Türkiye Ziraatçılar Derneği 2009 Yılı Değerlendirmesi



Yüklə 102.07 Kb.
tarix18.01.2018
ölçüsü102.07 Kb.

Türkiye Ziraatçılar Derneği 2009 Yılı Değerlendirmesi

2009 yılı, daha önceki yıllarda üretimi olumsuz etkileyen kuraklık ve diğer doğal felaketlerin daha az görüldüğü bir yıl oldu.

Bunun sonucunda tarımsal üretim bir önceki yıla göre bir çok temel üründe arttı.

2009 yılında genel olarak üretimi olumsuz etkileyen faktörlerin başında yer alan ekonomik kriz ise tarım sektöründe diğer alanlara göre daha az tahribat yaptı. Geniş destek paketlerinden yararlanan diğer sektörlere göre tarımın gösterdiği bu performans (istihdam rakamlarındaki artış da dahil olmak üzere) tarımın ülke ekonomisindeki olumlu rolünü ve kriz koşullarını aşmak açısından önemini gözler önüne serdi.

Tahıl üretimi yüzde 14 arttı

Yıl sonuna doğru açıklanan TÜİK, 2009 yılı Bitkisel Üretim İkinci Tahmin sonuçlarına göre, bir önceki yıla göre, tahıl ürünlerinde yüzde 14,6, meyvelerde yüzde 1,5 oranında artış, sebzelerde ise yüzde 1,9 oranında düşüş öngörüldü.

2009'ın üretim miktarlarının tahıl ürünlerinde yaklaşık 33,6 milyon ton, sebzelerde 26,7 milyon ton ve meyvelerde 15,9 milyon ton olarak gerçekleşeceği tahmin ediliyor.

Söz konusu tahmine göre, 2009 yılında buğday üretimi yüzde 15,8 oranında artarak 20,6 milyon ton, arpa üretimi yüzde 23,2 oranında artarak 7,3 milyon ton, dane mısır üretimi yüzde 0,6 oranında düşüşle yaklaşık 4,3 milyon ton, çeltik üretimi de yüzde 0,4 oranında azalarak 750 bin ton olarak gerçekleşecek.

Baklagillerin önemli ürünlerinden kuru fasulyede yüzde 6,7, nohutta yüzde 11,9, kırmızı mercimekte yüzde 225,8, yeşil mercimekte yüzde 14,2 oranında artış gerçekleşirken, yumru bitkilerden patatesin yüzde 2,5 oranında artış göstererek 4,3 milyon ton olacağı tahmin ediliyor.

Yağlı tohumlardan ayçiçeğinde yüzde 6,6, yer fıstığında yüzde 5,3, kolzada yüzde 33,2 ve soyada yüzde 13,7 oranında üretim artışı bekleniyor.

Kütlü pamuğun yüzde 5,2 oranında azalarak yaklaşık 1 milyon 725 bin ton, tütünün yüzde 9 oranında azalarak 85 bin ton, şeker pancarının ise yüzde 5,2 oranında artarak 16,3 milyon ton olacağı tahmin ediliyor.

Meyve üretiminde 2009 yılının ikinci tahmininde bir önceki yıla göre yüzde 1,5 oranında artış bekleniyor.

Buna karşılık, sebze ürünleri üretim miktarının bir önceki yıla göre yüzde 1,9 oranında azalarak yaklaşık 26,7 milyon ton olması öngörülüyor.

Buğday üretim rakamlarında çelişki

Türkiye İstatistik Kurumuna (TÜİK) göre bu yıl Türkiye buğday üretiminin 20 milyon 600 bin tona ulaşması beklenirken, ABD Tarım Bakanlığı tahminlerinde ise üretim 17 milyon 800 bin ton olarak öngörülüyor.
ABD Tarım Bakanlığı Dış Tarım Servisinin Dünya Buğday Üretim, Tüketim ve Stoklarına ilişkin hazırladığı tahmin raporunda 2009/10 piyasa yılında (1 Haziran - 31 Mayıs arası) dünya buğday üretiminin 659 milyon 293 bin ton olarak gerçekleşeceği öngörülüyor.
Bu sezon en fazla buğday üreten ilk beş ülke, sırasıyla AB-27 (136 milyon 293 bin ton), Çin (114 milyon 500 bin ton), Hindistan (80 milyon 580 bin ton), ABD (59 milyon 428 bin ton) ve Rusya (24 milyon ton) olması bekleniyor.
Türkiye'nin bu sezon 17 milyon 300 bin ton olarak gerçekleşmesi beklenilen buğday tüketimi ile dünya buğday tüketiminde yedinci sırada yer alacağı ve Türkiye'yi Mısır, İran ve Ukrayna'nın takip edeceği öngörülüyor.


Türkiye tarım sayesinde daha az küçüldü

Ekonomik krizin tüm şiddetiyle kendini gösterdiği 2009 yılı Türkiye ekonomisinin rekor düzeyde küçüldüğü bir yıl oldu.

Buna göre 2009 yılının ilk çeyreğinde yüzde 14.3 olarak revize edilen Türkiye ekonomisinin küçülme oranı 2.çeyrekte bir önceki yılın aynı dönemine göre sabit fiyatlarda yüzde 7 azalış göstermişti. 2009 yılının üçüncü çeyreğinde ise ekonomi bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 3.3 küçüldü. Bu arada ikinci çeyrekte yüzde 7 olarak açıklanan küçülme oranı da yapılan "düzeltme" ile yüzde 7.9 olarak açıklandı.

Buna karşılık Tarım sektörü, birinci çeyrekte yüzde 0.5 oranında küçülürken, ikinci çeyrekte yüzde 6.6, üçüncü çeyrekte yüzde 2.7 oranında büyüdü. Hemen tüm sektörlerde istihdam azalması görülürken, tarım sektöründe çalışan sayısında da artış görüldü.

Oysa, geçtiğimiz yıl bir çok sektöre destekleme paketleriyle milyarlarca dolar kaynak aktarılırken, tarım sektörüne ayrılan kaynaklarda yıl başında yüzde 10 kesinti yapılmıştı. Buna karşın, tarım sektörü, inşaat gibi desteklenen bazı sektörler yüzde 18 oranına varan düşüşler gösterirken büyüme eğilimini sürdürdü. Ancak, bu büyüme tarım sektöründe çalışan üreticilere refah ve kazanç getirmedi. Tarım ürünleri fiyatları enflasyonun altında arttı, hatta kimi ürünlerin fiyatlarında geçen yıla göre düşüş görüldü. Yapılan istatistikler de kırsal alanlarda yoksulluğun artmakta olduğunu ortaya koyuyor. Bu durumda, tarımdaki büyümenin ne kadar sürdürülebilir olduğu sorusu akla geliyor.

Tarımsal destekleme rakamlarına bakıldığında bu durum açıkça görünüyor.

2009'da destekler yetersiz kaldı

Toprak Mahsulleri Ofisi, (TMO) 2009 yılı üretim sezonunda ekmeklik buğdayın tonunu 500 TL’den alacağını ve fiyatların kademeli olarak arttırılarak Kasım ayı itibariyle tonunun 530 TL’ye yükseltileceğini açıkladı. Ayrıca, ton başına verilen hububat primi de 45 TL’den 50 TL’ye çıkarıldı.

Buna göre, 2009 ürünü hububat ve bakliyatta buğday için kilogram başına 5 kuruş, arpa, çavdar, yulaf için 4 kuruş, çeltik, kuru fasulye, nohut ve mercimek için 10 kuruş destekleme primi ödenmesi kararlaştırıldı.
Mazot, gübre, yem bitkileri, su ürünleri desteğinde birim miktarlar değiştirilmedi.


Tarımsal üretimde verilen destekleme birim miktarları, geçen yıl için de aşağı yukarı aynı miktarlarda belirlenmiş, ancak bütçe olanakları nedeniyle birim destekleme tutarlarında yüzde 10 kesinti yapılmıştı.

Bu yılki birim miktarları, yüzde 10'luk kesinti dikkate alınmazsa, hemen hemen 2008 için belirlenen tutarlarda kaldı.

Piyasa fiyatlarına bakıldığında ise, alım fiyatlarının açıklandığı hasat döneminde Akdeniz bölgesinde tonu 500 TL civarında olan buğday fiyatının 25 Aralık tarihi itibariyle 55-60 TL olarak seyrettiği görülüyor.

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın 2010 yılı bütçesi ise toplam 7 milyar 640 milyon TL. olarak belirlendi. Bunun içinde yer alan transfer bütçesinin desteklemelere ayrılan bölümü 5 milyar 605 milyon TL.

2010 yılı toplam bütçesinin 286 milyar 928 milyon TL olduğu düşünülürse, tarıma ayrılan kaynak, bütçenin yaklaşık yüzde 2’sini oluşturmaktadır. Üyesi olmayı hedeflediğimiz AB’de bu oranın yaklaşık yüzde 40 olduğu düşünülürse, bu oranın ne kadar düşük kaldığı daha iyi anlaşılır.

Ayrıca, bilindiği gibi geçtiğimiz yıllarda bir Tarım Yasası çıkarıldı. Buna göre, tarıma ayrılan destek miktarının Milli Gelirin yüzde 1’inden az olmaması gerekiyor.

Mevcut rakamı Türkiye’nin Milli Geliri ile kıyasladığımızda ise 0,54 gibi bir rakam çıkıyor. Yani yasanın öngördüğü asgari miktarın yaklaşık yarısı. Ama bu kadarla da kalmıyor. Bilindiği gibi geçen yıl bütçeden tarıma ayrılan kaynakların yüzde 10’u tasarruf gerekçesiyle kesilmişti. Bu yıl da bu ayrılan miktarın 706 milyon lirasını TMO'nun fındık alımından çekilmesi, fındık ekim alanlarının sınırlandırılması nedenleriyle fındık üreticisine uğrayacağı zararı karşılamak amacıyla ödenecek olan para oluşturuyor. Bu meblağ düşüldüğünde, 2010 bütçesinden tarımsal üretimi desteklemek amacıyla ayrılan paranın gerçek miktarı 4 milyar 899 milyon liraya iniyor. Bu da milli gelirin yaklaşık yüzde 0,47'sini oluşturuyor. Yani rakam, olması gerekenin yarısından da az oluyor.

Destekleme Modeli değiştirildi

2009 yılında bugüne kadar uygulanan destekleme modelini önemli ölçüde değiştiren “Havza Destekleme Modeli”nin 2010 yılından itibaren uygulamaya konulacağı açıklandı.

Türkiye Tarım Havzaları Üretim ve Destekleme Modeli’nin amacı, “Tarım havzalarını belirlemek, sağlıklı tarım envanteri hazırlamak, üretim planlamasına imkan sağlamak, hangi ürünün nerede ne kadar üretilebileceğini belirlemek, destekleri rasyonel, yönlendirici ve etkin bir şekilde kullanmak, arz açığı olan ürünlerde üretim artışı sağlamak, doğal kaynakları korumak ve sürdürülebilir kullanımını sağlamak, havza bazlı planlama ve yönetimle ilgili sektör talebini karşılamak, muhtelif senaryolara göre üretimi planlamak” olarak belirlendi.

Bu genel amaçlar, her ne kadar tarım kesiminde olumlu karşılandıysa da, yeni model sayesinde kamunun “finansman yükünün azalacağının” açıklanması, bir çok ürünün belirlenen havzalar dışında üretilmesi durumunda mevcut durumda almakta olduğu desteklerden yararlanamama ihtimalini gündeme getirerek endişe yarattı.

Geçtiğimiz yıl ortasında açıklanan Orta Vadeli Ekonomik Program'da "Tarımsal destekleme ödemeleri sektörde rekabet edebilirliği artırmak ve gelir istikrarını sağlamak amacıyla alan ve ürün temelinde farklılaştırılacak, desteklerin idare ve kontrolü alan bazlı yapılacaktır" denilmektedir.

Bilindiği gibi "Havza Bazlı Destekleme Modeli", belirli bölgelerde seçilen ürünlerin primle desteklenmesi esasına dayanmaktadır. "Alan Bazlı Destekleme Modeli" ise Doğrudan Gelir Desteği örneğinde olduğu gibi toprak üzerinden verilen bir destektir.

Halen uygulanmakta olan "Gübre ve Mazot Desteği" ise farklılaştırılarak da olsa girdi desteği niteliğindedir.

Havza Bazlı Destekleme sisteminin seçilen ürünlerin üretimini teşvik gibi bir avantajı olmasına karşın, belirli bir havzada seçilen ürün sayısının düşük tutulması ve diğer ürünlerden tüm desteğin çekilmesi halinde ürün çeşitliliğinin ortadan kaldırılması ve zaman için "plantasyon tipi işletmeler" yaratılması tehlikesini barındırdığı bilinmektedir.

Öte yandan alan bazlı destek üretimden çok toprak sahipliğini destekleme gibi mahzurlar taşımaktadır.

Bu durumda, alan bazlı desteklemelerden çok, girdi desteği sürdürülürken belirli havzalarda seçilmiş ürünlerin ek prim ödemesiyle desteklenmesi uygun bir yöntem olarak görülmektedir.

Bu uygulama ürün çeşitliliğinin korunmasının yanı sıra, verimli ürünlerin teşvik edilmesini sağlarken, bazı çiftçilerin tamamen destek dışı kalmasını da engelleyecektir.

Şeker Fabrikalarının özelleştirilmesi kırsal alanda istihdam ve kalkınma amacıyla çelişiyor

Programın diğer bir bölümünde "Kamunun şeker üretimi alanlarından tamamen çekilmesi"nin hedeflendiği belirtilmektedir.

Oysa bu pasajın hemen öncesinde yer alan bölümde, "Kırsal alanda tarım dışı istihdamı artırmak amacıyla tarıma dayalı sanayi ve kırsal kalkınma politikalarını uygulamaya koymak esastır" denilmektedir.

Bilindiği gibi şeker fabrikaları şeker pancarı gibi önemli bir ürünün ülke dahilinde işlenmesi, tarıma dayalı sanayiinin geliştirilmesi, tarımsal nüfusun sanayiye aktarılması ve bölgesel istihdam yaratılması açısından çok önemli bir işleve sahiptir.

Bu nedenle söz konusu fabrikalar salt karlılık amacına göre kurulmamıştır. Dolayısıyla bu fabrikaların kamunun ya da örgütlü üretici kuruluşlarının elinde bulunması önem taşımaktadır.

Aksi takdirde karlı ve düşük maliyetle üretim yapan fabrikalar özel işletmelere dönüştürülürken, karlılık oranı daha düşük, ancak toplumsal ve genel ekonomik işlevi önemli bir çok fabrika kapanacaktır. Bu fabrikaların özellikle kırsal sanayinin geliştirilmesi amaçlanan azgelişmiş bölgelerde yer alması ise aynı programda dile getirilen amaçlarla çelişmektedir.

Nitekim, verimlilik ve karlılık oranı yüksek Bor, Ereğli ve Ilgın Şeker Fabrikaları kurulu bulundukları yörelerdeki en büyük sanayi tesisleridir. Bu fabrikalarının özelleştirilmesi halinde 15 ile 18 arasında fabrikanın kapanması, pancar ve şeker üretiminin % 40 - 50, sektörel istihdamın % 50 - 60 daralması, yan sektörlerin olumsuz etkilenmesi sonucu yöresel ekonomik gelişmelerin ve bölgesel kalkınmanın sekteye uğraması, yöresel katma değerde büyük kayıplar yaşanması, en az 6 milyon kişinin bundan doğrudan etkilenmesi sonucu köyden kente göç olgusunun artması, büyük kentlerde güvenlik, kırsal kesimde ise terör sorunlarında artış yaşanması, mevcut şeker sanayii'nin çökmesi ve Türkiye'nin Pazar haline gelmesi söz konusu olacaktır.

Tatlandırıcı ithalatı arttı

Türkiye, şeker üretiminde kendi kendine yeterli olmasına ve zaman zaman stok sorunu yaşanmasına karşın, şekerli mamul üretiminde kullanılan yüksek yoğunluklu tatlandırıcıların (YYT) ithalatı 2009 yılında da artmaya devam etti.
Şeker Kurulu, bu yılın ilk 8 ayında, 172 bin 42 ton şekere eşdeğer YYT ithalatı için uygunluk belgesi verdi. Ocakta 4 bin 176 ton şekere eşdeğer YYT ithalatı için uygunluk belgesi düzenlenirken, şubatta bu miktar 29 bin 761 tona çıktı. Martta 7 bin 947 ton, nisanda 21 bin 479 ton, mayısta 26 bin 332 ton şekere eşdeğer YYT ithalatı için uygunluk belgesi düzenlenirken, haziranda bu miktarın 77 bin 409 tona çıkması dikkat çekti. Temmuzda 546 ton, ağustosta ise 4 bin 392 ton şekere eşdeğer YYT ithalatı için uygunluk belgesi düzenlendi.
Kayıtlı olarak ithal edilen YYT yanında, önemli miktarda kimyasal tatlandırıcının yurda kaçak olarak sokulduğu tahmin ediliyor.
YYT kullanımı, şeker tüketimini düşürdüğü için, Türkiye'de üretilen şekerin iç pazarı daralmış oluyor. Şekerde iç pazarın daralması, özelleştirme çalışmaları süren şeker fabrikaları açısından olumsuzluk olarak değerlendiriliyor.


Kamunun tarımsal elektrik ve su işletmelerinden çekilmesi çiftçi borçları sorununu ağırlaştırdı

Programda ayrıca, kamunun elektrik dağıtımı alanından tamamen çekileceği belirtilmekte ve "Sulama yatırımları yaygınlaştırılırken, GAP, DAP ve KOP uygulamalarına ivme kazandırılacak, ayrıca sulama projelerinin yapımı ve/veya işletme-bakımı özel sektör yatırımına açılacaktır" denilmektedir.

Bilindiği gibi, özellikle tarımsal sanayi ürünlerinde elektrik ve sulama giderleri, çiftçinin en önemli giderlerinden birini oluşturmakta, elektrik ve sulama giderlerinin yüksekliğinden kaynaklanan çiftçi borçları sorunu sürekli ağırlaşmaktadır.

Nitekim, Konya Bölgesi'nde tarımsal sulama abonelerinin Meram Elektrik Dağıtım Anonim Şirketine (MEDAŞ) olan toplam borçlarının gecikme faizleriyle birlikte 600 milyon lirayı bulduğu ve borcun yüzde 70'inin gecikme faizi olduğu bildirilmektedir.

Türkiye genelinde abonelerin borçlarının 2,5 milyar lirayı bulduğu, bu borcun 1 milyar lirasının gecikme faizi olduğu hesaplanmaktadır.

Bu koşullarda, elektrik dağıtımının ve sulama sistemlerinin özelleştirilmesi, bu konuda yapılan bir çok araştırmanın da gösterdiği gibi, söz konusu giderleri bugünkünün bir kaç katına varan ölçülerde yükseltebilecektir. Bu da yukarıda belirtilen GAP, DAP, KOP gibi projelerin sağlayacağı sosyal yararı en aza indirgerken, tarımsal üretim üzerinde olumsuz bir etki yapacaktır.

Demokratik Açılımın ekonomik ve sosyal boyutu gündeme gelmedi

Geçtiğimiz yılın en çok tartışılan ve bu yıl da tartışılmaya devam edilecek olan konularından biri de demokratik açılım konusuydu.

Demokratik açılım konusuna getirilen en büyük eelştiri, bu konunun "içinin doldurulmamış" olmasıydı.

Bu eleştiri, demokratik açılımın ekonomik ve sosyal bir ayağının olmaması açısından da geçerlidir.

Bilindiği gibi, bir siyasal sistem olarak demokrasi, ancak refah düzeyi yüksek, gelir dağılımı dengeli, insanların iş ve aş sahibi olduğu toplumlarda yaşayıp gelişme imkanı bulabilmektedir.

Bu açıdan bakıldığında, Türkiye'nin tüm bölgelerinde olduğu gibi Güneydoğu Anadolu bölgesinde de demokrasinin geliştirilmesi başta toprak reformu ve GAP olmak üzere üretimi geliştirecek, iş ve aş sağlayacak projelerin gerçekleştirilmesiyle yakından ilişkilidir.

GAP, Günümüzde toprak mülkiyetinin ve gelir dağılımının en dengesiz olduğu, işsizliğin ve yoksulluğun en fazla görüldüğü Adıyaman, Batman, Diyarbakır, Gaziantep, Kilis, Mardin, Siirt, Şanlıurfa ve Şırnak illerini kapsamaktadır. Tamamlandığında yılda toplam 52,9 milyar metreküpten fazla su akıtan Fırat ve Dicle nehirleri üzerindeki tesislerle Türkiye toplam su rezervinin yüzde 28,5’i kontrol altına alınacak. Çukurova’nın 4,5 katı olan 1,7 milyon hektarlık bir alanda sulu tarım yapılacaktır. Ayrıca 22 baraj ve 19 hidroelektrik santralı sayesinde yılda 27 milyar kilovat saatlik elektrik enerjisi üretilecek. Bölgede sulu tarımla birlikte sağlanacak üretim artışıyla 3,5 milyon insana iş ve geçinme imkanı sağlanacaktır.
GAP Bölgesinin 7.5 milyon ha toplam alanının 3.2 milyon ha’lık kısmı bitkisel üretim faaliyetlerine elverişlidir. Yaklaşık brüt 2.1 milyon ha sulama potansiyeline sahiptir. Bu Türkiye’nin ekonomik olarak sulanabilir arazisinin yüzde 20’sine denk gelmektedir.
Bölgede enerji projelerinin gerçekleşme oranı yüzde 80'e ulaşırken, sulamayla ilgili yatırımlar ise ancak yüzde 13 oranında tamamlanabilmiştir.
GAP Master Planı’na göre projenin 2005 yılı sonuna kadar bitirilmesi amaçlanıyordu. Ancak işlerin yeteri kadar hızlı ilerlememesi nedeniyle 1998 yılında alınan bir Bakanlar Kurulu kararıyla projenin bitirilme süresi 2010 yılına uzatılmıştı.

GAP öngörüldüğü gibi 2010 yılında tamamlanırsa, Bölgede toplam tahmini istihdamın 3.3 milyon kişi olması, bunun yaklaşık olarak 2 milyonunun tarım sektöründe çalışması öngörülüyor. Bu durumda, 2006 yılı fiyatlarıyla 46.772 milyon YTL hasıla elde edilecek ve oluşacak katma değerin 14.779 milyon YTL’si tarım sektöründen gelecek. Kişi başına katma değer (cari ABD Doları olarak) 1998 yılındaki 1 685 ABD Doları düzeyinden 3 563 ABD Dolarına çıkacak ve 1998 yılı gerçekleşmelerine göre ülke ortalamasının yüzde 52’si olan, Bölge kişi başına geliri 2010 yılında ülke ortalamasının yüzde 62’sine yükselecek.
GDO tartışması sonuca bağlanmadı
2009 yılında kamuoyunu en çok meşgul eden konulardan biri de GDO'lu ürünlerin ithalini düzenlemek amacıyla yayınlanan yönetmelik oldu.

Türkiye'de uzun süreden beri denetimsiz bir şekilde GDO içeren ürünlerin ithal edildiği biliniyordu. Bu hususta üretici kesimde bir endişe vardı ve önlem alınması isteniyordu.

Ancak GDO'lu ürünleri üreten uluslararası gıda şirketleri ve bu ürünleri pazarlayan kesimler de, bu ürünlerin ithalini serbest bırakan bir yönetmelik konusunda uzun zamandan beri taleplerini dile getirmekteydi. Bu şirketlerin GDO'lu ürünlerin ithali konusunda alınan önlemleri haksız rekabet olarak gördükleri ve bu yönde önlemler alan bazı hükümetleri Dünya Ticaret Örgütü'ne şikayet ettikleri de biliniyordu.
Mevcut kontrolsüz girişe karşı çıkan tarım ve gıda sektöründe faaliyet gösteren bir çok sivil toplum örgütü ise GDO'lu ürünlerin sakıncalarına dikkat çekiyor ve yapılacak bir düzenlemeyle GDO'lu ürünlerin üretilmesinin ve ithal edilmesinin önüne geçilmesini talep ediyordu.
Daha önce bu konudaki düzenlemenin Biyogüvenlik Yasası çerçevesinde yapılacağı açıklanmıştı. Biyogüvenlik Yasası ile ilgili tartışmalar toplumda geniş bir ilgi uyandırmıştı ve Yasa'nın hazırlanması döneminde yasanın içeriğini belirlemek açısından bu tartışmaların yararlı etkileri olacaktı.

Hal böyleyken, Bakanlar Kurulu, ithalat konusunu Biyogüvenlik Yasası'nı beklenmeden ayrı bir yönetmelikle düzenlemeye yöneldi. Bu durumda, düzenlemenin, Biyogüvenlik Yasası'nın yol açacağı tartışmalar yapılmadan GDO'lu ürün üreten, ithal eden ve işleyen firmaların talepleri yönünde yapıldığı ve halihazırda ülkemize girdiği bilinen bu ürünlere "meşruiyet sağlama" amacına yönelik olduğu izlenimi uyandı.
Yönetmelikte belirlenen, binde 9 oranından az GDO içeren gıda ve yemlerin GDO'lu ürün olarak kabul edilmemesi, GDO'suz ürünlerin etiketlerinde bu hususun belirtilmesine izin verilmemesi, ithal edilen, üretilen veya dağıtımı yapılan GDO'lu gıda ve yemin çevre, insan veya hayvan sağlığı açısından olumsuzluğu tespit edildiğinde bu olumsuzluklar konusunda önlem almak ve resmi makamları bilgilendirme yetkisinin gıda veya yem işletmecisine verilmesi, GDO'lu ürünlerin ithali bazı sınırlamalarla genelde serbest bırakılırken, bu ürünlerin bebek mamalarında ve küçük çocuk ek besinlerinde kullanılmasının yasaklanması, bir ürünün GDO'lu olup olmadığını veya GDO'lu ise "insan ve hayvan tedavisinde kullanılan antibiyotiklere karşı direnç genleri içerip içermediğini belirleyecek bilimsel komitenin üyelerinin Bakanlık tarafından belirlenmesini öngörmesi gibi bazı koşullar da bu izlenimi güçlendirdi.

Bu maddelerin toplumda genel bir eleştiri konusu olması üzerine yönetmelikte bir değişikliğe gidilerek bu maddelerin büyük bölümü yeniden düzenlendi; ancak bu kez de yönetmeliğin yürürlüğe girme tarihinin ileri bir tarihe bırakılması, GDO'lu ürünleri o tarihe kadar serbestçe girmesi açısından eleştirildi ve daha sonra bu maddelerin yürürlüğü Danıştay tarafından durduruldu. Ancak daha sonra bu karara yapılan itiraz da kabul edildi.

Bütün bu kargaşanın en olumlu sonucu uzun zamandır TBMM gündemine gelmeyi bekleyen Biyogüvenlik Yasası'nın nihayet Meclis'e sevki olmuştur. Bu yasa tasarısının görüşülmesi sırasında bu tartışmaların yeniden yaşanacağı da görülmektedir.

Dünyanın üçüncü gen bankası Türkiye'de kuruluyor

GDO tartışması sırasında üzerinde en çok durulan konulardan biri de dünyanın gen haznesi en geniş ülkelerinden biri olan Türkiye'de, bu zenginliği koruyacak bir gen bankasının kurulmasıydı.

Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehmet Eker, yıl sonuna doğru yaptığı bir açıklamada, 250 bin örnek kapasiteli, dünyanın 3. büyük tohum gen bankası olacak Türkiye Tohum Gen Bankası’nın 2009 yılının Aralık ayında tamamlanmasının planlandığını bildirdi.

Eşdeğer ilaçlar yasaklandı

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, tarımsal ürünlerde ilaç kalıntısı sorununu çözmek ve AB'ye uyum sağlamak amacıyla 2009 yılından itibaren önce 75, daha sonra da 49 etken maddenin kullanımını yasakladı.

Genelde olumlu karşılanan bu uygulama, çiftçinin daha ucuz olan eşdeğer ilaçlara ulaşmasını engelleyici niteliği nedeniyle eleştiri konusu oldu.

Özellikle tarımsal ilaç üreticileri, eşdeğer ilaç kullanımının, çiftçinin ilaca ucuz ulaşımı, tarımsal üretimin maliyetlerinin düşürülmesi ve devamının sağlanması açısından önemli olduğuna işaret ederek, kararla ilgili şu eleştirileri yönelttiler:

''Patenti bittikten sonra yerli şirketler tarafından ruhsatlanan ve rekabete açılan eşdeğer ilaçların piyasaya sunulmasıyla ilaç fiyatları ortalama yüzde 80-90 düşmektedir. Bu ucuz ve kaliteli ilaçların kullanımıyla tarımsal üretimimiz hızla artmakta ve artmaya da devam etmektedir. Ancak son günlerde AB'nin ve yabancı şirketlerin baskılarıyla ülkemizde ilaçların yasaklanmasıyla başlayan süreçte Türk çiftçisini ve tarımını zor günler beklemektedir. Yasaklanan ilaçlar içinde halen dünyada tarımda kullanılan ilaçlar vardır''

Bu arada, yasaklama kararından önce ithal edilen ancak raf ömrü dolmadığı için satılan ilaçların durumu da tartışma konusu oldu.

Örneğin yıl sonuna doğru ihraç edilen armutlarda çıkan ve meyve ihracatımızı olumsuz etkileyen ‘amitraz’ maddesini içeren bazı ilaçların bu kapsamda satılmaya devam edildiği görüldü.

Yeni fındık stratejisi tutmadı
Dünya fındık üretiminin yüzde 75′ini, ticaretinin ise yüzde 85′ini gerçekleştiren ülkemizde 322 bin üretici, toplam 642 bin hektar alanda fındık üretiyor. 2 milyon kişi geçimini fındıktan sağlıyor.

2009 yılı içinde fındıkta yeni bir strateji uygulamasına geçileceği açıklandı.

Buna göre, fındık yetiştirme ruhsatı verilmeyen ”yüksekliği 750 metreden daha düşük ve eğimi yüzde 6′dan daha az yerlerde" üretilen fındık satın alınmayacaktı. Bu tanıma giren ruhsatlı yerler yaklaşık 406 bin hektar iken halen fındık üretim alanı yapılan alan 642 bin hektar.

Geniş bir üretici kesimini tamamen piyasanın insafına terk eden bu uygulamanın Türkiye’nin en önemli ihraç maddelerinden birini oluşturan fındık üretimini iç tüketimin bile altına düşüreceği ortaya çıkınca, Hükümet bu uygulamada geri adım attı ve eski uygulamanın süreceği açıklandı.

Bu arada Karadeniz ve İstanbul Fındık İhracatçı Birlikleri, Eylül ayında başlayan 2009 ürünü fındık ihracat sezonunda, 30 Eylül itibarıyla gerçekleşen ihracat rakamlarındaki düşüş trendinin endişe verici olduğunu vurguladı. Yapılan açıklamada, aylık bazda ihracat düşüşünün geçen yılın aynı dönemine göre 19.755 ton (% 42) azalırken, fındık ihracatından aynı dönemde elde edilen döviz miktarının da 110.000.000 dolar (% 41) düştüğüne dikkat çekildi.
Et fiyatları rekor düzeyde yükseldi
2009 yılında hayvancılığın sorunları da ağırlaştı.

Bu durumun en açık göstergesi, kırmızı et fiyatlarında son günlerde görülen büyük artışlar oldu.

Bu artışlar, iki farklı nedenden kaynaklandı.

Birincisi, hayvancılık poltikalarında yıllardan bu yana yapılan yanlışlar ve bu yanlışlar sonucu üretimin düşmesi;

İkincisi ise konjonktürel nedenlerle spekülatif kazanç beklentilerinin artması.
Hayvancılık politikalarında yapılan yanlışlıkların başında 1980'li yıllarda uygulanan et ithalinin serbest bırakılması ve hemen ardından, EBK, SEK ve Yem Sanayi gibi tarımsal kuruluşların özelleştirilmesi gelmektedir. 1952 yılında kurulan EBK, özelleştirildiği 1995 yılına gelindiğinde 29 kombinaya sahipti. Bu kombinalar gerek üreticinin yetiştirdiği hayvanların değerlendirilmesinde, gerekse hayvan hastalıklarının denetlenmesinde önemli bir işleve sahipti. Özelleştirme sonrasında bu kombinalardan 10'da 9'u kapatıldı. Daha sonra yapılan yanlışın farkına varıldıysa da bu kurum, eski fücüne kavuşamadı. EBK şu anda et piyasasında yüzde 1 paya sahiptir. Eğer EBK, tıpkı TMO gibi et piyasasını düzenleme gücüne sahip bir kurum haline gelebilseydi, et piyasasında bugün görülen dalgalanmaların önüne büyük ölçüde geçmek mümkün olabilirdi. EBK’nın bir diğer önemli sorunu da pazarlamadır. Yetersiz altyapı nedeniyle bu sorun da çözülememektedir.
Hayvancılığın gerilemesinde rol oynayan bir diğer önemli etken de meraların hızla yok edilmesidir. 1940 yılında 44 milyon hektar olan çayır mera alanları 2000'li yıllarda 12 milyon hektara kadar düşmüştür. Geçtiğimiz yıllarda çıkarılan Mera Kanunu bu durumda istenilen düzelmeyi sağlamaya yetmemiştir. Bunun yanı sıra var olan meralardan da yeterince yararlanılamamaktadır. Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesindeki terör olayları nedeniyle yaylalardan yeterince istifade edilememektedir.  

Türkiye'de kayıtdışı et üretimi, kayıtlı üretimi geçti
Et piyasasının düzenlenmesinin önündeki en büyük engellerden biri de kayıtdışı üretimdir. Örneğin geçen yıl et üretimi resmi rakamlara göre 576 bin ton civarında gerçekleşti. 1990 yılında ise kayıt altında 560 bin ton et üretilmişti. 18 yıl boyunca kayıtlı et miktarının yaklaşık aynı düzeyde kalması çok düşündürücüdür. Gerçekte ise Türkiye'de et tüketiminin 1 milyon 200 bin ton civarında olduğu belirtilmektedir. Bu durumda ülkemizde et üretiminin yaklaşık yarısı kayıtdışı veya kaçaktır.

Ülkemizde meraların hızlı bir biçimde tahrip edilmesi ya da yeterince yararlanılamaması nedeniyle, hayvan yetiştiricileri ağırlıklı olarak ithal maddelere dayalı konsantre yeme ağırlık vermek zorunda kalmaktadır. Bu yem, kaliteli kaba yem olarak adlandırılan çayır ve mera bitkilerinden elde edilen yeme göre 5- 6 kat daha pahalıdır.  Gelişmiş ülkelerde kaliteli kaba yem tüketim oranı hayvan yemi tüketiminin yüzde 90'ını oluştururken, ülkemizde bu oran yüzde 10 düzeyindedir. Karma yemlerin yapısına giren hammaddede dışa bağımlılık yüzde 50'nin üzerindedir. Hayvancılıktaki girdi maliyetleri gelişmiş ülkelerle kıyaslandığında 3- 4 kat daha yüksektir. Girdi maliyetlerinin en önemli bölümünü (yüzde 70) yem fiyatları oluşturmaktadır. Bu ölçüde yüksek yem fiyatı ödeyerek hayvancılık yapan üreticinin, yurt dışından gelen sübvansiyonlu ya da kaçak etle rekabet etmesi mümkün değildir.Bu sorunun çözümüne yardımcı olabilecek bir diğer önlem ise yem bitkilerine verilen desteğin artırılmasıdır.
 

TZD'nin 2010 yılı beklentileri:
Ülkemizi de etkisi altına alan ekonomik krizin reel sektör üzerindeki etkilerinin 2010 yılında da devam edeceği görülmektedir. Dünyada krizin nasıl bir seyir izleyeceği konusunda uzmanlar arasında bir görüş birliği yoktur. Krizin hafifleme belirtileri gösterdiği ve 2010 yılında toparlanma sürecinin başlayacağı görüşünü savunanlar olduğu gibi, krizde yeni bir dalganın gelebileceği yönünde uyarılar da vardır.

Ülkemiz açısından bakıldığında, yılın birinci çeyreğindeki rekor daralmanın yıl sonunda şiddetini kaybettiği görülmektedir. Ancak, burada dikkat çeken nokta, krizin kendisini en şiddetli hissettirdiği ve yüzde 14.3 oranında küçülme yaşandığı dönemde bile tarım küçülmeye direnirken (binde 5 küçülme), daha sonraki iki çeyrekte yüzde 6.6 ve yüzde 2.7 oranında büyümüş olmasıdır.

Benzer bir durum, işsizlik rakamları açısından da geçerlidir. İşsizlik oranı kentsel alanlarda yüzde 13.4 oranındayken, hemen hiç bir sanayi işletmesinin olmadığı kırsal yörelerde örneğin Ardahan’da yüzde 3.7, Kars’ta 4.1, Erzurum’da 6.2 olarak belirlenmiştir. Yine TÜİK'in belirlemesine göre bu dönemde tarımda istihdam saıysı 302 bin kişi artmıştır.

Bu rakamların tarım kesiminde gizli işsizliği perdelediği söylenebilir. Gerçekten de tarımda iş sahibi görünen bir çok insan aile ekonomisi içinde geçimlik işler yapmakta olduğu halde tarım çalışanı olarak görünmektedir. Ancak, bunun bile ne kadar büyük bir nimet olduğu kriz döneminde köyden kente göç eğiliminin tersine dönmesinden ve kentte işsiz kalan bir çok insanın köylerindeki aile işletmeleri içinde geçimlerini sağlamaya yönelmesinden bellidir. Krize karşı aile dayanışması ve geçimlik ekonomi sayesinde açlık tehdidine karşı konulması, içinde bulunduğumuz koşullarda gözardı edilebilecek olgular değildir.
Bu koşullarda, TZD olarak 2010 yılıyla ilgili en büyük beklentimiz, 2009 yılında krize karşı mücadele çerçevesinde hazırlanan destek paketlerinden yararlandırılmadığı gibi, 2009 bütçesinde desteklemeye ayrılmış olan kaynakların da yüzde 10'unun kesilmesiyle büyük bir haksızlık karşısında kalmış olan tarım kesiminin uğradığı bu haksızlığın giderilmesidir.

Tarımsal ürün fiyatlarının girdi fiyatlarındaki artışın kat kat altında kaldığı ve genel enflasyon düzeyine erişemediği de düşünülürse, tarım kesiminde en olumsuz koşullar altında bile çalışan ve üreten çiftçilerimizin ne kadar güç koşullar altında bu çabalarını sürdürdükleri daha iyi anlaşılır. Nitekim, işsizliğin düşük olduğu kırsal yörelerin istatistiklerde yoksulluğun en fazla olduğu bölgeler arasında yer alması bu açıdan sürpriz değildir. 2010 bütçesinde tarıma ayrılan kaynaklar ise aşağı yukarı geçen yıl ayrılan (kesintiden önceki) miktarın aynıdır.

Bu durumda, eğer krizin yıkıcı etkilerini tarım kesiminde de tüm şiddetiyle göstermesi istenmiyorsa, tarım kesimine yıl içinde bir şekilde ek kaynak sağlanması zorunludur.
Tarımsal sektör için söylenenler, bu sektörle çok yakın ilişki içinde bulunan tarımsal sanayi sektörü için de geçerlidir. Geçmişte Tütün Kanunu'nun çıkarılmasından sonra tütün üretiminin nasıl tasfiye edildiği, ardından sigara sanayiinin tamamen dışa bağlı hale gelmesiyle yerli tütün işletmelerinin nasıl kapatıldığı bilinmektedir. Bu sürecin yarattığı olumsuz sonuçları en açık biçimde TEKEL işçilerinin direniş sürecinde görmekteyiz.

Şimdi aynı dönemde çıkarılan Şeker Kanunu'nun yol açtığı benzer sonuçlarla şeker pancarı üretiminde karşılaşıyoruz. Bu süreç, pancar kotalarıyla başlamış, en kârlı şeker fabrikalarının özelleştirilmesiyle devam etmektedir. Özelleştirme süreci başlamış olmasına karşın, henüz ilk grup özelleştirme kararı onaylanmamıştır. Bu durumda, şeker pancarı üretiminin de bitmesini, az gelişmiş yörelerdeki yegane sanayi işletmeleri olan şeker fabrikalarının birer birer kapanmasını, pancar üreticilerinin ve şeker fabrikası işçilerinin işlerini kaybetmelerini istemiyorsak, bu sürece bir dur demek ve alınan kararları gözden geçirmek zorundayız.
TZD'nin yeni yılda yetkililerden en büyük beklentisi bu saydıklarımızdır.

Bunların yanı sıra, TBMM'ye sevk edilmiş bulunan Biyogüvenlik Yasası'nın TBMM'de oylanmadan önce toplum ölçeğinde geniş olarak tartışılması, gelecekte güvenli gıda süreci açısından çok önemlidir.

Bir başka önemli nokta da, TMO'nun korunması ve hububat fiyatlarının bu kurumun ilan edeceği gerçekçi alım fiyatlarıyla korunmasıdır. TMO'nun yanı sıra, büyük bir bölümü hızla tasfiye sürecine girmiş bulunan Tarım Satış Kooperatiflerinin güçlendirilmesi üreticinin korunması açısından çok önemlidir.

2011 yılında uygulanmaya başlanacak olan Havza Bazlı Destekleme modelini, genel yaklaşım olarak olumlu buluyoruz. Ancak, bu modelin nasıl uygulanacağı konusunda fazla bir şey bilmiyoruz. Bu sistemde desteklerin belirli bölgelerde yalnızca belirli ürünlere verilmesi öngörülmektedir. Eğer bu anlayış, o bölgeler dışında, söz konusu ürünü eken çiftçilerin hiç bir destekten yararlanamayacağı anlamına geliyorsa, bu sistem savnulamaz. Çünkü o takdirde söz konusu ürünü, o bölgenin dışında eken çiftçiler tasfiye olur. Bu da hem ürün çeşitliliği hem de üreticinin geçimi açısından kötü sonuçlar doğurur. Geçmişte bazı Latin Amerika ülkelerinde bu tür politikalar uygulanmış, bunun sonucu, o ülkelerin ürün çeşitliliğini kaybetmeleri ve plantasyon tarımı adı verilen bir ya da birkaç ürüne odaklı bir tarımsal yapıya geçmeleri olmuştur.
Ülkemizde hayvancılık da günden güne kan kaybetmektedir. Son dönemde et fiyatlarındaki anormal artışlar ve kayıtdışı et üretiminin kayıtlı üretimi geride bırakması, tehlike çanları olarak kabul edilmelidir.

Bu durumun en başta gelen nedenlerinden biri yem fiyatlarının çok yüksek olmasıdır. Bu bakımdan nasıl tarımsal üreticinin en büyük sorunu girdi maliyetlerindeki büyük artışlar ise hayvancılık yapan üreticilerin de en büyük sorunu yem fiyatlarındaki artıştır. Bu durumda özellikle yem bitkilerinin üretimini Türkiye'de teşvik etmek ve yem fiyatlarında makul bir sübvansiyon uygulamak zorunlu görünmektedir.
Şurası unutulmamalıdır ki, tarım ve hayvancılık sektörü başka sektörlere benzemez. Bu sektörde çalışanlar en zor koşullara direnebilirler, ama bir kez üretimi terk ettikleri takdirde aynı koşullarda üretime başlayacak kimseyi bulmak mümkün değildir.
Türkiye Ziraatçılar Derneği, tüm olumsuzluklara karşın, tüm üreticilerimize ve vatandaşlarımıza daha mutlu bir yıl diler.

Dostları ilə paylaş:


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə