Ekrem Kahraman " Ama koyuydu karanlık, hiç ışık yoktu."


Ekrem Kahraman: Çağdaş İçin Bir Yol Haritası: İlahi Komedya II



Yüklə 168,3 Kb.
səhifə2/2
tarix23.01.2018
ölçüsü168,3 Kb.
#40582
növüYazı
1   2

Ekrem Kahraman: Çağdaş İçin Bir Yol Haritası: İlahi Komedya II


21. YÜZYIL APOCALYPSE'LERİ: YERYÜZÜ CEHENNEMLERİ

Bilindiği üzere Armageddon dini kaynaklarda “dünyanın sonu geldiğinde” bir biçimde kesinlikle gerçekleşeceğine inanılan ve bin yıl süreceği öne sürülen Apocalypse (Büyük Kıyamet) savaşının adı. Bu, önlenemez savaşta ya Şeytanlar ve Cinler Tanrıları cezalandıracaklar ya da Tanrılar Şeytanları ve Cinleri?

İnsanlar mı? Onlar da bu tıpkı Nuh Tufanı'nda olduğu gibi bu büyük savaşla cezalandırılarak yok edilecek asıl taraf.
Tarihte Şeytanlar ve Cinler de, iyi/kötü mitolojik Tanrılar da hep oldu. Mitolojik Tanrılar/Tanrıçalar öyle ya da böyle dünyadaki her şeye kesin egemendiler. Günümüzdeyse trajik bir biçimde Şeytanlar ve Cinler egemen görünüyorlar. Tanrıların nereye çekilip kaybolduklarını ise hiç kimseler bilmiyor sanki? Yeni Armageddon Savaşı bir tür Tanrılar/Tanrıçaların ortadan çekilip meydanı Şeytanlar ve Cinlere bıraktıkları bir büyük kıyamet o yüzden de.
Kutsal Kitap, daha Armageddon gerçekleşmeden önce olacak muhtemelleri tek tek anlatır. Öncelikle dünya fahişelerinin anası olarak görülen insani, uygar, kültürel büyük Babil cezalandırılıp yok edilecektir. Çünkü kitaba göre büyük kent de, büyük Babil de, fahişe de sonuçta aynı şeydir. Çünkü günahın hem nedeni hem de nesneleridir. Buradaki “fahişe” kavramı aynı zamanda bu tür dönemlerde bir dinsel sapma olarak ortaya çıkan günahkarlığı da ima etmektedir. Çünkü kitaba göre Babil kökenli bütün “sahte dinler” tam da Babil Kulesi'nin yapılış zamanlarında ortaya çıkmışlar, insanlığın kurulu uygarlık düzeni de bu nedenle bozulmuştur. Bu yüzden de Armageddon savaşıyla Babil Kulesi'nin yapılışı sırasında peydahlanarak Babil'den göçle bütün dünyaya yayılıp gelişen ve çeşitlenen tüm Babil kökenli dinler yok edilecektir. Bu savaş yalnızca hayali bir “Canavar'ı ve Canavar'ın dayattığı düzeni seçen bütün insanları” yok etmekle kalmayacak, aynı zamanda hayatta kalacak tarihsel kimlikleri, iyi ve sessiz insanları da “Atanmış asıl Kral”a biat etmeye zorlayarak yeryüzünü -sözde- Cennet'e çevirecekler ve eski dünyanın bütün dertlerinden uzak sonsuz bir yaşama kavuşturmuş olacaktır.
Kutsal Kitap'a göre Armageddon savaşıyla eski düzenin yeryüzüne çevre kirliliği, bütün canlı türlerin yok edilmesi, kanlı savaşlar, bölgesel terör ve katliamlar gibi çeşitli biçimlerde tezahür eden her türlü insanlık dışı tahribatları engellemek ve dünya üzerindeki kadim düzeni ve yaşamı insanlar için yaşanabilir kılmak amacıyla yapılan son savaş iddiasındadır.

Nerede?


Sanki insanlığın önüne her bin yıl da bir sürekli yeni Armageddon'lar konuluyor çünkü. Her defasında insanlık sanki kaybettiklerini yeniden bulmaya, yeniden inşa etmeye çalışıyor?

Babil yakılıp yıkılıp yok edildikten sonra dünya tüccarları da yok edilen Babil için ağlayıp arkasından yas tutup ağlamadılar mı?

Çünkü ürettikleri mallarını satın alacak hiç kimse kalmamıştır artık. Altını, gümüşü, değerli taşları, incileri, ince keteni, ipeği, mor ve kırmızı kumaşları, her çeşit kokulu ağacı, fildişinden yapılmış her çeşit eşyayı, en pahalı ağaçlardan, tunç, demir ve mermerden yapılmış her çeşit malı, tarçın ve kakule, buhur, güzel kokulu yağ, günnük, şarap, zeytinyağı, ince un ve buğdayı, sığırları, koyunları, atları, arabaları ve köleleri, insanların canını satın alacak hiç kimseler kalmamıştır artık. (...) Bütün azgın uluslar azgın fuhşun şarabından içtiler. Azgın dünya kralları onlarla fuhuş yaptılar. Dünya tüccarları aşırı sefahatleriyle daha da zenginleştiler. Üst üste yığılan günahları göllere erişti. Kötü insan doğru insana, kötü ulus doğru ulusa dişlerini gıcırdattı, düzen kurdu. Çünkü önceki düzen ortadan kalktı. Tahtta oturan, tek başına 'bak işte her şeyi yeniliyorum' dedi ve ekledi: Ulus ulusa, devlet devlete savaş açacak. Şiddetli depremler, yer yer kıtlıklar ve salgın hastalıklar, korkunç olaylar ve gökte olağanüstü belirtiler olacak...”
Aradan yaklaşık iki bin beş yüz yıl geçmiş ama başlangıçta “bin yıl” kadar süreceği öne sürülen kanlı savaşlar hala sürüyor ve günümüzün küresel “azgın uluslar”ı insanlığa hala elindeki “Cennet” havucunu gösterip fakat “Cehennem” sopasıyla döve döve yeniden yeniden köleye çevirmektedir.

İçinden geçiyor olduğumuz entrikalı, endişeli, büyük karanlık, kanlı süreç, yeni Ortadoğu projeleri, kaos ve savaşları Armageddon meselini ne kadar da çağrıştırıyor?
Değişen pek bir şey yok aslında. Tarih tarihtir ve azgınlık da azgınlıktır.

Tarih daima hep bu tür küresel ideolojik, dinsel “yenilik”, “iyilik”, “demokrasi”, “teröre karşı” vb. kavramlar üzerinden yürütülen projelerin terennümleri arkasından gelen azgın niyetler, kötülükler, yıkımlar, tıkanıklar, küresel, sözde dinsel terörler sonucu karanlığa gömüldü. Koyu karanlıklarda uyuyup kalmış, uykusunda sürekli sayıklayıp duran ya da aslında uyanıkmış gibi görünse bile yarı uykulu, yarı uyku sersemi karanlık bir akılla korkudan konuşamaz, hakikati savunamaz, bulunduğu pozisyonunu, dinini bile koruyamaz hale getirilen insanlık kendisini hep bir Cehennem'de hissettiği için de çok daha tarihsel derin bir uykuda kaybolmuş durumda.

Gılgamış'ın Mezopotamya'sı, coğrafyası, kültürleri ile içerisinde yer aldığı büyük Ortadoğu yeniden ve bir daha yeniden yeniden büyük bir “Cehennem” artık.

Yeniden” deyişimin nedeni de Gılgamış'ta yoğun bir karanlık olarak, sonraki dinlerde ve süreçlerde ise “Cehennem” biçiminde ifade edilen cehennem imgesinin ilk dillendirildiği topraklara geri dönmüş olmasından ötürü.


İlahi Komedya için bir tür başlangıç metni olarak okunabilecek Gılgamış Destanı'nda her ne kadar “koyu karanlık” olarak ifade edilse de ilk “cehennem” fikri ya da imgesi de zaten bu Tanrılar/Tanrıçalar sistemi ile hemen arkasından gelen insanlaşma sürecinde ortaya çıkmıştı. Bu süreçle birlikte yavaş yavaş dünyevi dinler ortaya çıkmaya başlayacak fakat onlar da esas olarak dünyevilik üzerinden değil de yine “öteki dünya” gibi bu yarı karanlık, yarı soyutlanmış imgenin içini zamanla dolduracaklardır.
Üçte ikisi Tanrı etinden, üçte biri insan etinden!” yapılma, yarı tanrı yarı ilk insan kral Gılgamış

arayışını yaşadığı doğada primitif bir sezgi ve ruhla, kendi bacakları üzerinde sürdürmüştü. Zerdüşt'i din adamı Ardâ Viraf ise yakılıp yasaklanmış ve artık unutulmaya yüz tutmuş dinini aramak için uykusunda yedi gün yedi gece devam eden bir “ahiret yolculuğuna” çıkmıştı. Hz. Muhammed bir gece (Miraç Gecesi) bir katır üzerinde Allan'ın huzuruna götürülmüştü. Bir bilim adamı, aydınlanmacı bir düşünür olmasına rağmen Elealı Parmenides de yine Melekler eşliğinde Tanrıça'nın oldukça aydınlatıcı tedrisatından geçmişti. Dante ise kadim hocası, piri kabul ettiği Romalı şair Vergilius ile hiç bir zaman kavuşamadığı sevgilisi Beatrice ile...


Büyük İnsanlık, çağdaş uygarlık yeni bir geleceğin kapısına gelip dayanmış durumda. İnsanlığın tarih boyunca sık sık karşılaştığı o büyük, asıl temel soru bugün yeniden karşımızda.

Peki durum gerçekten de yeni bir Apocalypse (kıyamet) ise geliyor olan muhtemel, asıl tarihsel “iyi gelecek”, çağdaş ütopya ne?

Gılgamış kendi insani ölümsüzlüğünü aramıştı. Günümüzdeyse topyekûn insanlığın ve uygarlığın ölümsüzlüğü aranıyor artık.
M.Ö iki binli yıllarda Hz. Yakup sürekli Tanrı tarafından huzura çağrıldığını söyleyip babasından izin istedi. Babasını ikna edemeyince de o da ondan habersiz gizlice tıpkı Gılgamış gibi inatla ve tutkuyla ata toprakları olarak benimsediği Urfa/Harran'a doğru yollara düştü. Yorulunca yolda bir yerde mola verir. Başının altına bir taşı yastık yapıp uykuya dalar. Düşünde, gökyüzüne doğru uzayıp giden ışıktan bir merdiven ile merdivenden aşağı yukarı doğru sürekli inip çıkan melekler görür. En üst basamakta en ışıklı, aydınlık yerde ise Tanrı oturmaktadır. Tanrı oturduğu yerden uyuyan Yakub'a kendi kelamlarını, emirlerini, öğütlerini ve vaatlerini bildirir.
Makedonya kralı Büyük İskender M.Ö üç yüzlü yıllarda Mezopotamya'yı fethedip Zerdüşt dinini ve kitabı Avesta'yı yakıp yok eder ve bütün dini öğretilerini yasaklar. Dinlerini unutarak insanlıktan çakmaya başlayan insanlara dini gerçekleri yeniden öğretip benimsetmek amacıyla gizlice toplanan zamanın Zerdüşt'i din adamları aralarından Arda Virâf isimli saygın, güvenilir bir din adamını seçip görevledirerek ruhlar alemi, “öteki dünya”ya, ahirete gönderirler. Arda Virâf da yolda yedi gün yedi gece sürecek bir ahret uykusuna dalar ve düşünde Tanrı Azer onu ellerinden tutup Arâf”tan geçirir. Zerdüşt'ün göklere yükseldiği Cennet'in katlarını gezdirip meleklerle ve Tanrı ile görüştürür. Yedi gün yedi gece süren bu düşsel yarı Tanrısal geziden sonra da uykusundan uyandırılıp yeniden dünyaya geri gönderilir. Arda Viraf da orada gördüklerini bilge bir katibe anlatıp yazıya geçirtir. Yeni Zerdüşt'i metin Ardavirafname böyle ortaya çıkar.
M.Ö beşinci yüzyılda yaşadığı ve yalnızca düşünür olarak değil aynı zamanda yasa oluşturucu, koyucu ve uygulayıcı bir devlet adamı olarak da kabul edilen Antik Çağ düşünürlerinden Elealı Parmanides de bu defa tanrı adına değil bilim adına mutlak “hakikat”in peşine düşecek ama onun yolu da yine gökte oturan Tanrıça Persefone'nin huzuruna çıkmakla sonuçlanacaktır.

Çağ her ne kadar akıl ve aydınlanma çağı olmaya doğru evrilmiş gibi görünse de bilimsel “hakikat” ve dünyevi doğa hala mutlak Tanrılardan, Tanrıçalardan sorulmaktadır çünkü. Anlatıya göre güneşin kızları kendisini beyaz atların çektiği bir arabaya bindirip öyle herkese açılmayan kutsal kapılardan geçirerek geceden gündüze, karanlıktan aydınlığa çıkarırlar. Tanrıça Persefone, Parmanides'e iltifatlar edip onurlandırarak doğanın ve bilimsel hakikatin bütün sırlarını ve o sırlara ulaşmanın gizli yollarını öğretmek için kendisine söz verir.
İslam inancına göre benzer bir gece yolculuğuna da Hz. Muhammed çıkacaktır.

Muhammed bir gece Mekke'deki Mescid-i Haram'ın duvarları dibinde tıpkı Yakup gibi derin bir uykuya dalar. Uykudayken Cebrâil Aleyhisselâm gelip göğsünü yararak açar ve içini, içinin asıl özü kalbini zemzem suyu ile yıkadıktan sonra iman ve hikmet lie doldurup yeniden eski haline getirir. Sonra da bir katırın sırtına bindirip Mescid-i Aksa'ya götürür. Muhammed orada kendinden önceki peygamberler Adem, Yusuf, Yakup, Yahya, İsa, İdris, Harun, İbrahim vd. buluşup onlara iki rekat namaz kıldırır. Namazdan sonra da göğün yedinci katına çıkıp Allah ile baş başa görüşür. Allah'ın kelamlarını, tebliğlerini, hadislerini alıp ilahi huzura kavuştuktan sonra da yine Cebrail tarafından Cennet'e götürülür.

İslam dini literatüründe bu Allah'a kavuşma gecesi Miraç Gecesi olarak geçer. Miraç, bir tür gece yolculuğu (isra), göğe yükselme ve Allah'ın katına/huzuruna çıkma merdiveni anlamına da gelmektedir.

Kimi İslam düşünürleri bu gece yolculuğunu bir tür, yeni bir gelecek vizyonu kurma olarak değerlendirirlerken, kimileri de Miraç'ın peygamber olmadan önce Muhammed'in Kabe'nin yanında uyurken gördüğü bir düşten ibaret olduğu yorumunu yaparlar.


Hz Muhammed'den sonra da yine İspanya Müslümanlarından büyük mutasavvıf İbn-i Arabi de 18 ciltlik Fütûhât-ı Mekkiyye isimli eserinin Mevaki'un Nucum (Yıldızların Mevki) cildinde de benzer bir Allah'a ilahi yolculuk meseli anlatır. Bu yolculuk da yine bir tür Öteki dünyadan Cennet'e doğru seyreden bir ruhsal gidiş öyküsüdür.

İbn-i Arabi'nin söz konusu anlatısı belki Muhammed'in ve İslam'ın yorumu, bir tür tekrarı olarak da kabul edilebilir. Ne var ki Arabi'nin bu eserinden etkilenerek Zerdüşt-i, Musevi, Hristiyan, İslam anlayışlarının yorumlarını, uygulamalarını eleştirerek dinsel dogmalara karşı çıkıp akılcılığı öne çıkardığı söylenen Suriyeli Arap düşünür, şair ve yazar Ebu'l Âlâ el-Maarrî de ünlü eseri Risâlatü’l-Gufrân'da yine öteki dünyaya (Cennet – Cehennem) hayali bir gece yolculuğunu uzun uzun anlatır.

Çünkü Maarrî'ye göre de insanlığın genel gidişi tıpkı Dante'nin İlahi Komedya'sında olduğu gibi karanlık bir ormana doğrudur:
Dünya üzerindeki insanlar ikiye ayrılırlar:

Beyinleri olan ama dinleri olmayanlar

Ve dinleri olan ama beyinleri olmayanlar”

Ve:

Kader bizleri sanki camdanmışız gibi kırıp parçalıyor,



Ve bu parçalar bir daha asla yapışmıyor.”
Aslında gözleri görmeyen bu Suriyeli büyük şair ve düşünürün öngörüsü günümüz Suriye'si ve Ortadoğu İslam'ı için ibretlik sayılmalı.
IŞİD, EL KAİDE, ÖSO, EL NUSRA, AHRAR-RUŞ ŞAM, FETİH ORDUSU VD.

MEZHEP, MİLLİYET, SİYASET, KÜRESELLEŞME, ULUS DEVLET VB.

DİNLERİN CAM HALİ VE DÜŞMAN KARDEŞLİKLER...
Evet, bu bir dizi trajik cehennem imgeli sıralamayı sürdürelim. Hatta yeni yeni sıralamalar, ardışık kaos ve cehennem döngüleri kuralım ve kurduklarımızı hep birlikte hesapsızca çoğaltalım. İnsanlık anlamında türdeş olarak kardeş kavgaları, kavmiyet, mezhebiyet, yerel, ulusal, küresel çoğaltmalarla üst üste katlanıp kalınlaştırılmış, duyarsızlaştırılmış Adem'in Çocukları ya da Armageddon mesellerini yeniden yeniden yineleyelim. ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, Rusya, Çin, Türkiye, İran, Irak, Mısır, Lübnan, Suriye hikayeleri kurup yazdıklarımızı yeniden okuyalım. Durmayalım, bütün okuduklarımızı yeniden yeniden temize çekelim.

Vardığımız yer: Maarrî'nin şiirsel imgesiyle artık kırılmış, tuz buz edilmiş camlar çağından camların takılı olduğu evlerimizin yok olduğu yeni ve başka bir çağadır. Çünkü “Büyük İnsanlık”, yolunu tarihsel olarak yine ve bir daha yeniden “koyu bir karanlıkta” kaybetmiş durumda. Tarih yavaş yavaş ve aceleyle en uygun ve en keskin bıçaklarını yeniden bileyliyor. Savaş enstrümanlarını gözden geçirip daha yenilerini, daha teknolojik ve yok edici olanlarını hazırlıyor. Artık, Irak'ın işgalinde olduğu gibi Ortadoğu çöllerinde develer, tanklar yerine son model Toyotolar üzerinde son model kötü niyetli, son model katliam silahlarıyla teçhizatlı kara sakallı, kara kafalı, kafaları bağlı, etrafa şeytani, öfkeli, hırslı, saplantılı gülüşler savuran azgın, “çağdaş” (!) teröristler dolaşıyor. Gılgamış'ın kadim topraklarında pervasızca gezinen bu yeni Armageddon zebanileri yakaladıkları masumları yerlere yatırıp kurban keser gibi insan boğazlıyorlar, acımasızca kafa koparıyorlar.

Son çeyrek yüzyıldır, bütün kadim dinlerin (Tevrat, Zebur, İncil, Kuran vb.) ortak toprağı bu örgütlenmiş uluslararası acımasız çöl teröristleri tarafından kan gölüne çevrilmiş. Ortak toprak Mezopotamya ve merkezinde yer aldığı Ortadoğu ülkeleri neoliberal küresel derin hesaplar, projeler, hırslar, hesaplaşmalar, kanlı katliamlar, savaşlar, göçler, mültecilik destanlarıyla tarumar. Başta bazı batılı entelektüeller olmak üzere durumu değerlendirebilenlerce dile getirilen, insanlığın tepesine “Yeni Bir Ortaçağ”ın çöktüğü tezi giderek öldürücü bir biçimde gerçeklik kazanıyor.

Afganistan-Irak müdahaleleri ile başlayıp “Arap Baharı” yaygaralarıyla çoğaltılarak sürdürülen, Tunus'u, Mısır'ı, Yemen'i, Libya'yı ve bütün Ortadoğu ve Kuzey Afrika'yı saran uluslararası talan ve tasallut bölgeyi yerinden ve tarihinde etmiş durumda. Milyonlarca cana mal olan, söz konusu bu ülkelerin ulus devlet yapılarıyla birlikte siyasal, sosyal, kültürel ve teknik altyapılarının tümüyle yok edildiği, milyonlarca insanın çil yavruları gibi dağılıp mülteci olmalarına yol açan bu neo-liberal küresel, vahşi, yeni Armageddon saldırısı, geldiği noktada adeta bir bumerang gibi, bu acımasız oyunu kuran ülkelerin, kültürlerin tam merkezlerini de vurma noktasına yükselmiş durumda. Tarihsel uygar Avrupa'nın çocukları, Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarından bu yana ilk kez bu kadar tedirgin ve solgun.

Dante'nin, kendi kişisel yaşamı ve vatanı İtalya için tahayyül ettiği tarihsel, çağsal yeni Cehennem artık Avrupa'nın karanlık ormanlarında ve toplumsal, kültürel saraylarında, konser salonlarında, stadyumlarında, gezinti güzergahları, etrafa bakınma meydanlarında kurulu. Paris, Londra, Berlin, Roma vd. kentlerin meydanları, sokakları, ruhları yeniden tekinsiz. İnsanlar tıpkı ilk insanlar gibi güvensiz apartmanlarına, AVM mağaralarına, kişisel aile kalelerine sığınmış durumdalar.
Ulus devletleri çökertmek için yarım yüzyıldır önce ulus devlet kavramını çökertmeye çalışanlar, şimdi kendi ulus devletlerinin kaderleri üzerinde endişeye kapılmış kara kara düşünüyorlar artık. Başka uluslar için sürekli ölü ütopyalar, ölü ruhlar, planlar, projeler pazarlayıp Ortadoğu gibi kadim topraklara ve kültürlere bölünme, parçalanma yok olma fetvaları salanlar şimdi kendi gelecekleri için yeni yeni fetvalar yazmakla meşguller.

Çünkü Ortadoğu'nun başına zebellah ettikleri “ölü ruhlar” şimdi kendilerine de saldırıyor. Bu Toyoto'lu Cehennem Zebanileri sözde Allah adına Müslümanlığın anlamını, kadim tarihini de, ruhunu ve anlamını da, gelecek vaatlerini ve umutlarını da düşüncesizce, insafsızca öldürüyorlar. Hangi dinden, hangi ulustan, hangi yönetim biçiminden olurlarsa olsunlar ulus devletlerin sınırlarını, bütünlüklerini, geleceklerini bir Armageddon Cehennemine çeviriyorlar.
Bütün aklı başında olanlar öyle söylüyorlar: sözüm ona “medya çağında”yız. Sözde iletişim ve haberleşme -her anlamda- en üst seviyede. Fakat sanki çağlar öncesindeyiz. Sanki insanlık büyük bir karanlıkta birbirinde habersiz yaşayıp gidiyormuşçasına birbirinin varlıklarından, yaşam haklarından habersiz, saygısız. Çünkü bütün bir tarih boyunca bin bir ince emekle kurulmuş aradaki bağlar hoyratça, akılsızca koparılıp atılmış. Aslında ne oluyor, niye oluyor, nasıl oluyor hiç kimseler gerçeğin asıl doğal bilgisine sahip değil. Sanki insanlık bilgi çağında değil de bilgisizlik çağı yeni bir Ortaçağ'da. Büyük bir kaosun, telaşın, ürpertinin, korkunun, tekinsizliğin her yeri sardığı iri ve diri bir karanlık, kanlı, insanlık dışı günahkarlığın her yeri, herkesi, her şeyi tehdit ettiği yeni bir cehennemlik çağına girmiş durumdayız.

Savaşlar, iç karışıklıklar, entrikalar, düzenler, tuzaklar, katliamlar, her biri çözülmesi imkansızmış gibi görünen çapraşık sorunlar, tıkanıklıklar coğrafi ve kültürel olarak, üç kadim kıtanın kesiştiği Ortadoğu bölgesi zengin petrol kaynaklarına, ticaret yollarının kesiştiği tarihsel bir konuma, olanağa, bu yolların güvenliğini sağlamak için -aynı zamanda diğer emperyalist devletlerle olası bir savaşta- stratejik bir öneme, önemli kültürel, insani, ticari körfezlere sahip bu bölgenin şansı aynı zamanda kaderi gibi de görünüyor.

Tabii ki kültürel, siyasal ortaklıklara sahip olan İran, Irak, Suriye, Arabistan Yarımadası, Filistin, Lübnan, Ürdün, Mısır (Süveyş Kanalı), Kuveyt ve Anadolu'dan oluşan yeni bir Ortadoğu bu durumda dünyanın da asıl merkezi haline geliyor.

Coğrafi olarak Ortadoğu’da olmayan Libya, Afganistan, Pakistan ve bütün Asya da küresel siyasi projelerin saldırısıyla Ortadoğu’nun sınırlarına dahil edildi. Cebelitarık Boğazı’ndan Çin’e kadar her yer, “Genişletilmiş Büyük Ortadoğu”nun bir parçası haline getirilmiş durumda.

Bu nedenle de yeniden dünyanın merkezi haline gelmiş olan Ortadoğu'nun artık dışarısına atılıp sağa sola savrulmuş mültecileri sadece açlığın değil yaşamsızlığın, yersiz yurtsuzluğun, vatansızlığın, ölümün de tam ortasında. Neredeyse tüm dünyanın merkezi haline gelmiş gibi görünen Beyoğlu başta olmak üzere İstanbul bile neredeyse tümüyle o büyük Ortadoğu'ya dahil edilmiş gibi görünüyor. Bunun için şöyle bir etrafa bakınmak yeterli. Caddelerinde zengin mülteciler, sokak aralarındaki çöp birikintilerin çevresinde, kuytu köşelerde yersiz yurtsuz aç ve yoksul mülteciler. Zaten Türkiye'nin Suriye sınır bölgeleri çoktan bölücüler ile resmi olmayan bir mülteciler devleti: kaoslu, kanlı, yangınlı, tuzaklı, bombalı, hendekli dilim dilim...


Öte yandan zaten dünyada iki milyardan fazla insan açlık sınırında. Para, mal, makam hırsı, görgüsüzlük, hukuksuzluk, haksızlık, halksızlık, ulussuzluk, kalpsizlik artık yeryüzü tanrılığına yükseltilmiş. Neoliberal küresel sermaye ile tamamıyla onun kendisi haline getirilmiş küresel sistemi, bütün enstrümanlarıyla içimize indirilmiş en büyük Şeytan ve Cin. Fakat asıl en büyük çöküş küreselleşmenin bizzat kendi bedeninde ve ütopyalarında gerçekleşmek üzere. İnsanlık öyle büyük bir aldırmazlık, sorumsuzluk, şaşkınlık ve çöküş travması içerisinde ki bütün yeni çağ arefelerinde olduğu gibi aslında ne olduğunu yeterince fark edebilecek halde bile değil. Fark edenler ise bu çöküşe ya sadece üzülmekle ya da hayal aleminde sözde bir sevinç ve neşeyle geçiriyorlar zamanlarını. Oysa çöküş tarihsel ve topyekûn. Yani bir büyük Cehennem'deyiz hep birlikte. Arada bizler de varız; masum olanlar da, melekler de, kahramanlar da. Ama Şeytanlar ve Cinler de, günahkarlar da, aptallar da, hırsları boylarını aşmışlar da, katiller ve katliamcılar da. Kıymeti bilinmemiş, hissedilip içselleştirilmemiş, işlenip olgunlaştırılmamış uygarlığın kendisi çöküyor çünkü. Artık yeni bir uygarlığın tarihsel çanları mecburi çalıyor olmalı!

Fakat duyan kim? Kimin başını kaldıracak ve kafasını kaşıyıp da şöyle bir etrafına bakınacak bir hal bırakılmış ki?



Görmek ve anlamak, kendi türüyle oturup dertleşmek, konuşmak, komşundan, arkadaşından, dostundan, yarinden, yediğinden, içtiğinden, giydiklerinden, gördüklerinden, düşündüklerinden tat almak, şöyle bir dağın yamacına, bir deniz kıyısına oturup da sessizce uzaklara bakmak, iyilik ve güzellik, para ve sanat, kültür ve bilim, insanlık ve uygarlık, yaşam ve ölüm piyasa aktörlerinin elinde. Akıl, duyarlık, hülya ve umut namussuzların sürekli tacizleri, tecavüzleri altında.
Küresel petrol şirketleri ile birlikte organize edilmiş IŞİD merkezli terör örgütleri, zengin petrol kaynaklarına sahip Ortadoğu ülkelerinin tenlerine saplı kara bir bıçak gibi hortumlarıyla küresel tankerlerine sürekli petrol pompalıyorlar. Uluslararası neoliberal küresel emperyalist ekonomi, tıpkı uluslararası bir mafya gibi otomatik küresel silahlarıyla zorla, gayrı meşru yollarla yasal ulus devlet ekonomilerinin bütçelerine tamamıyla el koymuş durumda. Ülkelerin, halkların kültürlerini, belleklerini, nazik tenlerini, ruhlarını, akıllarını vahşice tırtıklayıp duruyorlar. Ulus devletlerin askerlerinin, polislerinin, laik ve uygar masum insanlarının kafalarını kopartıyor, vücutlarını Gılgamış'ın gönüldeşi Enkidu misali parçalara ayırıp yerlere seriyorlar. Ülkelerin yeraltı yerüstü kaynaklarına, petrolüne el koyup karaborsada pazarlıyorlar. Her yer uluslararası kara karaborsa böcekleri ve yılanlarıyla kaplı artık. Masum sivil insanlar, kadınlar, erkekler, çocuklar, bebekler diri diri yakılıp bedenleri çöllere atılıyor. Hayatlarına yeni bir mekan kurmak amacıyla Avrupa'ya geçmek için yollara düşmüş kadınlı erkekli, çocuklu mülteciler lastik botlarla artık bir mülteciler denizine dönüşmüş Ege denizinde heder olmakta, geçebilenler ise Avrupa kapılarında meçhule karışmakta. Avrupa kapılarının günümüzdeki muktedirleri yerinden yurdundan ettikleri bu çaresiz insanların önlerine barikatlar kurmaktan başka bir çare üretemiyorlar. Göz göre bütün inanlığın önünde bebekler, eşler, analar, sevgililer evsiz barksız yalın ayak mültecilik denizlerinin kirli dalgalarında Poseidon'lara kurban ediliyor.
Bütün bu yaşananların çok yakınında bir yerde, Akdeniz'in karşı kıyısı Antalya'da paralel zamanlarda toplanan NATO Dışişleri Bakanları, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Bakanlar Konseyi, G-20 Zirvesi ise bu bu insanlık trajedilerine yenilerini eklemek için yeni kaoslar, askeri, insani dramlar planlayıp kapılarını kapatma teorileri üzerine çalışıyorlar. Türkiye'deki Suriyeli mülteci sayısı çoktan iki buçuk milyonu aşmış durumda. Diğer ülkelere sığınanlarla birlikte 7-8 milyon yerinden yurdundan edilip yersizyurtsuzlaştırılmış insan Ürdün, Libya, Lübnan, Irak, Ermenistan, Kuzey Irak Kürt bölgelerine vb. savrulmuş tozlar misali duvardan duvara çarpıp dağılmış kalpler, parçalar halinde yollarda. Resmi açıklamalara göre Türkiye'mizin on ilinde mülteci sayısı ile yerel nüfus sayısı birbiriyle yarışır hale gelmiş. IŞİD başta olmak üzere terör örgütlerinin saflarında savaşanların yüzde 70'i savaştıkları, yok ettikleri ülke vatandaşları değil, yabancı kökenli. İddialara göre bunların çoğunluğu Türkiye üzerinden IŞİD'e ya da bir başka çöl katliamcıları örgütüne katılıyor. Kullandıkları bütün silahlar ile temel ihtiyaç maddeleri de yine aynı yollardan kendilerine ulaştırılıyor. Katar ve Suudi Arabistan gibi Körfez ülkeleri de sürekli olarak bu silahların finansmanını sağlayıp mühimmatlarını veriyorlar.

Televizyonlarda, internet ortamlarında yere yatırılıp kurşuna dizilen insan videoları izleme seansları düzenleniyor. Sadece Rakka'da, Lazkiye'de, Halep'de, Kerkük'de, Musul'da değil artık Suruç'da, Diyarbakır'da, Ankara'nın kalbinde, dahası Paris'te ve dünyanın bütün merkezlerinde, her yerde bu çağdaş Deccal'lerin kanlı izleri.

Sanki tarihsel bir büyük küresel yersiz yurtsuzlaşma hali giderek sadece Ortadoğu'yu değil tüm insanlığı birer müzmin mülteciye dönüştürecek gibi...
Tıpkı Türkiye'nin aydınlığa bir türlü çıkamayıp geriye döndüğü gibi artık içerisine Amerika'nın da dahil olduğu Batı da, sanıldığının aksine Ortaçağ'dan hala çıkamadı. Çıkamadığı için de çıkar hesapları olduğu her bölgeye savunduğunun aksine barış, demokrasi, aydınlanma değil kendi tasarımı “Yeni Ortaçağ”ını taşıyor. Fakat yüz yıldan fazla bir zamandır artık bütün kavramlarını o sözde entelektüel Ortaçağ hayali zemini üzerinden kuruyor. BOP da IŞİD de, Ortadoğu saldırıları ve katliamları da, Diyarbakır, Suruç, Paris travmaları da bunun sonucu.

İnsanlığın geri kalanı sanki daha iyi bir durumda mı?

Nerede?
Büyük insanlık” ideali çağdaş uygarlık sanki yaşamsal, kültürel, ideolojik bir büyük küresel halüsinasyon içerisinde debelenip duruyor. Hangi küresel kültür, hangi küresel proje nerede, ne niyetle, neyi nasıl kurmaya girişmişse sanki orada yeni bir yıkım ve felaket inşa edilir hale getirilmiş durumda.

Sanki daha baştan bir kez daha yıkılıyoruz ve bu halimiz çoğalarak yenilenip duruyor.

Her yer, her şey, her ideal ve insani, toplumsal, kültürel, siyasal değer bir büyük kaosta. İnsan kalma, ulus kalma, masum kalma ve yaşama hukukları tarumar. İnsanlaşma hakları, hukukları, yerleşme, kentleşme, barınma, giyinme, karnını doyurma, ekmek parası kazanma, mutlu olma, geleceği görebilme, eğlenme, keyif alma, sanat yapma ve kültürlenme hukukları Allah'a kalmış. Düzen - düzensizlik, belirginlik - belirsizlik, keskinlik - fluluk, statüko - değişkenlik diyalektikleri; fiziğin, matematiğin, inşanın, şiirin, akşam yemeğinin bir uyurgezer olarak dolaştığı bir koyu karanlıktayız sanki? Geleneksel ne kadar içgüdüsel endişelerimiz, sürekli artıyor gibi görünen ne kadar bilgisel birikimlerimiz, sözde çağdaş kolaylıklarımız varsa tansiyonları aşırı yüksek ve tepemizde sürekli. Ne yapılırsa yapılsın artık bir çözümün ve rahatlamanın belirtisi, umudu olarak değil bir başka sorunun ve dağılmanın işareti olarak belirdiği yeni bir zamandayız. Artık bir aydınlanma, yükselme, insanlaşma yerine uluslararası bir büyük uluslararası ulusal bencillik, bir “koyu karanlık”ın, kapkara bir gecenin, siyasi entrikanın, her alandaki küresel katliam ve yıkımın, yaşamsal bir felsefi Cehennem'in tam göbeğindeyiz. Cehaletin, arsızlığın, hırsın, hesaplaşmanın, felsefi yaşamsal bir sefaletin ve kaosun küresel kakafonisi her yerimizi sarmış, içimizi, zihnimizi, umutlarımızı ve hayallerimizi tümüyle kurutmak üzere. Sanki maddesi insanlık dışı olan küresel bir distopyanın işgali altındayız. Çağdaşlaşma adına bizlere sadece sürekli planlanan, sürekli yıkılan, sürekli yerine sözde yenisi kurulan, sürekli düşlenen sözüm ona teknik bir cömertlik lütfediliyor sanki? Demokrasinin, özgürlüğün, kardeşliklerin, olabilirliklerin ve çözülmenin yeniden yeniden yenilenen trajedisi sürecindeyiz artık. Yatırım yapılarak kazanılmış zararlar, zararların yan zararları, daha kurulurken yıkık hale getirilmiş alt yapılar, tepelerimize oturtulmuş Armageddon'ik üst yapılar, mal mülk saplantıları, deprem ve cehennem sigortacıları, ekonomisizlik, stres yüklenmiş aşırı mutsuzluk, geleceksizlik kavramları. Artık ne hayal, ne gelecek, ne planlama, ne umut, ne huzur, ne ütopya, ne ülke, ne ulus, ne insan? Artık kimselerin kimsesizliği, artık cömertliğin pintilikleri, artık bilgili bir cehalet, artık görünür bir kötülükler Cehennemi.

Mi?
YERALTINDAN YERYÜZÜ CEHENNEMİNE: GÜNCEL KÜRESEL LUCİFERLER


İlahi Komedya hakkındaki bir yazıya neden daha baştan Gılgamış Destanı ve onun ana yurdu Ortadoğu ile kadim Mezopotamya topraklarda doğmuş dinsel insani inanışlarla, o inanışların, kültürlerin, günümüzdeki siyasi türevleri, istismara açık duran saptırılmış değerleri ve güncel Cehennem kargaşalarıyla başladığım ve bu anlatılara neden bu kadar yer ayırmış olmam sanırım anlaşılacaktır? Hani demişler: Bana yol arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim. Umarım daha başından beri aslında Dante'yi ve İlahi Komedya'sını anlatmaya çalıştığımı herhalde farketmişsinizdir?

Farkındaysanız şu sayfaya kadar bu ortak insanlık kültürü geleneği üzerinden İlahi Komedya'nın asıl özünü anlatmaya çalıştım kendimce.


Kaldı ki bütün bu zincirleme çağsal insani, toplumsal trajediler ile aslında bunların aşılması için tarihsel olarak öne çıkan dinsel öğretileri ve ütopyaları derinden hissetmeden, anlamadan aslında ne Dante'nin kendisinin, ne de İlahi Komedya'sının gerçekten ve yeterince anlaşılamayacağının kabul edilmesi gerekir.

Zaten gerisi de bir tür lafü güzaf olmaz mı?

Çünkü Komedya, esas olarak Ortadoğu topraklarında boy vermiş kadim dinsel metinlerden referansla yazılmış bir eski Ortaçağ'dan Çıkış Manifestosu aslında. Yani Dante'nin bir tür çağsal siyasi deklarasyonu ve oradan öne taşıdığı siyasi ve kişisel özeleştirisi hatta düşmanlarını tarih karşısında cezalandırma mahkemesi kararının kayda geçirilmesi. Üstelik de kadim dinsel metinler Avesta, Tevrat, İncil, Kur'ân vd. ile mitolojik birçok destansı anlatılarda neredeyse bire bir yer alan Cehennem, Araf ve Cennet mitleri benzer bir biçimde Komedya'da da tekrarlanıyor. Avrupa'da o dönem ta kuzey ucundaki İspanya'ya kadar yerleşik olarak yaşayan Müslümanların kültürleri ve Doğu kadim metinlerinin Batı edebiyat ve düşünce çevrelerinde dolaşımda olmalarına da bakıldığında bunun nasıl doğal bir biçimde gerçekleştiği de herhalde anlaşılacaktır?
Dante'nin yaşadığı geç Ortaçağ'da, İtalya ile bünyesinde görece daha laik ve çağdaş yaşamlara sahip bağımsız önemli kentlerin bulunduğu Toskana bölgesi Avrupa merkezli yeni bir çağ arayışı ile ona karşı direnen Papalık Kurumu'nun iç savaş biçiminde yürüttükleri iç savaş/cehennemi algısı Komedya'nın ana izleğinde durmaktadır.

Bu bağlamdan günümüzdeki Ortadoğu Cehennemi ile birçok anlamda benzerlik gösterdiğini hatta neredeyse üst üste çakıştıkları bile söylenebilir.


Türkiye coğrafi ve kültürel anlamda her ne kadar esas olarak Büyük Ortadoğu diye adlandırılan kapsamda yer almasa da bu bölge için hazırlanmış siyasi, ideolojik ve askeri olarak tam da bu kaos topraklarının göbeğinde duruyor. Bu nedenle de her ne kadar zamanla Cehennem'in asıl önemli parçalarından birisi haline getirilmek istense de aslında tam da “Araf” pozisyonunda duruyor. Yani aslında Cehennem'e de Cennet'e de aynı uzaklıkta. Fakat görülen o ki artık bu aşamadan sonra “Araf” olarak kalması da çok zor görünüyor. Hele hele bu alabildiğine saptırılmış akıl, duyarlık ve ideolojik olarak basiretsiz, kafası karışık yarı ölü köle ruhlarla? Artık Cehennem de olabilir Cennet de. Çünkü artık hem eski tip taraf olma çağı ile hem de arada durma/davranma çağı sona eriyor. Zaten hem de o eski şanslar, olanaklar ve politikalar tarihsel olarak önemli ölçüde elden kaçırılmış gibi. Artık yeni bir tarihsel şansın/olanaklı durumun kapısına dayanıldığı durum söz konusu.

Öte yandan zaten artık ne Doğu, ne Batı başlı başına ya da tek başlarına Cehennem ya da Cennet. Küreselleşme dedikleri bu süreçte tarihsel Cehennem hem Doğu hem Batı aynı anda çünkü. Fakat yine de “büyük İnsanlık” geleceğin Cenneti uygarlığını -öyle ya da böyle- kesinlikle Doğu (Asya) üzerinden kuracak gibi duruyor. Türkiye'nin şansı ve olanakları da tam bu noktada...


Burada sorulması gereken can alıcı, asıl soru şudur: Peki o zaman Ortadoğu'nun egemenleri, devlet yöneticileri, siyasileri neden ısrarla hala BOP'lardan, güncel Lucifer'lerden medet umar haldeler?

Milyonlarca mülteci neden hala Batı'ya doğru akıyor? Çoluğuyla çocuğuyla, gelecek hayalleriyle hiç bilmedikleri, hiç görmedikleri denizlerde neden ısrarla ölüme atlıyorlar?

Bu, “kaynayan kazanlara insanların atıldığı” yeni bir Cehennem Çağı imgesi değilse nedir?

Nedir?


Nedir?

Nedir?
Marx, Cehennem, Araf, Cennet'in son yeniden yazımını gerçekleştiren Dante'yi siyasi bildiri niteliğindeki “Monarşi Üzerine” kitabından da referansla “Ortaçağın Amentüsü” olarak tanımlamıştı. Engels de Dante'nin Ortaçağ’ın son, modern zamanların ise ilk şairi, düşünürü olduğu saptamasını yapmıştı. 20. Yüzyılın en önemli ve etkili Fransız entelektüellerinden Sartre da İlahi Komedya'nın ana sorun haline getirmiş olduğu “Cehennem”i ve onun merkezinde duran “yoğun karanlığı” aslında insanın “kendisi için” yine bizzat kendisinin yarattığı tezini öne sürmüştü.

Adorno uykuda görülen her düşün aslında daha baştan karanlık olduğunu söylemişti. Ortadoğu'lu (Kahire) bir anne ile Fransız (Paris) bir babanın besleyip büyüttüğü ve eğittikleri, halen de Ortadoğu konusundaki görüşleri dikkate alınması gereken günümüzün en önemli Marksist düşünürlerinden Samir Amin ise artık sadece yetişkin insanların değil onların geleceği genç kuşakların bile önlerini alabildiğine karanlık gördükleri saptamasını yapıyor.
Dante “Cehennem” imgesinin fazlaca öne çıktığı -öyle hissettirildiği ya da öyle hissedildiği- ünlü yapıtı İlahi Komedya'yı -en azından his, akıl ve aşırı bir geleceksizlik öngörüsü olarak- Ortaçağ’dan Rönesans’a geçiş sürecinde 14. yüzyılın başlarında yazdı. Muhtemel ki Dante'nin Antik Yunan Tiyatrosu kavramlarından aktararak kendi isimlendirmesiyle Komedya, sonradan Giovanni Boccaccio'nun bu ismin önüne İlahi (kutsal) kelimesini eklemesiyle İlahi Komedya, adını alan şiirsel siyasi metin tıpkı kendinden önceki referans dinsel metinler, anlatılar gibi Cehennem, Araf ve Cennet'e Dante'nin düşsel olarak yaptığı var sayılan Ahiret yolculuğunun öyküsüdür.
Gılgamış'tan Komedya'ya yaklaşık dört bin küsur yıl geçmiştir. Fakat ne yazık insanlık bu kadar uzun bir süreç ve tecrübeden sonra hala Ortaçağ'ın aşırı koyulaşmış karanlığında kaybolmuş durumdadır. Yani bir bakıma Sartre'ın altını çizdiği bireysel/toplumsal Cehennem büyüyüp genişleyerek insanlığın topyekûn ortak Cehennem'ine dönüşmüş olarak sürmektedir.
Peki Dante, İlahi Komedya gibi böylesine destansı, çağının çağdaşı bu büyük siyasi epik şiiri hangi tarihsel, toplumsal koşullarda, hangi kaygılarla, hangi iç dürtülerle, niçin yazmış olabilir?

Şiirsel metnin adı Komedya olduğu halde neden ‘öteki dünya’ya ait Cehennem - Araf - Cennet gibi trajik bölümlerden oluşturulmuştur?

Cehennem bölümüne neden bütün siyasi olarak savaştığı düşmanlarını doldurarak onları sonsuza kadar cezalandırmıştır? Muhtemel ki Miraç Gecesi meseli ve Kuran başta olmak üzere okuduğu İslami metinlerin peygamberi, Hz. Muhammed'i bile niçin o karşı olduklarının arasına yerleştirmiştir?

Elbette bu başka bir büyük tartışma konusu. Elbette konumuz bu siyasi kafa karışıklığı değil ama yine de altını çizmeden geçmeyelim.


Tıpkı Gılgamış gibi Dante de -aradan onca bin yıl geçtiği halde- kendisini Tanrı/Tanrıça Kral monarşisi ile daha özgür olunacağını hayal ettiği İnsan Kral çatışmasının tam ortasında bulur. Özgür, bağımsız, laik insani aklın ilk önemli, örgütlü direnişi ve kanlı savaşıdır bu. Belki de bugünden bakıldığında krallık günümüz için monarşik ve gerici bir yönetim ya da devlet formu olarak görünse de o dönem her şeyin mutlak kadiri Papalık kurumu karşısında Krallık devrimci bir yeni devlet formu olarak algılanıyordu ve öyleydi de. Artık yeni bir çağa geçiliyordu ve Tanrı/Tanrıça Krallar çağının arkasından gelen ve onların bütün kötü mirasını devralmış yine dinsel, yine yeni yarım İnsan Krallar (Papalık İmparatorlukları) ile artık tam İnsan Krallar/İmparatorlar çağına geçilmektedir. Yani Ortaçağ'ın köhnemiş eski dinsel imparatorluğu Papalık ile bir tür sözde sivil Krallık / İmparatorluk arasında yaşanan ve Dante'nin de taraflardan birisi olduğu ve arka arkasına kaybettiği kanlı bir savaşın tam ortasında tüm İtalya gibi o da zorunlu seçimini yapmak zorunda kalacak, fakat bu seçiminin bedeli hem kendisi, hem ailesi, hem de Floransa ve İtalya için oldukça ağır olacaktır.
13 ve 14. yüzyılda Dante’nin yaşadığı yıllarda Avrupa’da siyasal toplumsal düzen derin dönüşümler, çağsal sarsıntılar içerisindedir. Yer yer feodal düzenler parçalanıp yıkılmakta, merkezinde başta Papalık kurumu olmak üzere dinsel feodal güçler ile krallık yanlısı yeni feodal güçler arasındaki mücadelenin yer yer feodalitenin parçalanarak yerini yeni krallıklara, prensliklere, senyörlüklere, cumhuriyetlere, komünlere bıraktığı yeni ve karmaşık bir süreçtir bu. İtalya derin bir ideolojik, siyasi kargaşa içerisine düşmüştür. Toplum Aklar, Karalar vb. olmak üzere neredeyse iki karşıt siyasi cepheye bölünmüş gibidir. Pisa, Verona ve Arezzo gibi kentlerde yaşayan egemen Soylu Aileler Cephesi ülke yönetiminin dini Kutsal Roma - Cermen İmparatorluğuna bağlanmasını isterlerken başta Dante’nin kenti Floransa olmak üzere Milano, Bologna gibi büyük kentlerde yaşayan Halk Cephesi ise İtalya’daki yerel prenslikler ile yeni cumhuriyet arayışlarını destekleyerek yerel yönetimlerin siyasi özgürlüklerini, bağımsızlıklarını savunmaktadırlar. Bu iki siyasi güç arasında baş gösteren çatışmalar giderek kanlı iç savaşlara yol açacaktır. Bu süreçte İtalya’da ve özellikle de siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel yapılanma olarak görece gelişmiş Floransa’da da diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi belli başlı iki parti vardır. Ortaçağ’da, Avrupa'yı ikiye bölüp kanlı iç savaşlara yol açan düşünsel akımlar (papalık ve krallık) üzerinden örgütlenmiş bu iki partinin birbiriyle siyasi çatışmaları giderek kanlı iç savaşlara dönüşecektir.

O yıllarda İtalya'nın en önemli şehir devletlerinden birisi olan Floransa da tıpkı Gılgamış'ın Uruk şehri krallığı gibi bu iki zıt siyasi niyet, düşünce ve gelecek tasavvuru hareket arasında hızla parçalanacak, bir dizi kanlı iç savaş kişisel ve toplumsal hayatları tümüyle felç edecektir.

Dante de daha başından itibaren çağının çağdaşı siyasi bir aydın olarak -her açıdan- bu savaşlarda yerini alarak Papalık kurumuna karşı her açıdan Krallık cephesinde savaşa katılacaktır. Savaşta Floransa bir harabe durumuna gelecek, Dante'nin çoğu mücadele arkadaşı ya savaş sırasında ya da sonradan cezalandırılıp katledilecektir. Kalanlar da zindanlarda süründürüleceklerdir.
Tarihin garip cilvesine bakınız ki Dante, 700 küsur yıl sonra ve neredeyse 100 yıldır Türkiye’yi sağa sola savurup duran “dünya işleri ile din işlerinin birbirinden ayrılması” (laiklik) düşüncesiyle ana yurdu Floransa’nın bağımsızlığı yönünde bir siyasi mücadele yürütmektedir. Ona göre ülkeyi yöneten kral, insanları yeryüzünde mutlu kılmakla, dinsel papalık kurumu da bu insanları “öteki dünya”daki sonsuz mutluluklarına hazırlamakla yükümlüydüler. Halk Cephesi bu büyük iç savaşta yenilince çoğu mücadele arkadaşı gibi Dante de düzen karşıtı siyasi görüşleri ve faaliyetleri nedeniyle önce para ve sürgün cezasına çarptırılarak sürgüne gönderilecek, sonra da sürgündeyken gıyabında ölüm cezasıyla cezalandırılacaktır. Sonradan hakkında af çıkarılmasına rağmen şair doğduğu ve çok sevdiği toprağı Floransa’ya bir daha dönmeme kararı verecektir. Çünkü düşmanlarının vaatlerine asla güvenmemektedir. O’nun bu reddiyeci davranışı, egemen siyasi muhataplarınca küstahlık olarak değerlendirilecek, arkasından da hem kendisi hem de ailesi hakkında genişletilerek bir kez daha ve yeniden ölüm cezası verilecektir. O ise dönmeme kararında ısrar edecek, ömrünün son yıllarını Verona ve Ravenna’da geçirecek ve orada ölecektir.

Dante'nin “Monarşi Üzerine” kitabı ise ölümünden sekiz yıl sonra bile Engizisyon Mahkemesinin kararıyla Roma’da halkın önünde yakılıp uzun süre yasak kitaplar listesine konulacaktır.


Bazı düşünürler Dante'nin dönemin siyasi saflaşmaları ve mücadelelerinin yanı sıra aynı zamanda Monarşi Üzerine kitabı ile İlahi Komedya'yı birlikte ele alarak bir din imparatorluğu haline gelmiş olan Papalık kurumu karşıtı ama krallık/imparatorluk yanlısı en ciddi Orta Çağ çalışması, bazıları ise Papalık diktatörlüğüne karşı bir diklenme savunması olarak değerlendirirler.
Unutmayalım ki İlahi Komedya işte böyle uzun ve meşakkatli bir savaş sonrası kaybedilmiş bir siyasi mücadele, can ve gelecek korkusu ile onarılmaz bir kalp ve hayal kırıklığı zemininde yazılmıştır. O yüzden İlahi Komedya aslında çağının çağdaşı toplumsal, siyasal, kültürel bir tavra sahip devrimci bir şair ve düşünürün, böylesi bir kargaşa ve geçiş çağının destanı sayılmalı. Ana toprağından uzak, arkadaşları ve halkı tarafından ihanete uğradığı yönündeki karamsar ve saplantılı sezgileri ile ölüm korkusu, endişe ve yalnızlık duyguları içerisinde kıvranan, mücadeleci bir insani aklın ve ruhun, toplumsal trajedinin ağıdıdır.

Zaten İlahi Komedya’yı bir şiirsel siyasi metin olarak çağları aşırıp çok daha güçlü bir biçimde günümüze kadar getiren öz de bu temel karakterinden gelmektedir.


Açıktır ki bu temel siyasi iklimi, alt toplumsal ideolojik zemini, çağsal trajik travmayı açıklıkla saptayıp sonuçlarını hesaba katmadan ne Dante, ne İlahi Komedya, ne Ortaçağ ve Avrupa Uygarlığı, ne de büyük insanlığın güncel çağdaşlık durumunu ve Ortadoğu ile onun tam göbeğinde duran Türkiye'yi anlamak oldukça eksik ve meşakkatli kalacaktır.

Yine açıktır ki İlahi Komedya da tıpkı Anti Kapitalist Müslümanlar grubu öncülerinden İhsan Eliaçık'ın Miraç gecesi için değerlendirmesi gibi esas olarak bir gelecek vizyonu denemesidir. Yani aslında ahiret alemine yapıldığı tasavvur edilen yarı dinsel, yarı siyasi, yarı bilge ve edebiyatçı, yarı insani tasavvur edilmiş tarihsel bir seyahati anlatır.


Dante, Verona ve Ravenna'da sürgünde ölüm korkusu içinde yaşamak zorunda bırakıldığı sırada anavatanı, halkı ve çağı için korkularının, endişelerinin, umutsuzluğunun iyice yükselip kabardığı bir gece yarısı tıpkı Gılgamış, Arda Viraf, Elealı Parmenides, Troyalı Aeneas, Muhammed vd. gibi gerçek ile düş arası bir yolculuğa çıkar. Bu düşsel ahiret yolculuğu sırasında günahkârlığı imleyen karanlık bir ormanda yolunu kaybeder. Sabaha karşı gün ağarırken bir tepenin eteğinde Antik Çağın simge isimlerinden -hayranı da olduğu- şair Vergilius ile karşılaşır. Vergilius Dante için hem siyasi olarak bir önemli aydınlanma düşünürü, hem de İtalya'da papalığa karşı bir sistem olarak düşündüğü Roma İmparator'luğunun temel değerlerini bünyesinde barındıran epik Aeneas Destanı'nın yazarı ve bilgesidir. Tecrübeli, bilge Vergilius daha ilk görüşte Dante’nin içinde bulunduğu sıkıntılı durumun, çektiği acının farkına vararak ona yardım etmeye karar verir. Bütün kötülüklerden arınması, insanlık ve toplumla ilgili iyiye ve doğru yargılara varmasını kolaylaştırmak için tıpkı yarı tanrı yarı insan Gılgamış gibi kendi merakı, heyecanı, aklı, cesareti ve güçlü ferasetiyle öğrendiği ölümlü olma gerçekliğinin kavranması ve kabulüdür bu gezinti. Vergilius Dante’nin elinden tutarak bu düşsel yolculuğu Cehennem ve Araf boyunca sürdürür. Dante'ye göstermek istediği asıl gerçeklik, insanın ölümlü bir varlık olduğu bu yüzden de önünde sonunda ölümlülerin gidecekleri “öteki bir dünya”nın varlığını ve kabulünün gerekliliğini öğretmek olacaktır.
Her ne kadar ardışık da olsa iki farklı çağa ait bu iki şair koyu karanlık bir ormanda el ele, gönül gönüle ilerlerlerken aşağılara dibine doğru inildikçe daralan derin bir çukur olarak tanımlanan Cehennem’de yarı beline kadar baş aşağı buzlara gömülü olarak baş şeytan Lucifer’e rastlarlar. Lucifer gökten dünyaya düşmüş ve düştüğü yerde büyük ve derin bir çukur açılmıştır. Bu derin çukur Cehennem'den başkası değildir. O çukurdan dışarı taşan toprak ise çevrede geçici, yüksek bir tepe oluşturmuştur. Bu iri tepe Araf”tır ve Dante’nin tanımlamasına göre yedi katlıdır. En üstteki kat ise şu üzerinde yaşadığımız yeryüzünden başka bir yer değildir. Çukurda, buzlar arasında baş aşağı çakılı duran baş şeytan Lucifer ise buzların arasından bütün yeryüzünü ve insanlığı günümüzde de derinden etkilemeye ve yönetmeye devam etmektedir.

Değişen tek şey dinsel Lucifer'lerin artık küresel Luciferler'in enstrümanları haline gelmeleri ve hep birlikte insanlığı adım adım yeniden yeniden çöküşe sürüklemeleridir.


Sonuç olarak İlahi Komedya'nın en çarpıcı yanı ve asıl ruhu aslında Ortaçağ'a duyulmuş en edebi, en ideolojik ve siyasi ortak/birleşik insani/toplumsal entelektüel tepki olmasından gelir. Tıpkı kendinden önceki bütün kutsal dinsel ya da edebi destansı metinler gibi. Dante bu şiirsel metni yazdığı süreçte mücadeleci bir insani ruh olarak ne kadar kırık ve umutsuzmuş gibi görünse de Komedya tam aksine yaşanan çağsal trajik duruma şiddetle itiraz eder ve kendi kişisel, çağsal yanılgıları, yanlışları ve günahlarıyla hesaplaşmaya girişerek aslında Cehennem, Araf ve Cennet'ten sonra yeni bir birleşik dünya ile muhtemel insani geleceğin kapısını aralar.

Dante İlahi Komedya'nın son bölümü Cennet'in girişinde cesaretle şöyle konuşur:

Onun (Tanrı) ışığını en çok alan göğe gittim / orada yaşayan birinin bile bilemeyeceği, söyleyemeyeceği şeyler gördüm, işittim”.

Dante'nin insani ruhu dünyada yaşadıklarından aşırı incinmiştir ama bu düşsel yolculukta görüp işittikleri karşısında aklı yeniden ve hala dimdik ayaktadır: haklıdır, öfkelidir ve artık tıpkı Gılgamış gibi ölümlü olduğu halde öngörü ve inanç olarak ölümsüzdür.


Nihayet itiraz ettiği, savaştığı ve uğruna ölüm cezasıyla cezalandırıldığı Ortaçağ -geç de olsa- bir süre sonra, üstelik de Dante'nin ülkesi İtalya'da hem de Floransa-Venedik-Roma üçgeninde yıkılıp tarih olacak, tıpkı Gılgamış ve Destanı gibi Dante ile İlahi Komedya'sı da ölümsüzlüklerini sonsuza kadar pekiştireceklerdir.
Bir mesel: Yaşlı bir bilge, bir gün yolda giderken farklı türe sahip iki kuşla karşılaşır. Kuşlar, kendi türleriyle birlikte yemlenip uçmayan aksine birlikte yemlenip uçan karga ile leylektir. Bilge bu duruma çok şaşırır ve merak eder ne iş bu böyle diye. Usulca yanlarına yaklaşıp bir süre izleyip inceler kuşları. Fark eder ki her ikisinin de bacakları topaldır.

İşte o zaman anlar ki, onları yan yana getiren aslında sahip olduklarından çok bütün çabalarına rağmen bir türlü sahip olamadıklarıdır.


Kıssadan hisse!

Meraklısı için naçizane zorunlu bir de düşünce notu: Konuyla yakından ilgilenen bazı yorumcular (yerli ya da yabancı) sanki “mal bulmuş Mağribi” gibi sık sık İlahi Komedya'nın Hz. Muhammed'in Miraç gecesi meseli, Vergilius'un Aeneas Destanı ile günümüzün İslamcı terörist örgütlerinden El-Nusra militanlarının Suriye'de bir kültür merkezinin önünde bulunan heykelinin başını kopardıkları Al Maari'nin Risaletü'l-Gufran vd. diğer benzer anlatılardan çalıntı olduğunu iddia ederler.

Hele hele Dante'nin İlahi Komedya'yı Hz. Muhammed'in Miraç Gecesi meselinden olduğu gibi kopyaladığı iddiası çok yaygın ve çok kaba. Hatta bazı iddiacılar daha da ileri giderek Dante'nin “hırsızlık” yaptığına varana kadar kaba bir ifade kullanıyorlar. Gerçekten de kabaca bakıldığında bu iddialar görece olarak doğruymuş gibi kabul edilebilir verilerle desteklenebilir.

Ne var ki bu bağlamlardan gidilirse benzer iddialar Muhammed'in kendisinden önceki din adamlarının, büyük peygamberlerin rüyaları ile dinsel metinleri ya da Parmenides'in gece yolculuğunu bilip bilmediği de tartışmaya açılabilir ki bu çok daha kaba bir sonuç olarak ortaya çıkar. O yüzden böylesi iddiaları ciddiye almamak gerekir. Çünkü zaten tarihte birçok benzer efsane, dinsel metin, mitolojik öykü de geleneksel olarak birbirinden etkilenerek oluşturulmuştur. Bunda tuhaf ve yanlış olan bir şey yok. Eğer söz konusu olan kopyacılık ise o zaman Muhammed de Sümer kültürlerinden, Gılgamış'tan, Zerdüşt'ten hatta Antik Yunan düşünürlerinden Elealı Parmenedis'ten etkilenmiş ya da kopyalamış demek gibi bir durum ortaya çıkar ki bu da daha baştan zırvalıktır.

Elbette Dante de Doğu Batı demeden kendisinden önceki dinsel metinlerden etkilenmiştir. Çünkü aynı ortak tema üzerinde benzer duygular içerisinde yürümektedir. Yine o önceki dinsel metinler de kendinden öncekilerden etkilenmişlerdir. Ne var ki hepsi de başka bir çağın gerçekleriyle yoğurulmuşlardır. Dante'nin İlahi Komedya'sı da çağının gerçeklerini açığa vurduğu için modern ve çağdaştır zaten.



Böylesi farklı zamanlarda ve kültürlerde ortaya çıkmış dinsel metinlerin birbirlerinden etkilenmiş olmalarında kanımca hiç bir sorun yok. Aksine etkilenmemek sorun olurdu. İnsanlık Allah ya da Tanrı kavramı etrafında bir bütün olarak birbirinin tecrübelerinden ve birikimlerinden çağlar boyunca her anlamda ve alanda yararlanıyorlar ki bu da kötü bir şey değil. Üstelik de umut verici insani, toplumsal, kültürel, dinsel bir olanaklılık hali.

Kaldı ki felsefe de dahil her yenilik kaygısı taşıyan anlatıların kendisinden öncekilerin referanslarıyla ilerlemesi fakat oradan yeni bir vizyon oluşturması asıl olandır. Bu bağlamda Marks Hegel'den, Hegel Antik çağ düşünürlerinden, Platon Sokrates'den, Sokrates kendisinden önceki Parmenides'ten koparılabilir mi?

Yüklə 168,3 Kb.

Dostları ilə paylaş:
1   2




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə