Buraya, 1936 beyannamesiNİ anlatan bir kutu girecek: Benim editörü olduğum Türk Dış Politikası, Cilt 1, s



Yüklə 59,5 Kb.
tarix17.08.2018
ölçüsü59,5 Kb.
#71925




Baskın ORAN
Şu anda TBMM’de bir Vakıflar Yasası tasarısı bulunuyor. Olduğu gibi kabul edilmesi bekleniyor. Adalet Komisyonu’ndan da aynen geçti. Bu tasarının başlıca önemi, gayrimüslim vakıflarına devletin el koyması biçiminde gelişen ve hukuk dışı olarak nitelenmiş tutumu kanunlaştıracak olmasından geliyor.

Yalnız, tasarının incelenmesine geçmeden once, hepsi de Osmanlı döneminde birer padişah fermanıyla kurulan bu vakıfları ve sorunlarını özetleyelim.




  1. Sorunlar ve tahlili

Özellikle 1960’ların sonundan itibaren yapılan hukuksal uygulamalar sonucu gayrimüslim vakıflarının artık kördüğüm halini alan sorunları üç başlığa ayrılarak şöyle tanımlanabilir ve tahlil edilebilir:

    1. Hazine ve Vakıflar Genel Müdürlüğü (VGM) tarafından el konmuş mallar sorunu

1936 Beyannamesinde yer almadığı gerekçesiyle 1960’ların sonundan başlayarak el konulan ve devletin mülkiyetine geçirilen taşınmazlar konusunda şimdiye kadar hiçbir çözüm getirilmemişti. Şimdiki tasarı da getirmiyor.
BURAYA, 1936 BEYANNAMESİNİ ANLATAN BİR KUTU GİRECEK: Benim editörü olduğum Türk Dış Politikası, Cilt 1, s. 229
İlk planda bakıldığında, bu mallar hakkında AİHM’ye başvurma olanağı da yoktur, çünkü Türkiye bu olanağı ancak 1987’de ve geriye dönük olmaksızın tanımıştır. Ayrıca Strasbourg’a başvuruyu, bu tür haksızlıkların iç hukukta giderilememesinden itibaren en geç 6 ay içinde yapmak gerekmektedir. Dolayısıyla, el konulan malların üzerine bir bardak su içmek gerektiği fikrine varılabilir. Bununla birlikte, 1960’ların sonunda başlayan bu el koyma olayı, mallar sahiplerine iade edilmedikleri için, şu anda “sürekli ihlal” kategorisine giren bir durumdur. Bu nedenle AİHM’ye gidilebilir. Tabii, sonuç şudur: Türkiye, kendi vatandaşının hakkını vermediği için vatandaş hakkını yine yurt dışında arayacaktır.

Uygulamada çok büyük güçlükler çıkartan ve sonuç vermeyen cinsten olmakla birlikte, 2001-2004 arasında yapılan AB reformları kağıt üzerinde kimi olanaklar getirmiştir. Fakat aşağıda da görüleceği gibi, bu reformlarda geri vermenin nasıl yapılacağı kimi yerlerde belirtilmemiş, kimi yerlerdeyse belirtilen yöntem uygulanabilir olmaktan uzak kalmıştır.

Örneğin; mazbut (yönetimine VGM tarafından el konulmuş) vakıfların VGM’ye geçmiş olan mallarının vakıf adına tescil edileceği hükmü getirilmiştir. Üstelik, “herhangi bir hüküm veya karar aranmaksızın”. Fakat bu hem “VGM’nin talebi üzerine” yapılabilecektir, hem de Türkiye’de hiçbir tapu müdürünün mahkeme kararı olmaksızın mülkiyet devri yapmadığı bilinen bir husustur. Aynı durum, hemen aşağıda sözü edilecek “Nam-ı müstear ve nam-ı mevhumlar” adına tescil edilmiş taşınmazlarla ilgili olarak da söz konusudur. Bu taşınmazların da vakıfları adına tescil edileceği öngörülmüştür ve bu da mahkeme kararı olmadığından yapılmayacaktır.

b) Hazine tarafından el konulan taşınmazların üçüncü kişilere satılmasının yarattığı sorun

Bu konuda hiçbir yasa tasarısı çözüm getirmemiştir. Oysa, hukuken, “iyi niyetli” üçüncü kişilere satılan taşınmazlar geri alınamayacağı için, devletin bunlar için mal sahibi vakıflara tazminat ödemesi en basit hukuk kuralıdır.

c) 1936 Beyannamesinde kayıtlı olan, vakıfların tasarrufunda bulunan, ama tapuya onlar adına kayıtlı olmayan taşınmazlar sorunu

Bu taşınmazlar gayrimüslim vakıflarının kullandıkları, ama tapuda başkası üzerinde gözüken mallardır.

Bu taşınmazlar tapuda üç unsurun üzerinde gözükmektedir: 1) Nam-ı müstearlar üzerinde; 2) Nam-ı mevhumlar üzerinde; 3) Bağışlandığı veya vasiyet edildiği halde hâlâ bağışlayan veya vasiyet eden üzerinde.

Birincisi ve ikincisi kısaca şudur: 1913 yılına kadar taşınmazlar hukuken vakıf adına tescil edilemiyordu çünkü bunların tüzel kişiliği yoktu. Bu nedenle, bu tarihe kadar gayrimüslim vakıfları bu taşınmazları mecburen ya cemaatin ileri gelen kişilerinin veya rahiplerinin adına tescil ettirmişler (nam-ı müstear), yahut da kimi azizlerin adına mesela “Meryem binti Ovakim” (Ovakim kızı Meryem) veya “Kapriyel veled-i Asadur” (Tanrı’nın oğlu Cebrail) adına yazdırmışlardır (nam-ı mevhum). Hazine dava açınca ve Kapriyel veled-i Asadur mübaşirin bütün bağırmalarına rağmen duruşmaya gelmeyince taşınmaz mal Hazine’ye geçmiştir. Zaten Hazine, özellikle bu durumdaki taşınmazlar için dava açmaya özen göstermiştir.

Bu taşınmazların tapuya tescili üçüncü (2002) ve dördüncü (2003) AB Uyum Yasaları tarafından öngörülmüştür. Fakat bu öngörü gerçekleşmemiştir. Çünkü, yukarıda Mayıs 2004 itibariyle yüzde 18.66 oranında gerçekleşen tapu tescilleri yalnızca “malik” hanesi açık bırakılmak suretiyle tespit edilen taşınmazlar için söz konusu olmuş, malikleri nam-ı müstear ve nam-ı mevhum olarak gözükenlerin tescil talebi VGM tarafından reddedilmiştir. Şu anda da durum budur. Üstelik, bu ret işleminin iptali için idare mahkemesinde (birinci derece idari yargıda) açılan davalar da reddedilmektedir.

İdare mahkemesinin ret gerekçesi çok ilginçtir, çünkü mahkeme bu “malik”lerin (yani örneğin “Kapriyel veled-i Asadur”un) nam-ı müstear ve nam-ı mevhum olduğunu bile bile bunları “üçüncü kişiler” diyerek gerçek şahıs saymaktadır. Ondan sonra da, adli yargıya havale etmektedir: “Her ne surette olursa olsun tasarrufları altında bulunduğu bildirilen taşınmaz malların ilgili vakıf adına tescil olunacağı düzenlenmiş olup, halen tapu kütüğünde üçüncü kişiler adına kayıtlı olan taşınmazların da bu madde kapasamında değerlendirilmesine olanak bulunmamaktadır. Zira bu yasal düzenlemelerle Vakıflar İdaresine tapu kütüğündeki kayıtları değiştirme yetkisi verilmemiştir. Bu taşınmazlar halen üçüncü kişiler adına kayıtlı olmakla beraber esasen davacı vakfın tasarrufunda bulunduklarından bahisle davacı vakıf adına kaydedilmelerine karar verilmesi gerektiğinin iddıa edildiği görülmekte ise de, bu tür iddiaların ancak Adli Yargıda açılacak tapu iptali davasında dinlenebileceği, Vakıflar Genel Müdürlüğünün halen üçüncü şahıslar adına kayıtlı olan bu taşınmazların davacı vakıf adına kaydedilmesine karar verilmesinin mümkün olmadığı açıktır.” (Av. Setrak Davuthan’a belge için teşekkür ederim).

Bu içinden çıkılmaz tescil sorunuyla ilgili olarak yayınlanan son haber, Milliyet gazetesinde 10 Ocak 2007’de Güven Özalp imzasıyla çıkmıştır. Buna gore, biraz aşağıda tekrar sözü edilecek Fener Rum Erkek Lisesi Vakfına ait bir taşınmazın geri verilmesi için vakıf tarafından AİHM’ye açılan davada Türkiye’nin avukatları savunma yaparken şu bilgiyi vermişlerdir: “116 cemaat vakfı 2234 gayrimenkul için kayıt başvurusunda bulunmuş, VGM bu başvuruların 434’üne olumlu yanıt vermiştir”. Bu durumda yasa gereği yapılan tescil başvurularına VGM’nin verdiği olumlu yanıt (tescil) oranı yine yüzde 19,4 gibi bir oranda kalmıştır.

Bu haberdeki bilgiler, en son duruma yani Ekim 2007’ye ilişkin olarak çeşitli resmî kurumlardan elde ettiğim bilgilerle örtüşür niteliktedir. Bu bilgilere gore durum şöyledir:

Başvuran vakıf adedi: 121.

Hakkında başvuru yapılan taşınmaz adedi: 2332.

Yetersiz belgeden tescili reddedilen taşınmaz adedi: 403.

Zaten vakıf adına kayıtlı olduğu gerekçesiyle ret: 478.

Mükerrer başvuru gerekçesiyle ret: 189.

“Üçüncü şahısların elinde olmak” nedeniyle ret: 898.

Tescili kabul edilen taşınmaz sayısı: 364.


Bu durumda, Ekim 2007 itibariyle özet sonuç şöyle olmaktadır:

Hakkında başvuru yapılan taşınmaz adedi: 2332.

Çeşitli nedenlerle ret: 1968.

Tescili kabul edilen taşınmaz adedi: 364.

Brüt kabul oranı (zaten kayıtlı + mükerrerler düşülmeden): yüzde 15,6.

Net kabul oranı (zaten kayıtlı + mükerrerler düşüldükten sonra): yüzde 21,86.


Sonuç olarak, olumlu yanıt oranı Ekim 2007’de yüzde 15,6 veya en fazla yüzde 21,86 olmuştur. Bu durum, Üçüncü AB Uyum Paketi 03 Ağustos 2002’de çıktığına ve aradan dört buçuk yıl geçtiğine göre, devlet ve adalet adına hüzün vericidir.

Üstelik, VGM’nin bu uygulamasını yargıya götürmek ise başlıbaşına bir sorun olmaktadır. İdari yargı, yukarıda verilen idari mahkeme gerekçesinde de görüldüğü gibi, “burada malik değişikliği var” diyerek adli yargıya yollamaktadır. Adli yargıya gidilirse, o da “burada bir idare (VGM) kararı var” diyerek idari yargıya yollayacaktır. Tabii, bu durumda iç hukuk yolları tüketilemediği için AİHM’ye de gidilememektedir.

Aslında, Türkiye’de Müslüman’ı birinci sınıf, gayrimüslimi ise ikinci sınıf sayan “Millet-i Hakime” zihniyetinin yanı sıra, bütün bu sorunların temel kaynağı, gayrimüslim vakıflarının vakıf senetlerinin (vakıfnamelerinin) olmayıp, bunların Osmanlı zamanında birer padişah fermanıyla kurulmuş olmasıdır, Bu durum, yeniden kurulma halinde büyük oranda çözüme kavuşacaktır. Fakat Medeni Kanun md. 101/4 “belli bir cemaat mensuplarını desteklemek için vakıf kurulamaz” dediği için bu vakıfların yeniden kurulması da yasaktır. Bu noktaya hemen aşağıda geri döneceğiz.


  1. Yeni Vakıflar Kanunu tasarısı ve tahlili

Şu anda TBMM’de bir Vakıflar Yasası tasarısı var. Bu tasarı daha önce TBMM’de kabul edilmiş fakat Kasım 2006’da Cumhurbaşkanı Sezer tarafından veto edildiği için kadük (sonuçsuz) kalmıştı.

Veto gerekçesinin gayrimüslim vakıflarına ilişkin bölümlerinde, Sezer özetle şunları dile getirmişti (bkz. www2.tbmm.gov.tr/d23/1/1-0024.pdf): 1982 Anayasasının Başlangıç bölümünde “hiçbir etkinliğin… Türk ulusal çıkarlarının… Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin … karşısında koruma göremeyeceği” belirtilmektedir. Yeni yasa bu vakıfların Lozan’da olmayan “ekonomik ve siyasi güç” elde etmesine yol açacaktır.

Cumhurbaşkanı Sezer bu gerekçesinde ayrıca, Lozan’da hak sahibi azınlık olarak yalnızca Yahudi, Ermeni ve Rumları saymış ve dolayısıyla diğerlerini (Süryani, vd.) Lozan’a aykırı biçimde dışarıda bırakmıştır. Böylece, Türkiye’deki birçok insan gibi, Lozan’ın 38-44. maddelerinde sadece bu üç azınlığa hak getirilmediğini, Türkiye’deki tüm “gayrimüslimler”e getirildiğini gözardı etmiş veya bunu bilmediğini göstermiştir. Zaten, Cumhurbaşkanlığına bağlı Devlet Denetleme Kurulu da, 06 Şubat 2006 tarihli “Yabancı Gerçek ve Tüzel Kişiliklerin Türkiye Cumhuriyeti’nde Gayrimenkul Edinmeleri” raporunda gayrimüslim vakıflarını “yabancı vakıflar”la aynı kategoride sınıflandıracaktır (Rapor için bkz. www.cankaya.gov.tr).

Cumhurbaşkanı Sezer’in gayrimüslim TC vatandaşlarını “yabancı” ve dolayısıyla “tehlikeli” olarak gören bir yaklaşımı benimsemesi üzerine 2007 seçimleri sonrasına kalan tasarının 2008’de aynen yasalaşacağı anlaşılmaktadır. Nitekim Meclis Adalet Komisyonundan aynen geçmiştir. Bu nedenle, müstakbel yasayı, TESEV’in Aralık 2007’de Dilek Kurban’a hazırlattığı Rapor’dan yararlanarak inceleyebiliriz. (Bkz. www.tesev.org.tr)

1) Tasarı Md 5/1 şöyle demektedir: “Yeni vakıflar; Türk Medeni Kanunu hükümlerine göre kurulur ve faaliyet gösterirler”. Oysa, bildiğimiz gibi, Medeni Kanun md.101/4 “belli bir ırk ya da cemaat mensuplarını desteklemek amacıyla vakıf kurulamaz” dediği için gayrimüslimler yeni vakıf kuramayacaklardır. Bu kısıtlama AİHS md.11 ve TC Anayasası md. 33’le güvenceye alınmış örgütlenme özgürlüğünün ve Lozan md.40’ta sözü edilen “…kendi kurumlarını kurma, yönetme, denetleme” hakkının ihlalidir. Medeni Kanun md.101/4 ya kaldırılmalı, yahut maddeye “Uluslararası antlaşma hükümleri saklıdır” ibaresi eklenmelidir.

2) Tasarı Md. 7/2 şöyle demektedir: “Bu kanunun yürürlüğe girmesinden önce mazbut vakıflar arasına alınan vakıflarla, bu Kanuna göre mazbut vakıflar arasına alınan vakıflara bir daha yönetici seçimi ve ataması yapılamaz”.

VGM, “artık hayır hizmeti yapmamaktadır” diye resen hükmederek, herhangi bir yargı kararına dayanmadan gayrimüslim vakıflarının yönetimine el koymaktadır. Bu uygulama Lozan md. 40’ın ve ayrıca Anayasa md. 90/5’in açık ihlalidir. Kaldı ki, bu el koyma, çoğu zaman vakıf seçimlerinin engellenmesi ve ondan sonra da vakıf seçimleri yapılmadı diye gerekçe ileri sürülmesine dayandırılmaktadır.

3) Tasarı Md. 25/1 şöyle demektedir: “Vakıflar; vakıf senetlerinde yer almak kaydıyla… uluslararası faaliyet ve işbirliğinde bulunabilirler…”. Bu, açık bir ayrımcılık örneğidir çünkü daha önce de belirtildiği gibi gayrimüslim vakıflarının vakıf senedi olmadığı bilinen bir husustur (zaten, 1936 uygulaması da tamamen buna dayanmıştır).

4) Tasarı Geçici Md. 7 şöyle demektedir:

Cemaat vakıflarının;


  1. 1936 Beyannamelerinde kayıtlı olup, halen tasarruflarında bulunan nam-ı müstear veya nam-ı mevhumlar adına tapuda kayıtlı olan taşınmazlar,

  2. 1936 Beyannamesinden sonra cemaat vakıfları tarafından satın alınmış veya cemaat vakıflarına vasiyet edildiği veya bağışlandığı halde, mal edinememe gerekçesiyle halen; Hazine veya Genel Müdürlük ya da vasiyet edenler veya bağışlayanlar adına tapuda kayıtlı olan taşınmazlar,

tapu kayıtlarındaki hak ve mükellefiyetleri ile birlikte bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren onsekiz ay içinde müracaat edilmesi halinde, Meclisin olumlu kararından sonra, ilgili tapu sicil müdürlüklerince cemaat vakıfları adına tescilleri yapılır.”
Bu madde, azınlık vakıflarının bugüne kadar çeşitli nedenlerle ellerinden hukuk dışı olarak alınmış taşınmazların bazılarının bazı koşullarla iadesini öngörmektedir. Fakat önemli yanlışlık ve eksiklikleri vardır:

Bir defa; maddenin (a) bendindeki “halen tasarruflarında bulunan” ifadesi çok sorunludur. Bu vakıfların 1936 Beyannamelerinde kayıtlı olmasına rağmen 1960’ların ortasından itibaren hukuk dışı yargı kararlarıyla ellerinden alınan taşınmazlar tabii ki artık “tasarruflarında” değildir. Bu madde bunların iadesine hiçbir biçimde olanak vermez ve mevcut durumdan da geri gitmek anlamındadır. Hukukun gereği olarak, haksız yere alınmış bu taşınmazların VGM veya Hazine’den alınarak iadesi, üçüncü şahıslara satılmış ise de tazmini şarttır.

İkincisi; maddenin (b) bendindeki “mal edinememe gerekçesiyle” ifadesi çok sorunludur. Burada iade edilmesi söz konusu olan taşınmazlar, vakıfların 1936’dan sonra çeşitli yollarla edindikleri ve Yargıtay’ın 1974 kararı üzerine Hazine, VGM veya vasiyet edenlere/bağışlayanlara geçenlerin sadece bir kısmıdır. D.Kurban’ın hazırladığı TESEV raporu, başka gerekçeler ve usullerle vakıfların ellerinden alınan taşınmazları şöyle sınıflandırmaktadır: 1) Cemaat vakfı adına kayıtlı olup mahkeme kararıyla alınıp yeniden eski malik adına kaydedilmiş olan taşınmazlar; 2) Bu taşınmazların, eski malikin de gaip olması nedeniyle on yıl kayyum tarafından idare edildikten sonra Hazine veya VGM adına kaydedilmiş olanları; 3) Vakıf adına kayıtlı olup mahkeme kararıyla Hazine veya VGM adına kaydedilmiş olan taşınmazlar; 4) Vakfa vasiyet edilmiş olup, mahkeme kararıyla vasiyetlerinin iptaline karar verilen taşınmazlar; 5) Vakfın elinden alınıp üçüncü kişiler adına tescil edilen taşınmazlar; 6) Lozan’da hak sahibi olmalarına rağmen yasalar önünde tanınmayan ve “tüzel kişilikleri olmadığı” ileri sürülerek zaptedilen Katolik ve Süryani cemaatlerine ait mallar. Örneğin, Rum cemaatine ait olan ve Fener Patrikhanesinin tüzel kişiliği olmadığı gerekçesiyle zaptedilen Büyükada Yetimhanesi.

Hukuk dışı uygulamalarla el konulan bütün bu taşınmazların iadesine yönelik herhangi bir düzenleme yasa tasarısında yoktur.

Bu durumda, 1936 Beyannamesinde bulunan fakat maliki sorunlu olan mallar konusundaki çözüm, gidilebildiği oranda, Strasbourg’daki AİHM’ye gitmeye kalmaktadır. Yani, farklı dinden TC vatandaşlarının hakkını korumak Türkiye’de mümkün olmadığı için uluslararası bir mahkemeye kalmaktadır. Örneğin, Fener Rum Erkek Lisesi Vakfının 1952 ve 1958 yıllarında aldığı tapu 1996’da mahkeme kararıyla iptal edilmiş ve taşınmaza Hazine tarafından el konulmuştur. Vakıf sonuç alamayınca 1997’de AİHM’ye gitmiş ve mülkiyet hakkının ihlalinden 910.000 Avro tazminat almaya hak kazanmıştır (Milliyet, 10.01.2007). Bu hükümlerin zincirleme olarak çıkması ve Türkiye’nin sürekli tazminat ödeyip ayrıca prestij kaybetmesi kaçınmaz görünmektedir.


  1. Türkiye’de sermaye birikim süreci açısından gayrimüslim vakıf malları meselesi

Bütün bu hukuk dışı uygulamalar incelenirken, şu temel husus gözden kaçırılmamalıdır: Gayrimüslim vakıfların ellerindeki taşınmazlara el konulması olayı münferit bir olay değildir. Türkiye’deki “sermaye birikimi” sürecinin temel aşamalarından birincisi ve başlıcasıdır.

Türkiye’de bu süreç şu sırayla işlemiştir: 1) Gayrimüslimlerden Müslümanlara çeşitli yöntemlerle sermaye transferi; 2) Halkın tasarruflarını banker krizi gibi olaylarla bireylere transfer; 3) Devletin 1930’lardan beri yaptığı sermaye birikimini (fabrikalar, şirketler, bankalar, vb.) arsa fiyatına satmak suretiyle bireylere transfer.

Sözü edilen birinci ve en önemli aşamanın kilometre taşları şöyle sıralanabilir:

1) 1915 Ermeni katliamları. Ermenilerin tehcir edilirken komşularına emanet ettikleri vs. taşınmazlar yağmalanmış ve/veya satılmıştır. Bunlar, yörenin nüfuzlu kişilerinin eline geçmiştir.

2) 1923 Türkiye-Yunanistan zorunlu nüfus mübadelesi. Mübadeleye tabi Rumların mallarının Yunanistan’dan gelecek Müslümanlara verilmesi gerekmektedir. Fakat burada bunların bazılarına devlet veya yerel nüfuzlu şahıslar el koymuştur.

3) Türkiye’deki gayrimüslimler yapılan baskılar sonucu dışarıya göç etmek zorunda kalmışlar, ellerindeki malları ya yok pahasına satmışlar yahut geride bırakmışlardır. Bu geride bırakılan mallar yağmalanmış durumdadır. Bunların en tipik örnekleri bugün İstanbul Beyoğlu ve Tarlabaşı mevkiinde yer alan ve işgal edilmiş bulunan metruk apartmanlardır.

Bu baskılara özet olarak şu örnekler verilebilir:

1920’lerde gayrimüslimlerin İstanbul ili dışına çıkmaları izne tabi kılınmıştır.1

Çeşitli yasalar ve yönetmelikler çıkartılarak gayrimüslimlerin iş hayatından uzaklaştırmaları amaçlanmıştır. Örneğin 16 Mayıs 1929’da çıkartılan “Menkul Kıymetler ve Kambiyo Borsaları Kanunu”na gore, borsa acentesi kurmak isteyenlerin “Türk olması” gerekmektedir (madde 6, paragraph 1). “Menkul Kıymetler ve Kambiyo Borsaları Nizamnamesi madde 8, paragraph 1’de belirtildiği üzere, aynı kural borsa acentelerinde çalışanlar için geçerlidir. 04 Haziran 1932’de çıkartılan 2007 sayılı “Türkiye’de Türk Vatandaşlarına tahsis edilen sanat ve hizmetler hakkında kanun” sonucu Yunan uyruklu İstanbullu Rumlar işten atılmış, bunlarla evli olan TC vatandaşı Rumlar zarar görmüştür. Sürekli bir “Vatandaş Türk Malı Kullan” kampanyaları yürütülmüş ve gayrimüslim işadamları huzursuz edilmiştir. Sonradan bu kampanyaların adı “Vatandaş Yerli Malı Kullan”a dönüşecektir. 1950’lerin ilk yarısında, Kıbrıs sorunu sonucu olarak “Türk olmayanlardan alışveriş etmeyin” kampanyaları başlatılmıştır.2

1965’e kadar memur olma koşulu “Türk olmak”tır; ancak 1965 sonrasında “Türk vatandaşı olmak”a dönüşmüştür. 1940’ların sonuna kadar Avrupa’ya öğrenci gitmek, baytar okuluna girmek, askerî okullara girmenin koşulu: “Türk olmak”, “Türk soyundan olmak”, “Türk ırkından olmak”dır.3

1934’te Trakya’da Yahudilerin ev ve işyerlerine yapılan saldırılar sonucu bu insanlar buraları terk edip İstanbul’a kaçmak zorunda kalmışlardır.4

1941’de “Yirmi Kura İhtiyatlar” diye adlandırılan olayda 20 ila 44 yaş arasındaki gayrimüslimler askere alınmış, ellerine silah verilmeden “Amele Taburu” olarak bilinen birliklerde çok zor koşullar altında askerlik yaptırılmışlardır.5

1942 yılında, Varlık Vergisi çıkarılmıştır. Bu uygulama, Türkiye Cumhuriyetinde kanun zoruyla gayrimüslimlerin parasına ve malına el koyup bunu Müslüman vatandaşlara aktararak en büyük sermaye transferini gerçekleştirmiştir, çünkü fahiş vergileri ödeyemeyenlerin malları haraç mezat satılmıştır.6

6-7 Eylül 1955’te İstanbul ve İzmir’de gayrimüslim işyerlerini, evlerini ve ibadet yerlerini yakıp yıkan ünlü pogrom (devlet desteğiyle azınlığa yapılan saldırı) gerçekleştirilmiştir. Bundan sonra kimi Rumlar Türkiye’yi terk etmişlerdir.7

1964’te Yunanistan uyruklu İstanbul Rumları sınırdışı edilmişler, onlarla evli olan TC vatandaşı Rumlar da birlikte gitmek zorunda kalmışlardır. İstanbul boşalmıştır. 8

1960’ların sonlarından itibaren, gayrimüslim mallarına el koymada sıra 1936 Beyannamesi’ne gelmiştir. Bu olay, Türkiye’de gayrimüslimden Müslümanlara sermaye transferinin son halkasını oluşturmuştur.

Bütün bu olaylar, bir devletin kendi vatandaşları arasında farklı dinden olanlarına karşı açık biçimde ayrımcılık yapmasının örnekleridir.



Bütün bunlardan, unutulmaması gereken önemli husus şudur: Her ayrımcılığın doğal sonucu bölücülüktür.
Not: Bu dizi, B.Oran’ın Türkiye’de Azınlıklar – kavramlar, teori, Lozan, iç mevzuat, içtihat, uygulama adlı kitabının yeniden güncelleştirilmekte olan bölümlerinden derlenmiştir.

1 Alexis Alexandris, The Greek Minority of Istanbul and Greek-Turkish Relations, 1918-1974, Athens, Center for Asia Minor Studies, 1983, s. 140; Rıfat Bali, Cumhuriyet Yıllarında Türkiye Yahudileri – Bir Türkleştirme serüveni (1923-1945), 6. B., İstanbul, İletişim Yayınları, 2001, s. 45, 125-126; Dilek Güven, 6-7 1955 Eylül Olayları, İstanbul, İletişim Yayınları, 2006, s. 111.

2 Samim Akgönül, İstanbul Rumları: Ulus-Devlet çağından küreselleşme çağına bir azınlığın yok oluş süreci, Istanbul, İletisim Yayınları, 2007, s. 81-84.

3 1937-38 yıllarında gazetelerde çıkan iş vs. ilanlarında Türk olmakla ilgili koşullar, fotokopi olarak şu yapıtın ekinde bulunmaktadır: Ahmet Yıldız, “Ne Mutlu Türküm Diyebilene”, Türk Ulusal Kimliğinin Etno-Seküler Sınırları, 1919-1938, 2. B., İstanbul, İletişim Yayınları, 2004.

4 Bkz. Bali, s. 243-254; Ayhan Aktar, Varlık Vergisi ve Türkleştirme Politikaları, İstanbul, İletişim Yayınları, 2000, s. 71-99; Güven, s. 123-128; Yıldız, s. 253-257.

5 Bali, s. 411-423; Güven, s. 133-135.

6 Varlık Vergisi üzerine bkz. Faik Ökte, Varlık Vergisi Faciası, İstanbul, Nebioğlu Yayınevi, [1951]; Alexandris, s. 207-233; Güven, s. 123-128; Yıldız, s. 253-257; Bali, s. 424-483; Aktar, s. 135-243.

7 6-7 Olaylarından sonraki göçler için bkz. Alexandris, s. 270; Güven, s.168-179.

8 Alexandris, s. 286; Güven, s.183.


Yüklə 59,5 Kb.

Dostları ilə paylaş:




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə