Röportaj: Levent Köker

Sizin üçün oyun:

Google Play'də əldə edin


Yüklə 63.99 Kb.
tarix26.01.2018
ölçüsü63.99 Kb.

Röportaj: Levent Köker
Çoğulculuk Olmadan Demokrasi ve Sivil Toplum Olmaz

Sivil toplumun bu sayısında siyaset bilimci ve siyaset bilimi teorisi üzerine yazdığı kitaplarıyla tanınan Abant İzzet Baysal Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Prof. Dr. Levent Köker’le röportaj yaptık. Levent Köker konuşmasında çokkültürcülük ve demokrasi, sivil toplumun ilişkilerini teorik ve tarihsel perspektiften anlatarak modern devletin kültürel çokluğu tekleştirici yönünün altını çizdi. Leven Köker’in de belirttiği gibi uluslaşma süreçlerinin kültürel çoğulculuğa tahammülü yoktur zira meşruiyetini homojen olduğu varsayılan sekülerleşmiş bir toplumsal yapıdan almaktadır. Bu gün çokkültürlülük açısından öne çıkan siyasal ve kültürel taleplerin nedeni de ulus devletin tekleştirici politikalarla kendi meşruiyetini daha fazla sürdürememesidir.


Atıf:
“Çoğulculuk olmadan demokrasi ve sivil toplum olmaz”: Levent Köker’le yapılan röportaj (2004). Sivil Toplum, 2 (5), ss.xx-xx

Levent Köker Prof. Dr.


Abant İzzet Baysal Üniversitesi, İİBF,Uluslararası İlişkiler Bölümü e-posta: leventkoker@yahoo.com Adres: Abant İzzet Baysal Üniversitesi, İİBF,Uluslararası İlişkiler Bölümü, Bolu

Yayınlarından Seçmeler: Kral Devlet ya da Ölümlü Tanrı (Metanet Ali Ağaoğulları ve Cemal Bali Akal ile birlikte) Ankara: İmge Kitabevi Yayınları, 1993. ! Tanrı Devletinden Kral Devlete (Mehmet Ali Ağaoğulları ile birlikte) Ankara: İmge Kitabevi Yayınları, 1992. ! Modernleşme, Kemalizm ve Demokrasi, İstanbul: İletişim Yayınları, 2004. ! İmparatorluktan Tanrı Devletine (Mehmet Ali Ağaoğulları ile birlikte) Ankara: İmge Kitabevi Yayınları, 1991. ! İki Farklı Siyaset, Ankara: Vadi Yay, 1998. ! Demokrasi Üzerine Yazılar, Ankara: İmge Kitabevi Yayınları, 1991.



ÇOĞULCULUK OLMADAN DEMOKRASİ VE SİVİL TOPLUM OLMAZ

S.T: Hocam kültürel ve siyasal çoğulculuk probleminin kaynağı nedir sizce?


L.K: Modern toplumlarda insanların bir arada yaşamalarının karmaşıklaşmasıyla beraber çeşitliliğin, daha doğrusu farklılıkların arttığı da bilinen bir gerçektir. Dolayısıyla çok homojen toplum birimleri arıyorsak bunlar için belki bir kadim tarihî vakıa olarak kandaşlığa gitmek lâzım. Orada belki farklılaşmanın neredeyse minimal olduğu bir yapı görebiliriz ama bütün medenî toplumlar farklılaşmış toplumlardır. Bu manada bütün medenî toplumlar aynı zamanda çoğulluk içerirler. Bütün medenî toplumlarda bu çoğulluğu yaratan çeşitli farklılaşma eksenleri vardır. Buna karşılık modern toplum ve devlet yapılarına özgü bir ilke olarak çoğulculuk, aslında siyasal örgütlenme bakımından kurucu bir işlev görür. Çoğulculuk bu manada istenilen bir şeydir, çoğulluk gibi olanı (farklılıkların mevcudiyetini) belirtmekle yetinmez, olması gerekeni (farklılıklara eşit saygı gösterilmesi gerektiğini) de ifade eder. Bu bakımdan, çoğulluğun en gelişkin örnekleri olarak modernite öncesi döneme ait Roma İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu gibi çok etnik ve dinî gruplu toplulukları bir kenara bırakıp modern zamanlara geldiğimizde, kronolojik olarak birbirini takip eden bir gelişme izleyebiliriz. İmparatorlukların, monarşilerin, feodal yapıların, bunlara bağlı olarak kurulmuş olan hanedanlıkların veya beylik gibi örgütlenmelerin bölünmesiyle birlikte bir anlamda iktisadî olarak da kapitalizmin yükselişine denk gelen bir devrede Avrupa tarihinden başlayarak ama giderek dünya ölçeğinde yaygınlaşan bir süreçte şöyle bir siyasî formasyon karşımıza çıkıyor: Merkezî bir politik teşkilatlanma, bu politik teşkilatlanmanın kendisini şahsî, kişisel, akrabalık türü, cemaat türü ilişkilerle değil de, genel ve objektif olduğu kabul edilen, öyle olmaları istenen hukuk normlarıyla meşrulaştırdığı, bu meşrulaştırmanın dayanağını ise başlangıçta ilâhî, yani kutsal, sonradan da dünyevî kaynaktan devşirmeye yöneldiği bir devlet oluşumuyla yüz yüze geliyoruz.

Sosyal bilimciler bunu modern devletin oluşum aşaması olarak görüyor. Modern devletin bizim konuştuğumuz çoğunluk, çoğulculuk problemi bakımından anlamı şu: Modern devlet hem yönetim aygıtını, bürokrasisini, hem de yönetim aygıtının meşruluk kaynağını oluştururken mutlaka hukuka dayanıyor. Hukukun kaynağını ise toplumda buluyor. Toplum ise farklı gruplardan, yani çeşitli bölünme eksenleriyle birbirinden ayrışmış sınıflardan, zümrelerden ve/veya tabakalardan meydana gelmiştir. Buradaki zümre ve tabaka kelimesini özellikle feodal manada (örneğin, Fransız Devrimi öncesinin Etats Généraux –Genel Tabakalar– meclisindeki feodal hukukî tabakalar anlamında) kullanmadığımı açıkça vurgulamam lâzım. Sınıflar ve sınıfların da hem içinde hem ötesinde farklılaşmaların tabakalaşmaların olduğunu sosyolojik olarak bildiğimiz için, gruplar arasındaki farklılaşmadan söz ederken, statü grupları, zümreler yahut tabakalar, anlayışının Marx’ın sınıf kavramıyla bir arada gerektiğini kabul ediyorum.



Şimdi, modern devlet hukuk temelli merkeziyetçi yönetim aygıtı olarak karşımıza çıkıyor, dedik. Böylelikle, hukukun modern devleti âdeta oluşturucu niteliğini bir kez daha vurguladıktan sonra, meselemiz, artık bu hukukun nereden kaynaklandığı meselesi olmaktadır. ‘Hukukun kaynağı nedir?’ sorusuna modern devletin tarihî gelişimi içerisinde nasıl cevap verildiğini biliyoruz: Modern devletin ilk evresi diye düşünebileceğimiz monarşi döneminde modern devletin dayanağını oluşturan hukukun kaynağı kutsallık; ilâhî veya tanrısal bir kaynak şeklinde ifade edilmiştir. Siyasî düşünceler tarihindeki kralların kutsal hakları veya tanrısal hakları öğretisi mükemmel bir biçimde işaret etmiştir. Bu, aslında, sıradan bir tarih bilgisinin yahut bilgisizliğinin ilham edegeldiğinin aksine çok da uzun sürmüş bir dönem değil. On yedinci yüzyıldan on sekizinci yüzyılın sonuna kadar süren bir dönem. Fransa tecrübesini modern devletin gelişmesi açısından bir prototip olarak alırsak, 1680’lerle 1789 arasında böyle bir mutlak monarşi ve onun meşruiyet temeli olarak kralların kutsal hakları öğretisinden söz edebileceğimiz yaklaşık yüz yıllık bir dönemden söz edilebilecektir. Modern devleti, hukukî dayanağı ile birlikte düşünürken diğer unsur onun seküler karakteridir. Seküler sözcüğünü özellikle tercih ettim; din-devlet işlerinin birbirinden mutlak surette ve öncelikle hukuken ayrılması anlamında lâiklik terimi, modern devletin tarihi gelişiminin tüm Avrupa ölçeğindeki serüvenini tam olarak kapsayamayan bir darlık ifade ettiği için. Yani, modern devletin kendi varlığını ve meşruluğunu dünyevî bir kaynaktan türettiğine işaret etmek anlamında seküler sözcüğünü kullandım. Bu, Fransa tipi bir lâiklikle olabileceği gibi başka versiyonları da bulunmaktadır. Seküler terimini bu çeşitliliği kavrayabilelim diye kullanıyorum. Şimdi geldiğimiz nokta şu: Modern devlet merkeziyetçi bir yönetim aygıtı olarak meşruluğunu toplumun rızasına dayandırır. Toplumun rızasına dayandırırken toplumu ve kendisini bir şekilde hukuk aracılığıyla kurmak ister. Çünkü toplum farklılıklardan meydana gelmektedir. Bu farklılıkların türdeş bir rıza üretmesi -on yedinci yüzyıl düşünürlerinin ifade ve ima ettikleri gibi türdeş rızaya dayalı bir toplumsal sözleşme- mümkün müdür? Biraz zor görünüyor. Özellikle J. J. Rousseau’nun söylediği türde her şeyi ve herkesi kapsayıcı genel bir irade formülasyonu modern devletin üzerine inşa edildiği toplumsal yapının farklılaşmışlığı karşısında çok da savunulabilir bir durum değil. Bu durumda modern devletin oluşum sürecinde şöyle bir ikilemle karşılaşıldığını söylersek yanlış olmaz, sanıyorum: devletin tekliğine karşılık toplumun çoğulluğu. Bu durumda da temel soru hemen karşımıza çıkmaktadır: Toplumun çoğulluğu devletin meşruluk kaynağı olabilir mi? Bu, bir bakıma modern dünyada eşyanın tabiatı gereği zor görünüyorsa, o zaman devletin tekliğinden modern devlet vazgeçemeyeceği için toplumun tekliğini bir şekilde ve öncelikle de siyaseten seviyede üretmek durumunda. Burada modern devletin doğrudan başvurduğu formül, Gellner’in güzel ifadesiyle söyleyelim, bir siyasî meşruiyet ideolojisi olarak milliyetçilik ideolojisi. Yani artık ulusal bir devlet olan modern devletin meşruiyet kaynağını da kültürel bir teklik olarak inşa etmek durumunda olduğu ulustan türetmeye yönelmesi. Bunun, yani milliyetçiliğin, sadece bir olması gereken toplum modeli anlamında homojen bir ulus yaratmak için siyasî iradenin devreye girmesi ve böylece bir ulus oluşturma sürecini topluma tepeden ve cebren yaşatması şeklinde anlaşılması hâlinde, bir bakıma toplumu, sanki onu yönetenlerin iradesine bırakılabilecek âdeta keyfî bir tarihî ürün olarak görmek gerektiğini de kabul ettiği zannedilebilir.

Hâlbuki böyle değildir. Bir kere milliyetçilik, ulus diye tarif ve inşa etmeye yöneldiği toplumu bir tarih içinde kavramaya yönelirken, bir siyasî meşruiyet ideolojisi olarak sahip olmak isteğini ulus oluşturucu irade özgürlüğüyle de asılında çelişmektedir. Ayrıca, ulus devletin milliyetçilik diye bilinen bir siyasî meşruiyet formülasyonu olarak ortaya çıktığı dönemle hemen hemen aynı zamanda oluşan bir sanayi toplumunun geliştiğini de görmekteyiz. Bütün klâsik metinlerde ve hatta yeni metinlerde de, modern zamanlar nitelememizi mümkün kılan iki büyük dönüşümden bahsedilir. Bunlardan biri Fransız Devrimi ise, diğeri Sanayi Devrimi’dir. Dolayısıyla Fransız Devrimi’nin bir ürünü olduğunu söyleyebileceğimiz ulus devlet olgusu Avrupa ölçeğinde de olsa bir yaygınlık kazanırken, aynı zamanda Avrupa’da ve Kuzey Atlantik ülkelerinde başlayıp dünya ölçeğinde yaygınlaşan bir sanayi kapitalizminin de eş zamanlı olarak ortaya çıktığını hatırda tutmamız gerekiyor. Böyle baktığınız zaman yine Ernest Gellner’ın işaret etmiş olduğu bir bağlantıya geliyoruz. Bana da çok mantıklı gelen bir bağlantı bu: Ulus devlet ve ulus devletin kurucu ideolojisi olan ulusalcılık veya milliyetçilik ile sanayi toplumunun homojen bir kültürel yapı ihtiyacı birbirini tamamlıyor. Böylece devletin tekliği ulusal varlığın tekliği, ulusal kültürün tekliği ve bunların birliği aslında bir ideolojik tercih ve dolayısıyla siyasî iradenin indîliğine imkân veren bir özellikmiş gibi karşımıza çıkarken, aynı zamanda sanayi toplumunun da bir ihtiyacına cevap vermiş oluyor. Dolayısıyla, kapitalist sanayi toplumunun belirlediği koşulların ürünü olan ve önce Avrupa’da sonra da küresel ölçekte, farklı toplumların özgün tarihî koşullarını da içererek ortaya çıkan milliyetçiliğin temellendirdiği ulus devlet, sosyo-ekonomik ve kültürel farklılıkları unutturma ve siyasî kimliğin türdeşliğini hatırlatma ve tekliğini inşa etme hedefine bağlı olarak, toplumsal farklılaşmaları siyasî sürecin dışına itmeye yönelmiştir. Başka türlü söyleyecek olursak: Pre-modern dünyada imparatorlukların (Roma, Osmanlı, Çin) içinde bir arada fakat birbirlerinden ayrı, yalıtılmış toplumsal cepler olarak barınabilen farklı etnik ve dinî grupların, ulus devletler içinde varlıklarını ancak kendilerini siyaset sahasından çekerek sürdürebilmeleri gibi bir durumla karşı karşıya kalmışlardır, diyebiliriz. Sosyo-ekonomik ve kültürel farklılıkların siyasî amaçlar da içeren bir biçimde kamu sahasına çıkmaları, bu anlamda aleniyet (publicity, kamusallık) kesp ettikleri zaman, bunlara izin verilmediğini veya bunun pek istenmediğini görüyoruz.

Neden acaba? O modern devletin, o devleti kuranların, oluşturanların, dünyanın çeşitli yörelerinde bu siyasî oluşumlara imza atanların tercihleri bu yönde olduğu için mi, yoksa böyle bir şeye ihtiyaç olmadığı için mi?

Herkesin aynı dili konuşması bu konuşulan dilin standart bir biçimde yazılması ve okunması, bu dilin -yazı dilinin- olabildiğince çok sayıda insan tarafından okunabilir ve yazılabilir bir dil olması, okur yazarlık oranının yükseldikçe yükselmesi gerekmektedir homojen bir toplum oluşturmak için. Meselâ okuma yazmanın yaygınlaştırılması niye Romalılar tarafından düşünülmemiştir; niye Osmanlılar okuma yazma seferberliği başlatmamıştır? Çünkü onların toplumda bir homojenleşmeye ihtiyaçları olmamıştır.

Meselâ sanayi öncesi (veya sanayi toplumu niteliği taşımayan) toplumlarda dilde farklılıklar vardır. Örneğin Osmanlı İmparatorluğu’nda edebiyat dili Farsça, ibadet dili Arapça, devletin siyasî dili Osmanlıca. Modern bir devlette bunu göremezsiniz. Modern bir devlette devletin dili, hukukun dili, yurttaşların dili, eğitimin dili, edebiyatın dili, kültürün dili ve hatta ibadetin dili (İncil’in Almancaya tercümesi ile sembolik ifadesini bulan Protestanlık hareketinin on altıncı ve on yedinci yüzyıllarda Avrupa’daki ulus devlet oluşumlarında nasıl bir başlangıç evresi olduğuna hemen dikkat çekelim) tektir. Bunun en ideal tipik ifadesi aslında ulus devlet; formülü ise ulusalcılık veya milliyetçiliktir.

S.T: Problem nerede peki?

L.K: Devlet bir yönetim aygıtı olarak toplumu kurarken, yönetirken, o toplumun sorunlarını bir şekilde çözmeye çalışırken meşruluğunu bu toplumu meydana getiren kesimlerin rızasından almak zorunda. Fakat bu toplumu meydana getiren kesimler farklı olduğuna göre, farklı şeyler isteyeceklerdir. Farklı talepler olacak ve bu farklı taleplere karşı devletin farklı çözümler üretmesi gerekecektir. Modern devletin bütün farklı talepleri aynı anda, bir defada veya hepsini tatmin edecek şekilde karşılaması mümkün olmayacağına, insanların ihtiyaçlarının sınırsız, kaynakların da kıt olması yüzünden bir iktisadî eşitsizlik ortamında bulunulması kaçınılmaz olduğuna ve ekonomik talepler tümüyle yerine getirilemeyeceğine göre, birileri memnun ve dolayısıyla devlete razı olacaklar, başka birileri de gayrimemnun olacaklar; dolayısıyla devlete razı olmayacaklar ve direnme odakları oluşturabilecek bir potansiyel taşıyan, düpedüz isyankâr toplumsal kesim veya kesimleri meydana getireceklerdir. O zaman devletin aslında bu farklılıklarla belirlenen sosyal alan karşısındaki pozisyonu, sürdürülmesi pek de kolay olmayan bir pozisyondur. Çünkü devlet artık ferdiyetçi ve kudretli, hatta belki bir yeryüzü Tanrısı gibi her şeye yetecek kadar güçlü olsa bile, kaynağını ilâhî bir varlığa dayandıramıyor, dayandırmaya kalkışsa da ikna edici olmuyor, olamıyor.

Dolayısıyla modern devlet, aslında on dokuzuncu yüzyılla başlayıp yirminci yüzyılın ilk yarısına kadar devam edip orada biten bir sürecin sonunda bu farklılıkları şöyle bir yola sokup biraz ehlîleştirmiş gibi görünüyordu: Günümüz dünyasında bildiğimiz bir terminoloji ile söylersek kültürel farklılıkları siyasî olarak ifade etme talepleri ile karşı karşıyayız. İster kimlik politikası deyin, ister kültürel kimliklerin siyasî yansımaları deyin, adını ne şekilde koyarsanız koyun bugünün dünyasında on dokuzuncu yüzyılın son bölümüyle yirminci yüzyılın ilk yarısı boyunca pek görmediğimiz türden, klâsik, yerleşik Batı demokrasilerinin pek aşina olmadığını zannettiğimiz türden bazı sosyal talepler ortaya çıkmıştır. Bu talepler zinciri, ulus devletin algılayışında kendi içinde, kendisini tanımlarken aslında dışarıda bırakmak istediği homojen bir kültür olarak ulusal kültürü formüle ederken insanlara unutturmak istediği, hatırlanmasını engellemeye çalıştığı etnik, yöresel, lokal, kısmî aidiyetlerin bir anlamda ifade bulduğu bir başka süreci gösteriyor.

S.T: İnsan hakları öğretisi çoğulculuk ve çokkültürlülük talepleriyle birlikte ortaya çıkan talepleri karşılamada yeterli olmuyor mu?

L.K: Bütün insanların insan haklarına sahip olduğunu vazeden bir doğal hukuk öğretisi toplumda bazı sorunları çözmeye yarayabiliyor. Meselâ tüm insanların mülkiyet hakkına sahip olmak bakımından hür ve eşit yaratılmış oldukları türünden kapitalizmin yükselişinde mutlaka yeri olan ve orada anlamlı olan bir öğreti insanlar arasında din, dil, ırk, cinsiyet vs. gibi farklar yapılmaması gerektiğini söylüyor. Aynı şekilde kendi kaderlerini tayin etme noktasında siyasî özneler olarak bütün insanların kendi fikirlerini söyleme hakkına sahip olmaları talebi oldukça anlamlı bir siyasî taleptir ve burada da vurgu, farklılığa değil eşitliğedir. Genelin talepleri olarak insanların insanca yaşamak için içinde yaşadıkları toplumdan bazı temel ihtiyaçlarının her ne pahasına olursa olsun karşılanmasını talep etmeleri anlamında sosyo-ekonomik bir hak ve özgürlükler talebini de insan haklarının tarihinden biliyoruz. Ama şimdi yeni olan şu: İnsanlar kendi kültürel yani etnik ve dinî ilkelerinden yahut başkaca ilkelerden türettikleri hayat tarzları öncelikli mensubiyetlerinden kaynaklanan farklılıklara siyasî olarak müsamaha gösterilmesini, siyasî olarak bu kimlikleriyle kabul edilmeyi talep ediyorlar. Problem burada ortaya çıkıyor. İnsanın, anayasal bir düzende, hukukun üstünlüğü prensibine dayalı olarak farklılıklarıyla birlikte nasıl yaşayabileceği gayet iyi biliniyor. Ama şunu bilmiyoruz: Farklı etnik ve dinî cemaatlerin siyasî anlamda kendilerini kolektif özneler olarak ifade ettikleri bir siyasî form nasıl olur?

S.T: Sorun kolektif kimliklerin daha fazla ön plâna çıkmasından mı kaynaklanıyor?


L.K: Kolektif kimlikler bütün kimlikler gibi tarihsiz veya tarih dışı veriler değillerdir. Kolektif kimlikler oluşmuş kimliklerdir; dolayısıyla aslında tarihseldir. Şunu hiç akıldan çıkartmamamız lâzım ki, kimlikler bireylerin aslında seçmediği ürünlerdir. Bunu, elbette bireylerin kimliklerini öyle pazardan mal seçer gibi seçtikleri manasında söylemiyoruz. İnsanlar, kendi iradî seçimlerine bağlı olmaksızın dünyaya geldikleri anda hangi etnik veya dinî grubun mensubu olarak dünyaya gelmişlerse, o grup içinde kimliklerini bir defada ve hiç değişmeyecek şekilde oluşturdukları gibi bir husus aslında tarihselliği inkâr eden bir değerlendirmedir ve gerçek de değildir. Kimliklerin değişmez, değiştirilemez olduklarını, bir defada ve tüm zamanlar için oluşturulduğunu söylememiz hâlinde, kimlikleri tarihsel kurgunun ötesine taşıyıp kutsallaştıracağımızı, yani tarih dışı kavramlar hâline getireceğimizi işaret etmek için bunu söylüyoruz. Normal olarak kimliklerin tarih dışı olmadığını belirtmek için bunu söylüyoruz. Aslında bunun, yani kimliklerin tarihselliklerinin farkına varamamak, adına şimdilerde kimlik politikası da denen meseleler yumağını iyiden iyiye karıştıran, zorlaştıran etkenlerin belki de en önemlisidir.

Dünyaya gelen bir insan yavrusu aklı erdiği zaman nasıl bir insan olmak istediği konusunda kararını dünyaya gelmiş olmakla veremez. Yani hiçbir çocuk -takdir edersiniz ki- ana babasını seçme hakkına sahip değildir. Dolayısıyla ana dilini seçme hakkına da sahip değildir. Belki ana babasının ve yakın çevresinin içinde yaşadığı kültürel ortamı da seçme hakkına sahip değildir. Dolayısıyla seçmediğimiz bir dünyaya geliyoruz ve seçmediğimiz bir ortam içinde yetişiyoruz, ondan sonra da bir kimliğimiz oluyor. Şimdi bu kimliğimizin hiçbir zaman değişmeyeceğini, bunun bir ahistoik, tarih dışı bir veri olduğunu kabul ederek, bir normatif prensip bulamayız. Meselenin gelip düğümlendiği nokta budur. Başa dönersek, çokkültürlülük ve bir arada yaşama sorunu ile ve bu sorunun siyasî niteliği, aslında, insanların temel hak ve özgürlükler, siyasî haklar, sosyo-ekonomik haklarını almalarını içeren süreçlerin yaşanmışlığı temelinde şimdi gelinen noktada insanların kendi kültürel özgürlüklerini yaşama haklarını da talep etmeleri, bu talepleri siyasîleştirmeleri sonucunda gündeme oturmuş bulunan milliyetçilikten farklı bir siyasî meşruiyet formülü arayışıdır.

S.T: Ulus devlet meselesine geri dönelim isterseniz. Bu taleplerin karşılanması ulus devlet için ne tür bir sıkıntı yaratır ki bu kadar sert ve net bir biçimde bu talepler bastırılıyor?

L.K: Ulus devletin homojenlik zeminine dayalı formülasyonu bu taleplere cevap vermekte yetersiz kalıyor. Yetersiz kalmanın ötesinde, bu talepler karşısında bu talep sahiplerinin veya bu taleplerin ifade ettiği toplumsal oluşumların baskı altına alınmasını hedefleyen otoriter ve hatta yer yer duruma göre totaliter potansiyeller içeren antidemokratik tepkiler gösteriyor. Lâkin bunun öbür tarafında ne var? Yani insanların kendilerini sadece bir grubun mensupları olarak ifade ettikleri bir siyasî teşkilatlanmanın formu ve bunun normatif prensipleri nasıl olur? Bu konuda insanlığın bir tecrübesi var mı? Yok. Olabilir mi? Olabilir. Nasıl olabilirliğini sorarsanız, bunun nasıl olabilirliğinden çok, nelerin olmazlığından yola çıkarak karşılığını bulmaya yönelebiliriz. Bir defa modern siyasî bir form olarak ulus devletin klâsik biçimi bu meseleye cevap verecek bir uyarlanma kabiliyetine sahip değil gibi gözüküyor. Dayandığı meşruiyet formülasyonu itibariyle müsait değil. Çünkü ulus devlet homojenlik istiyor. Bu durum ise homojenlik istemiyor.

Yani sosyo-ekonomik taleplerde olduğu gibi korporatist bir yapı içerisine alınıp evcilleştirilebilecek talepler midir kültürel çoğulculuk talepleri? Böyle olmasının istendiği yerler ve durumlar var ama, aslında bu pek de mümkün görünmüyor. Yani siz yabancı bir ülkede göçle veya başka bir yolla sonradan gelmiş bir cemaatin mensubu iseniz, belki o yabancı ülkeden, oranın devletinden, oranın şartlarında belli pazarlıklarla kendinize göre okul açma, dernekleşme, vakıflaşma, kültürünüzü koruma hakkı elde edebiliyorsunuz. Ama devlet, yabancı kabul ettiği bu grupları kendi politik süreçlerinde bir siyasî özne olarak kabul etmez. Bu grup orada ayrı bir cep olarak toplumumda yaşayabilir; hatta devlet hoşgörü de gösterir ve o grupların bu şekilde kalmaları için yardım eder.

Onlardan istenen aslında basittir ve iki grupta açıklanabilir: gettolaşma veya asimilasyon. Birincisinde devletin istediği aslında gayet yalındır: yerli hâkim gruba benzememe ve bir politik özne olarak aynı eşit haklara sahip olmak için bir talepte bulunmama. İkincisinde ise istenen şey bu grupların kendi kültürlerinden vazgeçmesi ve asimilasyona tâbi olmasıdır. Bunlar hep ya dışarıdan göç almış toplumlar için geçerli, ya da yabancılar sorunu olan toplumlarla ilişkili olan hususlardır. Ama kendi yerli ve otantik bünyelerinde farklı grupları barındıran toplumların farklılaşmalarının tolere edici değil, siyasî olarak özne hâle getirici bir hukukî form bulabilmesi gerekiyor.

Anayasa prensipleriyle sınırlandırılmış daha doğrusu hukukun temel prensipleriyle insanların temel hak ve özgürlükleriyle sınırlı hâle getirilmiş bir siyasî iktidar nosyonu ve modern devletin liberal, hukukun üstünlüğüne dayalı versiyonu, bu sorunun çözümünü düşünürken vazgeçilemez ilke ve pratiklere sahiptir. Dolayısıyla, demokratikleşme sürecini derinleştirmek suretiyle ulus devletin kurmaya yöneldiği homojen yurttaşlığı heterojen hâle getirerek, yani yurttaşlığın kültürel temellerini ve kendini ifade ediş biçimlerini radikal bir biçimde farklılaşmaya izin verecek şekilde açarak, siyasî süreci yapabildiğimiz azamî ölçüde adem-i merkeziyetçileştirirsek, o zaman insanların kendi tarihî olması gereken ve tarihî olduğu apaçık ortada olan kimliklerini ne şekilde istiyorlarsa o şekilde formüle edebilecekleri siyasî pozisyonları üretebilecekleri bir özgürlük dünyasına adım atabiliriz diye düşünüyorum.

S.T: Biraz da sivil toplum ile çoğulculuğun ilişkisine dönelim. Sizce sivil toplum alanı çoğulculuğu sağlamaya yönelik bir açılımlar alanı olabilir mi, sivil toplum ile çoğulculuğun ilişkisi nedir?

L.K: Benim sivil toplumu kamu alanı ile özdeş anlamaya eğilimim olduğunu söyleyebilirim, bunun böyle anlaşılmasında da bir sakınca olmadığını düşünüyorum.Toplumda üç alanın varlığını öngörebiliriz: politik toplum, ekonomik toplum ve sivil toplum. Politik toplumdan kastım, modern devletin liberal demokratik diye adlandırmaya çalıştığım biçimi altında bir ayağı toplumda bulunan siyasî partiler aracılığıyla siyasî iktidarı yasama, yürütme ve yargıyla temsil eden, yürüten ve hukuku işleten organlardır. Ekonomik toplum ise toplumdaki çıkar, dolayısıyla ekonomik baskı gruplarını, bunların örgütlerini ifade ediyor. Siyaset bilimi el kitaplarında bile bulabileceğimiz bir tanım olarak siyasî iktidarı belli ekonomik çıkarlar doğrultusunda etkileme amacıyla örgütlenmiş ve faaliyetlerini bu doğrultuda sürdüren sendikalar, meslek odaları gibi örgütlenmeler de ekonomik toplumu oluşturuyorlar. Sivil toplum ise ekonomik çıkar veya siyasî iktidarı ele geçirme hedefiyle belirlenmemiş, daha değer yönelimli, gönüllü, doğrudan doğruya amacı siyasî iktidarı ele geçirmek veya etkilemek olmayan ve en azından var oluşunu bu şekilde temellendirmeyen, katı örgütsel yapılar şeklinde olmayan birtakım örgütleşmelerin ve birtakım toplumsal hareketlerin içinde yer aldığı bir başka alan olarak düşünülebilir. Dolayısıyla burada şöyle bir durumu da teşhis ettiğimizi söyleyebiliriz: Sivil toplum bu formülasyonla kurulu bir iktidar düzenini ve onun payandalarını insanî değerler ve yurttaşlık değerleri açısından sorgulayan, eleştiren, aşmaya yönelen, özü itibarıyla da muhalif hareketlerin içinde yer aldığı bir faaliyet sahasıdır. Böyle anlarsak kamusal alanla hemen hemen özdeş oluyor.

Türkiye’de kamu sahası, kamusal ve kamusallık terimleriyle her karşılaşmamızda bunu devletle özdeşleştirmeye alışkın bir kültür iklimi mevcut. O yüzden kamu alanı sanki devletin alanıymış gibi algılanıyor. Bu yüzden sivil toplumun fonksiyonunu kavramakta çoğu kez zorlanıyoruz. Hatta o kadar ki, devlet iktidarının bir tür rakibi durumunda olan her türlü oluşum bize sivil toplummuş gibi geliyor. Bu basmakalıp düşüncenin teşekkülünde devlet yönelimli, devlet odaklı kültürün önemli bir yeri olsa gerek. Şimdi sözün özü şu; modern devlet bir tarafıyla insanların siyasî bir form içinde ve kendi özgürlüklerini güvence altına alabildikleri bir devlet olurken, diğer taraftan despotizm potansiyelini de kendi içinde çok daha güçlü bir biçimde barındıran bir devlet hâline geliyor. Dolayısıyla bir çelişkiler yumağı da ortaya konmuş oluyor. Modern devletin kendi iç çelişkisi, bir yanıyla özgürleştirici, bir yanıyla da despotik bir tahakküm odaklı bir yapı niteliği taşımasıyla belirlenebilirse, modern devletin despotizm potansiyelini açığa çıkarmasını gerçekleştirmesine de zemin oluşturabilir veya engel olunabilir.

Daha doğrusu, sivil toplumdaki bir takım hareketler, birleşmeler, örgütlenmeler modern devletin bu despotik potansiyeline zemin oluşturabilir, payanda olabilir veya buna engel olmaya yönelebilir. Dolayısıyla belli bir tarihî zeminde somut bir toplumda ne tür hareketlerin ne tür neticeler vereceğini teşhis ve tespit etmemiz mümkün olabilir.

Sivil toplum içindeki sürekli hareketlenmeler, birleşmeler, örgütleşmeler ne kadar çeşitli ve ne kadar çoğulcu bir yapı arz ediyorsa, modern devletin despotik potansiyelini realize etmesi de o kadar imkânsızlaşacaktır. Dolayısıyla bizim dikkat etmemiz gereken husus, modern devleti modern devlet yapan süreçte aslında yerleşmiş olması gereken hukukun üstünlüğüne dayalı bir liberal demokratik temsilî sistemin, kendi oluşumuyla birlikte çoğulculuğa dayalı bir kamusal alan oluşturmuş olması gerektiğidir. Bu oluşmamışsa o zaman liberal demokratik temsilî sistemin işleyişinde de zaten bu oluşmamışlığın veya kamusal alan ve sivil toplum yokluğunun izleri rahatlıkla görülebilir. Eğer oluşmuşsa bunun teşvik edilmesi, devlet iktidarının temerküzünün azaltılması yolunda da sivil toplum alanının kullanılması gibi yollar ve çareler düşünülebilir.

Esas itibariyle bu bir muhalefet projesidir. Yani bir gün iktidara gelip devlet iktidarını ele geçirince sivil toplumu güçlendiririz şeklindeki bir projeyi buna dönüştürmemiz mümkün değildir tabiatı itibarıyla. Özgürlükleri prensipte savunan ve özgürlüklerin yaşamasının önündeki engellere karşı her daim teyakkuz hâlinde olan sivil inisiyatifler varsa onlarla birlikte bu muhalif projeyi düşünmek ve bunun bir muhalif iktidar odağı oluşturmak şeklinde anlaşılmasına katkıda bulunmaya çalışmak gerekmektedir ki, modern devletin o potansiyel despotizmi engellenebilsin. Charles Taylor’un çok kültürcülük üzerine olan çözümlemelerinin gerisinde de aslında sivil toplum alanında böyle bir çoğulculuğun yerleştirilmesi gayreti mevcuttur. O yüzden anayasal hukuk devleti formatı içinde temel hak ve özgürlüklere dokunulmaz bir statü veren ve devlet kudretini bununla tahdit etmeyi öngören yapının içinde bu çoğulculuğun yerleşebilirliğini sağlayacak hayat alanını sivil toplum olarak görebiliriz.

S.T: Bu bağlamda Türkiye’de durum nasıl? Modernleşme veya Türkiye’de modern devletin teşkili sırasında homejenleştirme ve ulus yaratma projesinin öteden beri birçok kültürel ve etnik yapının bir arada yaşadığı bir toplumsal formasyon olarak Türkiye toplumu üzerindeki etkileri nelerdir?

L.K: Bu çerçevelerden sonra Türkiye’ye gelirsek birçok sosyal bilimcinin paylaşacağı biraz da sorgulanmaya muhtaç bir tespit olarak “Türkiye’nin güçlü bir devlet geleneğine sahip olduğu tespiti” karşımıza çıkar. Buradaki güçlülükten kasıt, toplumsal kesimler, gruplar, sınıflar karşısında kendisini koruma refleksleri söz konusu olduğunda her zaman ceberutça davranma anlamında bir güçlülükse buna çok fazla itiraz edebilecek durumda değiliz. Bu zaten tarihî veriler ışığında bakıldığında açıkça görülüyor. Oryantalist bir tavır alıp da bir tür doğu despotizminin versiyonu olarak Osmanlı devletinden tevarüs etmiş bir devlet geleneğinin devamcısı olarak Türkiye Cumhuriyeti filan gibi bir akıl yürütmenin içinde konuştuğum zannedilebilir. Zira güçlü devlet derken biz aslında kelimenin başka bir manasında güçlü devlet demiyoruz; ceberutluk yapabilen devleti kastediyoruz. Osmanlı’nın son dönemindeki, Tanzimat’la birlikte başlayan yeniden merkezî gücü topluma karşı pekiştiren bu ceberut devletin izdüşümünün reform süreçlerinin içindeki oluşumlarda Türkiye Cumhuriyeti’nde devam ettiğini görüyoruz.

Ama güçlülük bir devletin siyasî iktidarı ile bunun meşruluk temellerinin örtüşmesi ve devletin yapıp ettiklerinin toplumun rızasına da dayanmış olması anlamında kullanıldığında Türkiye Cumhuriyeti’nin toplumla olan ilişkisinde bu rızayı devşirmekte çok iyi bir yerde olmadığını görüyoruz. Aslında bu meşruiyet meselesi modern zamanlara ve modern devlete özgü kritik bir meseledir. Çünkü modern devlet meşruluğunu toplumdan türetiyor. Toplumdan türettiği için de bu, bir bakıma sürekli yenilenmesi gereken bir rızaya dayanmak zorundadır. Ernest Renan ulus devletin gerisindeki milliyetçiliğin, günbegün yenilenen bir plebisit olduğunu söylerken aslında biraz da bu duruma işaret ediyordu. Dolayısıyla ulus devlet, seküler mahiyeti gereği kendi meşruiyetini sürekli olarak yeniden üretmek durumundadır; yani ulus devletin bir defada ve tüm zamanlar için üretilebilmiş (ilâhî veya aşkın –transcendental) bir meşruluğu yoktur. Bunu sürekli olarak toplumdan yenilemek zorundadır. Toplum da farklılaşmış, çoğulcu bir yapı arz ettiği için bu meşruiyetin üretilmesi noktasında baştan itibaren bir zorluk vardır. O yüzden modern devletin kendisi bu meşruiyeti temin edebilmek bakımından çok emin bir konumda değildir. Dolayısıyla ulus devlet çok güvenlikli ve bu manasıyla çok güçlü ve bu güçlülüğü sürekli olan bir yapı değildir. Bunun, modernlik sürecine geç dahil olmuş bir toplumun devleti olarak Türkiye Cumhuriyeti açısından da böyle olduğunu kolayca söylememiz mümkün... Modernleşmeye geç dahil olmuş olmanın bir uzantısı olarak Türkiye gibi toplumlarda hâkim olan yaklaşım, çeşitli versiyonlarıyla milliyetçiliktir. Böyle olunca da zorunlu olarak milliyetçilik üzerinde biraz uzun boylu durmak gerekiyor. Şimdi milliyetçiliği bir siyasî meşruluk formülü olarak kabul ediyorsak bu formülün bir siyasî iktidar teşekkülü bakımından devletle ilişkisi değişik biçimlerde kurulabilir.

Türkiye’de milliyetçiliğin bir Kemalist versiyonu var. Bu Kemalist versiyonun, cumhuriyet siyasî teşekkülünün dayanağı hâline getirdiği Tük toplumunu imtiyazsız birbirine kaynaşmış bir toplum olarak görmek, eğitim politikalarında bir dönem benimsenen homojenleşme gibi tekleştirici hedefleri var. Bu tekleştirici ve dolayısıyla baskıcı, ceberut yönelimin son örneklerinden biri, baş örtüsü meselesi ile ilgili olarak ifade edilen “kamu sahasında yasaktır, ama özel alanında serbesttir” türünden bir değerlendirmede karşımıza çıkmaktadır. Burada, hem tarihî olarak hem de kavram itibarıyla çoğulcu olması gereken kamu sahasına üniforma giydirmeye çalışmak gibi olağanüstü ironik bir durumla karşı karşıya bulunuyoruz. Hâlbuki daha biraz önce söylediklerim şunu ifade ediyor: Kamu sahası mahiyeti itibariyle üniformaya sığdırılamayacak bir alandır, devletle de özdeş değildir.

Kamu sahasını üniformaya sığdırmaya çalışan bir zihniyet örüntüsünün aslında Türkiye’deki devlet anlayışının ne kadar ceberutlaşabileceğinin bir tezahürü olarak görülmesi gerekir. Fakat ne yazık ki kamu sahasının bu şekilde bir üniformaya sığdırılması teşebbüsünün kurulu düzen sahiplerince beklenilen bir iş olmasının yanı sıra, bunun görünüşteki muhaliflerinin de aynı tavır içinde olmaları gibi bir tehlike var. Türkiye’nin politik yapısının ve bu politik yapının dayandığı meşruluk zemininin özü, aslında hâkim bir zihniyet olarak milliyetçiliktir. Tartışmanın Şerif Mardin’in bir vakitler tespit ettiği gibi, modernist milliyetçilik mi yoksa gelenekçi milliyetçilik mi olacağı konusundaki bir ihtilaf üzerinde yoğunlaşması bizim için çok esef vericidir. Kemalist milliyetçilikten yana tavır koyanların biraz modernist milliyetçilik yapmaları ve buna toplumdan gelen tepkilerin de benzer bir tür muhafazakâr milliyetçiliği besliyor ve büyütüyor olması, bu bağlam içinde siyasî iktidarın bu iki kesim arasında cereyan eden bir mücadele ile belirlenmesi, Türkiye’de çok kültürlü bir yapının oluşmasındaki asıl engel olarak karşımızda durmaktadır.

S.T: Türkiye’de sivil toplumun konumu bahsettiğimiz özgürlükleri oluşturmaya ya da desteklemeye müsait mi sizce? Ya da şöyle söyleyelim; sivil toplum oluşumları çok kültürlülüğü besleyecek bir bakış açısına sahip mi?

L.K: Türkiye’de sivil toplum denilen alandaki oluşumların kendilerini siyasî iktidar karşısında konumlandırış biçimleri de böyle özgürlükçü mü acaba? Onların bir çoğunun hedefi de bir gün bu siyasî iktidarı ele geçirip kendi homojenliklerini uygulama imkânını bulmak gibi görünüyor. O zaman Türkiye’nin sivil toplumu alternatif milliyetçilik projelerinin rekabet ettiği bir arena hâline geliyor. Dolayısıyla,Türk siyasal süreci, her an milliyetçiliklerin bir türüne dayanabilecek bir faşizan oluşumun tehdidi altında bulunmaktadır.

Bu bakımdan, Türk siyasal hayatında -belki bir reçete gibi formüle etmek hoş değil ama böyle bir tespit ve bir tartışmayı başlatmak için– sözünü ettiğim tehdidi bertaraf edebilmek için iki şeyden kurtulunması gerekiyor: avuntular ve kuruntular. Birazdan açmayı umduğum bu avuntular ile kuruntular Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasî süreçlerinde statükonun baskıcılığını, modern devlete özgü potansiyel despotizmin bazen açıkça ortaya çıktığı durumlarda bile, gözlerden saklamaya yöneliktir. Kurulu düzenin baskıcı özellikleri çok fazla vurgulandığı zaman, meselâ AB meselesinde veya bu meselenin önemli yönlerinden olan demokratik ölçütlerle ilgili durumumuzda, diyelim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye’yi herhangi bir ihlâlden ötürü mahkum ettiğinde, kurulu düzeni meşrulaştırmak amacıyla bir dizi avuntuya müracaat ediyoruz: “Biz AB standartlarına göre çok demokratik olmayabiliriz; siz şöyle etrafınıza bir bakınız, bizim kadar demokratik olan ama nüfusunun da yüzde 99’u Müslüman olan başka bir toplum yok. Kendi kültürel müktesebatımız ve özelliklerimize göre aslında iyi bir yerdeyiz. Avrupalı standartlarının biraz gerisinde olabiliriz amma ve lâkin o Avrupalı da bizim özel durumlarımızı ve bazı hassasiyetlerimizi çok göz önüne almadan hüküm veriyor; düşmanca tavırlarla bizi mahkum ediyor vs.”

Bunlar Türkiye için yeni değil. Benzeri avuntular 1930’larda da var. Kemalizme biraz eleştirel bakmaya çalıştığınız vakit size karşı yöneltilen en önemli suçlama -eleştiri değil- şöyle yapılıyor: “Atatürk dönemini demokratik olmadığı için eleştirmek akıl kârı değildir; çünkü 1930’ların dünyasında Avrupalı ülkelerin içinde bile demokratik olanları parmakla gösterebiliriz. İtalya’da, Almanya’da, İspanya’da, Yunanistan’da faşizm varken, en ileri demokratik ülkelerde bile kadınlara oy hakkı verilmemişken Türkiye’de seçimlerin yapıldığı, parlamentonun çalıştığı, kadınlara dahi seçme ve seçilme hakkının verildiği olabildiğince meşruiyetçi ve demokratik bir dönem yaşanmıştır: Atatürk dönemi. Avrupa’da bile en acımasız otoriter rejimlerin hüküm sürdüğü bu dönemde, Türkiye’nin tek parti yönetimi, geri kalmış ve demokratik tecrübesi hiç olmayan, üstelik de Müslüman bir toplumu çağdaş medeniyet seviyesine, demokrasiye hazırlayıcı bir rejim olarak, geçici bir otoriter yönetim kurmuş olabilir.” Buralardaki avuntu yargılarını teşhis etmemek mümkün değildir. Ancak, bu avuntularla el ele giden bir diğer özellik ise, kuruntulardır. Herhangi bir biçimde demokratik, çoğulcu bir tavır alındığında, hemen, cumhuriyete ve onun dayandığı temel ilkelere karşı düşmanlıklar dile getirilir. Yani kurulu düzende potansiyel veya gerçek bir despotizm durumu yaşanıyor dediğinizde, kurulu düzenin aslında kendisini meşrulaştırmak için müracaat ettiği avuntuların herhangi bir reel temelden yoksun, kurulu düzenin baskıcılığını aklamaya yarayan hegomonik söylemlerden ibaret olduğunu açığa çıkardığınızda kuruntular ile temellendirilen suçlamalarla –meselâ hainlik–karşılaşılmaktadır.

Meselâ fazla demokratik olursak devletin yıkılacağı gibi bir kuruntu çok genel geçer bir kuruntudur. 1991 seçimlerine gidilen süreçte DYP’nin o zamanki genel başkanı Süleyman Demirel “Yetmiş yıllık cumhuriyeti daha ne kadar yasaklarla ayakta tutabileceksiniz” mealinde bir söz sarf etmişti. Süleyman Bey için “artık değişti” dendiği bir döneme ait olan bu sözler, aslında kuruntuların uzun süreli varlığına ve yaygınlığına parmak basıyordu. Gerçekten de Cumhuriyet, “hep komünizm, bölücülük veya şeriat tehlikesiyle karşı karşıya olan ve bu nedenden ötürü de Avrupalı veya modern ölçülere göre demokratik olması kendisinden beklenilmemesi gereken, beklenirse de kendisine haksızlık edilmiş olacak olan; çünkü dünyada hiçbir devletin karşılaşmadığı türden çok özel tehlikelerle karşı karşıya olan ve sürekli yıkılma tehlikesi içinde bulunan bir devletti.” Türkiye’nin, nerede ve ne zaman bir demokratikleşme talebi ile karşılaşırsa “Benim özel durumum var” demesi bu avuntulu/kuruntulu şartlarda normal olmaktadır. Türkiye devletinin sahip olduğu bu kuruntular ve avuntular tüm iç ve dış politikalara yön veriyor ve aynı zamanda çok kültürlülüğe yönelik oluşturulacak politikaların önünde de en büyük engeli oluşturuyor. Türkiye’nin bütün meselelerine yön veren bu avuntu ve kuruntular son zamanlarda Kıbrıs ve AB meseleleri bağlamında son derece açığa çıktı: “Kıbrıslı Türklere ‘Bizden ayrılmak mı istiyorsunuz? Yok olursunuz!’ ya da ‘Zaten adada refah var, barış ve huzur var, 1974’ten beri kimsenin burnu bile kanamadı. Üstelik demokratik bir devlet düzeni mevcut. Kıbrıs sorunu aslında çözülmüştür. Dünya da bunu böyle kabul etsin!’ diye tepki verildiğinde avuntular ve ‘Doğu Akdeniz’de stratejik çıkarlarımıza dokundurtmayız. Türkiye, Kıbrıs’ta Avrupalının istediği gibi bir çözüme razı olamaz, aksi hâlde Anadolu’ya hapsolur!’ türünden uluslararası camiaya Kıbrıs sorununun ele alınış süreci içinde hiç aksettirmediğimiz gerekçelerde de kuruntular ve hepsine bağlı olarak ‘Ver kurtulcular haindir!’ türü seviyeli değerlendirmeler ortaya çıkıyor. Aslında bu mesajlar içeriye veriliyor: Bizim bir sürü düşmanımız var, bizi bölmek isteyen, parçalamak isteyen düşmanlar…

Bunların sivil toplumda da izdüşümü var. Bu bağlamda -yeri geldi değinmeden geçmeyeyim- sivil toplum kavramını o kadar sulandırarak kullanır olduk ki meslek odaları ya da barolar da STK olarak değerlendiriliyor. Hâlbuki buralara üyelik mecburî olduğu için buralar STK olarak değerlendirilemez. Meselâ ATO başkanı bir sivil toplum kuruluşu başkanı ya da mensubu gibi değildir; çünkü ATO hem üyeliğin mecburî olduğu bir kuruluş, hem de bir ekonomik çıkarı temsil ediyor. Ama gel gör ki ATO başkanı Kıbrıs meselesinde çıkıp çok da milliyetçi bir bakış ortaya koyabiliyor ve bu da sivil toplumun tepkisi diye gündeme getirilebiliyor. Bu örnek de bize gösteriyor ki Türkiye’de sivil toplum alanındaki bir sürü oluşum benim sunduğum kavramsal ve ilkesel çerçeveyle pek de uyuşmuyor. O yüzden biraz önce belirttiğim endişemi tekrarlayayım: Kurulu despotik düzenin alternatifi olabilecek sivil toplum alanı Türkiye’de henüz mevcut değil.

S.T: Son bir soru. Sizce dünya çoğulcu toplumlara doğru mu gidiyor yoksa tersi mi?
L.K: Bununla birlikte dünyanın pek de kötü bir yöne gittiğini düşünmüyorum. Ama bu iyimserliğin karşıtı hiçbir şey yapmaksızın durup beklemek değil. Bu meselelerde muhalif pozisyonlar ses vermelidir. Bu sesler veriliyor ama her verildiğinde, özellikle Türkiye’de çok sert darbelerle bastırılıyorlar. Bu sebeple çoğulcu ve demokratik bir toplum için netice doğurma anlamında her türlü özgürlük talebi kamu sahasında desteklenmelidir. Bu özgürlük taleplerinin her somut durumda yeniden sürekli ifadelendirilmesi gerekmektedir. Türkiye’de faşizan bir derin devlet ve bunun belirleyiciliği altındaki bir siyasete karşı özgürlük talebinin desteklenmesi gerekmektedir. Bu anlamda Türkiye’de gerçekten çoğulcu ve demokratik bir siyasî ve kültürel ortamın oluşmasının Türkiye’ye olduğu kadar Avrupa’ya ve dolayısıyla da dünyaya katkı sağlayacağını düşünüyorum. İnşallah bundan mahrum bırakılmamıza yönelik sağlı sollu gayretkeşlikler neticesiz kalır.

Democracy and Civil Society Cannot Be Consolidated Without Pluralizm


Interview With Levent Köker.

Levent Köker, Abant İzzet Baysal University, Department of İnternational Relations


Citation:

“Çoğulculuk olmadan demokrasi ve sivil toplum olmaz”: Levent Köker’le yapılan röportaj [“Democracy and civil society cannot be consolidated without pluralizm”: Interview with Levent Köker] (2004). Sivil Toplum (Journal of Civil Society), 2 (5), pp.xx-xx

Abstract

One of the most significant problems that underlie the human predicament in conditions of late modernity pertains to the politics of cultural pluralism in contradistinction with pre- (or, rather non-) modern societies which provide for abundant samples of ethnic and religious plurality, cultural pluralism as a political principle In modern democracies represents an unfolding of the inherent paradoxes of the nation-state. Since the end of World War II, liberal-democratic principles that justify political pluralism have been functional within the framework of the nation-state, albeit restricted to an understanding of politics as “negotiation” of economic interests. Put differently, liberal-democratic politics has allowed for the existence of multi-party and interest group politics deemed as suitable for (or, at least not jeopardizing) the requisites of the nation-state as the sole legitimate form of political modernity. The advent of cultural politics as a consequence of what has been labeled as the "culture shift" in late modernity, pluralism gained new dimensions including political recognition of cultural difference. Hence the problem of political accommodation of cultural difference in terms of recognizing constructed identities as sources of genuine political subjects which are worth of equal respect. Contemplating any radically democratic solution to the problem requires the transcendence of the inherent paradoxes of legitimacy of the nation-state, thus rejection of nationalism. Political processes in: republican Turkey, a latecomer to political modernity, has been heavily determined by modernist (or modernizing) and/or traditionalist versions of nationalism and therefore unable to develop political responsiveness to claims of cultural pluralism. Being under the threat of authoritarian or oppressive forms of politics backed by nationalist strongholds within the circles of the so-called "civil society," Turkey may experience more democratic forms of politics only with the coexistence of social movements that form firm bases of authentic politician opposition.




www.siviltoplum.com sitesinden iktibas edilmiştir.

Dostları ilə paylaş:
Orklarla döyüş:

Google Play'də əldə edin


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə