Emperyalizme Faşizme Karşı



Yüklə 0,56 Mb.
səhifə1/8
tarix09.01.2019
ölçüsü0,56 Mb.
növüYazı
  1   2   3   4   5   6   7   8

Emperyalizme Faşizme Karşı
DEVRİMCİ GENÇLİK
Sayı: 11
Geri Dön

Baş Yazı - DAHA GELİŞKİN BİR MÜCADELE İÇİN...

Manşet - ÜNİVERSİTELER BİZİMLE ÖZGÜRLEŞECEK

HABERLER

Orta Sayfa - DEĞİŞİMİN BOYUTLARI

• İÖDF; BİR DENEYİMİN SONUÇLARI

• AMFİ KOMİTELERİ; YARATICILIĞIMIZ, ÖZGÜRLÜĞÜMÜZDÜR

• FATSA DA BUGÜN!..

• “MEKAN İDEOLOJİSİ” VE ÖĞRENCİ YURTLARI

• ÖLÜ TEORİLER – TEORİK EŞİKLERİMİZ-1

• BEHÇET DİNLERER YANIBAŞIMIZDA

• ROMANTİZM, VAROLUŞÇULUK, YENİ LBERALİZM ÜÇGENİ…

• EGE’NİN ÖTE YAKASI

Arka Kapak - KAN, KİN ve YOZLAŞMA YENİ DÜNYA DÜZENİ

• İKİ ÖLÜM" ÜZERİNE DÜŞÜNCELER...

• SÜNGÜ TAK! HÜCUM! (JANDARMA ODTÜ'LÜLERE ATEŞ AÇTI)



DAHA GELİŞKİN BİR MÜCADELE İÇİN...
DAHA GELİŞKİN BİR MÜCADELE İÇİN...

Bir öğrenim yılı daha bitiyor. Demokratik Öğrenci Hareketinin önceki yıllarda başlayan duraklaması bu yıl ciddi bir gerileme ve dağılma biçimini kazanarak sürdü.

Demokratik Öğrenci Hareketindeki duraklama ve gerileme eğilimini çok önceden saptamış olmamıza, bu eğilimi tersine çıkarmak için politikalar üretmenize karşın, önümüze koyduğumuz hedefe -en azından bu öğrenim yılında- ulaşamadık.

Şimdi, daha gelişkin bir mücadele tarzını uygulamaya karar verdiğimiz ve olumlu-olumsuz deneyler yaşadığımız bir dönemin sonunda pratiğimizin öz-eleştirel bir değerlendirmesini yapmamız gerekiyor. Bu noktada önümüzdeki günler, ciddi bir düşünme, eleştiri ve çıkarılacak sonuçlar üzerinden önümüzdeki yılın gençlik mücadelesini daha güçlü omuzlarla yüklenmeye bir hazırlık dönemi olarak ele alınmalıdır.

***

1991-92 öğrenim yılına politik bakımdan hareketli bir dönemde girildi. Genel seçim atmosferi ülkede belirli bir politik hareketlenme yaratmıştı. Ancak politik gündemdeki hareketlilik toplumsal taleplerde kitlesel bir yükselişe dönüşmeden-dönüştürülemeden- kaldı. Renkli bir imaj yarışı biçiminde geçen seçim öncesi süreçte toplum çağın moda kavramları "demokratikleşme, çağdaşlaşma, uzlaşma, liberalizm" dörtlüsünün bombardımanına tutuldu. Yenilgiyle sonuçlanan Zonguldak grevinin ardından işçi hareketinde yaşanan geri çekilmenin, Körfez Savaşıyla birlikte topluma egemen kılınan "savaş hali" psikolojisinin ve "terör" umacısının etkisi halkın, politik davranış eğilimlerini olumsuz bir biçimde etkiledi. Böylesi bir psikolojik atmosferde seçmen kitlesi, "polis miğferi biçimindeki seçim sandıklarına" oyunu attı ve ardından da "500 günlük icraatın sonuçlarını beklemeye" çekildi. Üniversite de bu genel toplumsal davranış biçimini benimsedi.



Seçim öncesi döneme hakim olan "umuda umut" psikolojisi koalisyon hükümetinin ilk icraatlarıyla yerini o bildik, değişmezliğe inanma, umutsuzluk psikolojisine bıraktı. Seçimden sonra koalisyon hükümetinin "demokratikleşme hedefinin yeni dünya düzeninin "demokratikleştirme" stratejisine uygunluğu ortaya çıktı. Devlet terörü olanca yoğunluğuyla sürerken, "bölücülük ve terör" şamatası da ayyuka çıkarıldı. Toplumsal muhalefet örgütlerinin "bekleme vaziyetine sokularak etkisizleştirildiği bu dönemde, "sivil toplum"un devlet eliyle örgütlenmesine girişildi. Garip bir "sivil toplum'du bu; ihbarcılığı ve şovenizmi bayrak edinmiş, sokakta sivil polisler, stadyumlarda amigolar tarafından örgütlenen, nereye yatacağını bilmeyen, intihar etme girişiminden vazgeçen bir genci yuhalayacak, cesetlere saldıracak kadar sefil bir "sivil toplum". Ülkede bunlar yaşanırken Demirel, "varılmak istenen yer tam da burasıydı" diyordu.

Böyle bir politik atmosferde demokratikleşme, şeffaflaşma, özerk üniversite, liberal ekonomi gibi modern devlet masallarıyla gözleri boyanan, kulakları sağırlaştırılan ve illüzyon içerisinde memnun, mesut yaşayan üniversite kitlesinin devrimci öğrencilerle arasındaki mesafe giderek açıldı. Devrimci Gençlik bu dönemde varolan psikolojiyi değiştirmek, "demokratikleşme" palavralarının gerçek anlamını açıklığa kavuşturmak ve ileriye doğru atılacak her türlü adımın üniversitenin kurucu unsurlarının demokratik inisiyatifleriyle mümkün olabileceğini gösterebilmek amacıyla kimi girişimlerde bulunduysa da (Üçlü Bildirge,A3+1 .Özgürlük istiyoruz kampanyaları gibi) hedeflediği kitlesel mücadeleyi ve etkiyi yaratamadı. Kitle mücadelesinin örgütlenmesinde görülen bu gerileme, bu amaçla oluşturulmuş örgütlülüklerde geçtiğimiz yıllarda başlayan dağınıklığın son aşamaya ulaşmasıyla tamamlandı. Birçok üniversite ve fakültede öğrenci dernekleri işlevsizleşti, daraldı ve giderek dağılmaya uğradı. Aynı süreç TÖDP, İÖDF gibi üst platformlarda da yaşandı.

Gerçi tüm bu gelişmeler Devrimci Gençliğin bir önceki öğrenim yılının ortalarından itibaren oluşturmaya başladığı öngörülerinin çerçevesi dışına taşmıyordu. Genel toplumsal koşullardaki bu olumsuz atmosferin gençlik mücadelesi üzerinde de geriletici bir etkide bulunacağı, demokratik öğrenci hareketinin subjektif konumunun bu geriletici etkiyi frenlemeye uygun yapıda olmadığı önceden görülebiliyordu. Evet, genel toplumsal koşulların olumsuz bir etkisi görülecekti ama üniversitenin kendi özgül çelişkileri, bu etkilenmenin sonuçlarını bertaraf etmemizi sağlayacak bir biçimde işlenebilirdi. Yapılması gereken geniş öğrenci kitlesinin günlük yaşamının bir parçası haline gelerek toplumdaki anti-demokratik eğilimlerin gelişmesine karşı "moleküler düzeyde" ama yaygın mevziler oluşturmaktı. Önümüzde bir tek engel bulunuyordu: kendimiz ! 87lerden bu yana kendiliğinden ve tepkisel bir biçimde gelişen gençlik mücadelesini politikleştirmeyi esas alan çalışma tarzımız, önümüze koyduğumuz kitle çizgisini yaşama geçirmek açısından olumsuz alışkanlıklar yaratmıştı. Devrimci öğrenciler, üniversite içerisinde "dışardan" politika yapma alışkanlığı kazanmışlardı. Üniversite içi politik mücadeleyi "dışarısının" istemleri ve talepleriyle yürütmeye çalışan, üniversiteyi sadece "kadro devşirilecek" bir zemin olarak gören kimi "politik" gençlik gruplarının zarar verici etkilerine karşı, üniversiteyi demokratik bir odak olarak biçimlendiremeyen Devrimci Gençlik bu çalışma tarzının olumsuz sonuçlarından birebir etkilendi. Kendisini öğrenci hareketini yalnızca genel siyasi mücadelenin gerekliliklerine göre biçimlendirmek gibi bir hatla sınırlamayan, tam da alanının dinamiklerinin değerlendirilmesi ve bu alandan çıkacak bir muhalefet hareketinin devrimcileştirilmesinin genel siyasi mücadelenin geliştirilmesine hizmet edebileceğini ifade eden Devrimci Gençliğin uğradığı başarısızlıkta , öznel faktörlerden biri de ifade ettiği bu perspektifi yaşama geçirememesi oldu.

Geçtiğimiz yılın başında önceki yılların deneyimlerinden elde ettiğimiz sonuçlar ışığında pratik hattımızda bir genişleme ve yenilenmeyi önümüze koymuştuk. Sınıflara, Anfi Komitelerine yönelmek bu yenileşme politikasının elemanter unsurlarından birini oluşturuyordu. Anfi komitelerini örgütlerken, anfilerden çıkarak üniversitenin bütününe yönelik bir alternatif oluşturmak ve bunun için üniversitenin bütün gözeneklerine yayılan bir çalışmaya girişmek gözetilmeliydi. Ancak önümüze koyduğumuz bu mücadele hattını bir çok durumda yaşama geçiremedik.

Belirlenen mücadele hattı tüm Devrimci Gençlik militanlarının üzerinde mutabık olduğu bir sorunlar yumağının yine bir mutabakat sonucu ortaya çıkarılmış bir çözüm yoluydu. Bu anlamda bir algı eksikliğinden söz etmek mümkün değil. Bu çalışmanın gerektirdiği örgütlenme zeminlerini yaratmak için iç düzenlemeler yapma şansı ve olanağı da mevcuttu. Bu noktada araçlara dair bir eksiklikten söz etmek de mümkün değil. Yani başarısızlığın arkasındaki öznel sorun, ne "demokrasi" ve ne de "örgüt" sorunudur. Başarısızlığın arkasındaki öznel sorun, belirlediğimiz hat gereği sistemli bir çalışma tarzını kararlılık ve cesaretle yaşama geçir(e)memek ve bugünün üniversitesini toplumunu devrimci bir eleştiri süzgecinden geçirmedeki ideolojik yetersizlik ve bu tür bir eleştirinin zorunluluğuna gereken önemi vermemektir. Üniversiteyi ve toplumu, günlük yaşamımıza:dek uzanan bir eleştirinin konusu haline getirebilmek , için gemken ideolojik-teorik donanımdan ve pratik yetkinlikten yoksun oluştur. Devrimci Gençlik militanları, bütün bir yıl boyunca yeni bir çalışma tarzını, eski davranış alışkanlıklarını ve motivatörlerini değiştirmeksizin uygulamaya çalışmak gibi "umutsuz" bir çaba içinde oldular. Az sayıda olmakla birlikte, başarılı deneyimlerin tümünün, 80'li yılların sonlarında oluşan "devrimci öğrenci" tipinin aşıklığı okullarda yaşanması bu saptamanın kanıtıdır.Ve bu saptamadan hareketle bugün yapılması gereken okulların kapalı olduğu dönemi, geçmiş yıllardaki deneyimlerimizden elde ettiğimiz sonuçları sistemlileştirmek ve üniversiter yaşamın gerekliliklerine uygun donanımlar yaratmak için değerlendirebilmektir. Ancak böylelikle gelecek yıllardaki mücadelemiz belirlediğimiz hedeflere ulaşabilecektir.

Üniversitenin değiştirilmesinin nihai olarak ülkedeki bir devrimci değişimden geçtiği gerçeğinden hareketle daha genel bir düzeyin sorunları bizleri birebir ilgilendirmektedir. Dünyadaki altüst oluş süreci, sosyalizmin bir döneminin bitmiş olduğu gerçekliği ve Türkiye'de ikna edici bir programa sahip bir devrimci hareketin yokluğu koşulları, bugün bizi sosyalizmin sorunları ve çözüm yolları üzerine bir düşünme ve tartışma sürecine girmeye zorlamaktadır.

Bugün Devrimci Gençlik çalışmasının önünde iki temel gündem maddesi durmaktadır: Birincisi demokratik öğrenci hareketinin içinde bulunduğu tıkanıklığı aşmasına olanak sağlayacak bir ideolojik-politik yetkinliğe ulaşabilmek için bir tartışma, sonuçlar çıkarma ve pratik faaliyet süreci, ikinci olarak da dünyadaki ve ülkemizdeki devrimci hareketin teorik-ideolojik ve politik sorunlarını aşmayı sağlayacak çıkış yolları ve imkanlarını öngörebilmek, bu yönde yürütülen çalışmaları siyasal bir mücadelenin gerçekliğiyle içice olmanın verdiği olanaklarla geliştirip, yönlendirebilmek...

***


Evet, bir öğrenim yılı gerilemelere sahne olarak kapanıyor. Ama gerçekte gerileyenin günün gerçekliğine uymayan yönlerimizi değiştirememekten ötürü KENDİMİZ olduğunu da bilmeliyiz.

ÜNİVERSİTELER BİZİMLE ÖZGÜRLEŞECEK
ÜNİVERSİTELER BİZİMLE ÖZGÜRLEŞECEK

Yakışıklı prens, kötü kalpli cadının büyüsüyle çirkin, küçük bir kurbağaya dönüşmüş prensesi, bir öpücükle yeniden güzel bir prensese çevirmenin mutluluğu içinde, kır atının terkisine prensesini almış nurlu ufuklara doğru at koşturmaktadır. "

Son aylarda üniversiteler üzerine düşünen hemen herkes aynı rüyayı görmeye başladı. Tabii söylemeye bile gerek yok; Prens K. Toptan, büyücü Doğramacı, kurbağa-prenses rolü de üniversitelerin oluyor bu rüyada... Ülkeyi kurtaracak "baba"nın küçük oğlu, eğitim işlerine "bakan" K.Toptan'ın hazırladığı ve aylardır, " bu ay açıklıyoruz.. ", "eğitim paketi ile birlikte açıklayacağız..", " biraz tartışılsın, herkesin fikrine ihtiyacımız var, tartışıldıktan sonra açıklayacağım..", "valla billa bu ay açıklayacağım.,", " açıklamazsam namerdim" diye diye kelimenin tam anlamıyla "salladığı" üniversite reformu paketinden demokratik yasalar döküleceğini bekleyenlerde bu rüyanın artık her gece görülen bir alışkanlık olmasını sağlayan, hatta bu durumu bir şartlı reflekse dönüştüren bir atıl bir beklentiler atmosferi oluştu. Herkes bekliyor. Ve giderek beklentilerin de gücü kırılıyor. İktidarın üniversiteleri demokratikleştirme vaatleri giderek karanlığa görülüyor.

Karanlıkta Yol Alan Hikaye, Karanlıkla Son Bulur"

Oysa üniversiteler ne bir yasayla (prensin öpmesiyle) düzelebilir, ne de üniversitelerin bugünkü durumunun sorumlusu yalnızca Doğramacı 'nın "büyüleri". Ama hikaye gerçekten giderek yılan hikayesine dönüştü (yoksa kurbağa mı demeliydik?).

YÖK kalkmıyor, Kaldırılamıyor. Hükümet, Anayasa değişikliği için gerekli olan meclis aritmetiğini gerekçe göstererek YÖK'ün kaldırılması Konusunda çaresizlik dansı yapıyor. Rektörler hükümete ve kamuoyuna ,sundukları yeni üniversite yasası önerisinde YÖK'ü makyajlayarak "çağa uydurma"nın çabası içindeler. TÜSİAD'da alternatif üniversite tasarısıyla gündeme girdi geçtiğimiz günlerde. Parlamentoda grubu bulunan siyasi partilerin ise, anayasada yapılmasını istedikleri değişiklikler arasında üniversiteye ilişkin olan 130-131. madde yok(l).

Oysa daha bundan 6 ay önce, Hükümet programında "Hükümetimiz, köklü bir üniversite reformunu gerçekleştirecektir. Üniversitelere, bilimsel ve yönetsel özerklik tanınacak, YÖK sistemi kaldırılarak yükseköğretim kurumlarının kendi içlerinden seçtikleri organlar eliyle yönetilmesi sağlanacaktır. Böylece Hükümetimiz özgür, özerk, mali olanakları en iyi aşamaya getirilmiş üniversiteyi Türkiye'ye kazandıracaktır(...)Üniversite özerk olacaktır..."(2) deniyordu.

Elbette siyasi iktidarı verdiği sözleri yerine getirmeye zorlayacak ciddi bir güç bulunmadığı için, geçen zaman seçim döneminde yapılan vaatlerin "kabil-i rücu" olmasına olanak sağlıyor. Bugün için hükümetlerin artık klasik siyaset yapma tarzları haline gelen, "önemli gazeteciler" aracılığıyla kamuoyuna sızdırılan yasa tasarısı fiskosları dışında hemen hiçbir şey bilinmiyor. Ancak yapılacak değişiklikleri bu fiskosların satır aralarından ve yetkili ağızların kimi demeçlerinden çıkarabilmek çok zor değil.

Bilindiği gibi 24 Nisan günü Demirel, 29 üniversite rektörü ve YÖK'ün hazırladıkları raporları tartışmaya açtı. Rektörlerin hazırladıkları taslak, üniversite bürokrasisi içindeki hakim eğilimlerin açıklanması niteliğini taşıyor. Başbakan Süleyman Demirel, üniversite rektörleri ile 22 şubatta yaptığı toplantıda, eğitim sorununun çözümü doğrultusun da kendilerine yardımcı olmalarını "rica ederek", "Tepeden tırnağa yapılacak bir reformda siyasi organa yardımcı olmanız bir siyaset yapma değil, ülkedeki sorunların çözümüne katkıda bulunmaktır. Bizim sizden isteyeceğimiz, sorunları ortaya koymak ve bunların çözüm yollarını beraberce tartışıp, herkesin görev taksimi içerisinde bunu gerçekleştirmesidir. Biz bu sorunları çözmek için her türlü desteği, üniversite rektörlerimize vereceğiz" diyordu. Rektörler de desteği verdiler, kendi koltuklarından ve YÖK'ten yana... Üniversiteleri demokratik bir yapıya kavuşturacak düzenlemelere taraf olanlar ise, henüz bir kaç itiraz dışında hiç bir çabanın içine girmiş bulunmuyorlar. Böyle bir çaba içinde olanlar ise şimdilik seslerini duyuramıyorlar.

Hemen hemen bütün üniversite bürokrasisi ve bakanlık çevreleri bugün YÖK'e ve YÖK üniversitelerine giydirilecek elbiseyi tartışıyorlar. Tartışmaların YÖK, üniversiteler, ÖSYM ve bakanlığın birbirleriyle olan ilişkilerini düzenlemeyle sınırlanması bunun en açık göstergelerinden biri durumunda. Milli Eğitim Bakanlığı'nın Köksal Toptan'a sunduğu yasa taslağı YÖK'ün tüm akademik yetkilerinin Üniversitelerarası Kurula devredilmesini öngörüyor. Fakülte Yönetim Kurullarında fakültenin bulunduğu illerin özelliğine göre o ilin vali ve belediye başkanının seçeceği ikişer temsilci de bulunacak. Fakültelerin akademik işlerinden, öğretim üyelerinden oluşan "fakülte kurulu", idari işlerinden ise fakülte yönetim kurulu sorumlu olacak.(3) Özerk-demokratik bir üniversitenin kurumsal altyapısı Rektörlerin ve YÖK'ün bazı yetki ve tasarruflarını, idari ve akademik konulardaki bazı düzenlemelerle yeniden organize ederek özerk demokratik üniversite yaratılabilir mi?



Karanlığın Sonu; Toplumsal Uzlaşma ve Üniversiteler

Bugün yalnızca üniversite reformlarıyla ilgili olmayan bir gerçeklikle karşı karşıya bulunuyoruz. Toplamsal yaşamımıza sürekli olarak pompalanan ideolojik politik alternatifsizlik ve bu alternatifsizlik içerisinde kitlelerin beklentilerindeki daralma, geleceğe dönük yaklaşımları da etkiliyor. Siyasal-toplumsal yaşamın sorunlarının çözümünde düzen içi yönelimlere sıkışılmış durumda. Partiler arasındaki yaklaşım farklılıkları darbe-öncesi dönemlerdeki gibi hızla azalırken, söz konusu mutabakat özellikle devletin yapısına ilişkin düzenlemelerde oldukça işlevsel bir rol üsleniyor. Dışarıda Thatcher ve hempalarının bizdeyse ANAP döneminin Goebbels'den ödünç aldıkları "alternatifimiz yok" vecizesi, bugün de koalisyon hükümetinin "devletin çivisini çakarken" dayandığı başlıca sav olmaktadır. Koalisyon hükümeti ve devlet, düzen içi bir "siyasal yumuşama" görünümüyle toplumsal uzlaşmayı örgütlüyor. Uzlaşmanın aldığı temel biçim, toplumla devlet arasında Demirel'in tasviri deyişiyle "karşılıklı kucaklaşma". DYP'nin ve SHP'nin muhalefetteyken "sosyal devlet” nostaljisini çağrıştıran vaatleri, iktidar sonrasına, devletin “modernleştirilmesi” eğilimiyle birlikte tam bir anlam kaymasına uğruyor. Başka bir deyişle toplumumuza uygulanan 12 Eylül'den çıkış terapisi, toplumun "devletleştirilmesinin" üzerindeki örtü oluyor. Türkiye'de devletin modernleştirilmesi resmi ideolojinin yeniden ve (uluslararası konjonktürden de beslenen bir sağ yükseliş temelinde) daha güçlü bir toplumsal temele oturmasını ifade ediyor. Bu sürecin en önemli dinamiklerinden birini devletin toplumsal kurumlara ilişkin olarak yaptığı düzenlemelerin, devletle bu kurumlar arasında bir korporasyon yaratması olarak beliriyor. Sendikalar "çağdaş sendikacılık" adı altında bu tip bir düzenlemenin konusu olurken, üniversiteler de demokratikleştirme çalışmalarıyla benzer bir ilişki düzeneğine oturtulmaya çalışılıyor (4). Bilimsel üretim-eğitim sürecinin piyasa koşullarına adaptasyonu, üniversitelerin toplumsal yaşamdaki ideolojik-politik işlevinin belirlenmesini bir düzenleme sorunu haline getiriyor. Bu düzenlemeyi de hükümetler, siyasi iktidarlar yapıyor. Üniversiteler özgülünde üniversitenin politikayla ilişkisinin siyasal iktidarla olan korporatif bir ilişkisi biçiminde düzenlendiği YÖK döneminden çıkışta üniversitelerin özerkleştirilmesi yönündeki vaatlere rağmen koalisyon hükümeti bu alanda zerre kadar bir yenilenmeyi öngörmüyor. Son on yılın Türkiye üniversitelerini karakterize eden durum, üniversitenin topluma ancak devlet güdümünde ve devlet aracılığıyla müdahale edebilmesi geçerliliğini koruyor. Bugün süregiden üniversite tartışmalarındaki aktörler çoğunlukla, üniversiteyi demokratik ve özerk bir yapıya kavuşturma vaatleriyle ters orantılı olarak, mevcut üniversite düzeninin içerisinde yönetici görevler almış ve hiç bir eleştirel tutum belirlemeksizin statükonun korunmasından yana olan ya da birkaç idari teknik düzenlemeyle mevcut olumsuzlukların kolayca giderilebileceğine inanan şahsiyetlerden oluşuyor. Doğramacı gibi, üniversitelerde artık "persona non grata" ilan edilmiş kişiler ve bazı rektörler tartışmaların içeriğini önemli ölçüde belirleme olanağını ellerinde tutuyorlar. Tasarıların tartışılmasında ve yaratılmasında üniversite unsurlarının doğrudan etkisinin yerini, üniversite bürokrasisinin (dolayısıyla YÖK'ün) ve üniversite dışı kurum ve kuruluşların etkisi almış bulunuyor. Doğramacı 'nın son dönemde bu konuda bir atılım içinde olduğu biliniyor.

YÖK, toplumsal yaşamdaki "uzlaşma" sendromunu üniversitelerde "bilimsel" bir kisveyle(!) "tarafsızlık" tavrı haline getirdi. Böylece üniversitelerin politikayla kurduğu demokratik bağlara kesin darbeyi indirmiş oldu. yeni dünya düzeninde geçer akçe olan "hukuk devleti, örgütlenmiş toplum, insan hakları, şeffaflık, demokratikleştirme, piyasa ekonomisi" ... " gibi kavramların iç politikanın gereksinimleriyle örtüşerek üniversitelere yansıması YÖK'ün renk değiştirmesini zorunlu kılıyor. Bu renk değişikliğiyle, üniversiteler, her koşul altında devlete sadakatlerini ispatlamış unsurlarla "süslenerek" demokrasi vitrinine konabilir hale getirilmiş olacak. (Demirel bugünkü üniversite düzeninin dolaysız ortakları olan rektörlere iltifatlar ediyor, üniversitelerdeki "yeni düzen" için yapacakları katkılara ihtiyaçları olduğunu söylüyor, Koksal Toptan Doğramacı 'nın üniversitelere yaptığı hizmetleri satır aralarında övüyor.)

Şurası açık ki, sözü edilen yeni düzenleme anayasa değişikliğine gidilmeden, 2547 sayılı yasadaki değişikliklerle sınırlı kalacak ve büyük bir olasılıkla 92-93 öğretim yılına kalacak (5).

Üniversite yukarıdan aşağı mı özgürleştirilecek ?...

12 Eylül sonrasında, siyasal iktidarın üniversiteleri denetleme, 12 Eylül rejimine siyasal uyumunu sağlama aracı olarak tasarlanan ve işletilen YÖK'ün -en azından biçimsel olarak- lağvedilmesi, üniversiteler üzerindeki merkezi siyasal denetimi azaltacak mı? YÖK'ün lağvedilmesini, üniversitelerin kendi özgür iradesiyle baş başa bırakılacağı şeklinde yorumlamak en hafif deyimiyle safdilliktir. Yeni üniversite sisteminde, YÖK gibi merkezi bir denetim aygıtı olmasa bile, bunun yerine, denetleme işini daha usturuplu bir şekilde gerçekleştiren yerel örgütlenmelerin ön plana çıkarıldığı "farklı" bir denetim aygıtı ikame edilecektir. Böylece daha "demokratik" bir görünümle üniversitelerin siyasi iktidar, tarafından denetlenmesi sürdürülebilecektir. Öte yandan üniversitelerin genel siyasal etkinliğe (toplumsal sorunların çözümü vb.) demokratik bir tarzda katılımının önündeki engeller –belki de artırılarak- korunacaktır. Kısacası üniversitelerin merkezi siyasi otoriteye hem bağlanması ve hem de dışlanması gibi iki unsurun içice geçirilerek bir politika halinde sürdürülmesi. Devletin toplumsal rolünün genişlemesine paralel olarak geliştirilen bir bağlanma durumuyla, meta piyasalarının genişlemesi, bilimsel üretimin mal ve hizmet piyasalarında yol açtığı çok yönlü işgücü ihtiyacı durumundan seslenen neredeyse " kendi üniversiteni kendin yap, devlet yardımlarını esirgemeyecek" üründe de gözlenebilen bir dışlanma. Üniversitelerin neredeyse bir tür doğal işbölümü yaratılacak tarzda kurumsal bir parçalanmaca uğratılmaları (16 yeni üniversite kurulacağı ve bunların yalnızca tabelalarının eksik olduğu yani varolan üniversitelerin küçük illere dağıtılmasının yol açtığı çok parçalılık görünümünün küçük gecekondu üniversitelerine tabela çakılarak düzeltileceği geçtiğimiz günlerde (.Toptan tarafından açıklandı.) da bu sürerin en önemli unsurlarından birini oluşturuyor, üniversitelerin bölünmesiyle oluşturulacak küçük üniversiter küçük bölgesel ekonomilerin ihtiyaçlarına yönelik birer yatırım niteliği kazanıyorlar. Bu dışlanma üniversitelerin özerkleştirilecekleri türünden bir yanılsamaya da kaynaklık ediyor. Oysa hükümetin ve devlet çevrelerine yakınlığı bilinen kuruluşların hedefledikleri üniversite düzeni, üniversiteyi ne siyasi iktidarın müdahalelerinden ne de piyasa koşullarından bağımsız kılıyor, tersine buralara göbekten bağlı bir üniversite kurumundan başka bir şeyi öngörmüyor. Üniversiteleri, özgür müteşebbisin yerli "Silicon Vadisi"(*) durumuna getirme yolunda atılan adımların yolu, toplumsal uzlaşmanın patikalarından geçiyor.



Karanlık Aydınlatılabilir mi ?

Yeni üniversite yasalarına ve düzenine ilişkin olarak sürdürülen yaygın tartışmalar sürerken bu sürecin belirleyici unsuru olması gereken üniversiteli bu belirleyicilik konumundan çok uzak görünüyorlar. Öğretim üyelerinin ve asistanların gazetelerde ve TV'lerdeki açık oturumlarda söyledikleri bazı muhalif sözler dışında yapılan pek bir şey yok. Üniversitelerin demokratik inisiyatifinin bir parçası olarak görülebilecek öğretim üyelerinin tepkileri, çoğu zaman tartışmaları kişiselleştirmeleri ve bazı yüzeysel görümleri abartmaları nedeniyle pek sağlıklı değil.

Diğer taraftan, özerk demokratik üniversiteye yönelik öneri ve bakış açıları, kendi özlük haklarının güvenceye alındığı bir üniversiteyle sınırlı olan ve bu hakların siyasi iktidar tarafından garantilenmesini isteyen öğretim üyeleri, farkında olmadan siyasi iktidarın hedefleri ve yaptıklarıyla çelişkisi olmayan zararsız müttefikler kategorisine giriyorlar. Ayrıca, gerek hazırladıkları taslaklarda gerekse de kamuoyuna yansıyan görüşlerinde özellikle öğrenciler ve üniversite çalışanlarıyla bağlantısız bir görüntü çizmeye çalışarak kendi kabul edilebilirlik sınırlarını genişletmeye çalışıyorlar.

Öğretim üyelerinin hükümete ve kamuoyuna özerk-demokratik üniversite olarak lanse ettikleri şey demokratik üniversite kırıntılarıyla bezenmiş bir "Korporasyon Üniversitesi"ne benziyor. Başbakan Süleyman Demirel 24 Nisan'da düzenlediği basın toplantısında "Anayasa değişiklikleri ile ilgili görüş oluşturma süreci başlatılmıştır..." diyerek seçme yaşının 18, seçilme yaşının da 25'e indirileceğini, Üniversite öğretim üyelerinin siyasi partilere girebilmeleri ve merkez organlarında görev alabilmelerinin sağlanacağını ve öğrencilerin siyasi partilere üye olmaları önündeki engellerin kaldırılacağını belirtmişti. Demokratik olarak nitelenebilecek bu düzenlemelerin gerçekleşmesi, üniversitelerle siyasal partiler arasında doğrudan ve sürekli bir ilişkinin yaratılmasını da öngörmektedir. Bu tarz bir ilişki meşrulaştırılarak üniversitenin demokratik inisiyatiflerinin, toplumsal yaşama katılmasının siyasal biçimleri düzen sınırlarına çekilmeye çalışılacaktır.

Öte yandan, toplu sözleşmelerle sınırlı kendiliğinden ve cılız hareketlenmeleri ile üniversite unsurları içinde en örgütsüz kesimi oluşturan Üniversite çalışanları, yapılacak değişikliklere katılma konumundan çok uzaktalar.

Genel tabloya baktığımızda hükümetin ve diğer siyasi partilerin bu konudaki yönelimleri az çok belirginleşiyor, bunun yanı sıra kamuoyunun ilgisizliği gelişmeler açısından pekte iç açıcı görünmüyor. Demokratik kamuoyunun, öğretim üyelerinin, üniversite çalışanlarının ve öğrencilerin özerk demokratik bir üniversite yaratılması için ciddi adımlar atmaktan uzak oldukları da açıkça ortada.

Bu düzenin (karanlığının) yeni-üretiminin en önemli ve kalıcı unsuru haline getirilmeye çalışılan üniversiteler bu sahte aydınlıktan kurtarılabilir mi? Evet Kurtarılabilir!!!

Bu ancak toplumsal yaşamın tümüyle demokratikleştirilmesiyle mümkündür. Üniversiteler tüm toplumun, ihtiyaçlarının karşılanması işlevini yerine getirebildikleri oranda karanlıktan kurtulabilirler.

Bu koşullarda Özerk-demokratik Üniversite mücadelesini geliştirecek ve demokratik bir üniversite yaratma yolunda gerçekçi perspektifler oluşturabilecek yegane güç olarak Demokratik Öğrenci Hareketi ve inisiyatifi öne çıkmaktadır. Öğretim üyelerinin, üniversitenin diğer kurucu unsurlarının demokratik inisiyatifini etkinleştirebilecek ve bu inisiyatifi toplumsal yaşamın demokratikleştirilmesi perspektifiyle kalıcı bir temele oturtabilecek Özerk Demokratik üniversite çalışması demokratik öğrenci hareketinin inisiyatifine kelimenin tam anlamıyla muhtaçtır. Üniversiteler bizimle, üniversitelerin tüm unsurlarının demokratik kurucu ve değiştirici inisiyatifiyle özgürleşecek ve ancak böyle özgürleşebilir.

Üniversiteler Bizimle Özgürleşecek ama...

Ancak ortada su götürmez bir gerçek var: öğrenci gençlik özerk demokratik üniversite mücadelesini uzaktan izliyor. Geniş öğrenci kitlesi, kendi dışında "seyreden" bu mücadeleyi seyrediyor. Öğrenci kitlesiyle gençlik mücadelesi arasındaki ilişki çoğu zaman bir yabacılaşma ilişkisi tarzında gelişiyor. Ve demokratik öğrenci hareketi bu durumu tersine çevirmenin olanaklarını ancak konjonktürel ve geçici aralıklarla yakalayabiliyor. Üniversitelerin yeni dönemde alacakları kurumsal yapı işlevsel nitelik öğrenci kitlesinin durumunda önemli değişikliklere yol açma potansiyeli taşıyor. Ama yalnızca potansiyelini !

İlk elden söyleyebileceğimiz, bugüne kadar üniversite yönetiminden tamamıyla dışlanan öğrencilerin yönetimde söz sahibi olmalarına (göstermelik te olsa) olanak tanıyacak öğrenci birlikleri projesi gibi adımların olumlu bir proje olarak değerlendirilmesi gerektiğidir. Bu projeler, gerek öğrencilerin günlük yaşantılarında ve gerekse bilinç durumlarında genel değişiklik yaratma potansiyeli taşıyor. Ancak bugün öğrenci gençlik içerisinde yaygın olan, kendini "politika dışı alanlarda tanılama" eğiliminin, iktidarın yapmayı düşündüğü değişiklikler sonrasında ne yöne doğru evrilebileceğini öngörebilmek çok zor değil...

Siyasi iktidarın hedeflediği üniversite düzeninde, özelleştirme, daha karmaşık bir denetim sistemi ile üniversiteleri kontrollü bir mobilizasyon sürecinde soğurma gibi içice girmiş birkaç ana motif var. İktidarın ekonomik, siyasi, toplumsal programlarıyla çakışacak ve bunların gerçekleştirilmesine hizmet edecek üniversitenin yaratılması sürecinde öğrencilerin durumu bu projelerin gerçekleştirilmesine olanak sağlayacak bir tarzda düzenleniyor.

Öğrenci Birlikleri/Konseyleri bunun en önemli dayanaklarından biri olarak planlanıyor. Üniversite öğrencilerinin politik pasifizasyonuna dayalı YÖK işleyişinden "kurtularak" üniversitelilerin "etkin" onayını arayan bir işleyişe geçilmesi hedefleniyor. Ancak "katılım/ onay” organı olan bu “ örgütlenmeler” üniversite öğrencilerinin politik kimliklerinde ve toplumsal konumlarında niteliksel bir değişimi gerçekleştirecek biçimde örgütlenmiyorlar. Eğitimin örgütsüzleştirici etkisine karşı öğrencileri dışarıdan "örgütlendirecek" bir araç olarak tasarlanan Öğrenci Birlikleri görünen o ki bir tür "öğrenci kooperatifi" yaratmayı hedefliyor. Bilkent Üniversitesinde kurulan Öğrenci Konseyi'nin yönetmeliğindeki amaç maddelerinden birisi şöyle;" Üniversitenin çeşitli düzeylerde yönetim organları ile ve özellikle rektörlükle yakın ilişki kurulmasında... yardımcı olmak."

Öğrenci Birlikleri pek çoklarının beklediğinin tersine üniversitelerin ve öğrencilerin politikleşmesi yönündeki işlevselliği kolaylıkla akamete uğrayabilme potansiyelini taşımaktadır. Öğrenci örgütlerini politika dışına taşımak biçiminde işleyen rejimin gerekleri, dönemsel olarak -bu işleyişin ana doğrultusunu değiştirmese de- farklı yönelimlere girebiliyor. Artık, yıllardır üniversitelere yöneltilen saldırıların en önemli boyutu, yalnızca üniversitelerdeki muhalif siyasal-toplumsal davranış ve eylemlerin gelişmesini engellemek, bunları soğurmak değil, bununla paralel ve birbirlerini güçlendiren biçimlerde burjuvazinin ve siyasal iktidarın toplumsal tabanını geliştirmek ve yaygınlaştırmak olacaktır. Üniversitelerin burjuva siyaset ve kültür normlarının taşıyıcılarının geliştirildikleri ve yetiştirildikleri çiftlikler haline dönüştürülmesi yolunda atılacak adımlar oranında, demokratik üniversite inisiyatiflerinin kendiliğindenci bir tarzda gelişip varolabilme olanakları azalacaktır.

Eğitim düzeninin depolitize edici etkisine rağmen, öğrenci Birliklerinin, öğrenci kitlesini, doğrudan örgütleyici bir niteliğe kavuşması iradi ve güçlü çabaları gerektiriyor. Asıl önemlisi, böylesi bir gelişmeyi "0" noktasında karşılamıyoruz. Uzun zamandır yaşatmaya çalıştığımız derneklerimiz var. Anfi Komitelerini yaratma irademiz var. Yetersiz de olsa bazı yerlerde iyi niyetli çabalarla yürütülmeye çalışılan sosyal klüp çalışmaları var.

Üniversitenin ve üniversitelilerin bütünlüklü politikleşmesinden ziyade tek tek bireylerin politikleşmesini sağlayan bu çalışmaları bir biri yerine ikame etmeye çalışmak kadar yanlış bir kavrayış olamaz. Ne öğrenci dernekleri öğrenci birlikleri yerine ikame edilebilir ne de kol çalışmaları ile dernek çalışmaları…

Sorun üniversitenin politika sahnesindeki yerini alabilmesi için gerekli olan çalışmaları bütün bu örgütlenmeler arasındaki ilişkileri demokrasi mücadelesinin ihtiyaçlarına göre düzenleyerek yürütebilmektir. Evet üniversiteler bizimle özgürleşecek ama gençlik mücadelesinin karmaşık ve çok yönlü ihtiyaçlarını tüm öğrenci gençliğin inisiyatifini doğrudan demokrasi anlayışımızla bütünleştirebilirsek. Üniversite bizimle özgürleşecek ama üniversitelerin tüm unsurlarının, işçilerinin öğretim üyelerinin, asistanlarının ve öğrencilerinin iradelerini koşullara teslim etmeksizin bütünleştirebilirsek. Üniversitelere ilişkin süreci ve toplumsal değişimin bütünlüğünü kavrayabilecek bir perspektifle gençlik mücadelesini kararlılıkla tüm öğrencilerin demokratik mücadelesine dönüştürebilirsek. Toplumsal ideallerimizi soyut genellemelere değil günlük yaşamımızın tümüne egemen kılabilirsek. Evet! Üniversiteler Bizimle Karanlıktan Kurtulacak!

ÜNİVERSİTELER BİZİMLE ÖZGÜRLEŞECEK!

Dipnotlar:

(1)Anayasanın bu maddeleri, "Yükseköğretim kurumları" ve "Yükseköğretim üst kuruluşları' baslıklarını taşıyor. YÖK sistemini "anayasal bir zorunluluk" haline getiren de bu maddeler.

(2) Hükümet programı

(3) 3 Mart-Milliyet

(4) Kapitalist toplumda siyasal alandan toplumsal alana geçişin kurumsal ifadeleri olan üniversiteler, sendikalar gibi kurumların siyasal olanla (siyasetle) ilgilenemeyecekleri yolundaki burjuva hukuk normu her çeşit üretimi toplumsal denetimden bağımsızlaştıran ve denetimi devlete terk eden bir yanılsama olarak işlevini güçlendirerek koruyor. Bu alanların kurumsal yapılarındaki fiili yeniden düzenlemede devletin rolünün genişlemesi, özellikle üniversitelerle ilgili olarak meta piyasalarının genel genişleme eğilimiyle örtüşerek ekonomi-siyaset ilişkisinde ve üniversitelerin değiştirilmesinde gerçek iktidarı gizleyen bir içeriğe bürünüyor.

(5) TVI 'de yayınlanan "Söz Meclisten" programında Nazlı Ilıcak'ın konuğu olarak programa katılan MEB Köksal Toptan YÖK’ün kaldırılıp kaldırılmayacağına ilişkin sorulan bir soruya şöyle yanıt verdi: "YÖK kalacak deyince bazı arkadaşlar kızıyor, ama YÖK kalacak. Bazı yetkileri kalacak ama üniversitenin kendi seçtikleri organlara devredilecek..."

(16) Bilkent Üniversitesi Öğrenci Konseyi Yönetmeliği Amaç. Madde3-b

(*) ABD'de özgür müteşebbisin "girişim" anıtı olarak kutsanan mikro çip teknolojisinin dünyadaki en gelişmiş ürünlerinin yaratıldığı bölgelerden birisi (Silicon Valley).

 

 

 



 

PASTÖRİZE ÜNİVERSİTELERİN STERİLİZE ÖĞRENCİLERİ!

Bilirsiniz, eskiden, eskiden dediysek öyle çok eskilerde değil, çocukluğumuzda, herhangi bir devlet dairesinde kadro açığı varsa sınav açarlardı. Bu sınavlara katılmak için ilkokul mezonu olmak yeterli sayılırdı. Ortaokul, hele lise mezunu varsa, sınavı onların kazanacağına kesin gözüyle bakılırdı. Sonra sonra ilkokul mezunları için bu tür sınavlarda başarı elde etmek (torpil haricinde) hayal oldu aldı. Sonra ortaokul mezunları için, sonra lise mezunları için...Şimdi üniversite mezunları bu kaderi paylaşıyor. Ülkemiz mi gelişiyor acaba? Eğitim kalitesi mi yükseliyor, okullaşma oranı mı artıyor? Hiçbiri değil, "yalnızca" Geleceksizleştiriliyoruz Hepimiz mi? Hayır! "Yalnızca" büyük bir çoğunluğumuz!

Bugün Türkiye üniversitelerinin eğitim düzeyi/sistemi, üniversitelerin toplumsal işlevi ve dolayısıyla toplumsal gelişmeye katkıları bakımından ciddi farklılıklar taşıyor.Dolayısıyla toplumsal yeniden üretim sürecine, farklı noktalardan değişik stratejik ağırlıklarla katılıyorlar. Bu durum yalnızca üniversitelerarasında bir düzey farklılaşmasından öte eğitim sisteminin genel kompozisyonunda da bir değişmeyle paralel gelişiyor.Üniversite "departmanının da içinde yer aldığı eğitim sisteminin öğrenciler açısından da anlamı ve rolü farklılaşmaya uğruyor.

Eğitimin (şu an için pek fazla hissedilmese de) paralı hale getirilmesi öğrenciler arasında parası olan okuyabilir türünde bir katmanlaşmayı yaratacak. Yeni dönemde, kuvveden fiile geçirilecek olan özel üniversiteler, vakıf üniversiteleri, enstitüler vb. kurumlarla yapısal değişiklikler hedefleniyor.. Üniversiteler kabaca bir toplumsal departmanın bölümlere ayrılması gibi farklı işlevlere sahip olarak, farklı donanımlarla kendi içlerinde katmanlaşıyorlar.Eğitim sistemi, piyasanın ihtiyaçlarını karşılayabilme yeteneğini kazanma yolunda ilerliyor. Metropollerde kurulacak 'çekirdek üniversiteler" daha şimdiden özel bir piyasa kurumu gibi yüklerinden arındırılıyorlar. K.Toptan'ın karnından konuşarak 16 yeni üniversite kurulacak sözleri, mevcut üniversitelere bağlı fakültelerin küçük birer "yerel üniversiteye" dönüştürülmeleri anlamına geliyor. Yeni teknik liseler kurmaya ne gerek var! Üniversite adı altında çalışacak eleman yetiştirme kurumları hizmetinizde.

Diğer yandan özel üniversitelerle vakıf üniversitelerinin piyasanın görünür elleri olarak çalışacağını söylemeye bile gerek yok. Toplumun rafine "öğrenim" kuramları olmaya aday bu üniversiteler büyük şehirlerdeki “çekirdek üniversitelerle' ile devlet koruması altındaki liberal ekonominin pastörize kurumları olarak biçimlenecekler. Buralardaki öğrenciler de şanslı ( geleceği olan) pastörize öğrenciler olacak. İstanbul, Marmara, Dokuz Eylül, Dicle, Selçuk… vb. üniversitelerdeki öğrencilerle birlikte, Urfa, Denizli .Balıkesir vd. 'makus talihin dramatik kadar kurbanları olarak gelecekleri ve bu günleri ellerinden alınmış olmayacak mı?

ÖĞRENCİ GENÇLİK ALTERNATİFLERİ TARTIŞIYOR…

Üniversitelerin girdikleri yeni süreç Anayasa değişikliği ve yeni üniversite yasa taslaklarının tartışılmasıyla "başlamadı". Seçim döneminden uzun bir süre önce yasa taslakları ANAP tarafından gündeme girmişti, ama daha öncesinden 10 yıldır mevcut üniversite ve YÖK düzenine ilişkin gerçek muhalefet üniversitelerin demokratik güçleri tarafından belirleniyordu. Öğrencilerin politik pasifizasyonuna ve baskı altına alınmalarına dayalı YÖK düzeni'nin somut alternatifler çerçevesinde tartışılmasının sürdüğü bu evrede, yine gençliğin alternatiflerini yaratmaya çalışan Devrimci Gençlik iki aylık bir çalışma sonucu hazırladığı "ÜNİVERSİTE YASA TASARISI" üzerinden bir tartışma süreci başlatmaya çalıştı. Bu noktada üniversitelerin kurucu unsurlarını ortak demokratik bir proje etrafında birleştirebilmek için çeşitli etkinlikler düzenlemeye çalıştı. Paneller ve seminerler düzenlemek için başvurularda bulundu. Sonuç: Üniversite yönetimleri ve yönetime " üniversite unsurları yerine" katılan polislerce girişimler engellendi.

20 Nisan 1992'de Cerrahpaşa Tıp Fakültesi oditoryumunda yapılmak istenilen panel, kendisi fakültede bulunmadığı için dekan tarafından 'erteleniyordu'. Aynı gün İ.Ü. Öğrenci Kültür Merkezi'nde yapılmak isteniyor ancak izinli olmasına rağmen polis tarafından engelleniyordu. 20 Mayıs 1992'de yine Öğrenci Kültür Merkezi'nde yapılacak etkinlik İ.Ü. yönetimi tarafından, öğretim üyeleri ve çalışanların katılmaması kaydıyla izin verilebileceği belirtiliyordu ama öğrenciler üniversitelerin geleceğinin tartışılmasında üniversitenin diğer unsurlarının da bulunmasını ilke edinmişti. 21 Mayıs 1992 günü Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğü'nden izinli olarak B.Ü. Büyük Toplantı Salonu'nda düzenleniyordu. Panel, başlangıç saatinden bir saat kadar öncesinde yapılan polis-rektörlük görüşmesiyle iptal ediliyordu. Öğrencilerin inatla paneli düzenleme düşünceleri sonunda meyvelerini verdi.

İTÜ Mimarlık Fakültesi'nde Öğrenci Derneği tarafından, fakülte dekanı, bir öğretim üyesi ve çalışanları temsilen bir Eğit-sen üyesinin ve öğrenci derneğinden bir konuşmacı arkadaşın katıldığı bir panel düzenlendi. "Üniversite Nedir?"ve "Yeni Üniversite Tasarıları" konulu tartışmaları içeren panelde Devrimci Gençlik'in hazırladığı bir yasa önerisi de fakülte unsurlarına sunuldu. Ek olarak çeşitli tarihlerde aynı konuda düzenlenen panellerde Devrimci Gençlik kendi alternatifleriyle yer aldı. Bu konuda Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği'nin AKM'de düzenlediği panelde, yasa tasarısı Türkan Akyol' a sunuldu.

Bu süreçte gençliğin demokratik alternatiflerini pratik politik önermeler düzeyinde yaratmaya çalışan öğrenci gençliğin inisiyatifinin üniversiteye yabancı güçlerce polis vb., ile bloke edilmeye çalışması sonuç vermeyecek.



Yüklə 0,56 Mb.

Dostları ilə paylaş:
  1   2   3   4   5   6   7   8




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə