Mevlana’nin hayati şahsiyeti FİKİrleri



Yüklə 249,9 Kb.
səhifə5/5
tarix30.05.2018
ölçüsü249,9 Kb.
#52181
1   2   3   4   5

MEVLANA’NIN ŞAHSİYETİ
HAZRET-İ MEVLANA’DA İBADET ŞUURU
Mesnevi’sinde; “Bizim Rabbimiz “Secde et ki, Allah’ın yakınlarından olasın” buyurmuştur. Bizim bedenlerimizin secdesi ruhlarımızın Allah’a yaklaşmasına sebeptir.” Diyen Mevlana, Allah sevgisini yalnız fikir ve mana olarak kabullenmez, üzerine farz olan ibadetleri aşkla ifa ederdi. Eflaki şöyle naklediyor: Mevlana, Ezan-ı Muhammedi’yi işitince, elleriyle dizlerinin üzerine basıp, olanca heybetiyle ayağa kalkar, “Ey kendisiyle ruşen olan canımız! Adın ebediyete kadar kalsın” der; bunu üç defa tekrarlar sonra: “Bu namaz, oruç, hac ve cihad, itikadın şahididir. Hediyeler, armağanlar ve sunulan şeyler benim seninle hoş olduğumun, seni sevdiğimin şahididir.”, “Eğer Allah sevgisi yalnız fikir ve mana olsaydı senin oruç ve namazının zahiri suretleri de kalmazdı, yok olurdu.” Diyerek tam bir tevazu ve niyazla namaza dalardı.

CÖMERTLİĞİ VE GÖZÜ TOKLUĞU

Tabiatında dünya malına ilgisizliği vardı. Bir çok kesimden çok muhtelif hediyeler gelirdi. Hiçbirini kendi yanında bırakmaz, yardımcılarına verirdi. Bazen oğlu Veled, evde bir şeyin olmadığını söylediğinde: "Bugün bizim evden dervişlik kokusu geliyor." derdi.

Cömertliği öyle bir noktaya ulaşmıştı ki, eğer bir dilenci bir şey istediğinde verecek bir şeyi olmazsa üstündeki elbisesini çıkartıp verirdi. Devlet adına, halk için verirdi. Bundan dolayı da ayda 15 dinar maaş alırdı. Geçimini de bununla sağlardı.

  İSLAMA BAĞLILIĞI

“Canım bedenimde oldukça Kur’an-ın kuluyum;


Seçilmiş Muhammed’in yolunun toprağıyım.
Birisi, sözlerimden, bundan başka birsöz naklederse, O nakledenden de bezmişim ben, bu sözden de bezmişim” demektedir.
72 MİLLETE HİTAP
“Biz pergel gibiyiz. Bir ayağımız Şeri’at’de (ayet, hadis, icma-i ümmet ve kıyas-ı fukaha üzerine kurulmuş olan din kaidelerinde) sağlamca durur, öteki ayağımız yetmişiki milleti dolaşır.” Demektedir.
HOŞGÖRÜSÜ

Bir Sema meclisinde Mevlana, Sema etmektedir. Birdenbire Hıristiyan sarhoş Sema’a girer. O sarhoş heyecanlar göstererek Mevlana’ya çarpmaktadır. Bunun üzerine dostlar o sarhoşu incitirler. Mevlana, o sarhoşu incitenlere hitaben, “Şarabı o içmiştir, sarhoşluğu siz ediyorsunuz” buyurur. Dostlar, o sarhoşu tanıtmak için cevaben, “Tersadır (Hıristiyan)” dediklerinde, Mevlana, tesanın diğer, korkak ve korkan, manasını ima ederek; “O tersa (korkar ve korkan) ise siz niçin değilsiniz?” Der ve dostlar, yaptıkları hatadan dolayı özürler dilerler.



SUÇLULARA KARŞI HOŞGÖRÜSÜ
Mevlana, güzel ahlakıyla hep affedici olmuş, suçlulara karşı gösterdiği hoş anlayış ve muamelesiyle, onları cemiyete, insanlığa kazandırmıştır.
Mevlana, bir gün odasında namaz kılıyordu. Birisi içeri girdi ve fakirim, hiçbir şeyim yoktur, dedi. Sonra Mevlana’yı namazın huzuruna dalmış, kendisinden habersiz olduğunu anlayınca ayağının altındaki halıyı çekti ve alıp gitti. Hoca Mecdeddin bu durumu öğrenir öğrenmez, o şahsı aramaya başladı ve onu bit pazarında halıyı satarken yakaladı, sonra eziyet ede ede o fakiri Mevlana’nın huzuruna getirdi. Mevlana, Hoca Mecdeddin’e söyle dedi. “İhtiyacından ötürü bunu yapmıştır, ayıp değildir. Onu mazur görüp ondan halıyı satın almak lazımdır.”

İNSANİ MÜNASEBETLERDE DİKKAT ETTİĞİ HUSUSLAR DA HOŞGÖRÜ
Mevlana, hasımları tarafından kendisine reva görülen dil uzatmalara ve uygunsuz lakırdılara hiç acı cevap vermez, yumuşaklıkla mukabelede bulunurdu.
Molla Cami, şöyle naklediyor: Mevlana’ya düşmanlık güden Konyalı Siraceddin’e Mevlana’nın: ”Ben yetmişiki milletle beraberim” dediğini söylediler. Siraceddin de düşmanlığından, Mevlana’yı huzursuz etmek ve kısmetten düşürmek niyetiyle, yakınlarından olan bir alime ona gönderdi. O alim, Siraceddin’in talimatına göre, büyük bir kabalık içinde Mevlana’ya sen böyle mi söyledin, diye soracak, şayet ikrar ederse kendine edep dışı sözlerle incitecek, insanlar arasında mahcup edecekti. O alim, Mevlana’nın huzuruna geldi ve sordu. “Sen yetmişiki milletle beraberim diye söyledin mi?” Mevlana da cevaben: “Evet demişim” deyince, o alim ağzına geleni söyledi, aşırı derecede ileri geri konuştu. Mevlana tebessüm ederek dedi ki: “Senin bu söylediklerine rağmen, seninle de beraberim.”



GAYRİ MÜSLİMLERE HOŞGÖRÜSÜ

Rahip ve papazlardan bir grup Mevlâna Hazretleriyle yolda karşılaştılar. Mevlâna’nın müritleri onları görünce, onlardan tiksinerek:

- Ne kadar gönülleri kara ve nahoş insanlar, dediler. Mevlâna:

- Bütün dünyada onlardan daha cömert insan yoktur; çünkü onlar hem bu dünyada İslâm dinini, temizliği ve türlü türlü ibadetleri bize vermişler; hem de öteki dünyada ebedî cennetten, hurilerden, temiz cennet şarabından ve bağışlayıcı Allah’ın yüzünden mahrum edilmişlerdir. Çünkü “Allah dünya ve ahireti, kâfirlere haram etmiştir.” Bu kadar nankörlüğü, karanlıkları ve cehennemin azaplarını onlar yüklenmişler... Allah’ın inayet güneşi birdenbire onların üzerinde parlayınca onlar derhâl nurlanacak, yüzleri ak olacaktır, dedi ve şu beyti söyledi:

Yüz senelik kâfir, eğer seni görse secde eder ve çabucak Müslüman olur.”

  Rahipler ve papazlar saygı gösterdiler; Mevlâna Hazretleri ile meşgul olup tam bir doğrululukla iman getirerek Müslüman oldular. Mevlâna müritlerine dönerek şöyle dedi:

“Yüce Allah, kendisine gizli lûtuf sahibi demeleri için zehrin içine panzehiri gizledi.

Yüce Allah siyahlığı beyazlıkta gizliyor; beyazlığa da siyahlıkta yer veriyor.” (I, 148-149)


ONUN HALKA BAKIŞI VE TEVAZUSU
Mevlana’nın nazarında, kim olursa olsun, her şeyden evvel insan vardı. Halk tabakasından olsun, yüksek tabakadan olsun, onun için farketmezdi. Bilakis halka pek merhametliydi. Gariplere karşı daima gönül alıcı davranırdı.
Mevlana bir gün Ilıca’ya gitti. Emir Alim Çelebi, daha önce davranarak hamama vardı ve Mevlana’nın dostlaryla beraber kalabilmesi için bütün insanları hamamdan dışarı çıkarttı, sonra havuzu kırmızı beyaz elmalarla doldurttu.

Mevlana içeri girdiği vakit, hamamın soyunma yerinde insanların acele ile elbiselerini giydiklerini ve havuzun elmalarla dopdolu olduğunu gördü. Emir Alim Çelebi’ye hitaben dedi ki:

“Ey Emir Alim! Bu insanların canları elmadan daha mı az kıymetli ki, onları dışarı edip havuzu elmalarla doldurdun. Onlardan biri, elmaların otuz mislidir. Yalnız elmalar değil, bütün dünya ve içindeki şeyler, insanlar için değil midir? Eğer beni seviyorsan, söyle de hepsi hamama girsinler. Fukarası, zengini, sağlamı ve zayıfı dışarıda kalmasın ki, ben de onların davetsiz misafiri olarak suya girebileyim, onların sayesinde biraz dinlenebileyim.”

O, ÇEVRESİNE RAHMETTİ
Etrafındakilerin ve kendisi ile oturup kalkmak isteyenlerin, sultanlar, emirler, zenginler ve hep ileri gelen kimseler olmasına rağmen Mevlana, daha çok fakirlerle, zaruret içinde olanlarla düşüp kalkardı. Müridlerin çoğu da zaten hor ve hakir görülen kimselerdi. Müridlerini kınayanlara, Mevlana’nın verdiği cevap dikkat çekicidir.
“Benim müridlerim iyi insanlar olsalardı, ben onların müridi olurdum. Kötü insan olduklarından, ahlaklarını değiştirip iyi olmaları, iyiler ve iyi amel eden insanların arasına girmeleri için müridliğe kabul ettim. Allah’ın rahmetine mazhar olanlar kurtulmuşlardır; fakat lanetine uğramışlar tedaviye muhtaç hastalardır. İşte biz bu lanetlikleri rahmetlik yapmak için dünyaya geldik.”


HAZRET-İ MEVLANA İNCE RUHLU NAZİK BİR BABAYDI
Mevlana, ince ruhlu, gayet hassas ve nazik bir baba, gönül almakta, gönül okşamakta ve kadirşinaslıkta örnek bir aile reisidir. Gelini Fatma Hatun’a ve oğlu Sultan Veled’e gönderdiği mektupları okuduğumuzda, onun ince ruhunu, nezaketini ve kadirşinaslığını açıkça görmekteyiz. Gelinine hitap ederken kullandığı:

“Bizim de gönlümüzün, gözümüzün ışığı aydınlığı, alemin de gönlünün ve gözünün ışığı aydınlığı...”,

“Canım canına karışmıştır, birleşmiştir. Seni inciten her şey beni de incitir...

Sizin gamınız, on kat fazlasıyla bizimdir. Sizin düşünceniz, tasanız; bizim düşüncemiz, bizim tasamızdır...

Aziz oğlum Bahaeddin sizi incitirse, gerçekten sevgisini ve gönlümü ondan alırım...” ifadeleri onun hassas ruhunun, nezaketinin ve gönül okşayıcılığının delilidir.

HİZMETKARLARA KARŞI DAVRANIŞI
Mevlana, cariyelere, hizmetkarlara karşı muamelesinde ve anlayışında da güzel ahlaklıdır. O daima gönül verdiği Hazret-i Muhammed’in güzel ahlakıyla ahlaklanmış bir şahsiyettir. Hazret-i Muhammed’in “onlara giydiğinizden giydiriniz, yediğinizden yediriniz.” Hadisinin şuurundadır. Mevlana’nın kızı Melike Hatun, bir gün cariyesine sert davranmış, onu azarlamıştır. Kızının bu durumunu gören Mevlana, ona: “Onu neden incitiyorsun? Acaba, o hanım; sen de cariye olsaydı ne yapardın? İster misin ki, bütün dünyada Allah’dan başka kimsenin kölesi yoktur, diye fetva vereyim. Hakikatte onların hepsi bizim kardeşlerimizdir.”


ÇOCUKLARA KARŞI ŞEFKATİ
Mevlana, çocuklara karşı çok merhametli ve şefkatli idi: Bir gün Mevlana, mahalleden geçiyordu. Çocuklar da yolda oynuyorlardır. Uzaktan Mevlana’yı görünce hepsi birden koşarak saygı ile huzurunda durdular. Yalnız çocuklardın biri uzakta idi. Ben de geliyorum diye bağırdı. Mevlana, çocuk işini bitirip gelinceye kadar bekledi.
Hz. Mevlana’nın etrafını çocuklar çevirmiştir ve eller yukarı rehin alındın esirimizsin derler. Mevlana ellerini kaldırır teslim der. Kurtuluş akçesi ödeyeceksin derler çocuklar. Tamam, ödeyeyim der. Çocuklar cebinde neyin varsa vereceksin der. Elini cebine atar cebinden çocukların sayısı kadar ceviz vardır. Ceviz versem razı mısınız der çocuklar evet derler. Cevizleri verir kurtulur ve vay be biz de Hz. Yusuf gibi ucuza gittik der.

HERŞEYİ ALLAH’TAN İSTE!..

Bir gün Mevlâna Hazretleri Şeyh Selâhaddin-i Zerkûb’un dükkânında oturmuştu. Dostlar da dükkânın çevresinde halka olmuş ilâhî bilgiler ve sırlarla meşgul oluyorlardı. Birdenbire ihtiyar bir adam göğsünü döverek, ağlayıp sızlayarak içeri girdi; Mevlâna’nın ayağına kapandı, hüngür hüngür ağladı ve :

–Yedi yaşında bir çocukcağızım vardı. Onu çaldılar. Kaç gündür aramaktan dermansız bir hâle geldim; ama yine onu bulamadım, dedi. Bunun üzerine Mevlâna büyük bir hiddetle:

–Tuhaf  şey bütün varlıklar Allah’ı yitirmişler, onu hiç aramıyor ve onun için de bir istekte bulunmuyorlar. Ne göğüslerini, ne de başlarını dövüyorlar. Sana ne oldu da göğsünü dövüyorsun. Senin gibi bir ihtiyar kendi çocukcağızının hasretiyle harap ve rüsvâ oluyor. Neden bir an Allah’ı aramıyor ve imdat istemiyorsun ki kaybolmuş Yusuf’unu Yakup gibi bulasın, buyurdu.

Çaresiz kalan ihtiyar derhâl tövbe etti ve göğsünü kapamağa başladı. Tam bu sırada onun kaybolan çocuğunun bulunduğu haberini getirdiler.


HER ŞEY KUR’AN’DA...

 Bir adam karısını çok seviyordu. Bir gün hanımı naz ederek;

–Ey efendi, gel de senden her ne istersem vereceğine dair üç talâkla yemin iç; yoksa boşanırım, der. Kocası ise mecburen kabul eder:

–Ne istersen vereceğim, der.

Kadın:

–Yüce Allah’ın dünyada yarattığı her nimet ve garip şeyi benim önümde hazır etmeni istiyorum, der.



Zavallı kocası bu arzuyu yerine getirmekten âciz kalır. Nihayet, samimiyetle kalkıp Mevlâna’ya gelir, macerayı anlatır. Mevlâna:

–Git Allah’ın kitabı Kur’an’ı al ve onu mendiline sarıp eşinin eteğine koy; çünkü böylece dünyadaki yaş ve kuru nimetleri onun eteğine koymuş ve dünyanın garip şeylerini onun önünde hazır etmiş olursun. Zira “yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki, Kur’an’da olmasın” (Kur’an, VI, 59) buyrulmuştur. Böylece asla talâk ve ayrılık vâki olmaz, dedi ve adamı boşanmaktan kurtardı. (I, 467-468)



İDARECİ BEKÇİ OLMALI; KURT DEĞİL!

Bir gün Sultan İzzeddin Keykâvus II, Mevlâna hazretlerini ziyarete gelmişti. Mevlâna ona gerektiği gibi iltifat etmeyip dersi, müritleri ve nasihatlerle meşgul oldu. Sultan :

-Mevlâna hazretleri bana bir nasihat versin, dedi. Mevlâna:

-Sana ne öğüt vereyim. Sana çobanlık emretmişler, sen kurtluk ediyorsun. Sana bekçilik emretmişler, sen hırsızlık yapıyorsun. Allah seni sultan yaptı, sen şeytanın sözü ile hareket ediyorsun, buyurdu.

Sultan ağlayarak dışarı çıktı, medresenin kapısında başını açıp tövbeler etti ve:

–Ey Allah’ım! Mevlâna hazretleri bana sert sözler söyledi ise de senin için söyledi. Ben zavallı kul da bu alçak gönüllülüğü senin padişahlığından ötürü gösteriyor ve sana yalvarıyorum. Bu iki riyasız sıdkın hürmetine bana merhamet et, dedi ve şu beyti söyledi :

«Nemli olan iki gözümün yaşına, ateş ve gamla dolu olan sîneme merhamet et.»

 Mevlâna Hazretleri salına salına dışarı çıktı ve onun gönlünü alıp:

-Git, yüce Allah sana merhamet etti ve seni bağışladı, dedi. (I, 480-481)


MEVLÂNA’NIN NASİHATİ

Bir gün Emir Pervâne, Mevlâna’dan kendisine nasihat vermesi için ricada bulundu. Mevlâna bir zaman düşündükten sonra mübarek başını kaldırarak:

-Emîr, Kur’ân’ı ezberlediğini duyuyorum, dedi.

O da “Evet” diye cevap verdi. Mevlâna:



-Ayrıca hadîsler hakkındaki Câmiü’l Usûl’ü de Şeyh Sadreddin-i Konevî hazretlerinden dinlediğini duydum” buyurdu. Pervâne yine:

-Evet, dedi.

Bunun üzerine Mevlâna :

-Madem ki, Allah’ın ve onun elçisinin sözlerini okuduğun, gerektiği gibi bildiğin halde o sözlerden nasihat alamıyorsan ve hiçbir âyet ve hadîsin gereğince amel edemiyorsan, benim nasihatimi nasıl dinler ve ona nasıl uyarsın? dedi.

Pervâne ağladı ve kalkıp gitti. Ondan sonra iyi işler yaptı, adalet ve ihsan ile meşgul oldu; hayratta bulundu ve böylece dünyada eşsiz oldu. (I,177)

GERÇEK DOSTLUK FAYDA VE MENFAATİ PAYLAŞABİLMEKTİR

            Mevlâna’ya yakın müritlerden biri şöyle bir hikaye nakleder:

 “Bir gün arkadaşımla birlikte gezmeye gidiyorduk. Uzaktan Mevlâna’nın tek başına gitmekte olduğunu gördük. Biz de ona ayak uydurarak onun peşinden takibe koyulduk. Mevlâna arkasına bakıp bizleri gördü ve:

–Siz arkadan yalnız geliniz, başka kimse gelmesin. Kalabalıktan hoşlanmıyorum. Benim halktan kaçışımın sebebi, onların el öpmek ve önümde eğilip saygı göstermek belâsından kurtulmak içindir, dedi.

Gerçekten Mevlâna herkesin onun elini öpmesinden ve önünde baş koymasından son derece incinirdi. Aşağı tabakadan olan insanlara ve talihsiz kimselere karşı büyük bir gönül alçaklığı gösterir, onların önünde eğilirdi. Bundan sonra Mevlâna yoluna devam etti, biraz ilerleyince bir virâneye geldik. Orada birkaç köpek birbirleriyle sarmaş dolaş olmuş, uyuyorlardı.

 Arkadaşım:

–Bu biçâreler arasında ne kadar güzel bir birlik vardır; ne güzel uyuyorlar ve birbirleriyle ne kadar da güzel sarmaş dolaş olmuşlar, dedi. Bunun üzerine Mevlâna:

-Evet, dedi; sen bunların arasındaki dostluğun ve birliğin ne kadar samimi olduğunu bilmek istersen, onların aralarına bir leş veya bir ciğer atıver. O zaman bu dostluğun nasıl bir dostluk olduğunu görürsün. İşte bu gördüğün dünya ehli ve dünya malına tapanların aralarındaki dostluk da böyledir. Aralarında bir garez veya menfaât olmadıkça birbirlerinin dostudurlar; fakat dünyalık bir şey aralarına girince nice senelik namus ve şereflerini boşa verirler ve aralarındaki tuz ekmek hakkını bir tarafa atarlar.”



İşte bu örnekte de olduğu gibi nifak ehlinin birleşmesinin bir kıymeti yoktur. (I, 205-206)




Yüklə 249,9 Kb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə