ÖZGÜRLÜKÇÜLÜK Ütopyada hep bunlari yaşadik; onlarsiz yaşam olamayacağini saniyorduk. GİTTİK, yaşadik, DÖNDÜK. Ama biz unutmadik. Ne göRDÜkleriMİZİ, ne de biZE yaşattirilmak istenilenleri; unutmayacağIZ



Yüklə 1.79 Mb.
səhifə21/31
tarix16.08.2018
ölçüsü1.79 Mb.
1   ...   17   18   19   20   21   22   23   24   ...   31

KISIM ONBEŞ

Devletler, gayri nizami olarak yürütülen silahlı mücadelelerde genellikle taktik ağırlıklı düşünür, hareket kabiliyetlerini faal kılarak karşı güçle aralarındaki dengeleri sağlamak amacıyla kontrgerilla veya anti-terörist grupları ile misillemeler yaparlar. Bulundurdukları düzenli orduların bu hususlardaki vazifesi de savunma ağırlıklıdır. Silahlı mücadele uzadıkça ordu personelleri de deneyim kazanarak olaylara aşama aşama katılım sağlar.

Çeşitli etnik farklılıkları bünyesinde barındıran dünyanın çok sayıda ülkesinde mutlak suretle -kî bu genelde üçüncü dünya ülkelerinde gözetilmektedir- şehirlerde veya kırsalda silaha sanlı bulunan veyahut da legal zeminde etimoloji mücadelesi yürüten özgürlükçü örgütler bulunmaktadır.

Özgürlükçü hareketlerin en büyük dayanağı halktır. Uğruna savaştıkları halkın deştiğini almaları, stratejik hedeflerine ulaşabilmelerinde vazgeçilemez hayati bir gereksinimdir. Zaten halk gücü, savaşan taraflar arasındaki dengeyi belirleyen birinci faktördür. Küba'da, Vietnam'da, Çin'de ve sayabileceğim devrimler yaşamış birçok ülkede gerçekleştirilen ulusal devrimci başarıların altında yatan nedenleri teşkil eden de hak gücüdür.

Halkın desteğim kapan ve devleşerek kocaman bir hareket olan örgütlerle mücadele edebilmek, bazı kalemşörlerin yazıp çizdikleri kadar kolay bir iş değildir. Devletler arası yapılan savaşlardan daha tahripkâr boyutları vardır.

Devletler arası yapılan savaşlarda güçler dengesi kıyaslanabilir. Başarıya giden yol, düzenli olarak yapılanan bilgili, tecrübeli, kuvvetli manevra kabiliyetli ve her türlü savaş teknolojisine sahip ordular tarafından şekillenir. Olayların siyasal boyutları son rötuşlarda yapılır. Ayrıca bu tür savaşlar, etnik farklılıklar hangi boyutlarda bulunursa bulunsun aynı sınırlar içerisinde yaşayanların ulusal şemsiye altında büyük tarihi birliktelikler oluşturmalarına neden olmaktadır; olmuştur da. Oysa içte beliriveren ayrılıkçı hareketlerin gücü etnik farklılıklara dayalıdır. Hedef; devletlerin üniter yapısıdır. Kısaca iç savaş olarak nitelendirilen ayrılıkçı hareketlerin devletler açısından en büyük dezavantajı da, halkın huzur ve sükunetten uzak durması ve halklar arası kin ve nefretin oluşumuyla hedef tespitinin yapılamamasıdır.

Türkiye'deki ayrılıkçı hareketlerin icra ediliş safhalarına baktığımızda izah ettiğimiz gerçekle yüzleşmemiz içten bile olmayacaktır. Gerek sol ideolojinin, gerekse de sağ ideolojinin çeşitli dönemlerde sürdürdükleri terör eylemleri sadece etnik farklılıkları değil, beraberinde sınıfsal sorunları da meydana getirmiştir. Sağcı-solcu, ezen-ezilen, gerici-aydınlıkçı gibi temalar üzerinden bölünmeler yaşanmıştır.

Türkiye'deki sınıfsal ve etnik bölünmeler özgürlük adına silaha sarılan örgütlerle daha bir derin boyutlara ulaşmıştır. Tahripkârlığın en fazla hissedildiği süreç ise, PKK'nın filizlendiği yıllara denk düşmektedir.

İnkâr edilsin veya edilmesin hiçbir sav PKK'nın savaş organizasyonunda gösterdiği başarıyı örtbas edemeyecektir. Gerçekten de PKK, diriliş ve şekilleniş itibarı ile geçmiş hareketlere nazaran parmak ısırtacak faaliyetlere imza koymuştur. Devletin, illa ki de inkarcılık teorisinde direten bir politik çizgiyi savunması da gözlerden kaçmamıştır. Fakat gerçeği inkar etmek, kendini inkar etmekdir sözünü yaşam içerisinde çok acı deneyimler kazanarak anımsar olmuşuzdur, hem de tekrar tekrar!...

Kimi çevreler üç-beş çapulcu savıyla yola koyulmuşlardır... İlginçtir, bunu devlet, politik savunma mekanizması olarak kabul görecek kadar büyük bir gaflet uykusuna dalmıştır Kimi çevrelerde PKK'yı Kürt halkı açısından "erken doğum" olarak tanımlamaktan kaçınmamışlardır. Bu tezi savunanların neredeyse tamamı şiddet çizgisinden uzak Apo muhalifi kimselerdi demek mümkündür.

Ancak;

PKK, ne üç-beş çapulcu sürüsü, ne de Kürt halkının "erken doğum çocuğu" konumunda bulunmuyordu. Bu hareket Kürt halkının desteği ile büyümüştü. Yanlış veya doğru, yine bu desteğin yitirilmesiyle büyük bir çöküş içerisine girmişti.



Binlerce insanın akan kam neticesinde neredeyse dünyanın her bucağında örgütlenebilen ve rahatlıkla destek bulabilen bir hareket olduğunu inkar etmek de hiçbir gerçeğin zerresini dahi değiştirmeye yetmeyecekti.

Zira, derin devlet demlen merkezi güçte, PKK'yı masaya yatırırken bu örgütü, halk destekli bir hareket olarak ele almıştır. Bunun anlamı, dışarıya renk vermeden PKK'yı gerilla kimliğiyle tanımlamaktır; devletin politikacıları PKK'ya karşı, terörizm ve inkarcılık teorileri üretirlerken olayın derin boyutunda kabul gören halk destekli güce antî girişim formülleri üretilmiştir.

PKK, aldığı destek ve bulduğu zemin itibarı ile halk ile bütünleştiğini alenen ortaya koymuştu. Derin devlet üzerinde "gerilla" fikrinin hakim olması da, devlet tarafından gerilla kimliğine karşı anti-tez formüllerinin üretilmesine neden teşkil etmişti.

Konuların geniş bölümlerinde görüleceği üzere, PKK hareketi üç ayrı merhaleye endeksli olarak gelişim göstermiştir. Bunlar, stratejik savunma, stratejik denge ve stratejik saldın aşamalarından ibaretti. Bu aşamalarda eyalet sistemi, güç dağılımı, bölgesel faaliyetlerin icra ediliş metodu ve dönemsel taktik üretimi karşımıza çıkacaktır.

Gerilla savaşım yürüten tüm örgütlerin hedefi işgalci diye nitelendirilen askeri güçlerin yanı sıra yerli işbirlikçiler ve sömürgeci güçlerdir. Gerillanın en büyük desteği ise halktır. Silahlı mücadelelerde etkinlik gösterilen hayati taktik de vur-kaç hareketidir. Arzu edilmesi halinde vur-kaç taktiğine dayalı olarak savaş stratejisinde güç ve konuma göre aktivite fazlasıyla esnekleştirilebilir. ,

Değinildiği gibi, vur-kaç taktiğini yürüten ve gayri nizami bir harp çıkaran gerilla kuvvetlerine karşı düzenli ordularla muharebe yürütmek ve bundan basan medet etmek demogojik, demogojik olduğu kadar da ütopik kaçacaktır. Bu nedenlerden dolayıdır ki, derin devlet, ülkenin bekası uğruna kısasa kısas çekerek, dışta anti terörizm denilen, ancak içte inkarcı teorilerden uzak kalınarak kontrgerilla olarak masaya yatırılan PKK karşıtı faaliyet çözümüne gitmiştir.

Kontrgerilla, ifade ediliş bakımından içinde bulunduğum mücadele sahamla şahsıma gayri ihtiyari ters düşen bir düşünce olmasına karşın, pratiksel birtakım oluşumlara açıklık getirmek açısından bu yaklaşımı tercih etmek şahsım açısından zaruri bir ihtiyaç olmuştur. Bunun ötesinde kalan hiçbir yaklaşımın olaylara tam mânâsı ile ışık tutması imkân dahilinde olmayacaktır.

PKK, gayri nizami bir harbe soyunmuş, vur-kaç türü eylemlerle güvenlik kuvvetlerini zora sokmuştu. Devlet tarafından anti-tez oluşturmak hayati bir önem kazanmıştı. Aksi halde devlete duyulan güvenin zedelenmesi bir yana dursun ülke topraklarının da bölünmesi an meselesi olacaktı.

PKK'nın 1984 yılının 15 Ağustos'unda yaptığı Eruh-Şemdin'li baskınları karşısında büyük şaşkınlık yaşayan derin devlet yetkilileri aylar boyu PKK'ya karşı yığınca önlem paketi hazırladılar. Hatta bu tür vak'alara gebe kalan başka ülkelerden esinlenilerek çeşitli formüller üretilmeye çalışıldı. Fakat Türkiye'nin içinde bulunduğu konum öylesine farklıydı ki, kendine Özgü çözüm yollarını aramak ve mutlak suretle bulmak gerekiyordu.

Devlet şaşkındı. Tarihinde ilk kez organize olmuş bir Kürt hareketiyle karşı karşıya kalmıştı. PKK'ya karşı düzenli ordusu ile basan kazanamayacağını biliyordu. Halk ile PKK'yı ayırt etmek neredeyse olanaksız bir durumdu. Ve bu akıntının girdabına kapılan devletin, Kürt=terörist zihniyeti doğrultusunda her kesimden insan düşman etmek pahasına topyekün savaş durumuna geçmesine neden olmuş ve hatta pratiksel mânâda savaşan güçlerin bu doğrultuda entegre edildiklerine tanıklık edilmişti. Yalnız bunun sonradan tehlikeli bîr anlayış olduğu ve sonuçlarının olabildiğince tahripkâr boyutlara ulaşabileceği görüldü.

Zira, Kürt insanlarına savaş açmak PKK hareketim göğüslemekten çok daha zor olacaktı.

Benim kanaatim sorulacak olursa böylesi bir zihniyet üzerinde şartlananların sonu Vietnam'da zavallı kuvvet durumuna düşen ABD askerlerinden pek farkı olmayacaktı. Ruslar'm Çeçenistan'da, Sırpların Bosna'da düştükleri durum gösterilebilecek örneklerden sadece birkaçı olarak karşımızda durmaktadır.

Devlet, PKK'ya karşı sorumlulukla mücadele eden güvenlik birimlerinden kabiliyetli elemanları seçerek Doğu ve Güneydoğu'da gizli faaliyetler sürdürmelerini ve elde ettikleri izlenimlerini, önerilerini rapor etmelerini istemişti. Bu paralelde özellikle JİTEM içerisinden seçilen istihbarat yetkilileri bu görevlendirmede yer alıyorlardı. Binbaşı Cem Ersever bunlardan popüler isim olarak önde gelenlerden biri idi. Ersever, Doğu ve Güneydoğu ile faaliyetlerini sınırlı tutmamıştı. PKK'm n karargah olarak kullandığı ve alenen faaliyet gösterdiği K. Irak -ki PKK, buraya Güney Kürdistan diyordu- da bile çalışmalarda bulunmuştu.

Binbaşı Ersever, kamuoyunca da tanınan sonradan itiraflarda bulunmuş ve kendisini deşifre etmiş bir isim olması dolayısıyla verdiğim örnekte adı alenen ortaya konan bir şahsiyetti. Adı halen zihnimde saklı bulunan bazı aktif istihbaratçıların da can güvenlikleri tehlikeye girebileceği düşüncesiyle saklı bulunması gerektiğine inandığımdan, sadece faaliyetlerin Özünü anlatmakta yarar görüyorum:

Devlet yetkili organları istihbarat toplamak maksadıyla görevlendirdiği kimselerin raporlarını incelemeye tabi kıldığında, PKK ile mücadelenin sanıldığı gibi tecrübesiz düzenli bir ordu ile başarıya götürülemeyeceğini anlama imkanına kavuşmuşlardı. PKK, halk içerisine sinmişti. Cumhuriyet tarihinde en tehlikeli bölücü hareket olarak adı raporlarda geçiyordu. Durdurulmasının, aynı taktikle savaşan birimleri oluşturmakla mümkün olabileceği rapor sayfalarına sığdırılmıştı.

Bunun anlamı anlayanlar için nettir aslında! Devletten, ülegaliteyi illegalite ile aşması isteniyordu. Yani bu, devletin basan adına Örgütlü illegal senaryolara başvurması anlamına geliyordu. Bu bağlamda kullanılacak tecrübeli, PKK'yı tanıyan çok sayıda isim vardı. Bunların başını da itirafçılar çekiyordu. Keza üst yetkili makamlara sunulan raporlarda bu olayları çözecek kilit isim olarak itirafçılar gösteriliyorlardı. Bunlardan istifade edilmesi için ısrarla önerilerde bulunuluyordu. Gerçi operasyonel faaliyetlerde itirafçılardan faydalanılıyordu zaten. Fakat arzu edilen daha fazlasıydı. PKK'yı, teslim olan itirafçılardan beyin niteliğindeki isimler büyütmüşlerdi. Onlara büyük bir imkan tanınmalı ve önlerine fırsatlar serilerek büyüttükleri örgütü çökertmeleri için düşmanlıklarından istifade ederek tam yetki verilmesi koşuluyla teşvik edilmeleri yolu açılmalıydı.

Devlet yetkili organlarının elleri âdeta kelepçelenmişti. Bütünlüğün parçalanmaması uğruna yapılan önerileri de kabul etmekten başka çareleri bulunmuyordu. Zira PKK, başını almış gün be gün devleti daha bir zayıflatır olmuştu.

Aceleci ve panikçi tutum devleti, bireylerin beynindeki dünyaya mahkum kılmıştı ki, yargı diyalektiğinde devletin tüm mekanizmalarını tatmin edecek tez ve anti-tez doğru saptanamaz olmuştu. Bu da PKK'nın suç işleyen mekanizma olarak görülmesi realizmine karşın Öcalan'ın, avukatlarının şu savını doğrular mahiyette gelişmişti:

Doğu ve Güneydoğu'da mücadele eden ordu mensubu komutanlara ve istihbarat görevlilerine tam yetki verildi. Koruculuk sistemi özellikle stratejik önemi bulunan bölgelerden başlamak üzere Kürt yerleşim birimlerinin hemen her tarafına doğru genişletilmeye çalışıldı. İtirafçılara inisiyatifleri dahilinde istihbarat toplama, operasyonlar başlatma gibi aktif görevleri icra etme yetkileri verildi.

PKK'nın faaliyet gösterdiği alanlarda gruplaşmalara gidildi. PKK gibi hareket eden birimler kuruldu. Bu birimler itirafçılardan, güvenilir koruculardan ve askerlerden oluşuyordu. Görevleri; küçük timler halinde PKK'ya karşı savaşmak, araziye sızmalar yaparak örgütün hareket alanını yerinde tespit etmekti. Ayrıca korucu olmayıp da PKK'ya yardım ve yataklık eden köylerde de devlet yanlısı istihbaratçılar oluşturulmuştu. Genelde bunlar da köylüler içerisinden seçiliyordu. Gariptir; hem devlete istihbarat toplayan ve hem de istihbaratın sağlam olması amacıyla PKK ile direkt görüşen veya örgütün milisliğine soyunan unsurlar dahi vardı. PKK'ya göre bunlar, ajan, ispiyoncu, ikili kimselerdi.

Bölgede PKK'nın yanında alenen yer alan ve kazanılması mümkün olmayan kemikleşmiş zengin patronlar, politikacılar, camilerde PKK lehine propaganda yapan imamlar, dağlarda yakınları bulunanlar ve sivrilmiş isimler de hedef seçilmiş unsurlar arasında bulunuyorlardı. Devletin yetkilendirdiği isimler kısa sürede bunlara da yöneldiler. Çoğu kaçırılıp tehdit edilerek veya Öldürülerek susturuldu. Ortamı daha bir gergin ve bilinmezliğe sürüklemek amacıyla eylemler de geliştiriliyordu. Zaman oluyor PKK kimliğiyle köylere giriliyor, köylülerin nabzı tutuluyordu. Çoğu zamanlar da PKK'ya yardım yapanları adli merciilerle durduramayacaklarını düşünenler "öldürmeyi" tek çıkış yolu olarak görüyorlardı. Buna müteakip PKK'lılar gibi giyiniliyor, onlar gibi hareket edilerek hedef seçilen yerleşim birimlerine saldırılar düzenleniyor ve tespit edilen isimler sırasıyla öldürülüyorlardı. Kamuoyu tarafından faili meçhul olarak nitelendirilen bu eylemler, esasen taraf olan kuvvetlere göre gün ışığı kadar aydın sayılırdı.

Önemli olan "zafer" için üstünlük sağlamaktı. Ve herşey bunun adına yapılıyordu!

Devlet için savaşanlar eylemler gerçekleştirirlerken bunlar, sivil toplum için, "PKK'ya destek veriyorlardı, bu sebeple Öldürülmelerini sağladık" diyemeyeceklerinden en kolay yöntemi seçmişlerdi. Eylemlerinde PKK süsü veriyorlardı. Bir yandan hedefler ortadan kaldırılıyor, diğer yandan halk ile PKK karşı karşıya getiriliyordu.

Bu olaylarda esas olan bir taşla iki kuş avlanmasıydı. Tıpkı PKK'nın taktiği gibi!..

PKK da provoke türü eylemlere sıkça başvurmuştu. Onlar da asker kıyafeti ile ard arda jenosit uygulamışlardı. Devlet babanın bekçiliğine soyunanlar peşmerge kıyafetiyle PKK ise, asker kıyafetiyle eylemler gerçekleştiriyorlar ve birbirlerinin üzerine atıyorlardı. Ne acıdır ki, ne PKK, ne de devlet yetkilileri aleyhlerine olacak eylemlerin hiçbirini kabul etmiyorlardı; kabul etmeleri de düşünülemezdi. Aksi durumda devlet, terör örgütü dediği PKK'dan farksız olmadığını ispat etmiş olurdu. PKK ise, hedefine giden yolda sekteye uğrayarak darbe alacaktı kuşkusuz.

PKK, belki öldürttüğü askerlere, koruculara, ispiyonculara dair mazeretler ileri sürebilirdi; ancak, üç beş aylık bir balanın göbeğini deşen kurşunu izah etmek olanaksızdı.

Hal böyle olunca Doğu ve Güneydoğu'da yapılan her olay icra ediliş şekline bakılarak ya devletin veya PKK'nın üzerine atılıyordu. İki tarafın sahiplenmediği olaylara da faili meçhul deniyordu. Belirgin olmayan bu kirli savaş kimlerin işine bu haliyle yaramıyordu ki!.. Yıllar boyu karşılıklı çatışarak kan döken düşman sahibi oymaklar yakaladıkları kirli savaşın boşluğundan istifade ederek karşıtlarım temizliyorlardı.

Bitlis'te Ferhat Tepe isimli bir vatandaşın, Hizan'da seyahat ederlerken kurşunlara hedef olan 13 sivilin, Lice'de, Cizre'de, Şırnak'ta, Batman'da ve daha nice yerleşim birimlerinde hedef seçilen isimlerin hunharca katledilmesi sadece PKK'ya mal edilecek türden kolay izah edilir vak'alar değildi! PKK ile birlikte bölgede yaygınlaşan savaş aynı zamanda birtakım çevrelerce geçim kaynağı olarak kullanılmaya da başlanmıştı. Evet, sürdürülen savaştan ve akan kandan rant elde eden çevreler vardı. Bunlar devletin içine kadar yuvalanmayı başarmışlardı.

PKK'nın lideri Öcalan, rantiyenin trajik boyutunu şöyle ifade etmekteydi:

"Bazıları -özellikle savaşta aktif rol alanlar- büyük acılar ve kayıplar yaşarken, çok az bîr kesim savaşın rantıyla büyük servetler ve politik güç kazanmayı temel yaşam ve siyasal yöntem haline getirmiştir."

Nitekim devletin, PKK'ya karşı aktif anlamda mücadele edebilmek adına yetkin kıldığı kimselerin de içîne düştükleri vaziyet aynı idi.

Devlet, 1990'lı yıllarda PKK'yı önleyebilmek için önüne serilen formülleri hayata geçirerek özellikle itirafçılara genişçe inisiyatif kullanma yetkinliğini sağladı. PKK'da bir müddet bulunan ve ardından İstanbul'a siyasi faaliyetlerde bulunması amacıyla gönderilen, ancak içine düştüğü hatalar nedeni ile örgüt tarafından hakkında infaz karan çıkan Zınnar (K) adlı Alattin Kanat, PKK'dan kaçarak devlete sığındıktan sonra bu işlerde kullanılabilecek deneyimli kişi olarak görülenler arasındaydı. Bu kervanda Adil Timurtaş, Kahraman Bilgiç, Bozo, Aslan vb. sayılabilecek daha yüzlerce itirafçı vardı. Bunların yanında başından itibaren korucular, özel timciler ve üzülerek belirtiyorum ki yeraltı dünyası olarak adlandırılan çeteleşmiş mafya unsurları da bulunuyordu.

Esasen hepsinin niyeti ilk başlarda iyi idi. Nasıl olduysa işin içine güç ve para girdi. Para ve gücün karıştığı devletçilik üzerine kurulu bulunan dava arkadaşlıklarında tabii olarak çözülmeler meydana geldi.

Örnektir:

Bozo, mafya liderliğine soyundu. Trakya bölgesine yerleşti. Eroin tüccarı ve çek-senet tahsilatçısı olarak ün salan Ayvaz Korkmaz'ın tetikçiliğini yaptı. Ayvaz Korkmaz, sırf biraz daha büyümek için kendisini beş parasızken yanlarına alan Tunceli asıllı işadamlarını yok etmekte Bozo'yu kullandı. Bu olay neticesinde bir süre Tekirdağ yakınlarında bulunan bir cezaevinde yatan Canan isimli eroin müptelası, iki kardeşinin feci şekilde kurşunlandığına şahit oldu. Bir rivayete göre, Bozo'nun da, Ayvaz Korkmaz'ın yediği ekmeğe ihanet ederek arkadaşlarını tasfiye ettiği gibi, Ayvaz Korkmaz'ı da aynı kadere mahkum bıraktığı iddia edilmektedir.

Bozo'ya nazaran Alaattin Kanat daha devletçi bir çizgi tutturmuştu. Ancak bir süre sonra onun da ipleri elinden kaçırması sonu gelmek bilmeyen yığınca trajedilerin oluşumuna neden olmuştu.

Kitabımın bu kısmına biraz daha açıklık kazandırmak maksadıyla 2000 yılının Ocak ayında İstanbul'da Hüseyin Velioğlu'nun Öldürülmesiyle birlikte başgösteren Hizbullah sendromuna bilgilerim ışığında değinmek istiyorum. Çünkü terörizm popülizminin, devlet içerisindeki birimlerin devletin bekası uğruna işlevselleştirildiği gizli illegal çalışmaların sadece birkaç boyutundan biriydi. Bu sebepten dolayı bu tür vak'alardan kendisini soyutlayan asıl katillerin gerçek yüzünü görmek amacıyla Hizbullah örgütünün içyüzünü irdelemek büyük ehemmiyet taşımaktadır. Ve aslında Hizbullah, şüphe götürmeden devlet ile ilişiklendirilebilecek bir vahşet mekanizmasıydı!..



KISIM ONALTI

PKK, 1984 yılında silahlı eylemlere girişmişti. Devlet, PKK'yı tanımıyordu. Silaha sarılan örgütün performansı, niteliği ve niceliği hakkında bilgi sahibi olunulması gayesi ile raporlar istihbarat birimlerine hazırlattırılmıştı. Tespit edildiği kadarı ile PKK'nın araziye tamamen hakim olduğuna, halk ile bütünleşme sürecini lehine hızlalandırdığına ve taktik savaşı güvenlik birimlerinden çok daha profesyonelce sürdürdüğüne kanaat hasıl olduğunda bölge hakimiyetinin devlet elinden çıkması gibi büyük bir kabusu ve tabiatıyla yenilgiyi tadabilecekleri endişesiyle, PKK'nın uygulamak isteyip de sonucunu getiremediği "topyekün savaş" haline geçmişti. Ancak ideolojik boyutu ile halkın tersi istikametinde faaliyet yürüten PKK'nın başarısız olacağı ve halk tabanından destek bulamayacağı gibi görüşler de geri tepiyordu. Çünkü başından beri tespiti olunamayan hayati bir gerçeğe ışık tutulamamıştı. O da; halkın, PKK'dan önceki süreçlerde de silah ve çatışma ile içice yaşadığı ve adlarına yapılan savaşa feodalitenin güdümünde bulunmaları dolayısıyla kayıtsız kalamayacakları gerçeği idi; her ne kadar duygular başka olsa da!..

Önemli olan Ahmet'in oğlu Hüseyin'in baskılan onlara ispat edebilmesi ve zulme karşı haykırmasıydı.

Nitekim PKK'nın yoğun faaliyet içerisine girdiği ve eylemlerini attırdığı dönemlerde halkın büyük oranını Apoist felsefenin ardından koşuşturduğu bilinmekteydi. "Kepenk kapatın, kontak kapatın" denildiğinde şehirler ölü bir kasabayı andıracak derecede büyük bir sessizliğe gömülüyordu. İstenildiğinde, "Serhildanlar kurşuna meydan okurcasına düzenleniyordu. Dönem olmuştu ki, PKK'yı kendileriyle özdeşleştiren Kürtler, kendi başlarına protesto eylemleri yapma yoluna gidiyorlardı. PKK'nın haberi olmaksızın kitle, kendi iradesi doğrultusunda kontak kapatma eylemleri gerçekleştiriyordu. Askere yiyecek verilmiyor, korucular araçlara bindirilmiyordu.

Peki neden? Bu kin tomurcuklarını Kürd'ün yüreğine eken neydi?

Esasen tek neden PKK değildi!

Tarih, en bariz etken niteliği taşıyordu. Tüm bunlar geçmişin birikmiş anlaşmazlığı olarak günümüze taşınmıştı.

Kürtler, geçmişte kader birliği yaptıkları, uğurlarına canlarım feda ettikleri tarafından bakınız nasıl bir muameleye tabi tutulmuşlardı.

İttihat Terakki Cemiyeti'nin askeri şefi Enver Paşa'nın amcası Halil Paşa, Türk'ü arkadan vuran Ermeni'yi ölümle cezalandırmaktan kaçınmayan Kürd'ü her daim eşkiya olarak görmüştür. Ermeniler'!, Kürtler'e karşı kışkırtmak amacıyla Kürtler'in Ermeni köylerini bastıklarını yaymıştır.

Halil Paşa, büyük Kürt düşmanı olarak tanınır.

Bir seferinde Kürt Mirmahi aşiretini kovalayan Halil Paşa, Mirmahi aşireti ile girdiği bir müsademede aşiretin lideri Mirmahi'yi alnından nasıl vurduğunu anılarında ballandırarak anlatmaktadır. Teslim olan yiğit, olmayansa eşkiya olmuştur Halil Paşa nezdinde! Teslimiyeti kabullenen Gerevi aşiretinden Kurt Bey buna iyi bir örnek teşkil etmektedir.

Anadolu'da Rus kuvvetleri ile çarpışan Halil Paşa, Başkumandanlıktan aldığı bir emir sonucu Irak istikametine doğru ilerlerken Kürt olduğunu iddia ettiği kişilerin saldırısı sonucu bir miktar askerim yitirir. Etrafında yığınca düşman varken Kürtler'den şüphe duyması oldukça ilginçtir. İlginç olan başka bir konu da Halil Paşa'nın yorgun savaşçılarına Kürtler'in rehberlik yapıyor olmasıdır.

İyi Kürt, kötü Kürt!..

Halil Paşa, ordularıyla beraber Kürt köylerinden bir kaçını kuşatarak havanın ışımasıyla Kürtler'den büyük bir esir kafile oluşturur. "Ürperten İtiraflar" isimli kitabımda örneğini vermiş bulunduğum "Hogir Pratiği'nde olduğu gibi, bu kafileyi dağlara çıkartır. İçlerinden ileri gelenleri seçerek darağacına astırır. Ve idama şahit ettiği diğer köylüler şunları söyler:

Bu günde aynısı değil mi?

PKK, silaha sarıldıktan sonra üç Kürd'ün, beş Kürd'ün kellesini aldım, kulağını şöyle kestim, böyle işkenceler yaptım, jop soktum, denilmiyor muydu sanki!

Peki aradan geçen bir asırda değişen ne oldu ki?..

Böyle bir ortamda zaman olmuştu ki devlet, kimin PKK'lı olduğunu bilemez duruma düşmüştü. Her Allah'ın günü baskın haberleriyle etraf sarsılıyordu. Küçük karakollar ve küçük birlikler güvenliklerini sağlayamaz olmuşlardı. Nöbete çıkan asker, derenin hışırtısından, dalından düşen cevizin sesinden dahi ürküyordu. Bu gerginlik kiminin psikolojik dengesini bozmuştu.

Nihayetinde Özellikle sınıra sıfır bölgelerde ve mahkum noktalarda kurulu bulunan karakollar ile seyyar birlikler kaldırılan merkezlere alındılar.

Bu dönem, operasyonların dahi PKK'nın kullandığı bölgelere düzenlettirilemediği bir zamana rastgelmekteydi. Bugün ahkam kesen yetkililerin 1991-92-93 yıllarında örgüt tarafından kurtarılmış bölge olarak resmen ilan edilen Cudi, Gabar, Herekol, Besta gibi kırsal alanlara "büyük devlet'in giremeyecek kadar "aciz" kaldığım unutmaması gerekiyordu.

İzah etmek istediğim, devletin en üst yetkilisine kadar herkesin büyük bir çaresizlik içerisinde bulunduğuydu. Kimileri "bölünmüşlük artık kaçınılmazdır" diyecek kadar, gemilerini karaya oturtmuşlardı. Ta ki devletin, PKK hareketine "kısasa kısas" resti çektiği zaman dilimine değin idame olundu bunlar. Çaresiz devlet, bölünmemek gayesiyle illegaliteyi kullanmak koşuluyla PKK'ya karşı meşru savunma mekanizmalarını en aktif mânâda işlevselleştirmekten geri kalmadı. Olayların ehli herkesin kullanılması ve devlet adına çalıştırılması söz konusu oldu. Susurluk'ta meydana gelen kaza ile oluşan mafya-siyaset-tarikat-devlet bilmecesi de bunların birer uzantısı olarak Türkiye gündemine taşındı.

Devlet, içine girdiği çıkmazı aşmak için 1990'h yıllarda varlığım içten kemiren PKK'yı aynı taktikle tasfiye etmeyi amaçladı. Kırdırtma harekatı bu planın birinci safhasıydı. Koruculuk, itirafçılık, özel olarak yetiştirilmiş birlikler en önemli koz olarak Özümsendi.

Devlet, işe PKK'nın en yoğun olduğu Batman'dan başlamak üzere gizlice destekleyeceği bir örgütle, bütün bölgelerde PKK karşıtı bir harekât oluşturmanın hesabım yaptı. Özellikle Batman'dan başlanması, bu ilin diğer yerleşim bölgelerine nazaran daha uygun zeminlere sahip olmasından kaynaklanıyordu. Batman İslâmiyet'in en fazla üzerine düşüldüğü il olma imtiyazını da taşıyordu. Aynı zamanda PKK'nın da en geniş faaliyet alanlarından birisiydi burası. Ancak, Marksist ideolojiyi savunan PKK'yı Batmanlılar desteklemelerine karşın en yüce inanç duygulan tam manâsıyla çatışmaktaydı.

Mahmut Yıldırım (Yeşil), Alaattin Kanat (Zınnar), Aslan, Adil Timurtaş, Hüseyin Velioğlu... ve adı karanlıkta kalan birçok şahsiyet Batman üzerinde tüm kozlarını oynamaya koyulmuşlardı. Devlet, bunların başarılı olabimesi için tüm imkanlarını seferber ediyordu. Zamanın OHAL Valisi, Batman Valisi, Emniyet ve ordu mensubu yetkili kişileri ile bayağı rahat görüşüyorlardı. Onlardan silah ve parasal anlamda devamlı destek aldıkları aşinaydı.

Adı yazılı bulunanlar sadece Batman'da değil, Silvan, Diyarbakır, Mardin, Van, Bitlis ve daha birçok adı PKK ile birlikte anılan yerlerde etkin çalışmalar içerisine girmişlerdi. Polis, herhangi bir noktada şüphelendiği veya ihbarını aldığı kimseleri gözaltına alıp, sorguladıktan sonra bırakmıyor, bir daha sorgulanmaları üzere bu kez itirafçılara teslim ediyordu.

Sonrası ise malum herkesçe biliniyordu. İstenmesi halinde ellerinde bulundurduktan kimseyi Öldürmelerine kimse manî olamazdı. İşlenen binlerce faili sözde meçhul cinayetler bunun en basit göstergesiydi.

Öldürülenler arasında isimleri kamuoyunca da bilinen şahsiyetler de vardı. Uğur Mumcu, Vedat Aydın, Mehmet Sincar, Behçet Cantürk, Savaş Buldan., bunlardan sadece bir kaçıydı. Hiçbirinin asıl failleri tespit edilemedi. Yıllar boyu gündemde tutulmasına rağmen olayların yapılmasındaki nedenler bir türlü aydınlatılamadı. Kirli vicdanların haricinde...

Ey halkım!

Siz, işledikleri veya alet edildikleri hiçbir faili meçhul cinayetin sorumlusu olarak Allah rızası için tek bir itirafçının yakalandığını duydunuz mu? Kanaatimce duymamışsınızdır.

Ama benden duymuş olun!

Biliniz ki öldürüldüklerine mutlaka tanık olmuşsunuzdur. Geride halen elini kolunu sallayarak Ankara'nın göbeğinde turlayanlar olsa da!.. Onların da can güvenliklerinin olmadığını belirtmekte yarar vardır.

Zira, birgün onların da ipleri çekilecektir. Tıpkı Binbaşı Ersever ve Velioğlu gibi!..

Batman il merkezinde PKK'ya karşı silahlı anlamda savaşacak sözde illegal bir örgütün kurulması için start verildi. Bu örgüt, PKK saflarından sonradan ayrılarak devlet saflarına geçenlerin yoğunlukta bulunduğu bir yapıya sahipti. San Baran himayesindeki K. Irak merkezli "PKK Vejin" isimli kontr-hareket örnek 'alınarak şekillendirildi. K. Irak'taki ortam ile Batman il merkezi eşdeğer ölçülerde tutulamazdı elbet. Taktiksel mânâda değişik formüller takibatı gerekiyordu. San Baran himayesinde bulunan PKK Vejin gibi bir hareketin düşünsel ve pratiksel mânâda, aynı paralelinde bir örgütü Batman gibi PKK'nın cirit attığı yerde hayata geçirmek intihar sayılırdı. Zira, böyle bir örgütün Batman'da taban bulması bir yana dursun PKK'ya bile gerek kalmadan halk milisleri tarafından imha edilmesi kaçınılmaz olacaktı.

Batman'da toplanıldı. Bölge insanının PKK'ya karşı organize edilecek anti-terörist birimlere veya diğer tanımamaya göre Kontrgerilla grubuna sıcak bakmayacağı ve bünyesinde barındırmayacağı kanaatine varıldı. Öyle bir organizasyon yapılmalıydı ki, kitle ile PKK'nın arasına tabular döşenmeliydi.

Batman halkanın en zayıf ve hassas olduğu konu dini inanç duygularıydı. Ve karşıt güçler bunu fark etmekte zorlanmamışlardı. Olay bu noktadan itibaren patlak verdi. Dini zaafiyet beyinlere gayet profesyonelce işlendi. En nihayetinde PKK'ya karşı dini temaların kullanılmasına, bu doğrultuda bir örgüt kurulmasına karar verildi. Öncelik, halkın PKK'nın kucağından devletin kucağına ama isteyerek ama zorlanarak koyulmasını sağlamaktaydı. Eski OHAL Valilerinden Ünal Erkan'ın bu organizasyonlara müteakip PKK'ya hitaben;

"Ermeni dölü... Bunların hepsi sünnetsiz.. Ateist bunlar.. Eşkiya çetesi..." söylemleri de tesadüfi değildi.

Çok merak ediyorum.. Acaba, PKK'nın Ermeniler'den oluşan bir örgüt olduğuna inanılıyordu da neden binlerce insanın öldürüldüğüne şahit edilmesine rağmen komşu Ermenistan "dölü" ne tek bir nota dahi verilmiyordu. Yoksa... korkuluyor muydu?

Ermenilik konusu Türkiye gençliğinin de beynine öylesine işlenmişti ki, Abdullah Öcalan'ın nereli olduğunu, soyu, yaşamı ve hatta düşünceleri bilinmesine rağmen sözde avukat olacak kimseler yine içlerindeki derin motiflenmiş psikolojik tahribatın tesirinde tatminkârlığa ulamamış olması dolayısıyla Ermeni'lik meselesini Abdullah Öcalan'a Türkiye gençliği adına da soru olarak yöneltmişlerdi:




Dostları ilə paylaş:
1   ...   17   18   19   20   21   22   23   24   ...   31


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə