoğunlaştığı görülmektedir. Kulların fiillerinin oluşmasında irade sıfatının ne gibi bir rolü vardır? Acaba Allah kulların her yaptığını irade etmekte midir? İlahi iradenin kötü fiillerle ilişkisi var mıdır? Ya da bu fiiller Allah’ın mutlak iradesine rağmen mi gerçekleşmektedir? Şayet öyleyse bu durum Allah’ın mutlak iradesini sınırlamaz mı?... Konunun odağındaki bu soruların cevaplarını bulmak için, dilcilerin ve kelâmcıların gerek iradenin lügat ve ıstılah anlamlarını ifade ederken, gerekse ilahî iradeden bahsederken kullandıkları kavramlara ve bu kavramlara yüklenen anlamlara değinmek gerekmektedir:


7.2.1. İrade İle İlgili Kavramlar
7.2.1.1. İhtiyar

İhtiyar, seçmek demektir. Başka bir deyişle ihtiyar, birden çok davranış şekilleri arasından en hayırlısını seçme hürriyeti anlamına gelmektedir. Kur’an’daki kullanımlarından hareketle ihtiyar kelimesinin, sadece iyi olan ve insanlık için nimet ve rahmet manasına gelen şeylerin Allah tarafından seçildiğini ifade etmek için kullanıldığını söyleyebiliriz. Kur’an’da kullanıldığı her yerde bir seçilmişlik fikri mevcuttur. Bunu şöyle değerlendirmemiz mümkündür: İyi olan şey (hayır), ancak Allah tarafından kulları için seçilip istenilen ve emredilen şeylerdir. Ya da bilgiye dayalı olan seçimin hedefi daima iyi ve güzel olan şeylerdir.
7.2.1.2. Emir

Emir, söyleyenin kendisi dışında birine “yap” dediği sözdür. Emir verilirken karşı tarafın yapması istendiği için, fiilin gerçekleşmesinde failin dışında birinin iradesi işe karışmaktadır. İmam Muhammed’in rivayetine göre Ebû Hanîfe emri ikiye ayırmaktadır: Biri oluş (keynunet) emridir ki, Allah bir şeyi emredince o şey oluverir. Diğeri ise vahiy emridir. Bu, iradesinden kaynaklanmış değildir. İradesi de emrinin gereği değildir. Hz. İbrahim’in oğluna söylediği şu söz bunu doğrular: “ ‘Rüyada senin boğazını kestiğimi görüyorum; bir düşün, ne dersin?’ O da cevaben:Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulursun.’ dedi.”26 İnşallah demeksizin, ‘beni sabredenlerden bulursun’ demedi. Allah’ın emri bu şekildedir ve Allah onun boğazının kesilmesini dilememiştir. Ebû Hanîfe bu ayette Allah’ın İbrahim peygambere oğlunu kesmesini emrettiği halde aslında böyle bir olayı irade etmediği için olayın gerçekleşmediğini söyleyerek, Allah’ın vahiy niteliği taşıyan emirlerinin oluşla ilgili emirlerinden ayrılması gerektiğini vurgulamaktadır.

Nesefî’ye göre de irade, emir anlamına gelmez. Böyle olsaydı “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi elbette topyekün iman ederlerdi. Böyle iken sen mi mü'min olsunlar diye, insanları zorlayacaksın?27 ayetinin anlamı “Allah emretseydi herkes mümin olurdu” olmalıydı. Böyle olunca imanı terk etmek âsilik sayılmazdı. İkinci olarak, kendisine iman emredilen herkesin mümin olması gerekirdi. Oysaki biz, kendilerine Allah’a inanmaları emredildiği halde çoğu kimseyi inanmamış görüyoruz. Bu, çelişki ve yalan olduğu gibi, aynı zamanda imkânsızdır.


7.2.1.3. Meşiet

Çoğu mütekellimce irade ile aynı anlamda kullanılan meşiet, aslında bir şeyi yaratma ve yaratılan şeyin gerçekleşmesi anlamına gelir. Meşiet, Allah açısından bir şeyin mevcudiyetini gerektirmektedir. Kavramın kökü olan ‘Ş.Y.E.’ sülasisi, “mevcut” ya da “varlık” olarak tanımlanan “şey” kavramının da köküdür. Şu halde irade, bir talep ve meyli ifade ederken, meşiet varlığın şey’iyyeti ile ilgilidir. Biz iradeyi ezeli sıfat olarak görürken, tek tek varlıklarla ilgili olan taalluklarının meşiet olduğunu söyleyebiliriz. İrade daha ziyade karar ve hükümle ilgili iken buna karşılık meşiet doğrudan fiille ilgilidir.
7.2.1.4. Rıza

Rıza hükmün yerine gelmesine kalbin sevinmesi ve bir şeyi seçip kabul etmek demektir. “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'ı seçtim.”28 ayetinde de seçme, kabul etme anlamında kullanılmıştır. Rıza kavramı, daha çok Allah’ın, insanların kötü fiilleri işlemesinden memnun olup olmadığı konusu tartışılırken gündeme gelmektedir.
7.2.2. İnsan İradesinin Fiile Yansıması

İnsanın fiillerini kendisinin seçmesi veya yaratması mümkün müdür? Bu durumda Allah’ın iradesi ve kudreti sınırlanmaz mı? İnsanın fiillerini yarattığının kabul edilmesi durumunda yaratıcıların sayısı artacağına göre şirk oluşmaz mı? Allah şayet kötü fiilleri de yaratıyorsa fiillerin kötü oluşu onları yaratanı da kötü yapar mı? Diğer taraftan fiillerin sırf Allah tarafından takdir edildiği ve yaratıldığı kabul edildiğinde bu fiillerin sorumluluğu insana nasıl yüklenecektir?

Oldukça karmaşık olan bu sorun için İslam düşüncesinde ortaya çıkan çözüm önerilerini 4 ana başlıkta toplamak mümkün görünmektedir:

Cebriye : Mutlak cebir,

Kaderiyye/Mu’tezile : Mutlak tefviz,

Eş’arîyye : Cebr-i mutavassıt,

Mâturîdiyye : Tefviz-i mutavassıt.


7.2.2.1. Cebriye

Cebriye, insan fiillerinde “mutlak cebri” ifade eden anlayışın genel adıdır. Onlara göre kulların iman-inkâr, hidâyet-dalâlet, itaat-isyan cinsinden yaptığı bütün fiillerini dileyen Allah'tır. İnsanların kader çizgisinin dışına çıkması mümkün olmadığından onların bütün fiilleri Allah'ın ilim ve irade sıfatlarına bağlı olarak kaderin bir sonucudur. Bundan dolayı kullara ait fiillerin de Allah tarafından yaratılmış olması gerekir. Fiilin insana nispet edilmesi, bir anlamda yaratıcılıkta Allah’a ortak tanımak demektir. İnsanlar, fiil yapma imkânından yoksun oldukları için hür oldukları söylenemez. Kul vasıtasıyla meydana gelen kötü fiilleri yaratmak, Allah'a nispetle güzel olmakla birlikte kula nispetle çirkindir.

Cebrî anlayışta Allah dışında hiç kimsenin fiili ve ameli yoktur. Fiiller yaratılmışlara ancak mecaz yoluyla nispet edilebilir. Nitekim onlara göre “Güneş battı” veya “Değirmen döndü” dendiğinde güneşin veya değirmenin fiil işlemeye güçleri olmadığından bu fiiller onlara mecazen atfedilmektedir. Cebriye’ye göre insanın fiil ve kudreti, kast ve ihtiyarı kesinlikle yoktur. Onlar, insanın hareketlerinin cansız varlıkların hareketi gibi olduğunu savunurlar. İnsanın cansız bir varlık gibi kabul edilmesi, bütün fiillerin Allah tarafından yapıldığı sonucuna götürür. Allah kötülük işlemeyeceğine göre Cebrîler’e göre bu âlemde kötülük yoktur. Kulun fiili Allah’ın kaderine bağlı olduğuna göre emir ve nehiy arasında fark kalmamaktadır. Bu anlayışa göre Allah’ın mülkünde ancak O’nun dilediği olur. Meydana geleceğini bildiği şeyin zamanında meydana gelmesini dilediği gibi, bunun tersini dileyen de Allah’tır.

İnsan, Allah’ın iradesine bağlı ise bu durumda onun sorumluluğunu temellendirmenin mümkün olamayacaktır. Ayrıca buradan insanın zülüm ve günahları işleme hususunda mecbur olduğu, dolayısıyla da çekeceği ceza veya mükâfatın kendi tercihlerinin bir sonucu olmadığı gibi bir sonuç çıkmaktadır. Bu durumda da Cebriye’nin iddia ettiği gibi şayet insanın fiillerde herhangi bir rolü olmadığında, emir ve yasağın herhangi bir anlamı kalmayacaktır.

7.2.2.2. Kaderiye/Mu’tezile

İlahi yazgı anlamındaki kaderi inkârlarıyla tanınan Kaderiye’nin fikirlerinin zamanla Mu’tezile tarafından temsil edildiği bilinmektedir. Mu’tezile’nin insanın fiilleriyle ilgili görüşlerinde adalet prensibinin etkisi vardır. Adalet prensibine göre, insan davranışları üzerinde ilahî bir müdahale söz konusu değildir. İlahi irade ile gerçekleşen bir davranıştan insanın sorumlu tutulması Allah’ın adaleti ile bağdaşmaz ve neticede zulüm olur. Bu sebepten Allah’ın adaletinin gerçekleşmesi, insanın davranışlarına bizzat karar vermesine ve ilahî de olsa hiçbir baskı olmaksızın, onları iradesiyle yerine getirmesine bağlıdır.

Bu anlayış “mutlak tefviz” olarak isimlendirilmektedir. Buna göre insanların fiillerini yaratan Allah değil; insanların kendileridir. Fiillerini yaratacak güç, insanlara Allah tarafından verilmiştir. Bu sebeple insan, fiillerinden ötürü Allah’a karşı sorumludur.

Bu fikri ilk defa ortaya atan kişilerin Ma’bed el-Cühenî ve Gaylan ed-Dımeşkî olduğu söylenir. Bu görüşe göre, insanda bir irade kudreti vardır ve onun bütün fiilleri, Allah’ın iradesinden ayrı olarak sırf kendi iradesiyle meydana gelmektedir. Mu’tezile insanı kudret sahibi bir varlık olarak görür ve insanın, bu kudret sayesinde fiilini yarattığını iddia eder.

Mu’tezile’ye göre kesbî ya da ihtiyarî olarak vasıflanabilecek kulların fiillerini Allah’ın kudretinin taallukuna dâhil etmek mümkün değildir. İnsan hareketlerinde tam bir hürriyete sahiptir. İrade ve kudretinde bu şekilde hür olan insan, kendi fiillerinin de yaratıcısıdır.

Ebu’l-Huzeyl el-Allâf, Allah ile zulüm ve cevrin bir araya gelemeyeceğini, Allah her ne kadar zulmü, eziyeti ve yalanı yaratmaya muktedirse de, bunları yaratmasının muhal olduğunu söylemiştir. Ka’bî, Allah’ın kudretiyle kulun kudretinin farklı olduğunu belirterek, Allah’ın kudretinin yettiği şeylerin, kulun kudretinin yettiği ibadet, ma’siyet, sefahet, hareket ve sükûn gibi şeylere benzemediğini; bu durumların Allah hakkında muhal olduğunu iddia etmiştir. Nazzam, Allah’ın, cehaleti, zulmü, yalanı ve kabih şeyleri yaratmaya kadir olmadığını söylemektedir. Ona göre Allah’ın çirkin işleri yapması muhaldir. Böyle bir durum cehli veya muhtaç olmayı gerektirir. Eğer Allah, kudretinde olan bir işin çirkin olduğunu bilmezse, cahil olması söz konusudur. Çirkin olduğunu bile bile yaparsa bu durumda da ihtiyaçtan dolayı yapmış olur. Zira ihtiyaç duymaksızın kâdir ve hâkim olanın çirkin bir işi yapması muhaldir.

Kadı Abdulcabbar, sadece kötü fiillerin değil, kulların bütün fiillerinin yine kendilerinden olduğunu söyleyerek bu sayede kulların övgüyü veya yergiyi, sevap veya günahı hak ettiklerini savunmaktadır. Ona göre fiillerin Allah’a nispetini kabul etsek bile, bunun ancak mecaz ve anlam genişletme yoluyla olduğunu söyleyebiliriz. Allah kötü fiilleri dilemez, tam tersine onları çirkin görür.

Mu’tezile’nin tevhid ve adalet ilkesi, onları Allah’ın kötü fiilleri işlemeyeceği anlayışına götürmüştür. Bunun sonucunda da bu fiilleri işleyecek birini bulmak gerekmektedir. Bu fail insandır. Daha açık bir ifade ile söylemek gerekirse Allah karşısında insanda var olduğunu kabul ettiği otonomluk sebebiyle ona değer verdiği kabul edilen Mu’tezile, aslında bunu insana verdiği değerden dolayı yapmamış, en azından bunu amaçlamamıştır. Bu noktaya Allah tasavvurlarının bir sonucu olarak gelmişlerdir. Başta tevhid ve adalet olmak üzere, beş esasın da kötülük kavramını Allah’tan uzaklaştırmak amacına yönelik olduğu düşünüldüğünde bu durum daha iyi anlaşılmaktadır.

7.2.2.3. Eş’ariyye

Kulların fiilleri konusunda “cebr-i mutavassıt” olarak bilinen Eş’arî düşünce, Mu’tezile’nin savunduğunun tam tersi bir görüşle insanın fiillerinin yaratıcısının Allah olduğunu iddia etmektedir. Eş’arî’ye göre kulların fiilleri Allah’ın mutlak iradesine bağlıdır. Çünkü Kur’an’da Allah, “Hiçbir şey hakkında sakın ‘yarın şunu yapacağım’ deme!..29 buyurmaktadır. Allah’ın iradesini sınırlandırma endişesinden kaynaklanan bu anlayış, sonuçta O’nun adaletine gölge düşürecek bir mahiyet kazanabilmektedir. Bu bakımdan Eş’arî, insanın sorumluluğunu ortaya koyabilmek için kesb anlayışını geliştirmiştir.

Istılah olarak kesb, “bir yararı elde etmeyi sağlayan veya bir zararı uzaklaştıran fiildir” diye tarif edilmiştir. Kesb âdeta Eş’arî ile özdeşleşmiştir. Anlatılması ve anlaşılmasının zorluğunu ifade etmek için zor işleri kastederek “Bu iş, Eş’arî’nin kesb anlayışından daha zor” diye bir tabir dahi üretilmiştir. Kesbin, yaratılmış bir kudretle fiilin meydana gelmesi olduğunu söyleyen Eş’arî’ye göre kimden kadim bir kudretle fiil meydana gelirse o, fâildir, hâliktir. Kendisinden muhdes bir kudretle fiil meydana gelen de müktesiptir, kesbi elde edendir.

Allah’ın her şeye gücünün yetmesi Eş’arî’nin çıkış noktasıdır. Eş’arî bu görüşünü desteklemek için “Allah, sizi de yaptığınız şeyleri de yaratmıştır.30 ayetini delil getirmektedir. Eş’arî’nin anlayışında Allah’ın mutlak iradesi ön plana çıkmaktadır. Ona göre Allah’ın iradesi mutlaktır ve her şeyi kuşatır. Aksi halde Allah’ın bazı şeyleri irade etmediğini söylemek gerekecek ve O’na iradenin zıttı olan icbar, ikrah, acz gibi noksan sıfatlar izafe edilmiş olacaktır.

Eş’arî, bir fiile birden fazla failin etkisinin olup olmadığı, ezeli ilim sıfatı, irade gibi konularda da kesb anlayışına uygun görüşler geliştirmiştir. O, bir fiile iki failin etkisinin olduğunu kabul etmez. Allah’tan başkasının fiili bulunmadığını, tek failin Allah olduğunu, insanın kudreti ile alakalı olan şeyin onun fiili değil, ancak kesbi olabileceğini savunur. Ona göre Allah, her şeyi ezelde, ezelî ilmiyle nasıl hâdis olacaklarsa öyle bilmektedir. Ezelî bilgi çokluk içermez ve değişmez. Değişme maluma aittir.

Kesb anlayışının bizzat Eş’arî’de bile açıklığa kavuşmadığını söylemek gerekir. Zira kesbi hazırlayan bütün unsurlar gibi, kesbin kendisi de Allah tarafından yaratılmaktadır. Böylece de insana sorumluluğun temeli olacak hürriyetin verilip verilmediği net değildir. Gerçi insanın zarurî titreme hareketinden farklı olarak, gelme-gitme gibi mecburiyet altında olmadığını hissettiği fiilleri vardır ve bu fiilleri işlerken başkaları da bunu hissetmektedir. Burada Eş’arî’nin bir şuur halinden söz ettiği söylenebilirse de bu yeterince açık değildir.

Bir noktaya daha dikkat çekmek gerekmektedir. Kesbi savunan hemen tüm açıklamalarda onun istitaat ile olan ilgisi öne çıkartılmış, onunla aynı anlama gelen fiil, hudûs ve halk kavramlarının dışına çıkılmamıştır. Her ne kadar insanın gerçek anlamda veya müktesip manasında fail olduğu söylense de onun fiili veya kesbi ile ilişkisinde, iradesinin yeri belirtilmemiş veya Eş’arî’de olduğu gibi üstü kapalı geçilmiştir.

Kesbin, Allah’ın mutlak iradesini ve kudretini sınırlandırmadan insanın sorumluluğunu ortaya koyma gayretlerinin sonucunda geliştirilen bir anlayış olduğunu dikkate aldığımızda, bu anlayışta kesbi savunanların Allah tasavvurlarının etkisini görmemiz mümkündür. Zira Allah’ın sıfatlarını sınırlandırma endişesi, onları, kavramları dikkatli kullanma yoluna sevk etmiş, belki de kesbin anlaşılamaz bir teori olmasına bu durum neden olmuştur. Aynı endişenin onları baskı altında tuttuğunu ve insanın sorumluluğunu yeterince temellendiremediklerini de eklemek gerekir.

7.2.2.4. Mâturîdiyye

Mâturîdîliğin Ebû Hanîfe’den etkilendiği ve hareketin daha sonraları Hanefi-Mâturîdî anlayış olarak anıldığı bilinmektedir. Allah’ın irade ve kudret sıfatları gibi konularda Eş’arî gibi düşünen Hanefî-Mâturîdî anlayışı, kulların sorumluluğunu temellendirmede ondan daha ikna edici görünmektedirler.

Ebû Hanîfe’ye göre aslolan Allah’ın iradesidir. O’nun iradesi haricinde hiçbir şey mümkün değildir. Bununla birlikte o, insanın cüz’î iradesinin ve ihtiyarının olduğunu kabul ederek yaptığından sorumlu olduğunu ve hesap vereceğini söylemiştir. Bu noktadan bakıldığında insanların kendilerine verilen irade ve kudreti yanlış veya doğru yönde kullanmaları, kendi fiillerine yön vermeleri anlamına gelmektedir.

Bu görüşlerinden dolayı “tefviz-i mutavassıt” olarak adlandırılan Hanefî-Mâturîdî çizgi Allah'ın, insanları iman ve itaati sağlayacak irade ve kudretten yoksun bıraktıktan sonra inkâr ve isyanları sebebiyle cezalandırmasının, O’nun adalet ve rahmet anlayışına aykırı olduğunu kabul etmektedir. Mâturîdî’ye göre Cebriye’nin iddia ettiği gibi kaza ve kader, insan eylemleri üzerinde zorlayıcı etkiye sahip değildir. Mu’tezile’nin savunduğu gibi insan mutlak hürriyet sahibi olup eylemlerinin yaratıcısı da değildir. İnsan sahip olduğu akıl ve özgür iradesi ile tercihlerini yapmakta, bunun neticesinde de fiillerinin sorumluluğunu üstlenmektedir.

İradeyi, “bir şeyin zamanında var olmasını ihtiyar etmek” olarak tanımlayan Mâturîdî, var olan her şeyi bu iradeye bağlamıştır. Ancak Mâturîdî’ye göre bir fiilin Allah’a nispet edilmesi, bir başka yönden insana nispet edilmesine engel değildir. Bunun tersi de mümkündür. Buna göre bir fiilin “şey” olarak var olması, onun itaat veya masiyet, iyi veya kötü olmasından başka bir şeydir. Mesela fiiller, onları oldukları gibi yaratması ve henüz yokken var etmiş olması yönünden Allah’a; onları Allah’ın emrine veya nehyine göre kesbetmeleri ve yapmaları yönünden insanlara aittir. Ona göre meydana gelen iş hem Allah’a, hem de insana ait olmalı ki diğer çözümlerin mahzurları ortadan kalkmış olsun.

Mâturîdî’ye göre insanların ihtiyari fiilleri hakikat manasında hem Allah’a hem de insana nispet edilir. Bu husus nakil, akıl ve inkâr edenin gerçeğe karşı bile bile direnen kimse durumuna düşeceği zaruri bilgi ile sabittir.” Mâturîdî, fiillerin gerçek manada kullara nispet edilmesi gerektiğini savunarak, aksi istikametteki görüşleri çürütmek için birçok örnek vermiştir. Ona göre fiillerin gerçek manada kullara nispet edilmesi hem naklen, hem aklen, hem de zarureten gereklidir. Zira Kur’an’da birçok ayette kullar, amel işleyenler şeklinde isimlendirilmiş ve onların işlerine fiil ismi verilmiştir. Bunların Allah’a izafesi, kullara da izafe edilmeyeceği anlamına gelmez. Söz konusu filler yaratılmaları yönünden Allah’a, kesb edilmesi ve işlenmesi yönünden ise kula nispet edilir. Bu yaklaşımı ile Ma’turidî, insanın iradesinin fiildeki etkisini kaldıran Cebriye ile insanın fiillerinde Allah’ın hiçbir rolünün olmadığını kabul eden Mu’tezile arasında orta bir yol tutmuş olmaktadır.

Mâturîdî’nin anlayışında kader, kaza ve irade konusu kullara ait fiillerin Allah tarafından yaratılmış olması kapsamında yer alır. Mâturîdî için fiillerin yaratılmış olması, aynı zamanda kader ve kazanın varlığının da bir kanıtı durumundadır. Zira böylece fiillerin meydana gelmesi, ilahî hükmün (kazanın) taalluk ettiğini ve hüsün ve kubuh vasıflarıyla birlikte planlandığını (kader) ispatlayacaktır. Bu durum, beraberinde Allah’ın var olmaları için onları dilediği gerçeğini de ortaya çıkarır.

Mâturîdî’nin takipçilerinden Lâmişî’nin yaklaşımında da insanın fiillerinde seçme hürriyeti söz konusudur. İnsan bu seçme hürriyeti ile dilediği fiili gerçekleştirir, dilediğini gerçekleştirmez. Aynı yaklaşımı Semerkandî de benimseyerek, bütün bu fiillerin Allah’ın kudret ve dilemesiyle meydana geldiğini kabul eder ve insanda meydana gelen fiillerin bazen irade ve kudretinin dışında bazen de kendi iradesinin ürünü olarak meydana geldiğini söyler.

Semerkandî, fiilin meydana gelmesi için Allah’ın kulda kudret, irade ve şuuru yaratması gerektiğini, kulun kudretinin, davranış, duruş ve bu durumları maksat ve ihtiyaçlarına göre yapmasında bir tesiri olduğunu kabul etmektedir. Ancak âlet, kuvvet ve kabiliyetler Allah’ın kudreti ve dilemesiyledir. Ona göre eser, kulun kudretinin tesiriyle ve onun iradesine uygun olarak meydana gelmesi bakımından kuldan; fakat kulun, eserin meydana geliş sebebi olan vasıtaların varlığını, tesir kuvvetini yaparken ihtiyaç duyduğu diğer hususları ve bunları yaratanın Allah olması dolayısıyla aynı zamanda sebebin sebebinden sâdır olmaktadır. İşte buradaki iki bakış itibariyle aynı fiil bir taraftan sebebin sebebi olması itibariyle Allah’a, diğer taraftan sebep olması bakımından da kula isnat edilebilmektedir. O halde Allah’ın tesiri de bulunmaktadır. Böylece fiil, yani eser, bu iki kudret sebebiyle meydana gelmektedir.

Böylece Mâturîdî anlayışta fiilin yaratma yönünden Allah’a nispet edilmesi, fiilin gerçekleşmesi anında kulun O’na ihtiyacını göstermekte, böylece Allah’tan başka otonom bir yaratıcının kabulü riski ortadan kalkmaktadır. Diğer yandan ise insanın, ortaya çıkan alternatiflerden birini seçtiği kabul edilerek sorumluluk kavramı temellendirilmektedir.

7.2.3. Küllî İrade Cüz’î İrade Ayrımı

Kelâmcılar iradeyi küllî ve cüz’î olmak üzere ikiye ayırmaktadırlar. Eş’arîlerin anlayışında küllî irade Allah’ın iradesidir. Mâturîdîler’e göre ise küllî irade insandaki potansiyel iradedir. Bu irade her hangi bir fiile yöneldiğinde cüz’î irade halini alır.

Mâturîdîler’e göre küllî irade bütün insanlarda potansiyel olarak (bilkuvve) bulunmaktadır ve insana bütün mümkün olan fiilleri tercih etme imkânı vermektedir. Bu iradenin yaratılmış olduğunda ittifak vardır. Cüz’î irade ise küllî iradenin mümkün olan ve bilinen fiillerden birine yöneltilmesi ve kullanılması demektir. Cüz’î irade kast, azm, ihtiyar ve kesb kelimeleriyle de ifade edilir.

Mâturîdîler’e göre insanın cüz’î iradesi, küllî iradesinin bir şubesidir. İnsanda bilkuvve olarak bulunan küllî iradede birçok cüz’î seçenekler bulunur. Bunların karar yeri kalp olduğundan küllî irade yerine bunlara “kalbi iradeler” de denir. Cüz’î irade bu küllî iradenin belli, özel bir fiile yönelmesi ve kullanılması anlamına gelmektedir. Cüz’î irade hariçte mevcut olmadığından onun yaratılmış olması da gerekmemektedir.

Cüz’î iradenin yaratılmış olduğunu kabul etmek, insanların seçimlerinin zorunlu olduğunu kabul etmek anlamına gelir ve dinî emir ve yasakların manası kalmaz. Zaten insan seçimlik veya zorunlu fiillerinin arasındaki farkları bizzat kendisi görebilmektedir.

Harputî, bir fiilin işlenmesinden önce insanın içinde beş aşamalı bir süreçten geçtiğini söyler. Birincisi kalbe arız olan endişe (hâcis), ikincisi kalpte meydana gelen fikir (hâtır), üçüncüsü fiili işlemekle işlememek arasında tereddüdün yaşandığı mukayese hali, (hadîs-i nefs), dördüncüsü mukayeseden sonra bir tarafı tercih (hemm) aşaması, beşincisi ise tercih olunan tarafa kesinlik kazandırma (azm) aşamasıdır. Bu vazgeçme ihtimali kalmayan azme “azm-i musammem” denmektedir. Azm-i musammem, aşamaların fiile en yakın olan kısmıdır. Bu aşamada insanların kasıt ve iradelerinin rolü olduğundan onlara mükâfat ve ceza gerekmektedir.


Yüklə 263,16 Kb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin