GöNÜlden esiNTİler. A’YÂn-i sâBİte kazâ ve kader necdet ardiç terzi baba necdet ardiç



Yüklə 2,1 Mb.
səhifə1/32
tarix03.01.2019
ölçüsü2,1 Mb.
#88712
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   32




GÖNÜLDEN ESİNTİLER.

A’YÂN-I SÂBİTE
KAZÂ VE KADER

NECDET ARDIÇ

TERZİ BABA

NECDET ARDIÇ

İRFAN SOFRASI

TASAVVUF SERİSİ (78)

İÇİNDEKİLER………………………………………………………………………Sahife no:


Ön söz:………………………………………………………………………………………….(5)

A’yân-ı sâbite kazâ ve kader:……………………………………………………….(6)

Mevlânâ şöyle rivayet eder ki:……………………………………………………..(7)

(17/05/2007/Perşembe) Akşamı – İzmir Kazâ ve kader bahsi:….(9)

06.05.2011, Cuma Bugünkü sohbetimizin konusu benlik:……….(12)

Kayıttaki sohbetin ikinci bölümü:……………………………………………….(18)

“A’yân-ı sâbite mec’ul değildir.” (Fü-Hi-Mu) kazâ ve kader:…….(19)

Beşince vasıl kazâ ve kader:………………………………………………………(21)

Bu bölüm a’yân-ı sâbite hakkında:…………………………………………….(26)

Üçüncü bölüm istidad-ı gayr-ı mec’ul ve kabiliyet:………………….(32)

Mesnevi Tercüme:………………………………………………………………………(34)

Mesnevi-i Şerif A.A. konuk. Birinci cilt sayfa 230 beyt, 606. dan devam edelim:……………………………………………………………………………(36)

Mesnevi 616. Beyt’ten devam:…………………………………………………..(46)

Mesnevi 626. Beyt’ten devam:…………………………………………………..(61)

Ehli sünnet vel cemaat’ın Kaza ve Kader hakkındaki yorum:…..(68)

İrâde nedir:…………………………………………………………………………………(70)

Külli irade:…………………………………………………………………………………..(70)

Halk yaratma kesb ilişkisi:………………………………………………………….(71)

kader:………………………………………………………………………………………….(71)

kazâ:……………………………………………………………………………………………(71)

Diğer taraftan başka bir internetten gene kader:…………………….(73)

Buyurun bu konuda bir hadis-i Kudsi:……………………………………….(74)

Küçük bir yorum:………………………………………………………………………..(76)

Bu akşam 12 Mayıs 2011 Perşembe, kader hakkında hadisler:.(79)

Şöyle bir hikâye anlatılır:……………………………………………………………(83)

Kadere inanmamak hakkında:……………………………………………………(88)

Kaza ve Kader mevzuunda bazı âyet-i kerîmeler:…………………….(89)

A’yân-i sâbite mec’ul değildir:……………………………………………………(91)

A’yân-ı sâbite suver-i ilmiye-i esmaiyyeden ibaret olduklarından vücud-u haricileri yoktur:…………………………………………………………..(93)

Misal: Bir insanda gülme ve ağlama:…………………………………………(94)

Dikkat çok mühim bir not=:……………………………………………………….(96)

Üçüncü Vasl: İstidad-ı Gayri Me’cul ve Kabiliyet:………………………(96)

Mesnevî-i Şerifte şöyle diyor:……………………………………………………..(99)

Cümleten hoş geldiniz:……………………………………………………………..(102)

Dördüncü Vasl: İlim Ma’lûma Tâbidir:………………………………………(108)

Kaldığımız yerdebn devam edelim, Fusûs’ul Hiken Cilt 1. Mukaddime sayfa 21 Kazâ ve Kader bölümü:………………………….(112)

Kazayı mübreme misal:…………………………………………………………….(117)

Kazayı muallaka misal:……………………………………………………………..(118)

Mesneviden beyit: Tercüme:…………………………………………………….(118)

Misal: Hayvan cinsinin açlığı kazâdır:………………………………………(119)

Dokuzuncu fasıl: Mertebe-i ervah:……………………………………………(121)

Bu hususta Hz Mevlânâ dahi buyururlar:…………………………………(124)

Hakikat-ı Melâike-i Kiram:……………………………………………………….(130)

Kaldığımız yerden devam edelim:…………………………………………..(133)

Cebrail (a.s):…………………………………………………………………………….(136)

Mikail (a.s.):……………………………………………………………………………..(137)

Azrail (a.s.):……………………………………………………………………………..(137)

İsrafil (as):………………………………………………………………………………..(138)

İkinci vasl. Hakikat-ı İblis:………………………………………………………..(138)

Üçüncü Vasl: Hakikat-i Âdem ve Havva:………………………………….(144)

Fusus-ul Hikem 3. Cilt 81. Sayfa Fass-ı Kelime-i Üzeyride Mündemiç olan Hikmet-i kaderiyye beyanındadır:………………….(150)

İlm-i İlâhide nefisleri ile ma’dum:……………………………………………(155)

İmdi kazâ-yi ilâhî:…………………………………………………………………….(156)

Fusus’l hikem cilt 3 sayfa Üzeyir fassı 83:………………………………(160)

İmdi hüccet-i bâliğa Allah için sabittir:………………………………….(162)

Ehl-i ikâb: Yâ Rab!:…………………………………………………………………..(165)

Dinleyici sorusu:………………………………………………………………………..(168)

Kaldığımız yerden devam edelim, bu kaza kader bölümü Üzeyir fassı sayfa 84:…………………………………………………………………………..(169)

İsti'dâd-ı gayr-ı mec'ûl:…………………………………………………………….(171)

Böyle olunca hâkim:………………………………………………………………….(174)

İmdi hâkim, kim olursa olsun:………………………………………………….(175)



Bu akşam 25/10/2011 kazâ ve kader devam:…………………………(175)

Rabb-ı Has:……………………………………………………………………………….(185)



Misâl: "Akıl" dediğimiz şey:………………………………………………………(185)

Misal: Kendisinde mi'mârlık, hattatlık:…………………………………….(189)

Bu akşam 27/10/2011 Perşembe:…………………………………………..(195)

Misâl: Bir çekirdeğin içinde:……………………………………………………..(195)

Bu akşam 28/10/2011 Cuma akşamı:……………………………………..(203)

Kaza ve Kader bahsi, İsmail Fassı devam:………………………………(214)

Sohbetimize kaldığımız yerden devam edelim Hud fassı başlangıcı, Kaza ve kader…………………………………………………………………………..(229)

bir ressam hikâyesi:………………………………………………………………….(236)

Kaldığımız yerden devam edelim inşeallah:…………………………….(245)

Rûmîlerle Çinlilerin nakkaşlık ve ressamlık-tasvir, san’atında iddiaya girişmeleri:…………………………………………………………………..(253)

Bugün 31/05/2012 Perşembe günü:……………………………………….(254)

Büyükte ve küçükte ve umuru bilende bilmeyende Allah'ın "ayn"ı zâhirdir (2):……………………………………………………………………………….(267)

Bu gün 02/06/2012 Cumartesi Fususu’l Hikem Hud Fassı sayfa 269 kaldığımız yerden devam edelim:…………………………………………….(270)

19.04.2012, Perşembe, Umresinden küçük bir aktarma:……….(301)

04.06.2013 Salı. Ene ve ente/ben ve sen sohbeti:………………….(303)

16.03.2014 Pazar Günü kazâ ve kader:…………………………………..(307)

İnsan-ı Kâmil şerhinde geçen. Kaza kader:…………………………….(318)



(89) Merkez dosyasından aktarma:………………………………………….(324)

NOT= İlgisi dolayısıyla İrfan mektebi kitabımızın sekizinci bölümün den küçük bir aktarma yapalım:………………………………………………(333)

Merkez hikâyesine devam edelim:…………………………………………..(335)

Kazâ-i muâllâk, değişebilen kazâ:……………………………………………(345)

Kendini arayan kişi:………………………………………………………………….(346)

Kazâ kader, ve â’yân-ı sabite:………………………………………………….(346)

Muallâk kaderin bu âlemde düzenlediği hakkında bilgi:………….(349)

Ümmü Seleme (Radiyallahu Anha) Annemizin tavsiyesi:………..(351)

3/54-Mekr yaptılar:…………………………………………………………………..(353)

Cennet ve Cehennem:………………………………………………………………(354)

(27) Genç ve elmas dosyasından: Sayfa (34)…………………………(356)

(1) Sultan-Hükümdar- Padişâh:……………………………………………….(360)

(2) Sultan-Hükümdar- Padişâh: ın sarayı:……………………………….(361)

(3) Birinci vezir:………………………………………………………………………..(362)

(4) İkinci vezir:………………………………………………………………………….(363)

(5) Ordu kumandanı:………………………………………………………………..(364)

(6) Genç:……………………………………………………………………………………(365)

(7) Elmas:………………………………………………………………………………….(366)

(8) Çekiç:…………………………………………………………………………………..(370)

(9) Elması kırma veya kırmama, fiileri:……………………………………(374)

Başka bir elmas hikâyesi:…………………………………………………………(378)

Terzi Baba kitapları sıra listesi:………………………………………………..(380)

ÖN SÖZ

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Muhterem okuyucularım, uzun zamandır, başlangıcı (17/05/ 2007/Perşembe) den bu günlere kadar, gerek sohbetlerle gerek el yazmaları ile oluşumuna çalıştığmız, bizleri en çok ilgilendiren, anlaşılması oldukça da güç olan, a’yân-ı sâbite kazâ ve kader, mevzuunu nihayet neticelendirmiş bulunuyoruz. Bu arada sohbet-lerin çok büyük bir bölümünü, ses kayıtlarından yazı kayıtlarına, büyük bir gayretle, bıkmadan yorulmadan çalışarak aktaran, sayın Hulusi Korucu kardeşimize, yaptığı bu büyük hizmetten dolayı çok teşekkür ederiz, ayrıca diğer sohbet yazılarını da yazan, kardeş ve evlâtlarımızada çok teşekkür ederiz. Ve ayrıca her hangi bir şekilde hizmeti geçmiş ve geçebilecek olanlara da, çok teşekkür ederiz Cenâb-ı Hakk hepsinin dünya ahret işlerini kolay getirsin.

Bilindiği gibi yüce dinimizin “âmentü”sü olan imân bahsinin altı şartından biri “kadere” inanmaktır. Kader denince onunla birlikte kazâ hükmüde akla gelmektedir. Bu mevzu, “kazâ ve kader” çok merak edilen, oldukça zor bir konudur. Bu sahaya bizimde bir katkımız olsun, düşüncesi ile epey uzun zamandır, üzerinde gerek sözlü gerek yazılı, çalıştığımız bu çalışma bölümlerini, toplayarak bir bütün halinde, içinde birçok sorularınıza cevap bulabileceğiniz bu çalışmayı, karşılığında hiç bir şey beklemeden, kendi sahasında gönüllerinize sunmakla, sizlere faydalı olmaya çalışıyorum. Cenâb-ı Hakk azami derecede faydalandırsın inşeallah.

Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenlenişinde, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek ma’nevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın rûhlarına, emeği geçen kardeşlerimizinde geçmişlerinin ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayelden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek mânâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.



Terzi Baba NECDET ARDIÇ Tekirdağ:
A’YÂN-I SÂBİTE
KAZÂ VE KADER

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Muhterem okuyucularım, İnsan sınıfından olan bizleri ençok ilgilendiren bir konu olan a’yân-ı sâbite kazâ ve kader mevzuu hakkında çok yazılar yazılmış, bir çok konuşmalar yapılmıştır, bizde bu hususta bir araştıma yapalım dedik, zaman zaman bu hususta yapılan sohbetlerle ve yazılarla neticede, uzunca sayılabilecek bir zamanda ve muhteviyatıda oldukça geniş olan, bu kitabımız ortaya çıkmış oldu. Cenâb-ı Hakk, sıkılmadan okuma fırsatı bulabilenlerin, idrak ve irfaniyetlerini açsın İnşeallah.

Bu mevzuun daha kolay ve daha iyi anlaşılabilmesi için kişinin kendisi hakkında bazı şeyleri bilmesi gerekmektedir. A’yân-ı sâbite kazâ ve kader ilminin ve yaşantısının kişiler hakkında, kişilerin içinde bulunduğu, yaşam mertebelerine göre, değerlen-dirildiği bilinmelidir. İleriki sahifelerde bu hususlar geniş olarak görülecektir.

Kur’ân-ı Kerîm de bir çok yerde insandan bahsedilirken “men/kim” hitabı kullanılmaktadır. Bu ifade ve tarif görüntüde, insan olmamız dolayısı ile her birerlerimizi kapsamaktadır. Acaba hiç kendimize, içimize dönüpte gerçek bir tarafsızlık ile “ben kimim” sorusunu kendimize sordukmu? veya hiç düşündükmü? İşte düşünülmesi gereken ilk ve en mühim husus budur. Çünkü ne yazıkki, yaşadığımız devirde, çok büyük bir İlâh-i kimlik kaybı vardır ki, buda bizlerin ebedi hayatı olan geleceğimizi zora ve tehlikeye sokmaktadır.

Şimdi yavaş yavaş kendimizi tanıma yolculuğuna çıkmaya başlayalım. Ancak bu yolculuğa çıkmak için, üzerimizde ne kadar beşeri ve dünyevi, ağırlıklar varsa onları sırtımızdan atıp, daha hafifleyerek yola çıkmamız bizlerin yorulmadan daha çok yol katetmemizi sağlayacaktır. Yolumuzda mevzu ile ilgili, veya dolaylı ilgili, bir çok duraklar vardır, bazı yerlerde o duraklara birkaç defa, oğramak vardır, ancak oğranılan bu duraklarda, her oğrandığı zaman başka manzalar ile karşılaşılacaktır. Bu yüzden bunlar tekrar edilmektedir, bir mevzu birkaç kere sohbet konusu olsada, her konuşmada başka bir tarafı açıldığından, zarar değil kazanç olmaktadırki kişinin aynı mevzu hakkında değişik görüş ve bilişleri oluşmaktadır. Şimdi bir hadîs-i şerîf ile akıl arabamızı çalıştırıp yolumuza çıkalım ve herkese gece gündüz bu yolda hayırlı yolculuklar dileyelim.

Mevlânâ şöyle rivayet eder ki:

Cenâb-ı Hakk, kendi nurundan aklı yarattı, sonra ona gel dedi, o da geldi, git dedi, o da gitti, sen kimsin, ben kimim? diye sordu, akıl, sen benim rabb-i rahîmimsin, ben ise senin aciz kulunum dedi. Cenâb-ı Hakk buyurdu, ey akıl, senden daha aziz bir mahlûk yaratmadım.”

Sonra ateşten nefsi yarattı, ona gel dedi, nefis icabet etmedi, Cenâb-ı Hakk ben kimim, sen kimsin? Dedi, nefis ben benim, sen sensin cevabını verdi, Cenâb-ı Hakk onu ateşe attı, azap verdi, yine sordu, nefis yine ben benim sende sensin dedi. Cenâb-ı Hakk bu defa nefsi aç bıraktı, ben kimim sen kimsin? Diye sorduğunda, nefis, sen benim rabb-i rahimimsin, bende senin aciz kulunum cevabını verdi.” (Hadîs-i kudsi)

(bkz: tâcü’l arûs el hâvîli tehzîb’in nüfûs)“internet”ten.

-------------------

Görüldüğü gibi (Hadîs-i kudsi) de iki önemli husus belirti-liyor. Birincisi aklın halkedilmesi, ikincisi ise nefsin halkedilmesir. Akıl hemen itaat etmiş nefs ise belirli yaptırımlar neticesinde çaresiz olarak itaat etmiştir, ancak fırsat bulduğunda hemen isyanını sürdürmek için beklemektedir.

Bahsedilen akıl, akl-ı küldür ve nefs, nefsi küldür, ve her ikiside bütün âlemleri kaplamışlardır. Bizdeki olan akıl aklı cüz, ve nefsi cüz ise, bunların bize ait olan bölümleridir ve bizimde beden mülkümüzü, her ikisi de kaplamışlardır. Eğer aklımız ruhumuz ile birlikte olursa, o beden salâh bulur, eğer nefs ile olur, onun hükmü altına girerse yoldan çıkmış olur, çünkü “nefsi emmâre kötülüğü emreder.” (12/53) halife Âdem en geniş ma’nâ da iki isimle anılır, bunların biri “nefs”tir, Kur’ân da (294) yerde geçmektedir. Diğeride bilindiği gibi “İnsan”dır, o da (311) defa geçmektedir. Görüldüğü gibi birbirine yakın sayılarda’dırlar.

Akıl bilici ve nefs tadıcıdır.” Ve beden üzerindeki yerleri ise, akıl başta, nefs ise sadır/göğüstedir. Ancak her ikisininde bütün beden üzerinde tesirleri vardır. İnsan dört asli halden oluşmuştur. Sırasıyla bunlar.

Akıl, ruh, nefs, ve beden’dir. Ruh ile bedenin izdivacından nefsin mahalli ortaya çıkmış olur, kendinde her yöne uyabilecek kabiliyet vardır, sonra da ona hem kötülüğü, hem (ondan) sakınmayı ilham edene ki,” (91/8) Böylece kendinde iki zıt bir araya getirilmiştir, ancak kendi içindeki mücadelesi sonun da Hakk’ın emrine uyması istenmiştir. Ancak o daha ziyade kötülüğü emretmektedir.

Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız.” (50/16) demek sureti ile kendisinin nefislerimize ne kadar yakın, hattâ onunla birlikte olduğu açık olarak bildirilmektedir. İşte böylece İnsan binası ve mekânı, akıl, ruh, ve nefse, mahâl, mekân olmuşlardır, akıl ve nefs bu mekâna sahip olmak isterler, eğer akıl aklı selim olursa, nefsi hükmü altına alır kontrolunda tutar eğitir, nefsi sâfiye olarak/hakk’ın “gel cennetime gir” (89/28) hitabına mazhar olur. Eğer akıl eğitimsiz kalırda kendini kullanamazsa o zaman akıl nefsin hükmü altına girer ki, ondan sonra nefs onu kullanarak her türlü kötülüğü o bedene emreder ve bedende onun isteklerini yerine getirmek zorunda kalır, ve her türlü nefsi tadışlarını onunla yapar ve sonunda ölümüde böylece nefs, tadacaktır. Çünkü bedenimiz bizim bineğimizdir, aslımız değildir. Aslımız, aslında aklımızdır, ona hayat veren ruhtur, ve nefsimizde bu hayatı tadandır.

Ölümü tattıktan sonra nefs hayatına berzah âleminde devam edecektir, bedeni kendisinden ayrıldığında, elinden tadış ve kullanım aracı alınmış olduğundan, bundan sonraki tadışı, o bedeni kullanamayışı sebebi ile, çok büyük bir azab olacaktır. İşte özetle bütün bunlar kulun kulluk mertebesinde mutlak var olduğunu bize açık olarak belli etmektedir. Böyle olunca da kulun kulluk mükellefiyetleri olacağıda açıktır. Ve bu kula yaşayacağı ömür süresi boyunca bir program lâzım gelecektir, bu programın ismine de (kazâ ve kader) denmiştir.

Bu kısa izahlardan sonra artık kazâ ve kader bahsimize girebiliriz, kâh sohbetlerimizden kâh yazılarımızdan meydana getirdiğimiz bu kitabımızdan okuyucularımız umarım azami faydayı sağlarlar, oldukça geniş bir muhtevaya/iç hacmine sâhip olan bu sahada yola çıkılırken, kendimiz ile ilgili bazı gerçekleride değişik mertebeleri ile görmüş olacağız.

Gerçekten ben varmıyım yokmuyum? Sorusunun cevaplarını da, değişik mertebelerinden görmüş olacağız. Cenâb-ı Hakk bu yolculumuzda gönül ve idraklerimizi açarak en geniş ma’nâda fayda sağlayanlardan olmamızı nasib etsin İnşeallah. Çalışmak ve gayret bizden, yardım ve lütuf Hakk’tandır. T.B.

-------------------

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

(17/05/2007/Perşembe) Akşamı – İzmir

Kazâ ve kader bahsi, dinimizin konuları arasında en çok ihtilâflı olan mevzulardan bir tanesidir, hatta başında gelmektedir, ehli sünnet vel cemaat olarak, o gurubun anlayışı, yani bizim de içinde bulunduğumuz, ehli sünnet vel cemaat, akidesinin anladığı kaza ve kader, hükmü;

cenâb-ı Hakk ezelde kullarının hepsinin bir kazası ve kaderi vardır. Kazasına hükmeder ömrünün sonuna kadar ne yapacağını bildiğinden öylece de yazar, ancak sen benim dediğim gibi mutlak hareket edeceksin demez, peki neden yazar, kulunun ne yapacağını daha evvelden bildiği için onun kazasını yani hükmünü yazar, bu kaza hüküm ma’nâsına, program ma’nâsı’nadır, dünyaya geldiğinden itibaren her gün birer bölüm, kader olarak hayatını sürdürür.

Yani insanın programının toplu haline “kazâ” denmekte, bu programın açığa çıkmasına da “kader” denmektedir. Kader miktar demektir, bölüm bölüm zuhura çıkması demektir. Her birerlerimizin böyle bir kazâ’mız vardır, biz şu anda dahi şu kazâ’nın kaderini yaşamaktayız. Sadece şu an değil, her an, yani yaşadığımız saatlerin dakikaların saniyelerin bir tık, tık geçişi bir kaderdir. İşte ehli sünnet vel cemaat akidesi Cenâb-ı Hakk kişinin kaderini yazar, bu kader de iki türlüdür, birisi kazâ-ı mübrem de denilen kazâ-ı mutlak, diğeri de kazâ-ı muallâk, yani boşta olan hüküm kesin olmayan hüküm diye belirtilmektedir. Kesin olan hükümler den sorumluluğumuz yoktur, ama muallâk olan, boşta olan kader yani bölümlerden sorumluluğumuz vardır.

İşte bizi insan yapan ve mes’uliyet sahibi yapan bu bölümlerdir. Bir başka mahlûkatta, hayvanlarda bitkiler de madenlerde, göklerde semâlarda böyle bir sorumluluk yoktur. Çünkü onların kaderlerinin her bölümü, yani yaşam sahalarının her bölümleri kazayı mutlaktır, onların kazayı muallâkları yoktur. Yani ne yapacaklarsa yapacaklardır. Şimdi şu teypler içindeki kasetler çalışıyor, bu kazayı mutlaktır, bunun dışına çıkamazlar, bozulması, cereyanının kesilmesi, ayrı konudur. Kendiliğinden kendini değiştiremez. O salâhiyet onlarda yoktur, ama insanda böyle bir selâhiyet vardır. Kendi fikriyle yeni bir şeyler üretme hususiyeti vardır. Bu da kendisine tanınan hürriyet bölümündedir.

Bunun dışında “mutezile” diye bir gurup vardır, kazâ kader hakkında onların anlayışları şöyledir; Allah insan hakkında ezelde bir şey yazmamıştır, kul fiilini halk eder, yani yaşadığı sürede kul kendi fiilini halk eder diye anlatmaktadırlar ve böyle inanmaktadırlar. Sabah kalktım, kahvaltı yaptım, işe gittim diye bunları ben kendim halk ettim, kendi fiilim diye kabul ederler, Allah ezelde insana bir şey yazmamıştır derler. Bunun tam karşıtı, zıddı olan bir gurubun anlayışı da “cebriye” dir. Cebriyeler de derler ki, biz fiilimizi yapmaya mecburuz, Allah ezelde bizim için bir kazâ yani bir hüküm takdir etti, bu hüküm bizim üzerimizden geçecek biz bunu yapmaya mecburuz derler.

Dolayısıyla biri kulun varlığını kaldırmakta, diğeri de Hakk’ın hükmünü kaldırmaktadır. Mutezile kulun üzerindeki Hakk’ın hükmünü kaldırmakta, kul kendi fiilini halk eder, onlara göre anlayışı ile, cebriye de kulu kaldırmakta, kul fiilinde mecburdur der, mecbur olunca o zaman kişinin kendi kimliği ortadan kalkmış olur. Bir dördüncüsü de yine ehl-i sünnet vel cemaatin batını ile birlikte yaşanmasıdır, işte en güzel en dengeli ve büyük irfan ehli kişilerin, büyüklerimizin pirlerimizin bildirdikleri en güzel anlaşılan ve kaderin ve kazânın hakikati olan anlayıştır. Ayrıca daha bir çok kaderi ma’nâda topluluklar vardır, meselâ bazıları hurufiye diyor, bazıları kaderiye fırkası diyorlar, ama en önemlisi bu üç veya dört şeklinde olan fırkadır.

Birincisi ehl-i sünnet vel cemaatın dediği gibi Cenab-ı Allah kazâsını kaderini yazar, neden yazar kulunun ne yapacağını bildiği için. Şimdi bir mühendis bir makine icat etti o makine saatte 100 Km gidiyor, bu saat bir de kalkacak beşte hedefine gidecek daha ne giden var nede gelen var, programı ona göre yapılıyor, o mühendis ona o saatte gidecek diye hükmetmiyor, ama makinenin kabiliyetini bildiğinden daha önceden bilmiş oluyor. Yoksa böyle yap diye âmir bir hüküm ile onu belirtmiyor. Cenâb-ı Hakk’ın insanlar üzerindeki kazâ-ı mutlak hali, kazâ-ı mübrem de dedikleri o hali değiştirme imkanımız yoktur.

Değiştiremediğimiz için, ve o filler bizden zuhur ettiği için Cenâb-ı Hakk bizden bunları sorumlu tutmuyor. Aradaki fark odur. Yani biz kazâ-ı mutlaktan sorumlu değiliz, çünkü Hakk’ın isteği istikametinde onları yapıyoruz. Ama kazâ-ı muallaktan sorumluyuz, meselâ şu kazâdan aşağı doğru inen kader bahsi var, ortada bir çizgi sağ tarafta nurani sol tarafta zulmani haller var, Cenâb-ı Hakk emr-i teklifi ile bu programı bize yapmış, bize teklif ediyor, şöyle, şöyle hayatını sürdür, şöyle sürdürürsen böyle olur, bu tarafa sürdürürsen ehl-i cehennem olursun, şu tarafa sürdürürsen cennet ehli olursun diyor. Yani oradaki iradeyi, irade-i cüzziyeyi Cenâb-ı Hakk. Bizim kullanımımıza bırakmıştır.

Eğer biz gayret eder de, nefsimizle mücadele eder de, söylenenleri yaparsak boşta olan o hükmü, yani o enerjiyi o zaman süresini nura döndürmüş oluruz, nura döndürdüğümüz zaman da o kazâ-ı mutlak hükmüne geçer. Çünkü iş tahakkuk etmiştir, tahakkuk ettiğinde de, mutlakıyet ortaya çıkar. Ama yarınki işlerimiz bakın tahakkuk etmiş değildir, o zaman mutlağa dönüşmüş değildir, yarınki kader-i muallâktadır. Cenâb-ı Hakk bize camiye gidin demişse, bizde meyhaneye gitmişsek veya eksi bir tarafa gitmişsek, o kader-i muallâkı getirmişiz eksi ma’nâ da kader-i mutlak hale dönüştürmüşüz, yani faaliyete getirmişiz, kayda geçirmişiz ve böylece mutlakıyet kazanmıştır.

İşte burada onun mutlakıyet kazanması bizi mes’uliyete götürmesi, diğer tarafta Hakk’ın istikametin de kullanmamız da bizi mükâfata götürmektedir, nur âlemine ilhak etmektedir. Bu basit misalle anlayabildik mi, nerede sorumluyuz, nerede sorumlu değiliz diye. Bu şekilde kendimizi eleştirdiğimiz zaman veya araştırdı-ğımız zaman hayatımızın seyrini gayet güzel değiştirebiliriz, biz irade ile değiştirebiliriz, o iradeyi de Cenâb-ı Hakk insana vermiştir. Eğer insanın öyle bir gayreti iradesi olmasa Cenâb-ı Hakk bu kader-i muallak kısmını boşta bırakmaz hepsini mutlakiyete döndürür, kendi âmir hükmü ile yaptırır, o zaman da biz halife olamayız, insan olamayız, diğer varlıklardan farklı olarak bir değerimiz de olmazdı.

Allah’ın muradı ise insanı halife olarak halk etmek ve öyle yaşatmaktır, halifenin de sorumlulukları olacaktır. Sınırlı da olsa sorumlulukları da olacaktır. Bunun daha geniş anlamdaki hali, dördüncü mertebedeki hali, yani ehl-i sünnet vel cematin kazâ ve kader anlayışının hali, bâtını ile birlikte yaşandığı zaman bu hakikat çok daha geniş kapsamlı ve doyurucu bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Çünkü tevhid akidesi sahaya geldiği zaman onun da kendine göre bağlantıları olmaktadır, hiçbir boşluk kalmadan kazâ ve kader hükmü ortaya çıkmakta ve yaşanmakta öyle çok güzel olmaktadır.

Bir bakıma mutezilenin söylediği bir yönüyle doğrudur, “kul kendi fiilini halk eder” dediği, ama bir mertebe de doğrudur, doğrular bütün mertebeyi kapsadığı zaman gerçek doğru olmaktadır, hakikati ile olmaktadır, ama tek mertebeden bakıldığında yanlış kalmaktadır, diğer mertebelere cevap verememektedir. Kul kendi fiilini nasıl halk eder? ne zaman ki kul kendindeki rabbani hakikatleri idrak etmiş olur ve rabbıyla birlikte yaşar, işte o zaman kul kendi fiilini kendi halk eder. O zaman da halk eden kul değil, Allah’tır, rabtır, kuldan kendi fiilini işleyerek ortaya getirir. Ama bu çok ileri derecede bir düşünce halidir. Eğer önümüze gelen bizler, dersek ki kul fiilini halk eder, bu batıl bir söz olur, şeriat mertebesinde batıl bir söz olur.

Diğerine gelelim; cebriyeye gelelim, cebriye de der ki “ben fiilimi işlemeye mecburum” yani benim başka çarem yoktur, şimdi anahtarı açtı şu lâmba yanıyor bu lâmba ben yanmaya mecburum, emri öyle aldım derse doğru söylemiş olur, çünkü onun kendine ait bir iradesi yoktur, lâmba ben şu anda yanmak istemiyorum diyemez, çünkü bütün âlem insanlara insanın emrindedir onlara musahhar kılınmıştır. İşte bu şekliyle bazı tefekkür ehli o yönde düşünenler âleme bakıyorlar ki kulun bir varlığı yoktur, zaten de yoktu, yokluk âleminden geldi bir varlık gösterecek yine yokluğa gidiyor, o halde kul denen bir şey yoktur, kula yapılan bir program vardır, bu programı işlemeye mecburdur, kul fiilini işlemeye mecburdur diyor o da bu yönden gidiyor.

Yani birinde kul kaldırılmış oluyor, birinde de Hakk kaldırılmış oluyor, zahir itibariyle. Şimdi kul fiilini yapmakta mecbur, ne zaman hangi mertebede mecbur, İseviyet mertebesinde mecburdur, kul varlığında fani olduğu zaman, yani fenafillâh mertebesinde Hakk ile Hakk olduğu zaman, bütün yaptığı fiiller kendinden değil Hak’tandır. Dolayısı ile zâhir anlayışı itibariyle kul o fiilini yapmak mecburiyetindedir sözü zâhiren geçerli gibi oluyorsa da hükümsüzdür. Neden, cebir ve cabbariyet ikilik gerektirir, yani bir cebreden olacak, bir de onu da yapan olacaktır. Fenâfillâh mertebesinde böyle bir husus olmadığından orada da gene Hakk kendi fiilini kendi işlemektedir. İkinci bir kişi yok ki cebir etmiş olsun.

Dolayısı ile cebriyecilerin de ifadeleri çürük olmuş oluyor. İşte bütün bunları bir araya getirip toplayan tevhid ilmi Arifler, irfan ehli olan kimseler kazâ ve kader hükümlerini birlikte zâhiri ve bâtını ile birlikte yaşayarak mutlak ma’nâ da kader ve kazâ hakikatini ortaya çıkarıp en güzel şekilde izah edenler olmaktadır. Diğerlerinin hepsinin boşlukları vardır, ve mutlak isabetleri olmamaktadır.

-------------------



Şimdi burada biz varmıyız yokmuyuz hükmünü anlamamız lâzım gelecektir. Bu husutaki bir sohbetimizi faydalı olur düşüncesi ile ilâve edelim. T.b.

-------------------




Yüklə 2,1 Mb.

Dostları ilə paylaş:
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   32




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə