ÖZGÜRLÜKÇÜLÜK Ütopyada hep bunlari yaşadik; onlarsiz yaşam olamayacağini saniyorduk. GİTTİK, yaşadik, DÖNDÜK. Ama biz unutmadik. Ne göRDÜkleriMİZİ, ne de biZE yaşattirilmak istenilenleri; unutmayacağIZ



Yüklə 1.79 Mb.
səhifə26/31
tarix16.08.2018
ölçüsü1.79 Mb.
1   ...   23   24   25   26   27   28   29   30   31

KISIM ONBİR

Evet, aşikardır ki Avrupa, Türk toplumunu Hilalin yerine Haç'ı kabul etmedikçe kendine dahil etmeyecektir. Bu, Osmanlı ve Cumhuriyet tarihindeki tezgahlarla her daim ispat olunmuştur. Dolayısıyla çıkarlarının olmadığı zamanlarda Avrupalı'nın Türk'e karşı destanı yaklaşımlarla tavır koymasını beklemek, kocaman bir yalanı yaşamaktan öte bir durum değildir. Ve bunlar, sinsice hazırlanan planların tarife hacet olmayan pratiği olarak da algılanabilir. Nitekim başta ABD'nin olmak üzere Avrupalı emperyalist ve şer odaklarının da katılımıyla hasta Osmanlı'ya kurulan tezgahlarının aynısına ama satılarak, ama bulandırılarak çelinen beyinlerin hegemonyasında bu kez Cumhuriyet tarihinde hem de hasta ve bitap bir halde tekrardan düşmek, kuşkusuz iç huzurun bozuntuya, toplumsal istikrarın yıkılışa ve tarihin mirası olan kutsal toprakların yok oluşa gebe kalmasını sağlayacaktır.

Osmanlı'nın çöküşüne değin dönme devşirme Enderun iktidarlarını kullanan Avrupa Emperyalizmi, gayelerinin önemli bölümlerini başarsalar da asıl göz koyduktan ve Asya kıtası île Avrupa'yı biribirine bağlayan topraklardaki Türk egemenliğini ortadan kaldıramamışlardı. Nihayet 1905 yılında biraraya gelen dünyadaki tüm siyonist liderlerin karara bağladıkları protokoller rehber seçilerek yeni bir savaş stratejisi saptanmıştı. Bunun adını düşük yoğunluklu, zaman zaman soğuk, bazen de sıcak iç savaş olarak değerlendirmek mümkündür. Ve bu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kuruluş evresindeki "maalesefli" kaderi olmuştu. Geçmişte Enderun'dan yetişenleri kullananlar, bu kez azınlık haklarını, bahane ederek Türkiye halklarım birbirlerine düşürmeye ve karşılıklı çatıştırmaya çabalayarak ülke içerisindeki toplulukların arasına nifak tohumlan ekmeyi amaçlamışlardı.

1925'te başgösteren Şeyh Said isyanı ile başlayan Kürt-Türk çatışmaları, her geçen zaman diliminde yayılmacı bölücülüğü de beraberinde doğurmuş ve buna sağ-sol çatışmaları da eklenince dökülen kardeş kanının hesabı verilemez olmakla birlikte, Türkiye tam bir kâbuslar ülkesi haline dönüşmüştü. Devlet erkanının olaylar karşısında statik ve çözümsüz kalmasının doğal sonucu olarak idefiks ve inkarcı politikalara sapılması da bütün çevrelerce ve sonun başlangıcı olarak değerlendirilir olmuştu. Hatta ki bu bir rivayet değildir; kimi çevreler -ki buna ben de dahilim- "Bu devlet, iki veya bilemedin üç yıla kalmaz bölünecektir" şeklinde kati beyanatlar verecek kadar kendilerini bölücülüğün adaptasyonuna şartlandırmışlardı. Ancak, tarihin tekerrürden ibaret olduğu ibaresinden yola çıkarak devletin, tam olmasa da önemli derecede kışkırtmaların üstesinden gelmeye muktedir olduğuna tanıklık edilecektir. Ve lâkin, süper devlet ütopyalarının yerini, tökezleyen hasta devlet realitesinin doldurmasını sağlayacak maliyet ve insani sarfiyat pahasına olmuştur bunlar. Ve gelecek halen belirginsiz gelişmelere gebe kalmaktan kurtarılamamıştır.

Türk Milleti'nin neredeyse bütünü sanmışlardır ki, tezgahlan her türlü imkanını seferber ederek bir bir aşan Türkiye, Avrupa'yı alt etmiştir; her türlü mücadeleden üstün çıkmıştır. Oysa ki kaybedilen toprakların, sadece bir imza île bırakılan göz ışığının alabildiği kadar yakın adacıkların ve telef olan binlerce canın hesabını yapmakdan ırak kalacak kadar aciz kalındığı fark edilememiştir. Keza, Avrupalı Emperyalist Şer Odakları'nın yenildiği zannedilen taktik merhalelerinde sadece sınamaların yattığı maalesef gözden kaçan tarihi yanılgılar olmuştur.

Türk'ü, kurduğu tezgahlarla bölme gayretine giren Avrupa, zamanla daha modern ve basit çareler bulmuştur. Bunlar için çok fazla efor sarfetmesi de gereklilik arz etmemektedir. Üstelik Hilalin yerine Haç konulması için de artık kılıç sallamak, ateşli silah kullanmak, güneşin kavurucu sıcağında veya kışın dondurucu puslu havasında müsademeye girişmek durumunda kalınmayacaktır.

Olayların sırrı, gelişen Batı Emperyalizmi açısından çözülüp formülize edilmişti esasen. Süreç, dünyanın düzenini nasıl değişime uğrattıysa, toplumların yaşayışlarını ve hatta mücadele anlayışlarını dahi o derecede dönüşüme uğratmıştı. Artık, sıcak savaşlar anlamsız ve çözümü zor bulunurken, insan beyninin üzerinde durduğu formül, soğuk savaş teorilerinde olgunlaşmaya başlamıştı.

Şüphesiz soğuk savaşların en kritik basamağı psikolojik ve dengeler kurgusunda saklıydı. Buna dayatıcı sosyo-ekonomik baskılar kurgusu demek daha anlaşılır olacaktır.

Dikkat kesilirse Batı Toplumu'nda Özellikle büyük bir çaba sarf edilerek çağdaşlık rüzgârları estirilmektedir. Aslında Avrupa'nın ülküsel tertibi olarak ortaya atılan çağı yakalama popülizmi, insanlığı hayvani duyguların esiri durumuna çeken normlar olarak nitelendirmek büyük bir haklılık payı kazanacaktır.

İnsanların karnavallar düzenlemek uğruna uygunsuz vaziyetlerde soyunması, yatak odalarında dahi eşler arasında yapılması "dince" men olunan cinsel münasebetlerin sokak ortalarında en iğrenç boyutları ile alenen yaşanması ve bunlara tanık olan insan kılıklı şerefsiz, hayvan, ar perdesi yırtık kişilikli varlıkların sanki karşılarında çiftleşen kedi veya köpekmiş kadar durumu olağan karşılamaları ve hatta duraksayarak temaşa etmesi, seksi gözükmek uğruna podyumlara çıkartılan genç kızların namahrem yerlerini ortaya serecek derecede transparan kıyafetlerin üretilerek defilelerle tanıtılması, reklam yapılması, sanki hayvan pazarında hayvan alımı için kapalı bir salona doldurulan kimselere beğendirilmek üzere karşılarına hayvan çıkartırcasına kadın ve erkek güzellik yarışmaları düzenlenmesi ve cinsellik kokan sanatların ifa edilmesi bunların başlıcalarından olup, örneklerini daha da uzatabiliriz aslında.

Esasen biliyoruz ki, ar perdesi yırtık insan kılıklı bayanlarda veya erkeklerde bulunan fiziki en ince ayrıntı dahi dişi veya erkek köpeklerde de bulunmaktaydı.

Bundan öte var mıydı ki daha ayrıntılı fiziği olan?

Emin olunuz, Ebru isimli mankende bulunan fiziki tüm özellikler dişi bir köpekde de mevcuttu.

Ve bence de dişi köpek ondan daha da kaliteliydi. En azından sahibini tanıyordu!..

Avrupalı Emperyalist şer odaklan biliyorlardı ki, uygulamada öncü olmadan, uygulatıcı olmak mümkün değildi. Bu nedenle buna "Kültür Devrimi" veya "Birey Özgürlüğü" yakıştırması yapıldı. Geçmişte birden fazla kişiyle cinsel münasebetlerde bulunan bayanlara fahişe dendiğinden ve bu pek rağbet görmeyen bir tanımlama olduğundan, çağdaşlık adına, günümüzde birden fazla ilişkiyi yaşayanlara sevgili, dam, manita gibi, sözde düşünebilen mahlukatın pek soğuk bakmayacağı isimlendirmeler yapılmıştı.

Nedense değişim, toplumların avam tabakasını, tecrit etmişti. Dönüşüme uğradığı iddia olunan yeni dünya düzeninde çok eşli cinsel doyumu yaşayan zengin aile kızları "manita" olabiliyorken, fakir cephesinde değişen pek bir şey yoktu. Birden fazla... gören bayan dün de orospuydu ve bugün de orospu...

Ve bence de en doğrusu olayın fakir boyutu!

Avrupa Emperyalizmi'nin değişim rüzgârını olmazsa olmaz koşulu olarak seçmesi, kendinden olmayan, fakat yanına çekme uğraşı içerisine girdiği değişik toplumlar olduğu gibi, Türk toplumunda da özenti havası oluşturmuştu.

Zira; gayet aleniydi ki, toplumu dejenere eden, sapıklığa ve hileye sevk eden yaşam biçimi, yüce dinimiz İslâm'da olduğu gibi, onların da çok bağlı oldukları Hıristiyanlık'da da kesin men edilmiştir. İncil'de, Tevrat'da, Zebur'da bu münasebetleri haram ve günah olarak nitelendirmiş ve Allah'ın kullan üzerindeki sevgisini azaltacağı beyan edilmiştir.

Demek ki bunlar gelişen dünyanın en mantıklı, çıkarların himaye edilmesi savaşıydı.

Batı Emperyalizmi'nin amaca hizmet projesi olarak algılanabilecek olan bu uygulamalar, toplumları direnişe açıktan teşvik eden ahlâk, inanç ve an'anelerinin yıkılmasını sağladığı gibi, böylesi bir harebe toplumun istikbalinin de Emperyalist güçlerin elinde bulunması kaçınılamaz sondu. Bu, bir kültür ajitasyonuydu. Kültür agitasyonunu toplumlar üzerinde diri tutan en mühim silah sanattı. Sanatın en tesirli ve yayılmacı kulvarı da kuşkusuz müzikti.

Ve konumuzun bölüm başında belirttiğim üzere, müziğin yapıcı yönüne karşın, tahripkâr boyutlan da işte bu noktadan kaynaklanmaktaydı.

ERNK raporunda irdelendiği şekliyle, müziğin neden etkili olduğuna ışık tutmak maksadıyla örneklerimizi az daha geniş tutmakta yarar vardır.

İlk örneğimizde bir Türk sanatçısı olan Müslüm Gürses'in yorumlarıyla insanları, nasıl psiko-manyak hale dönüştüğüne işaret etmiştim.

Bir de müziğin müstehcen tarafı keşfedilmiştir ki, Türk toplumu bu tür müziklere fazlasıyla rağbet etmiştir. Hatta bu tür müziği dinleyen kitleler arasında eli yüzü düzgün muhafazakâr ailelerin başı örtülü kızlarının da bulunduklarına tanıklık etmek dikkat çekicidir. Bu da, Türk toplumunun, Batı toplumunun yaşayışım ne denli hızlı kaptığının ve bu yaşama nasıl da Özendiğinin esas kanıtıdır. Öyle ki, vücut yapısını azıcık güzel bulan bayanlar, şöhretin cezbedici kapısı demek olan müzik ile uğraş gösterirlerken çektikleri kliplerde ilgiyi seslerinden ziyade göğüslerinde veya bacaklarında yoğunlaştırmayı sanatın icrası olarak görmüşlerdir; söyledikleri birkaç mısracık parça da sadece amaçlarına vesile olmuştur.

Kendisini "Afrodit" olarak toplum içerisinde reklamlaştıran Banu Alkan'ın "Nere mi?!", Seren Serengil'in "Bu gecenin hatırına giriver koynuma, sana yapacaklarım var", Nadide Sultan'ın "Konyalı'dan başkasına bastırmam" parçalarının bir dönemin Türkiyesi'nde en popüler şarkılar olması, bütün televizyonlarda bunların sürekli işlenmesi ve tüm Türkiye halkının da bunları imrenerek seyredurması sanırım anlatmak istediklerimi daha net ifade etmeye yetecektir.

Müziğin tamamen Batı kökenli olan türlerinden biri de "pop'tur. Pop müzik ağırlıklı olarak gençliğe hitap etmekte olup, onların yaşamını, sadece kendinden geçme, eğlenme, sarhoş olma, cinsellik kokma olarak yönlendirip idame ettirme gayretlerinin bir türevidir.

Pop müziği, serseri, ayyaş, avare ve hafif karakterli grupları da Ön plana çıkartan faktörlerin ana merkezi rolünü de icra etmiştir.

Ancak, toplumlar içerisinde mazide mütevazı aile fertlerine duyulan saygı ve hayranlık, değişen dengelerin sonucu olarak zamanla kendini bilmez bu türden kimselerin yaşantısına doğru kanalize olmuştur. Önceleri burjuva tabanından yetme lümpen gençliğin katılımıyla kariyer yapan pop, süreç içerisinde Türk toplumunun vazgeçilmez bir sanat felsefesi olagelmiştir. Sahnelerde, aslında ne dediği dahi belli olmayan kimselerin hızlı çalgılar eşliğinde çıplak danslar yapması, avazı çıktığı kadar yırtınması adeta moda olmuştur. Bu müzik türü, gençliği ve özentiye açık diğer bütün bireyleri barlara, diskolara ve eğlence merkezlerine çekmiştir ki, bu da, bireylerin toplumsal maneviyatını kaybetmesi anlamına gelmektedir. Zamanla türeyen homoseksüeller, erkek demeye bin şahit isteyen kadın kılıklı serseriler, kulağına ve hatta cinsel organına dahi küpe takan erkekler, nicel yoğunlukları itibarı ile savıma birer toplumsal facia olarak kanıt niteliği taşımaktadırlar.

Nitekim belirttiğim tüm bu konulan tek bir çatı altında topladığımızda; müzik sanatının, Özü itibarı ile bîr harp malzemesi olarak kullanılabileceği de aleniyet kazanmıştır. Türk toplumu üzerinde verilen örneklerde bu harp yönteminin, meyvesini vermesi bakımından ne kadar etkileyici ve güçlü bir mekanizma olduğuna ışık tutmaktadır. Neticeden denilebilir ki; Avrupa Emperyalizmi sıcak savaş organizasyonları ile başaramadığım dejenerasyona açık müzik sanatıyla (örneklerini gördüğümüz üzere) başarmıştır.

Eskiden gayri-müslimler Türkiye'de ancak parmaklarla gösterilebilirken, şimdilerde koca ülkede gerçek mânâda İslâmiyeti yaşayan tek bir ferdi dahi göstermekte doğrusu hiç olmadığımız kadar zorlanmaktayız. İslâm ülkesinde, Müslüman bir kitleden bahsediliyor ama, bu müzik sanatının getirdiği kültürel ve ahlâki çöküş formülasyonun yaşantısı içerisinde iddiaları doğrulayacak bir tek delil dahi bulundurulmaması düşündürücüdür.

Maalesef camilerde namaz kılan bir kısım cemaatin bile, cami çıkışında baldın çıplak bayanları kovalaması, Avrupa Emperyalistlerinin uyguladıktan psikolojik savata ne denli başarılı olduklarının göstergesidir. İslâmiyet, milli maneviyat ise, tabiri caiz olursa büyük çoğunluğun ağzında sadece "hobi" olmuştur.

Türkiye'de müstehcen müzik yapan şahsiyetlere de sorulduğunda eminim ki onlar da, bir ellerim göğüslerine koyarak;

"Elhamdülillah müslümanım" diyeceklerdir.

Bu nasıl müslümanlıksa!..

Evet, müzik, bir toplumu Avrupalı Emperyalistlerin çıkarlarına hizmet kriterlerinde soğuk savaş yönteminin bir harcı olacak şekillerde yozlaştırılmış ve rayından çıkartılması başarılmıştır.

Peki, müziği etkileyici kılan kudret nedir?

Aslına bunun cevabı oldukça alenidir. Müzik, doğrudan insan ruhuna hükmeden, insanların içlerine hapsettikleri duygulan açığa vuran, hem beyine ve hem de kalbe hitap eden, fiziksel çözümü sağlayan, sözle veya çalgı aletleri ile icra olunan yalnızlığın en kudretli paylaşımıdır; yüreklerde biriken duygulan n dökümüdür. İfade edilmek istenen, ancak dile dökülemeyen duyguların da rehberi niteliğindedir.

Bunca anlatımları, tarif ve örnekleri vererek sanki konu ve amaç dışına çıkmış intihası oluşturmuş olabilirim. Ancak, gerçekçi olunduğu vakit, tüm bunların asıl sorunlarımızın reddedilemez bir parçası haline dönüştüğünü görmek mümkün olacaktır.

Ve aslında, PKK ve Kürt realitesinin çok geniş bir yayı-hm içerisine girmesinin, itibar ve erk kazanmasının da altında yatan temel aracı faktör budur! ERNK'nın raporunda belirttiği gibi, müziğin, insanları ne denli tesiri altına alabildiğini örneklendirerek gördüğümüz üzere bu aracın, aynı zamanda milli ve ferdi gayelerin gerçekleşmesi amacıyla da törpülendirilmesi şartıyla kullanıldığı muhakkaktır.

Osmanlı'nın gerçekleştirdiği fetih hareketlerinden sonra çalınan "Mehter" marşının ününü bilmeyen Avrupalı muhalif kuvvet stratejistleri yoktur. Öyle ki, bu marş eşliğinde sefere kalkışan Osmanlı kuvvetlerinin, bazen vuruşmak gereğinde dahi kalmadan fetih başarısı gösterdikleri, Osmanlı marşının duyulduğu düşman bölgelerde gayri-müslimlerin büyük bir korku ve psikolojik yılgınlık yaşadıkları ve marşın heybetinin etkisinde kalarak ellerini dahi kaldıramadan kaçtıkları veya teslim oldukları, esasen de birçok milletleri barındıran Osmanlı'ya duyulan bağlılığın ilham kuvveti olarak da bu müzikten etkilendikleri rivayetler arasındadır.

Yine Ekim Devrimi'ni yaşayan Rus halkını galeyana getiren, şartlandıran müzik değil miydi ki? Rusya'da, Lenin'in öncülüğü üstlenerek Marks'ın düşüncelerini ilk kez hayata sokan ve sosyalist iktidar projeleri tasarlayan bir lider olarak başlattığı halk direnişini doruğa ulaştırmada en büyük koz olarak müziği kullandığı ve devrim şarkılarının beyinlerde her çınlanışında halkın coştuğu ve daha azimli vurduğu aşinadır. Bu sebeplerden dolayıdır ki, evrim geçiren müziğin devrimsel boyutu da, temeli Rusya'da yaşanan Ekim Devrimi'ne dayanan kaynakça ile beraber tüm dünya sosyalistlerinin de aracı malzemesi haline dönüşmüştür.

PKK'nın kuruluşunda, gelişiminde ve aktif sahada silahlı mücadele tabanı yakalamasında da müziğin çok büyük rolü vardı. Öyle ki, bir şiar haline dönüşen "çavbella" isimli devrimci fışkırışın emaresi olan şarkının zamanla Kürt devrim projesine de uyarlanması müziğin devrimlerdeki rolünü de gözler önüne sermekteydi.

PKK'nın silahlı eylemlere geçmeden evvel Türkiye'deki Kürt yerleşim birimlerini ve kırsal alam kullanan peşmergelerin etkinliğini kırmak ve destek bulmak amacıyla yepyeni bir felsefeyle silahlı propaganda faaliyetleri yürüttüğü bilinmekteydi. Silahlı herhangi bir müsademeye özen gösteren, fakat beklenmedik saldırılara karşı da yanlarında silah bulunduran propaganda gruplan, özellikle 1982-83 yıllarında yolları üzerinde bulunan bütün civar köylere girmişlerdi. Vardıkları her köyde toplantılar düzenleyen militanlar, köylüleri etkileyecek, hayran bırakacak her türlü yöntemi kullanmayı da ihmal etmemişlerdi.

Silahlı propaganda sürecinde de müziğin etkileyici propaganda malzemelerinden biri olduğunu vurgulamak gerekmektedir. Belki de müzik, en hayati propaganda silahı olarak kullanılmıştır.

Aşikardır ki, Kürtlük içgüdüsünün güçlü ve ciddi bir dayatma noktasına gelmesini sağlayanlardan biri, sesi ve yorumlarıyla Kürtler arasından fazlasıyla itibar gören Şivan Perver'di. Şivan Perver, birçok toplumcuya göre; sadece güçlü bir sese sahip, Kürtçü bir sanatçı olarak nitelendirilse de, gerçekte bunun sadece böyle olmadığı, araştırıldığında rahatlıkla gözlemlenecektir.

Şivan Perver, aslında uğraş gösterdiği müzik dalıyla ideolojik tercihini de lanse etmişti. İdeolojik tercihinin dışa yansımasından dolayı idi ki, yıllar boyu vatanından uzak durmayı dahi göze almıştı. Ancak bu, O'nun, ulaşmak istediği beyinlere işleyemeyeceği mânâsına gelmemekteydi. Velhasıl binlerce kilometre uzaklardan dahi her Kürd'e nüfuz edebilecek durumda bulunmuştu. Nedeni; Kürtler'in beyinleri ile kalpleri arasına sıkışan duyguların sözcülüğünü layıkıyla yaptığı inancının yaygın olmasıydı. Dolayısıyla denebilirdi ki Şivan Perver, Kürtçülük içerisinde sembolize olmuş bir şahsiyet îdi.

PKK'nın silahlı propaganda yılları 1982-83 yıllarıydı. Bu yıllar içerisinde köylerde propaganda çalışmaları yapılıyordu. Komiteler kurulmuştu. Silahlı milis kadroları oluşturulmuştu. Bu süreci bizzat yaşayan militanlardan biri de PKK'nın MKYK üyesi olan Ebubekir (K) Halil Ataç idi.

Halil Ataç, beraber bulunduğumuz yıllarda (1992-93), silahlı propaganda dönemini anlatırken, bu sürece en fazla katkının Şivan Perver tarafından sağlandığını belirtmişti. Halil Ataç, Şivan Perver için şunları ifade ediyordu.

"Çok güzel sesi ve güçlü bir yorumu vardı. Beni bile kendisine hayran bırakmıştı."

Yılların kemikleşmiş savaşçılarını dahi duygulandıran bu şahsiyetin düşünceleri ne olursa olsun, yöntemi ne olursa olsun taktir edilmemesi mümkün müydü ki acaba? Bilinemez elbette ki!..

Halil Ataç, Şivan Perver'i güzel sesinden ve güçlü yorumundan dolayı beraberinde sürekli bulundurmuştu, propaganda sürecinde. Girdikleri her köyde, propaganda bitiminde Şivan Perver'e mini konser verdirtiyorlardı. Şivan'ın seçtiği şarkılar, genelde manevî duygulan kabartıcı nitelik taşıyordu.

Şarkılarını, çok etkileyici ve derinden dile döküyormuş Şivan Perver. Bazen şarkılarını yorumlarken ağladığı bile oluyormuş. Bölge insanlarının ne denli duygusal olduğu göz önünde bulundurulduğu vakit bu tür propagandalardan etkilenmemesi düşünülemezdi elbette ki.

Şivan Perver ile start alan psikolojik müzik sanatı sonraki yıllarda daha bilinçli kullanıldı.

Bir militanın nasıl gözü karalaşır? Bir militan nasıl ölüme gider? Bir militan nasıl dava adamı olur?

Bu soruların cevaplan yıllar boyu;

"Cesaret hapı içiyorlar, uyuşturucu madde kullanıyorlar!", şeklinde olmuştu. Bu hiç bir mantıkla ilişiklendirilemezdi. Çünkü uyuşturucu maddelerin tümü, gayet iyi bilinmekteydi ki, insanları geçici tesir altında bırakırdı. Devamlı kullanılması durumunda zamanla bağımlılık yapardı. Maneviyattan uzaklaştırırdı. Süreç içerisinde beyinsel yorgunluk ve fiziksel çöküş başlardı.

Esasen bunun anlamı, basit bir maddeye tapılmasıydı. Düşünmek, geçmişi ve geleceği mukayese etmek gibi insani kabiliyetlerden bireyleri yoksun bırakırdı.

Sonuç; toplumculuğun yerini kendiliğindencilik alırdı. Vücudun ana merkezi olan beyin hücrelerinin ölmesi kaçınılmaz olurdu.

Düşününüz bir kere, hiç motoru olmayan bir araç çalışır mıydı ki?

İnsan vücudu da bir araç gibi algılanabilir. Motor vazifesini üstlenen beyin, vücudun her karesini sinir sistemleri aracılığı ile yönettiğinden beyin hücrelerinin ölmesi demek bütün vücudun bundan olumsuz etkilenmesine ve dengesini kaybetmesine neden olurdu. Böyle bir insanın ne ruhsal, ne de fiziksel basanlar elde etmesini bırakın bir kenara, tamamen bulunduğu topluluğa ağır bir sorun olması kaçınılmaz olacaktı. Ha keza uyuşturucu kullananların dramları, acı tecrübeler kazanan tüm Türkiye toplumlarının malûmudur.

Zira, bir PKK militanının psikolojik dengesi ölçüldüğü vakit, uyuşturucu kullananların tam aksine sonuçlar ortaya çıkacaktır. Militanların ideolojik yanılgılara düştüğü süreç baz alınmaz ise, eylemsellikte ortaya koydukları taktik yeterlilik ve savaş prensibi, kendileri hakkındaki;

"Uyuşturucu kullanıyorlar!" savım boşa çıkartmaya yeter niteliktedir. Öyle sanıldığı gibi, hiçbir eylemin gözü karalılıkla başarıya ulaşması da mümkün değildir. Bu, zaten doğanın natüralizmine aykırı bir savdır.

Eylemlerin başarısı, savaş zihniyetine olan doğru yaklaşımlarda, taktik organizasyonlarda ve prensiplerde gizlidir. Ki, bunların da uyuşturucu kullanan kimselerce yapılabilirliği, gerçeklerle bağdaşmayacak kadar basit bir iftiradır. .Keza objektif olunduğu vakit, PKK saflarında uyuşturucu niteliğindeki her maddenin yasak olduğuna tanık olunulacaktır. Zaten PKK, öylesine yasaklarla dolu bir örgüttü ki, devletin ekonomisinin güçleneceği inancıyla Türk piyasasında satılan tüm sigaraların alımı ve kullanımı dahi men edilmişti. Sigara kullananlarınsa, sadece tütün ile yetinebildikleri ve ancak sigara kağıdına tütünü doldurup, sararak içebildikleri düşünülürse PKK'nın uygulamadaki hassasiyeti de anlaşılır olacaktır.

Tabii PKK militanlarının bu tür maddeleri kullanmamaları, bunun ticaretini yapmadıkları veya ticaretini yapanlara göz yumarak haracını kesmedikleri mânâsına da gelmemektedir.

Bazı şeyler vardır ki, bir insan üzerinde uyuşturucu maddeden daha etkili izler bırakır. Silahlı mücadele örgütlerinde buna beyin yıkama veya robotlaştırma metodu denmektedir. Militanların dış dünya ile bağlantıları kesilerek sadece iki gücün dengesi üzerine yoğunlaşmaları sağlanır. Yaşamayı dirençli kılmak, ölmemek için öldürmeyi öğrenmek, zaferi savaş sanatı ile elde etmek silahlı mücadele örgütlerinde birer felsefi slogan olarak yaşatılır. PKK'da yaygın bir söylev olan "Direnmek Yaşamaktır" sloganı buna, bariz bir örnek teşkil etmektedir.

Her ne kadar örgütler güçlü olsalar dahi silahlı müsademe yürütenlerin, yitirdikleri arkadaşlarının, liderlerinin ardından paniğe kapılmaları kaçınılmazdır. Bazen ibre lehte işlemeyebilir. Kanlı çatışmalara girenlerin, bir gün öncesinde şakalaştıkları arkadaşlarını bir kaç dakika içinde kaybetmelerine birinci elden tanıklık etmeleriyle korkuya, karamsarlığa, psikolojik çökünteye kapılması muhtemeldir. Kürt mücadelesinin simgesi olduğu iddiasıyla silaha sarılan PKK içerisinde de bu tür vak1 alarm yaşanması doğaldır. Aşikardır ki, böylesi trajik olaylar süreç içerisinde peşpeşe yaşanmıştır.

PKK, bunun alt edilmesi için de oldukça etkili psikolojik içerikli bir silaha sarılmıştır. Bunun adı da müziktir.

Evet, PKK, sadece silahlı propaganda dönemecinde değil, silaha sarıldığı günden itibaren de büyük bir koz olarak müziği kullanmaktan da geri kalmamıştır. Diyebilirim ki, PKK, mücadelesinde militanları ile arasında müziği köprü olarak kullanmıştır.

Esasen de müziğin, zaferin dayatıcı araçlarından biri olduğunu vurgulayarak ne denli güçlü bir savaş malzemesi olduğunu belirtmek zaruridir.

Öldürülen elemanlarını müziğe konu eden PKK, onların bir yılgınlık kaynağı olmaması için adlarına şarkılar besteleyip, bu sarkılan kahramanlık şiarlarıyla donattırmış ve tüm kırsal gerillası içerisinde bu şarkıların beyinlere işlenmesini sağlamıştır. Bunun temin ettiği avantajlara ayrıntısıyla girmenin pek gereği yoktur sanıyorum. Etkileyici olduğunu kabul etmek gerekmektedir. Böylelikle Ölenler, PKK'nın deyimiyle şehit düşenler, diri iken olamadıkları kadar tehlikeli, bir o kadar da etkileyici olmuşlardır.

Abdullah Öcalan'ın bu konularla ilgili talimatlarına göz gezdirdiğimizde daha ayndınlatıcı fikirler kazanmak zor olmayacaktır. Öcalan, talimatlarından birinde şunları söylemektedir:



"(...) ve aslında düşmana her saldırışımızda döktüğümüz şehit kanları bizi ürkütmemelidir. Onlar, bizim için karanlıktaki bir ay ışığı kadar değer taşımaktadırlar. Öncümüzdürler. Özgürlüğün sembolüdürler. Onları her hatırlayışımızda korkumuzu yeneceğiz, düşmana karşı daha hırslı vuracağız. Onların şehitlerimize acımadığı gibi, biz de onlara acımayacağız."

Görüldüğü üzere A. Öcalan, örgüt amaçlan doğrultusunda savaşanların dirisini kullandığı gibi, ölmüş hallerinden de nema elde etmekteydi. Ve onları militanların rehberi yapan realize kaynağı, bazen birkaç tümce ve esasen de müzik idi; ve adı da konmuştu: "Bir'anina Şehidan."

1986 yılında Gabar Dağı'nda vurularak öldürülen efsanevî militan Mahsun Korkmaz için bestelenen "Heval Agit", Mazlum Doğan için uyarlanan "Sera Kurdan", Hayri Durmuş için söylenen "Heval Xeyri" vb. yüzlerce şarkı basit birer örneklerdir.

Bu tür şahıslar üstüne bestelenen ve örgüt ile militanlar arasında köprü olarak kullanılan bu şarkılar, kabul etmek gerekir ki, olabildiğince ateşleyici olmuştur. Nedeni ise; mili-tanlardaki inancın duygu ile bütünleşme si di r.

Peki, nedir inanç ile duygunun bütünleşmesi?

Bu sorunun cevabı aşağıda okuyacaklarınızla sanırım kendiliğinden çözülüp aydınlanacaktır.

Belirttiğim üzere müzik, PKK ile militanlar arasında bir köprü vaziyeti görmüş olmakla beraber, örgüt ile halk arasında da Önemli bir halka olmuştur. Kürt halkına Kürtlük hissini veren, milli şuuru tanıtan faktörlerin de başında geliyordu müzik. Özellikle Kürtçe telaffuz edilen ve kariyer sahibi kimselerce yorumlanan müzikler, yıllar boyu yasaklar kavramı nedeniyle yüreklerin derinliklerinde biriken körel-miş duygulara öncülük yapınca bilinçli veya bilinçsiz bir kitle meydana gelmişti. Buna ister duygu sömürüsü deyin, ister başka birşey; gerçek olan buydu!

PKK, halka, devletten daha iyi nüfuz ediyordu bir dönem. Üstelik bunun önemli bölümlerim de müzik denen psikolojik sanat yöntemi ile başarmıştı.

PKK'nın ideolojik gayesi olan Kürt ve Kürdistan üzerine derlenen duygu içerikli müziğe duyulan talebin asıl nedeni Kürt halkının özünü yansıttığına olan inançtan ileri geldiğini önceki konularda da belirtmiştim. Kürtçe müziğe duyulan hasretin de bu inançta büyük dürtücü payı vardı.

Dikkat edilirse Cumhuriyetin ilanından 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal dönemine kadar geçen süre içerisinde Kürtçe müzik, sınıf ve amaç ayrımı yapılmaksızın yasak ilan edilmişti. Kürtler, kendi anadillerini kullanamamak gibi temel insani haklarından çağdışı muameleler neticesinden mahrum bırakılmışlardı. Ki, dillerine özlem duymaları ve tepkili olmaları da zamanla doğallaşmıştır.

PKK'nın ideolojik ve felsefi inancını hazmedemeyen bir çok Kürt bile, yasak kavramı ile inatlaşarak gizliden de olsa düğün, eğlence vb. kültürel kaynaşmalarda PKK'nın propagandasını içeren müzikleri dahi işlemişlerdir. Buna, yasaklara karşı duyulan haz demek daha mantıklı olacaktır.

Eğer ki, hiç PKK'ya rağbet etmeyenler bile, bu tür müziği bir tepki sonucu işliyorsa bunun da PKK'lılaşmanın ilk adımı olarak nitelendirmek pek yanılgılı bîr karar olmayacaktır.

Bu konu ile alâkalı daha fazla ayrıntı içerdiğine inandığım Cigerxwüyn isimli Kürt kökenli bir sanatçının dönüşümü pek ilgi çekicidir.

Cigerxwüyn isimli bir Kürt ozan vardı. Aynı zamanda namazında niyazında inançlı bir insan olup, imamlık yaptığı da rivayetler arasındadır. Yıllar nelere gebe kalmamıştı ki! Nice insanlar değiştiği gibi, Cigerxwüyn de çok anormal biçimde değişime uğradı, yıllar içerisinde.

İmamlık yaptığı dönemlerde ibadetini, yaptıktan sonra bir köşeye çekilir, sürekli şiirler yazardı. Yazdığı şiirlerde, nerelerden esinlendiği bilinmemektedir; ancak tamamen milli duygular üzerine idi. Kendisini yazdığı şiirlere öylesine bağlamıştı ki, bunu bir mesleki vazife haline dönüştürmüştü. Şiirleri öylesine samimiyet kokuyordu ki, bitiminde kendisi bile bu akışkanlığına hayret ederdi. Yani kendi yazdıklarının tesiri altında kalıyordu. Gün gelir, bu şiirlerin kendisini ideolojik boyutu olan alanlara taşıdığını fark eder olurdu. Bulunduğu yolun yanlışlığından veya doğrulundan ziyade duygularıyla hareket ediyordu. Siyasal bir oluşum içerisine de kaymıştı. İşte bu realite, O'nu taraf olmaya zorlamıştı. Nihayetinde bir köylü ozandan devrimci bir kişilik doğdu. Çelişkileri ile bir yaşam felsefesi içerisinde bu şahsiyet, kendi ürünlerine duyduğu zaafiyet sonucu hedef edindiği ideallerine sırf ulaşmak adına Marksist olmayı dahi kabul etmişti.

Kürtlerin gözde sanatçılarından olan Şivan Perver'in de Cigerxwüyn'den etkilendiğine ve onun şiirlerini şarkılarına taşıdığına ve bu nedenden dolayı da siyasal misyonerlik kazandığına işaret etmek gerekmektedir. Şivan Perver'in bu eserleri çaldığı iddia edilsin veya edilmesin bulunduğu konuma ulaşmış olması bir nebze Cigerxwüyn'ün yazdığı şiirlerle bağdaşıktır; O'na borçludur.

Verilen örnek, insanların müzik sanatından nasıl da etkilenebileceğine açık kanıttır. PKK, yıllar sonra Kürt ve Kürdistan üzerine bestelettiği müziği daha modern imkanlarla Kürt halkının hizmetine sunarak da önemli bir aşama katetmişti.

Türk tarihinde, nedendir bilinmez Kürt efsanesi hiç yer kaplamaz. Kürtler, milyonlarla ifade edilmesine ve geniş bir alam işgal etmelerine rağmen nasıl olur da Türk tarih sayfalarında yer edinememişlerdir?

Bu, tarihî bir kuşkudur! Kuşkuların giderilmesini sağlayacak inandırıcı tek bir bilimsel teorinin de yapılamamış olması düşündürücüdür. Doğal olarak bu, insanların içindeki araştırma merakım daha bir arttırmıştır, isimsiz cisim olmak bir rahatsızlık oluvermiştir. Nihayetinde olmayan bir vatanın milleti, isimlerim taşıyan bir oluşuma özlem ve ihtiyaç duymuşlardır. Özleme giden yolun perdesini aralayan kaynak, isimsiz millete ismi ile hitap eden müzik sanatı ve bunu kullanan da PKK olunca, halkın PKK'da armonik bir değer araması zor olmamıştır. Nitekim;

"Ben PKK'nın yöntemini beğenmiyorum, ama yine de o, benim bir parçamdır," şeklinde düşünenler de çoğunlukta bulunmuşlardır.

ERNK'nin raporunda ifade ettiği Şehriban, Zazan-Welat, Xelil Xemgin vb. gibi Kürt sanatçılar geçmiş özlemlerin aydınlanması amacıyla türeyen tepki tohumlarıydılar. Fakat halkın PKK'ya sempati duyması gayesi ile kullanılan sanatçılara PKK'nın güven duymadığı veya basit bir kullanım araçları olarak gördüğü süreç içerisinde re alize olmuştu.

1992 yılında Tatvan Doğu Anadolu Fuarı'nın açılışına katılan sanatçılardan Şehriban-i, doğal olarak propagandasını yaptığı örgütün kırsaldaki militanlarını görmek istemiş, kırsal militanlarının başı olan Âli kod adlı bölge sorumlusu;

"Ona güvenmiyorum. Ajan olabilir" gerekçesi ile bu talebi geri çevirmişti. Oysa ki, Şerhiban-i'nin şarkılarında kullandığı tek bir sözün dahi bir çok kırsal gerillasından bile daha etkili olduğu aşina idi. Sayısız militanın PKK'ya katılımıyla da bu bayan sanatçının rolü çok büyüktü. Aşikardı ki, Şehriban-i'nin kasetini dinleyenler uzun süre bunun etkisinden kurtulamamışlardı. Ağlayanlara dahi şahitlik ettiğim bolca örnekler vardı.

Müziğin kitle üzerindeki tesirini bilen ERNK militanları, bakınız bunu nasıl değerlendirmekteydiler:




Dostları ilə paylaş:
1   ...   23   24   25   26   27   28   29   30   31


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə