Spor Tarihi

Sizin üçün oyun:

Google Play'də əldə edin


Yüklə 69.7 Kb.
tarix23.01.2018
ölçüsü69.7 Kb.

Spor Tarihi | Nuran Kandaz Gelen


Giriş

Modern insanın gündelik hayatında olağanüstü merkezi bir konum edinen spor, aynı zamanda günümüzün en güçlü sosyal olgularından birisi olarak kabul edilmekte ve toplumsal yaşamdaki yerini giderek artırmaktadır. Modern toplum yaşamında hem seyirlik spor hem de kitle sporu kavramları gelişmiş, geleneksel toplumların aksine tüm toplumsal sınıflar doğrudan veya dolaylı bir şekilde spora iştirak etme imkanı yakalamışlardır. Profesyonel sporcular haricinde birçok insan sağlık amaçlı sportif faaliyet yürütürken, profesyonel spor müsabakaları da geniş kitleler tarafından spor sahalarında veya spor basınında takip edilir hale gelmiştir.

Amman, sporun sosyolojik açıdan tanımlanması güç bir kavram olduğunu belirtmektedir. Bu güçlük, günümüzde sporun yüklenmiş olduğu anlamların çokluğundan ve modern toplumun bünyesinde yaşanan dönüşümlere bağlı olarak sporun yaşadığı değişimden kaynaklanmaktadır (Amman, 2000: 81). Bununla beraber sporun başlangıcına ilişkin de sosyal bilimciler ve tarihçiler arasında farklı görüşler mevcuttur. Bu çeşitliliğe bağlı olarak spora yönelik farklı tanımlamalar oluşturulmuştur.

Bu tanımlardan bazıları şöyledir: “Spor, insanın doğayla savaşırken kazandığı ana becerileri ve geliştirdiği araçlı araçsız savaşım yöntemlerini. Boş zamanında artışa bağlı olarak, tek tek ya da topluca, barışçı biçimde ve benzetim yoluyla oyun, oyalanma ve işten uzaklaşma için kullanılmasına dayalı estetik, teknik, fizik, yarışmacı ve toplumsal bir süreçtir” (Fişek, 2003: 38) “En kısa tanımıyla spor, insanların var olabilmek için doğayla giriştikleri ölüm-kalım mücadelesinin barışçı benzetimidir” (Fişek, 1985: 8-9) “Spor, bedende bilinçli bir tasarrufun belirli bir biçimidir” (Voigt, 1998: 67) “Spor, çok çeşitli amaç ve araçlarla yapılan, önceden belirlenmiş ve benimsenmiş kurallara farklı derecelerde olsa da uymayı gerektiren, performansı artırıcı sosyal içerikli bedensel aktivitelerdir” (Polley, 2007: 104)

Tüm bu tanımların ortak noktaları dikkate alındığında fiziksel efor, organizasyon, kurallar, amaçlar, rekabet, toplumsallık ve yarışma gibi unsurlar ön plana çıkmaktadır. Bu unsurlar bir araya getirildiğinde sporu; belirli kurallar ve kurumlar bünyesinde gerçekleştirilen, haz, sağlık veya performans amaçlı, bilinçli olarak oluşturulmuş olan zorlukların aşılmasına dayanan, tüm bu yönleriyle toplumsal bir içeriğe sahip olan fiziksel ve/veya zihinsel faaliyetler olarak tanımlayabiliriz (Amman, 2000: 101).
A-)MODERN SPOR ÖNCESİ GELENEKSEL SPORTİF PRATİKLER

Her dönemde insanların icra ettikleri sportif pratikler o dönemin ihtiyaçlarına ve imkanlarına göre şekillenmiştir. Bu nedenle çağlar boyunca farklı toplumlarda değişik sportif pratikler, değişik sosyal amaçlara yönelik olarak icra edilmiştir. Bu noktadan hareketle sosyal bilimlerde sporun tanımı, doğuşu ve gelişimi üzerine farklı görüşler mevcuttur. Tüm tanımlar dikkate alındığında ortaya çıkan ilk geleneksel sportif pratiklerin insanların var olabilmek için doğayla giriştikleri mücadelelerden kaynaklandığını görmekteyiz (Fişek, 1985: 8-10).

Bu bağlamda insanlar ilk olarak savunma ve saldırı kökenli pratikleri icra etmişlerdir. Bu pratiklerde belirli bir sırayla ortaya çıkmıştır. İlk olarak insanlar diğer insanlarla veya kendi fiziksel özelliklerine yakın hayvanlarla göğüs göğüse mücadele etmişler ve sadece kas güçleriyle vücut ağırlıklarını kullanmışlardır. Bu kullanımdan güreşin ilk formatı ortaya çıkmıştır (Fişek, 1985: 9). Elbette güreşin bu ilk formatı günümüzdeki kadar barışçıl bir içerikte değildir. Modern güreşteki tutma, kavrama ve fırlatma gibi eylemlerin yanı sıra ısırma ve boğma gibi ölümcül hamlelere de rastlanmaktadır.

İnsanın en doğal mücadele yöntemi olarak belirtilen güreşten sonra sıkılı yumruk ve kol gücünün keşfi ile ön plana çıkan Boks pratiği gelmektedir (Fişek, 1985: 9). Yumruktan sonra insanlar, kendilerinden çok daha iri ve güçlü olan hayvanları da alt edebilmek için kesici-delici aletleri kullanmışlardır. Savunma ve saldırı amaçlı pratikleri, taşıma ve ulaştırma kökenli pratikler takip etmiştir (Fişek, 2003: 24-25).

Bu fiziksel pratiklerin ilk örnekleri insanın kendi vücuduna dayanan koşma, atlama ve yüzme gibi eylemlerle başlamıştır. Bunun yeterli olmadığı hallerde, yörenin iklim ve doğa koşullarına bağlı olarak kürek, yelken, kızak, kayak, at ve at arabası gibi yardımcı unsurların kullanımı devreye girmiştir. Bu pratikler günümüzde icra edilen kano, kürek, yelken, atletizm, yüzme, kızak ve kayak gibi spor branşlarının önceli ya da hazırlayıcısı olarak kabul edilmektedir (Fişek, 1985: 9).

Toplumların, sosyal ve ekonomik özellikleri doğrultusunda toplumu oluşturan bireylerin fiziksel pratikleri oluşmaktadır. Bir başka ifade ile dönemin üretim biçimi ve işbölümü metodunun fiziksel pratikler üzerinde belirleyiciliği söz konusudur. Bu nedenle takım sporları da ferdi sporlardan sonra gelişmiştir. Özellikle Sanayi Devrimi sonrasında sıçrama yaşayan takım sporları; genel olarak işyerinde üretim için işbirliği planlarının oluşmaya başlamasıyla önem kazanmıştır. Ancak bunun öncesinde ortaya çıkan ve toplumsal yaşamda diğer ferdi pratikler kadar merkezi bir konum edinmeyen geleneksel takım pratikleri de mevcuttur.

İlk olarak ortaya çıkan fiziksel pratikler insanların var olmak ve üretmek için sürdürdükleri eylemlerdir. Bu eylemlerin ilk topluluklardan itibaren uygulanan barışçı benzetimleri, bir anlamda ilk sportif pratikler olarak kabul edilebilir.

1-) İlk Topluluklarda Sportif Faaliyetler:

Sporun nerede, nasıl ve ne zaman başladığı her zaman bir tartışma konusu olmuştur. Eski çağlarda gerçekleştirilen sportif faaliyetleri oyun ve savaş içerikli olmak üzere ikiye ayıran sporbilimciler, bu bağlamda sporun başlangıcını ilk koşan, güreşen veya zıplayan insanlara kadar götürmektedirler. Bu noktada sporun oyundan çok iş içerikli bir kavram olduğunu düşünen spor tarihçileri ise ilk sportif faaliyeti mızrak fırlatma olarak değerlendirmektedir. ABD’li spor tarihçisi Richard Mandell’in aktardığına göre Alman Marksist düşünürlerden Lukas, mızrak fırlatanların ilk sporcular olarak kabul edilmesi gerektiğini iddia eder (2004: 124).

Bunun sebebi olarak da; mızrakçıların, çıplak elle avlanan öncellerinden farklı bir şekilde daha iyi mızrak fırlatmak için hazırlık yapmaları gerektiğini ve bu nedenle antrenman kavramının mızrak fırlatma ile birlikte insanlık tarihine girdiğini belirtir. Mızrakçıların hazırlıkları, sporun iş için gerçekleştirilen bir beden eğitimi süreci olarak ortaya çıktığı ana işaret eder. Lukas’a göre günümüzde de fiziksel olarak formda kalmak isteyen insanların yaptığı kitle sporu faaliyetleri ilkel çağlardaki mızrakçılarla benzer amaçlara yöneliktir (Mandell, 2004: 122).

Hollandalı tarihçi Johan Huizinga, 1938 yılında kaleme aldığı “Homo Ludens” adlı eserinde birçok hayvanın, tıpkı çocuklar gibi, koşmayı, yuvarlanmayı ve dövüşmeyi becerdiğini ve bu nedenle oyun bağlamında kabul edilen sportif içeriğin insanlık tarihinden ve kültürden daha eskiye dayandırılması gerektiğini iddia eder (2010: 16).

Sporun başlangıcını karşılıklı yarışın ve müsabakanın başladığı dönemlerde arayan Allen Guttman ve Graham Scambler gibi çok sayıda Batılı sporbilimci ise ilk sportif faaliyetlerin katılımcılar arasında rekabet unsurunun yer aldığı pratikler olduğunu savunurlar. Buna göre sportif içerikli faaliyetin temelleri; M.Ö. 4000 yıllarında Miken Uygarlığında düzenlenen at yarışları, M.Ö. 3000 yıllarında Mezopotamya’da düzenlenen at arabası yarışları, okçuluk ve sopalı dövüşler gibi savaş sanatlarının müsabakaları, M.Ö. 2300 yıllarında Hint toplumunda at ve at arabası yarışları, aynı dönemlerde İlk Amerikan toplumlarında çeşitli top oyunları, Amazonlarda ve Paualılarda güreş müsabakaları ve Afrikalı bantu kabillerinde yüksek atlama gibi yarışma içerikli faaliyetlerde aranmalıdır (Guttmann, 2004) (Scambler, 2005).

ABD’li sporbilimci Coakley ise tarih öncesi çağlarda herhangi bir spor etkinliğinin bulunmadığını, o dönemde insanların temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek adına avlanma ve benzeri fiziksel pratikler yürüttüklerini belirtir (1998: 63 ve 84).

Coakley’e göre ilk sportif etkinlikler organize formlar halinde gerçekleştirilen ve genellikle de ibadet amaçlı olan fiziksel egzersizlerdir (1998: 64). Bu egzersizlerin en önemli özelliği sosyal yapı, toplumsal ilişkiler ve toplumun inanç sistemiyle doğrudan ilgili olmalarıdır.

Bununla beraber sadece ilahi güçlere tapınmak amacıyla değil, belirli zamanlarda egemen güçlere karşı muhalefet etmek ve onları protesto etmek için de çeşitli sportif pratikler icra edilmişlerdir. Bu nedenle ilk topluluklarda icra edilen sportif pratikler çoğunlukla dini içerikli olmakla beraber çeşitli amaçlara hizmet eden eylemler olarak değerlendirilmelidir.



2-) Mısır, Anadolu ve Mezopotamya Uygarlıkları:

Günümüzde hakkında somut veriler edinebildiğimiz ve spor olarak tanımlayabileceğimiz fiziksel pratiklerin en eskileri Antik Mısır uygarlığında var olmuştur. Beni Hasan bölgesinde bulunan sportif araç ve gereç kalıntıları ile çeşitli yazılı ve kabartma belgeleri bu bölgede okçuluk, kılıç (eskrim) ve mızrak atma gibi uğraşıların yarışma amacıyla yapıldığını göstermektedir (Fişek, 1985: 9). Yakın tarihlere ait olmak üzere bugün Irak topraklarında kalan Kyafete bölgesinde bulunan kalıntılar ile Sümer ve Babil toplumlarından kalma bazı belgeler de aynı şekilde sportif pratiklerin Mezopotamya Uygarlıklarında da yaşandığına işaret etmektedir.

Bulgulardan anlaşıldığı üzere Antik Mısır ve Sümer uygarlıklarında savaşa hazırlıklı olmak amacıyla sportif faaliyetler gerçekleştirilmekteydi. Bu durum toplumların yönetici sınıfları için de geçerli olmuştur. Sümer Krallarından Sulgi’nin; okçuluk, avcılık, güreş ve koşuda kendisini çok iyi yetiştirdiği ve Nippur şehrinden Ur şehrine bir tek gün içinde koşarak gidip geldiği rivayet edilmektedir (Alpman, 1971: 12-13).

Bu durum Sümerlerde fiziksel üstünlüğün ne kadar önemli olduğunu ve yöneticilerin kendi güçlerini göstermek ve hakimiyetlerini güçlendirmek adına fiziksel kapasitelerini sergilediklerini göstermektedir. Benzer şekilde Mısır firavunları da halklarını düşmanlardan korumak için bedenlerini güçlü tutarlar ve okçuluk, avcılık, koşu gibi yeteneklerini geliştirmeye özen gösterirlerdi. Mısır firavunları, tahta çıkışlarının otuzuncu yılında yönettikleri ülkeyi temsil eden bir sahada belirli bir zamanda koşarlardı (Alpman, 1971: 24-25). Bu koşuyu simgeleyen kalıntılar Karnak’taki bir tapınakta bulunmuştur. Firavunlar, diğer kabilelerden farklı bir şekilde, yemek ihtiyacı olmadan avlanmışlar ve böylelikle Mısırlılar avcılığı bir sportif faaliyet olarak gerçekleştiren ilk topluluk olmuşlardır. Firavunların avcılığı fiziksel güçlerini göstermek için yaptıkları, bu nedenle bazen arslan veya boğa dahi avladıkları Alman tarihçi Wolfgang Decker tarafından iddia edilmektedir (Decker, 1987: 43).

Sümer ve Mısır uygarlıklarındaki sportif faaliyetler arasındaki en önemli fark; Sümerlerin tanrıları Enlil ve Marduk şerefine yarışlar düzenleyerek Antik Yunan’dakine benzer bir dini anlam içermesidir (Alpman, 1971: 13-14). Mısır’da hiçbir zaman buna benzer dini-sportif organizasyonlar düzenlenmemiştir. Asur ve Babil gibi Mezopotamya uygarlıklarında ise sportif içerikli tek faaliyetin soyluların ve savaşçıların av ve dövüş taktikleri geliştirmek amacıyla düzenledikleri çalışmalar olduğu kaydedilmektedir (Gür, 1979: 18) (Alpman, 1971).

Hititlerde ise tanrıların şerefine ibadetle idman arası bir tür yarışma şenlikleri düzenlenmiştir. Şenlikler tanrıların şerefine düzenlendiğinden ve kazanan takım, Aztekler’de kine benzer şekilde kaybeden takımdan bir kişiyi kurban etme hakkı kazandığından dolayı törenlerin dini yönünün idman yönünden daha ağır bastığı düşünülmektedir (Gür, 1979: 18). Anadolu uygarlıklarında Hititlerin yanı sıra Tçani ve Urartular’ın da hem tanrılara saygı sunma, hem de gençlerin savaşçı becerilerini sergileme amaçlarına yönelik benzer törenler düzenlendiğine dair bulgular mevcuttur.

Spor tarihçilerinin bugüne kadar ulaştığı en eski spor malzemelerinin Beni Hasan (Mısır) ve Kyafete (Irak) kazılarında ortaya çıkmış olması da sporun örgütlü ve düzenli bir şekilde yapıldığı ilk uygarlıklar olarak Mısır ve Sümer’i işaret etmektedir (Fişek, 1985: 9). Antik Yunan Olimpiyatlarından daha eski bir geçmişe sahip olan bu sportif etkinliklerde becerisini ve üstünlüğünü sergileyen yönetici elitler, aynı zamanda birbirleriyle de yarışmaktaydılar. Özellikle Mısır’da yönetici kesimin okçuluk ve avcılıktaki başarılarının yazılı olarak kaydedilmesi, yöneticilerin bu alanlarda birbirlerine karşı bir rekabet içerisinde olduklarını ve kendilerinden önceki yöneticileri geçmeye çalıştıklarını göstermektedir. Sümer Hükümdarlarına benzer şekilde Asur Kralları da halkları üzerindeki etkilerini devam ettirebilmek amacıyla hem dövüş tekniklerini geliştirmişler hem de tehlikeli avlara katılarak avcılık hünerlerini sergilemişlerdir. M.Ö. 669-626 yılları arasında hüküm süren Asur Kralı Asurbanipal, bu konuda adından en fazla söz ettiren hükümdar olarak bilinmektedir (Alpman, 1971: 15). Onun döneminde başkent Ninova’da bulunan kraliyet sarayının duvarları dönemin sanatçıları tarafından av ve dövüş sahneleriyle süslenmiştir.

Anadolu Uygarlık merkezlerinden günümüze kadar ulaşan bulgular dikkate alındığında özellikle Hitit toplumunun Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarına benzer şekilde fiziksel pratiklerle ilişki kurduğunu görmekteyiz. Güneş tanrısı Teşup şerefine düzenlenen şenliklerde iki tekerlekli araba yarışları, koşular ve çeşitli yakın dövüş turnuvaları organize edilirdi. Bu yarışmalarda dereceye giren sporcular ödüllendirilir ve başarılarından dolayı toplumda itibar kazanırlardı. Bu turnuvalardan en dikkat çekeni kamıştan yapılan dürtme aletiyle bugünkü eskrimin önceli kabul edilebilecek ölüm tehlikesi olmayan kılıç oyunudur. Ancak bu oyunu kazanan takım, kaybeden taraftan bir kişiyi Teşup adına kurban etme hakkı kazanırdı (Alpman,

1971: 17-18).

Tüm bu veriler ışığında Mısır, Anadolu ve Mezopotamya uygarlıklarında rastlanan

fiziksel pratiklerin amaç ve uygulanış esasları bakımından benzerlik gösterdikleri söylenebilir. Bu toplumlarda geleneksel sportif pratiklerin tamamı ya dinsel içerikli törenlerde kutlama yapmak ya da askeri amaçlı talimlerde askerleri güçlendirmek amacıyla uygulanmıştır. Tarihin ilk düzenli ordularını oluşturan bu toplumların özellikle askeri amaçlı fiziksel pratiklerde de öncü olmalarını doğal karşılanmaktadır.

Bununla beraber dini içerikli ve bireylerin güçlerini göstererek toplumda itibar kazanmalarını da sağlayan etkinliklerin Antik Yunan medeniyetinden daha önce bu uygarlık merkezlerinde görüldüğü tespit edilmektedir. Özellikle kral da dahil olmak üzere yönetici elitlerin rüştlerini ispat etmek ve toplum üzerindeki etkinlerini artırmak için bu türlü fiziksel pratiklerde üstün bir performans sergilemeye ihtiyaç duymaları; bu fiziksel eylemleri toplumsal hayatta önemli bir yere koymaktadır. Her ne kadar halkın fiziksel pratiklerle ilişkisini ortaya koyan bir bulguya bugüne kadar rastlanamasa da Ortaçağ Şövalye özelliklerinde olduğu gibi bu tür etkinliklerin sadece belli bir kesime özgü tutularak halka yasaklandığına dair de bir bilgi veya bulgu mevcut değildir.

Ayrıca Antik Yunan medeniyetinde görülen vücudun kuvvetlendirilmesi ve kaslı bir vücuda sahip olunması için yapılan egzersizlerin Mısırlılarda da yapıldığını, hatta kronolojik olarak Mısırlıların bu tür egzersizlere daha önce başladığını gösteren çeşitli bulgular da mevcuttur. M.Ö. 2650-2400 yılları arasında yaşamış olan firavun bakanlarından Ptah-Hotep’in mezarında ve Sakkara adı verilen bölgedeki Mereruka mezarlarındaki resimler arasında bacak kaslarının esnetilmesi için hareketler yapıldığına, engel atlamaya dayalı egzersizler icra edildiğine ve Hint kültüründeki yogaya benzer şekilde bağdaş kurularak bacak kas ve bantlarının çalıştırıldığına dair resimler ve kabartmalar bulunmuştur (Alpman, 1971).

3-) Çin, İran ve Hint Uygarlıkları:

Çin kültüründe beden ve ruh eğitimine dayalı sportif pratikler önemli bir yer tutmaktadır. Çin tarihi boyunca yönetime hakim olan hanedanlar dönemin koşulları ve toplumsal ilişkileri gereği belirli sportif pratikleri icra etmişlerdir. Bilinen en eski askeri içerikli sportif pratik olarak kabul edilen ve hem zırhlı hem de zırhsız icra edilen Wushu, M.Ö. 1122 – M.Ö. 256 yılları arasında, Şu Hanedanı zamanında en popüler spor etkinliğidir (Guttmann, 2004: 39-40. Bu dönemde askerler koşu, zıplama, atma, atlama, güreş, okçuluk, at arabası kullanma, halter ve kılıç yeteneklerini geliştirmek amacıyla pratik yapmaktaydılar. M.Ö. 206- 220 yılları arasında, Han Hanedanı döneminde Budizm inanışının da gelişmesiyle birlikte

sportif faaliyetlerde ve askeri sistemde değişiklikler yaşanmıştır (Guttmann, 2004: 39).

Öncelikle at arabalı askerlerin yerini zırhlı süvari ve piyadelerin almasıyla birlikte wushu pratiği gittikçe gelişmiş ve okçulukta önem kazanmıştır. Bu dönemde bayanlarda okçulukla ilgilenmeye başlamış ve okçuluk Batıdakinin aksine bir sportif pratik olarak değil, bir seremoni aracı olarak algılanmıştır (Alpman, 1971: 55-56). 7. ve 10. yüzyıllar arasında hüküm süren Tang hanedanı döneminde ise kuzeydeki göçebe toplulukların da kontrol altına alınmasıyla birlikte savaş sanatları içerikli fiziksel aktivitelerin yerini yarışma içerikli aktiviteler almaya başlamıştır (Guttmann, 2004: 41).

Günümüzün popüler sportif etkinliklerinden birisi olan Dragon Bot yarışları da bu dönemde başlamıştır. Dragon Bot yarışları özellikle son dönemlerde yoğun ilgi gören bir kitle sporu faaliyetine dönüşmüştür. Yine bu dönemde günümüz golf ve bilardo sporlarının karışımı olan chuiwan oyunu, özellikle bayanlar tarafından oynanmaktaydı. Chuiwan oyunu, raket sporlarının başlangıcı olarak kabul edilmektedir (Guttmann, 2004: 40-42). Tang hanedanını takip eden Song ve Ming hanedanları boyunca da yeni sporların icadı devam etmiştir. Sadece Moğol istilası döneminde savaş sanatlarının ağırlık kazandığı ve okçuluk, avcılık ve güreş gibi

sporların popüler olduğu bir dönem yaşanmıştır (13. yüzyıl). Modern spora geçiş dönemine kadar Çin’de Polo ve Kungfu gibi spor dalları da ortaya çıkmıştır (Guttmann, 2004: 41).

Persler tarafından ilk defa oynandığı düşünülen ve Orta Asya kavimlerinin oynadığı Çevgan oyununu da andıran Polo, Çin ve Hint uygarlıklarında 12. ve 17. yüzyıllar arasında çok popüler olmuş ve Batı kültürüne de 18. yüzyılda Hindistan üzerinden taşınmıştır (Guttmann, 2004: 44). At üzerinde oynanan, at yarışları haricindeki ilk spor olan Polo, kadın ve erkeklerin karma oluşturdukları takımlar arasında oynanmış, aynı zamanda Çin ordusunun talimlerinde de kullanılmıştır (Guttmann, 2004: 42).

Geniş bir coğrafyayı ele geçiren ve birçok farklı kültürü kendi yönetimi altına alan ilk devletlerden birisi İran Uygarlığı tarafından kurulmuştur. Bu nedenle İran toplumunda savaşçı özellikler ön planda olmuştur. Vücut kültürüne önem veren bir eğitim sitemine sahip olan İran Uygarlığı, Çin ve Hint toplumlarındaki mistik yapıdan ziyade daha çok savaşa hazırlık amacıyla belirli sportif pratikleri icra etmiştir (Alpman, 1971: 46). Bu özellikleri doğrultusunda İran Uygarlığı, sportif faaliyetlerle uğraşan çok sayıda yönetici ve askeri elit nüfusa sahip olmuştur (Gür,1979: 19). Sportif faaliyetlerle uğraşma ayrıcalığına sahip geniş bir nüfusa sahip olması nedeniyle İran, hem kendine özgü yeni spor dalları (polo-çevgan) icat etmiş hem de ülke genelinde icra edilen sportif faaliyetlerin sistemli bir şekilde icra edilmesini sağlamıştır (Alpman, 1971: 49).

Hint Medeniyeti ise sportif faaliyetleri beden ve zihin gelişimine yönelik bir araç olarak görmüş ve özellikle kast sisteminin etkili dönemlerinde brahman ve kşatriyalar ile daha sonra Budist rahipler tarafından çok sayıda sportif pratik icra edilmiştir. Hint toplumunun mucidi olduğu satranç, Sanskritçe adıyla çatturanga, günümüze kadar ulaşan en popüler zihin sporudur. Orijinal ismi dört kısım anlamına gelen ve dört ana bölümden oluşan Hint ordularını tasvir eden satranç; o dönemin Hint askeri yapısından etkilenerek geliştirilmiş ve bir strateji öğretisi olarak birçok toplumda yer edinmiştir. Çinlilerin kungfu öğretisine benzer şekilde Hintliler de çeşitli yakın dövüş ve savunma sporlarını (martial arts) beden terbiyesi ve disiplini amacıyla uygulamıştır (Zarrilli, 1998). Bu sportif pratiklerde temel amaç insanların bedenlerini kontrol altına alarak nefislerini terbiye etmelerini, kötü alışkanlıklardan(nefret vb.) arınmalarını ve fiziksel açıdan sağlıklı bir bünyeye sahip olarak ruhani ve psikolojik açılardan da sağlıklı bir birey olmalarını sağlamaktır.

Günümüze ulaşan bulgular değerlendirildiğinde özellikle M.Ö. 550-331 yılları arasında İran’da hüküm süren Akamanış Hanedanı döneminde daha önce değindiğimiz beceri ve erdemler tüm halk için geçerli bir faaliyet alanı haline gelmiştir (Alpman, 1971: 47). Bu hanedan döneminde İranlılar, çocuklarının saygılı, söz dinler, ölçülü, tok gönüllü olarak yetişmesine ve ok ve mızrak atmak gibi fiziksel pratiklerde beceri kazanmalarına önem vermişlerdir. Bunlarla beraber askeri becerilerini geliştirmek adına çabuk haber ulaştırabilmek için hızlı ve sürekli koşma gibi eylemler mecburi halk faaliyetleri haline gelmiştir (Alpman, 1971: 47).

İran’da özellikle M.Ö. 250 ve M.S. 226 yılları arasında hüküm süren Partlar döneminde binicilik ve ok atmada ileri düzeyde çalışmalar yapılmıştır. Bu dönemde at üstünde giderken ok atabilen, hatta geriye dönerek de isabetli atışlar yapabilen süvari okçular yetiştirilmiştir (Alpman, 1971: 48-49). İran kültüründe eski dönemlerde beri ata binme konusunda becerikli nesiller yetiştirilmiş, ancak Partlar döneminde bu konuda en ileri düzeye erişilmiştir.

Bu bağlamda Çin, İran ve Hint medeniyetlerinin birçok fiziksel pratiği uyguladıklarını ve diğer uygarlıklarda rastladığımız askeri ve dini amaçların yanı sıra karakter gelişimine yönelik pratikler de icra ettiklerini görmekteyiz. Karakter gelişimiyle beraber tedavi amaçlı ve salgınların önlenmesine yönelik çeşitli fiziksel pratiklere de rastlamaktayız. Çin, İran ve Hint uygarlıkları bu anlamda geleneksel sportif pratikleri yapılma amacı doğrultusunda en geniş çerçevede çeşitlendirmeyi başarmış toplumlar olarak dikkati çekmektedirler. Özellikle belirli hanedanlar döneminde her üç uygarlık merkezinde de, ama başlıca Çin ve İran uygarlıklarında

olmak üzere, geleneksel sportif pratiklerin sadece soylulara, askerlere ve elitlere değil tüm halka dönük etkinlikler olarak uygulanması dikkat çekicidir.

4-) Antik Yunan ve Roma İmparatorluğu:

Organize sportif yarışmaların ve günümüz modern olimpiyat oyunlarının başlangıç noktası olarak nitelendirilen Antik Yunan Olimpiyatları, M.Ö. 776 – 393 yılları arasında yaklaşık 300 kez düzenlendiği tahmin edilmektedir (Alpman, 1971: 122) (Dombrowski, 2009: 14). Kısa mesafeli koşularla başlayan antik Olimpiyatlar, zamanla uzun mesafe yarışları, güreş, pentatlon, boks, pankreas, at arabası yarışları ve sadece gençler için düzenlenen müsabakalarla genişlemiştir. Tüm sportif ve rekabete dayalı içeriğe rağmen Antik Yunan oyunları, Alman

tarihçi Deubner tarafından tamamen dinsel içerikli sportif ayinler olarak tanımlanmaktadır (Guttmann, 2004: 19). Aynı şekilde Guttman, Scambler, Coakley ve Dunning gibi birçok sporbilimci de bu oyunların tamamen olmasa da kısmen dinsel içerikli olduğunu belirtmektedir. Olimpia, M.Ö. 1000 yıllarında Yunan Baştanrısı Zeus adına bir tapınağa çevrilmişti. Deubner, bu oyunlarda yer alan Yunanlıların tanrılarına hizmet ettiklerini ve bu oyunlarda kazandıkları ödüllerinde tanrılarından geldiğini düşündüklerini iddia etmektedir (Guttmann, 2004: 19). Beş

günlük olimpiyat oyunlarının üçüncü gününde Zeus adına 100 öküz kurban edilmesi ve yarışların bitiş noktalarının Zeus altarının önünde olması da Antik Olimpiyatların dini yönünü göstermektedir.

M.Ö. 350 yılında 40.000 kişilik yeni bir stadyumun inşa edilmesi ve birçok branşın eklenmesiyle daha da kitlesel hale gelen Antik Olimpiyatlar, bu dönemde tüm Yunan halkının ve Yunan kolonilerinin bir yılını meşgul eder hale gelmiştir. Müsabakalara Yunan site devletlerinin yanı sıra, Yunan ticaret kolonilerinden, Sicilya’dan, Girit’ten, Güney İtalya’dan ve Ön Asya şehirlerinden de sporcular gelmeye başlamıştır (Kyle, 2007).

ABD’li spor tarihçileri Finley ve Pleket, 1976 yılında kaleme aldıkları “Olympic Games” adlı kitapta Antik Yunan olimpiyatlarını üç evreye ayırmaktadır. Bu evrelerden ilki, oyunların başladığı M.Ö. 776 yılından M.Ö. 4. yüzyıla kadar olan ve Yunan site devletlerinin oyunları şekillendirdiği evredir. İkinci dönem ise Makedon Kralı II. Philip’in Yunanistan’ı ele geçirerek M.Ö. 338 yılında oluşturduğu HelenBirliği ile başlayan ve oğlu Büyük İskender’in fetihleriyle Helen kültürünün tüm Ortadoğu’ya yayıldığı dönemdir. Son dönem ise, Yunan ülkesinin Roma İmparatorluğu tarafından işgal edilip tamamen bir Roma eyaleti olduğu dönemdir ve M.Ö. 146 yılından son oyunların düzenlendiği 261 yılına kadar sürmektedir (Guttmann, 2004: 19-20).

Yunan ek nüfus sorunuyla birlikte Yunan şehirlerinden komşu ülkelere başlayan göç ve kolonileşme hareketi, beraberinde ekonomik ve politik değişiklikler de getirmiştir (Coşkun, 1997: 28-30). Eski ve yeni Yunan şehirleri arasında yaşanan ticari ilişki, Yunan sitelerinde köleliğin ilerlemesini ve aristokrat sınıfın boş zamanının artmasını sağlamıştır. Finley, M.Ö. 5. yüzyılda Atina’da 60.000 köle olduğunu belirtmektedir (Guttmann, 2004: 19-20). Bununla birlikte Yunan ülkesinin toplam nüfusunun yaklaşık üçte birlik kısmını köle nüfusun oluşturduğu tahmin edilmektedir. Bu dönemde Yunan toplumunda da sosyal sınıflar bulunmakta, özgür vatandaşların bir kısmı aristokrat ailelere mensupken, şehirli işçiler, köylüler ve tüccarlar gibi sınıflarda bulunmaktaydı (Sealey, 1976: 34).

ABD’li sporbilimci P. McIntosh, Antik Yunan oyunlarına kadınlar, köleler ve yabancılar hariç tüm sosyal grupların katılabildiğini belirtmektedir (McIntosh, 1971: 46). Bu dönemde kadınlar için Yunan tanrıçalarından Hera adına ayrı oyunlar düzenlenmektedir (Alpman, 1971: 127). Yabancılar ve Köleler, olimpiyat oyunlarını seyredebilirlerken, kadınların seyretmesi dahi yasaktır (Young, 2013). Zamanla bazı soylular olimpiyatlarda başarılı olabilmek için sadece spora ve beden çalışmalarına yönelmişler ve belli dönemlerde olimpiyat oyunlarında başarı gösteren vatandaşları himayelerine almışlardır. Böylelikle dünya tarihinde ilk kez profesyonel sporculuk olgusu ortaya çıkmıştır. Bu kişiler başka bir işle uğraşmayarak, deneyimli çalıştırıcılar eşliğinde sadece olimpiyat oyunlarına hazırlanarak ve burada yarışarak hayatlarını sürdürmüşlerdir. Theagenes ve Euripides gibi bazı aristokrat sporcular birçok ödül kazanmışlar ve sporculuk mesleğinin ilk temsilcileri olarak kabul edilmişlerdir (Alpman, 1971: 146-147).

Guttmann, Scambler, Finley ve Pleket başta olmak üzere Batılı sporbilimciler modern sporun başlıca özelliklerinin bir kısmının Antik Yunan oyunlarında da var olduğunu savunmaktadırlar. Bu görüşe göre bu özelliklerden ilki olan sekülerizm, özellikle Roma egemenliğinde düzenlenen olimpiyat oyunlarında tam anlamıyla olmasa da, kısmen mevcuttur (Scambler, 2005: 29). Elbette oyunlar dini bir içerikle düzenlenmekte, ancak kendi temel elementleri olan oyun, egzersiz ve müsabakanın ön plana çıkmasıyla kısmen de olsa dini kimlikten sıyrılmakta ve kendi başına bir anlam ifade etmektedir.

İkinci özellik olan eşitlik ise hem yarışan sporcuların eşit koşullar altında yarışmasına, hem de toplumun tüm kesimlerinin eşit bir şekilde yarışma hakkı olmasını içermektedir (Guttmann, 1978: 26). Bu durumda kadınlar, köleler ve yabancıların katılamadığı olimpiyat oyunlarında katılım eşitliğinden söz etmek imkansız olsa da, katılan sporcular kısmen eşit şartlar altında yarışmaktadır. Roma dönemi gladyatör dövüşlerinde, savaşçıların bir kısmının hafif, bir kısmının ağır zırhlarla dövüşmesi; at arabalılarla piyadelerin savaştırılması veya sayıca çok üstün birimlerin daha az sayıda gladyatörle dövüştürülmesi gibi eşitsiz koşullar bulunmaktadır. Hatta bu eşitsiz koşullarda yapılan dövüşler Roma halkının en çok ilgi gösterdiği dövüşlerdir. Ancak Roma öncesi dönemde atletler eşit ekipmanlarla mücadele etmişlerdir (Guttmann, 2004: 26-28).

Bu görüşe göre üçüncü özellik olan uzmanlaşma Antik Yunan oyunlarında, Roma dönemi de dahil olmak üzere mevcuttur (Scambler, 2009: 29). Özellikle belirli aristokratlar ve atletizmin belli dallarında başarılı olan sıradan vatandaşlar, kendi branşlarında sürekli antrenman yapmaya ve uzmanlaşmaya başlamışlardır. Dördüncü özellik olarak belirtilen rasyonalizasyon ise hem ekipmanların hem de müsabaka alanlarının standartlaştırılması göz önünde bulundurulduğunda antik oyunlarda mevcut gözükmektedir. Oyunlarda herkes için geçerli belirli kuralların konması ve müsabakaların uzman hakemler eşliğinde belirli bir düzen içinde gerçekleştirilmesi antik yunan sporunun rasyonelleştirildiğini göstermektedir. Guttmann ve Scambler’a göre Modern Spor, Weber’in araçsal rasyonalitesinin başlıca örneklerinden biridir (Guttmann 1978) (Scambler 2009).

Beşinci özellik olarak belirtilen bürokratikleşme ise Roma öncesi dönemde kısmen, Roma döneminde tamamen mevcut olarak değerlendirilmektedir. Günümüz modern sporunun önemli bir özelliği de, sporun bürokratik bir yapı tarafından yönetilmesi ve yürütülmesidir. Yunan site devletleri döneminde seçimle oluşturulan hakem heyetleri bu yapının ilk adımları olarak kabul edilmekle birlikte, Roma döneminde hem büyük stadyumların idaresini sağlamak hem de yarışların belirli bir düzen içerisinde gerçekleştirilmesini sağlamak amacıyla tam zamanlı ve maaşlı yöneticiler atanmıştır (Potter, 1999: 105). Roma döneminde gladyatör dövüşleri “collesium” ve at yarışları, at arabası yarışları, koşu vb. etkinlikler “circus maximus”

Roma ideolojisini halka yayılması için araç olarak kullanılmıştır (Wiedemann, 1992:73).

Bu durum “uygarlığın ve zenginliğin gerçek üreticisi olmayan Roma İmparatorluğu, maddi temelden yoksun olması sebebiyle oluşan bu boşluğu sportif pratiklerle doldurmaya çalışmıştır” şeklinde değerlendirilmektedir. Bu görüşe göre Antik Yunan ve Ortaçağ dönemlerinde bu boşluk dini etkilerle doldurulmaya çalışılmıştır. Antik Yunan tanrıları ve Ortaçağ Katolik Kilisesi’nin misyonunu, Roma döneminde gladyatör dövüşleri gibi şiddet içeriği yüksek etkinlikler üstlenmiştir.

Altıncı özellik olarak belirtilen sayılabilirlik veya ölçülebilirlik, Yunan site devletleri dönemi oyunlarında hiç rastlanmayan bir özelliktir. Bu dönemde düzenlenen yarışlarda ve dövüşlerde sadece kazananı ve kaybedeni belirlemek önemli olduğundan sonuçların ölçülmesine hiç ihtiyaç duyulmamıştır.

Sonuncu özellik ise rekorlardır. Modern sporun en önemli özelliklerinden birisi olan rekorlar ve tüm zamanların en iyisi olma ihtiyacı Antik Yunan ve Roma döneminde mevcut değildir (Guttmann, 1978: 16-17). Bu dönemde sonuçlar ölçülmediği için, rekor hesaplaması da yapılmamıştır.



5-) Toplumsal Sınıfların Sporla İlişki Kurma Biçimleri Bağlamında Batılı ve Doğulu Uygarlık Merkezleri Arasındaki Farklılaşma:

Modern dönem öncesi Batılı ve Doğulu uygarlık merkezlerinde çeşitli sportif pratikler uygulanmıştır. Bu pratikler günümüzde geleneksel sporlar olarak adlandırılmaktadır (Amman, 1999) (Crego, 1963: 2). Geleneksel sporları modern sporla ayrıştıran birçok farklı özellik bulunduğu için modern sporlara geçiş süreci bir anlamda kırılma noktası olarak da değerlendirilebilir. Bununla birlikte modern spor ortaya çıkıp tüm toplumlara yayılmadan önce yürütülen geleneksel sporlar da dikkate alındığında Batılı ve Doğulu uygarlık merkezleri arasında belirli farklılıklar tespit edilmiş.

Batılı uygarlık merkezleri olarak Antik Yunan ve Roma, Doğulu uygarlık merkezleri olarak da Mısır, Anadolu, Mezopotamya, Çin, İran ve Hint medeniyetleri incelenmiştir. Bu incelemede dikkat çeken farklılık; Doğulu ve Batılı toplumların geleneksel sporları yapma amacı olmuştur.

Batılı toplumlarda geleneksel sporların yapılış amacı ve içeriği daha çok gösteri merkezliyken, Doğulu toplumlarda fiziksel ve zihinsel gelişim merkezli bir içerik karşımıza çıkmaktadır. Antik Yunan Olimpiyatlarında özgür sınıfın erkekleri, kendi güçlerini ve fiziksel kapasitelerini göstermek amacıyla mücadele etmişlerdir. Roma’da ise özgür yurttaşlar ve soylular tehlikeli fiziksel mücadelen uzak durmuşlar, bunun yerine antik Olimpiyatlara katılma hakkı dahi olmayan köleleri sahaya sürmüşlerdir.

Roma İmparatorluğu’nun birçok şehrinde düzenlenen gladyatör dövüşleri, iyi yetişmiş savaş esirleri ve kölelerin üst düzey dövüş performanslarını sergiledikleri ve özgür Romalıları eğlendirdikleri bir etkinlik görünümüne bürünmüştür.

Doğulu uygarlık merkezlerinde ise başlıca iki grup dikkatimizi çekmektedir. Bu gruplar; Mısır ve Mezopotamya toplumları ile Çin, İran ve Hint toplumlarıdır. Mısır, Anadolu ve Mezopotamya toplumlarında geleneksel sporlar yönetici elit tarafından, üstünlüklerini sergilemek amacıyla yapılırken; Çin ve Hint toplumlarında bedenin terbiyesi ön plandadır ve geleneksel sporlar tüm yetişkin erkeklere (bazı branşlarda ve dönemlerde bayanlara da) açıktır.

Bu dönemde çok savaşan toplumlar olarak göze çarpan Yunanlılar, Sümerler, İranlılar ve Romalılar da geleneksel sporlar, savaşa hazırlık işlevi de görmüştür. Bu toplumlar sürekli fetih ve savaş hazırlığında olduklarından yaptıkları geleneksel sporlar da bu amaca uygun bir şekilde at arabası kullanma, kılıç kullanma, yakın dövüş (güreş ve boks), ok ve mızrak atma gibi pratikleri içermektedir. Buna karşılık Çinliler ve Hintliler, üretimden gelen zenginlikleri nedeniyle fetihten çok kendi iç düzenlerini korumaya yönelik sportif faaliyetleri gerçekleştirmişlerdir. Bu duruma en güzel örnek Çinlilerin temel geleneksel sporu kungfu gösterilebilir.

Çin, beden eğitimi tarihinde en eski uygulayıcı ülkelerden birisidir. Çin’de vücut kültürü din adamlarının elinde ve başlangıçta tedavi cimnastiği olarak ele alınmıştır. Binlerce yıl Çin vücut kültürüne, Taoizm rahipleri elinde şekil bulan, adına Çin boksu denilen Kung-fu sistemi hakim olmuştur. Kung-fu’nun belli başlı niteliği hareketlilik ve parolası da “Fikrini sakin ve uyanık, vücudunu dinç ve güçlü tut. Tanrının yüksek idealine ulaşmak ve sağlam bir vücutla gerekli enerjiyi elde etmek ancak sükûnetle mümkündür. Kendini aşırı yorgunluk ve tembellikten koru ki kasların aktif ve uyanık, ruhun daima zengin ve yüce kalsın, böylece zayıflık hissetmeyesin” telkinine dayanmaktadır (Alpman, 1971: 53).

Görüldüğü üzere Çinliler, sportif pratikleri beden ve ruh terbiyesini sağlamak amacıyla icra etmişler; özellikle Antik Yunan’dakine benzer bir rekabet ve gösteriş amacı gütmemişlerdir. Bu durumun temel nedeninin her iki toplumun üretim ilişkileri ve sınıfsal yapısındaki farklılıklarda aranması gerektiği kanısındayız. Nitekim, geleneksel Çin toplumunda yer alan shi, nong, gong ve shang adı verilen sınıflar sırasıyla; egemen sınıf, köylüler, zanaatkarlar ve tüccarlar olarak belirmişti (Brook, 1998: 107). Zirai üretimin ve ticari gelirin üst düzeyde olduğu Çin toplumunda egemen shi sınıfının savaşçı özelliklerinin zamanla azalması ve ülke yönetiminde önemli bir görev üstlenen memurlar ve aydınlar (mandarinler ve literati) kesiminin güçlenmesi sportif faaliyetlerinde savaş içeriğinden uzaklaşmasını sağlamıştır. Özellikle Moğol işgalinden sonraki dönemlerde literati ve mandarinlerin eğitimlerinde askeri eğitim iyice azalmış ve bunun yerine sportif ve sanatsal ağırlıklı bir eğitim içeriği hazırlanmıştır (Weber, 1996: 524-525).

Hintlilerde de amaç benzer olmasına karşılık kast sistemi elitleri ve Budist rahiplerin sportif pratikleri ve spora yükledikleri anlam farklılaşmaktadır. Beden eğitiminin Hintlilerce, dini inançları, iklim koşullarına bağlı zorluklar ve Kast sisteminin dayattığı sınıfsal sorunlar gereğince zorunlu olarak hayatlarına girdiği ileri sürülmektedir (Alpman, 1971: 60-62) (Mookerji, 1989). Başlangıçta dans ve polo sporları önemli yer işgal etmiş, sonraları yoga hakim olmuştur. Yoganın gelişiminde uhrevi gelişimi ve ruhani disiplini öngören dini kuralların da etkili olduğunu düşünmekteyiz. Bu bakımdan yogada ruh, vücut ve duygular egzersizlere tabi tutulmuştur. Yoga barışseverlik, şereflilik, yumuşak huyluluk ve kanaatkarlık gibi erdemlerin gelişmesini öngörmektedir (Alpman, 1971: 64).

Çin ve Hint uygarlıklarında sportif faaliyetler savaşçı amaçlardan ziyade bedeni ve ruhani gelişim amaçlı bir içerikle geliştirilmiştir. Elbette bu toplumlarda da savaş hazırlıklarına yönelik çeşitli fiziksel talimler yapılmaktadır. Ancak bu amaca yönelik yakın dövüş, kılıç ve ok kullanma etkinliklerinde dahi rakip üzerinde üstünlük kurarak kendi yeteneğini ön plana çıkarmanın yerine her bireyin kendi gelişimini esas alan bir anlayış hakimdir (Alpman, 1971) (Mangan, 2002).

Weber, Çin ve Hint toplumlarının yönetici sınıfındaki değişimleri feodal çağın şövalyelerinden Rönesans döneminin salon adamına geçişe benzetmektedir (1996). Buna göre bu toplumlarda egemen sınıfın savaşçı özellikleri terk etmesi süreci Batılı toplumlardan daha önce başlamıştır. Köleci ekonominin ve üretim modelinin hakim olduğu Antik Yunan ve Roma

uygarlıklarında ise sportif faaliyet daha çok gösterişe ve eğlenceli vakit geçirmeye hizmet etmiştir.

Kölelerin sportif faaliyete dahil edilmediği Yunanlılar’ın aksine Romalılar köleleri dövüştürmüş, kendileri ise harpastum ve benzeri zararsız toplu oyunları icra etmişlerdir. Romalı kadınlarda bu eğlenceli fiziksel aktivitelere dahil olmuştur, ancak Yunanlılar da kadınlar Olimpia’nın dışında tutulmuşlardır. Bu farklılıklara rağmen her iki toplumda da sportif faaliyet; yapanların kendilerini ispat ve tatmin etmesine, onları izleyenlerin de eğlenerek iyi vakit geçirmesine hizmet etmiştir. Özellikle Roma’nın gladyatör dövüşleri çok büyük kitlelerce takip

edildiğinden günümüz sporlarına da atfedilen ideolojik manipülasyon işlevini üstlendiği düşünülmektedir (Fişek, 1985: 13) (Balcıoğlu, 2003: 123).

Ekonomik ve siyasi istikrarın sarsıldığı dönemlerde düzenlenen oyunlar, hükümdarların ve yönetici sınıfların işlerini kolaylaştırmıştır. Halkın yoğun bir şekilde ilgisini çeken gladyatör

dövüşleri, içerdiği yüksek şiddet düzeyiyle de kitlelerin bir şekilde boşalmasına aracı olmuştur. Günümüzde geniş kitleler tarafından takip edilen modern sporun da bu türden işlevler üstlendiği ileri sürülmektedir (Kurt v.d., 1997: 46-49) (Elias, 2002).

Doğulu uygarlık merkezlerinde ise sportif pratikler hiçbir dönemde buna benzer bir içeriğe sahip olmamıştır. Özellikle Çin ve Hint toplumlarında icra edilen sportif pratikler insanların bilinç düzeylerini yükseltmeyi hedeflemişler, bunun beraberinde fiziki ve manevi anlamda kişisel gelişimi sağlamışlardır.



Antik Yunan ve Roma’nın spor anlayışından farklı olarak insan bedeninin ve gücünün teşhiri özendirilmemiş, aksine ayıplanmıştır. Sporla toplumsal düzeyde kurulan ilişki de bu çerçevede şekillenmiş ve her iki bölgede farklılaşmıştır. Batılı uygarlık merkezlerinde spor, egemen sınıfa mensup erkeklerin iştigal alanında kalırken Doğulu uygarlık merkezlerinde daha geniş bir kitleye hitap etmiştir. Özellikle Çin ve Hint toplumlarında kamu hizmetindeki görevliler ve orta sınıflar da sporla aktif bir şekilde ilişki kurabilmişlerdir.



Dostları ilə paylaş:
Orklarla döyüş:

Google Play'də əldə edin


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə