Rak kabul edilen ve Mezopotamya'nın "Aslan avcıları" kabartması ile yakın benzerliği bulunan "Avcılar paletfnde, avcılar grubu



Yüklə 1,07 Mb.
səhifə23/25
tarix03.01.2019
ölçüsü1,07 Mb.
#88916
1   ...   17   18   19   20   21   22   23   24   25


Ayla sevgili tipi dışında çeşitli insan tipleri de sembolize edilmiştir. O gece ülkesinin padişahı (Hüsrev). güneş sul­tanının sağduyuyu temsil eden veziri, yıldızlar ordusunun kumandanı, gece atı­na binmiş bir süvari, çavuş, felek kule­sinde gözcü, gece bekçisi, sultanın ek­meğini yiyen hizmetkâr, kul, köle ve câ­riyedir. Ay müslüman. güneş hıristiyan-dır. Dolunay, gökyüzü kürsüsüne çıkıp yıldızlar cemaatine vaaz eden, siyah cüb-beli, başı beyaz sarıklı ve nur yüzlü bir şeyh veya vaizdir. Hilâl, işlemeli gök sec­cadesinde secde eden bir sâcid, namaz kılan bir kimse; ay, hâleden giydiği be­yaz tennüresiyle semâ eden bir Mevlevi dervişidir. Ay, ışığını güneşten almak ve geceleyin görünmekle geceleri de çocu­ğuna bakan, uyanık kalan bir anne, gü­neş baba, yıldızlar da çocuklarıdır. Ya­hut gök beşiğinde sallanan hilâl, dokuz göğe telmihen dokuz evin bir oğlanı ve­ya dadısıdır. Ay tellâk ve türbedardır. Güneş çeşmesinden naklettiği feyiz nu­ruyla bir sakadır. Eskiden dilenciler ve bazı dervişler cer kâsesi ve kandil ile do­laşırlardı. Bunlara ve yoksulluktan belin bükülmesine telmihen hilâl bir dilenci veya eğilerek selâm veren bir âşıktır. Do­lunay, yıldız akçelerîyle gök pazarında dolanan bir müşteri, bir gece yolcusu, görünmemek için siyah elbiseler giyen bir gece hırsızıdır. Gittikçe şişmanlayan bir tenperver, hilâl iğnesiyle gök atlası­nı diken bir terzidir. Güneş def, ay ise rakkastır. Güneş yay burcunda iken ay ip üzerinde yürüyen bir cambaz, hokka­baz ve yıldız noktaları döküp gaipten, gelecekten haberler veren bir remmâl, bir falcıdır.

Ay ve güneş gökyüzünün İki gözüdür. Güzelin sinesi ay gibidir. Ay âşığın bağ-rındaki yaranın göğe aksetmiş bir şekli­dir. Aydaki gölgeler, lekeler âşığın göğ­sündeki yara bereler yahut da güzelin yüzündeki ayva tüyleri veya benlerdir. Ay ve güneş, âşığın âh ateşinin göklere çıkmış kıvılcımlarıdır.

Gökyüzü veya gök cîsimleriyle, hay­van veya hayvanla ilgili unsurlar arasın­da çeşitli tasavvur ve tahayyüllerle kar­şılaşmak mümkündür. Bunlardan gökle­rin dönmesi, hareketi telakkisiyle en çok ilgi kurulanı attır denebilir. Bu ilişki içe-

190


risinde en çok ele alınan hilâldir. Hilâl gümüş veya altın bir eyere, üzengiye (ri-kâb) ve nala, yıldızlar da nal çivisine ben­zetilir. Rengârenk görünmesi, beş va­kitte ötmesiyle horoz-zaman ilişkisi içe­risinde gökyüzü horoza benzetildiği tak­dirde hilâl de bu horozun ibiği veya kuy­ruğu olmaktadır. Yeni ayın iki ucu ka­nada benzetilerek gökte uçan beyaz bir güvercin tasavvur edilir. Gökyüzü kum­ru olarak düşünülünce hilâl gagasına, hâle de boynundaki siyah halkaya ben­zetilir. Aynı zamanda bu halka kulluğa, âşıklığa ve esarete işarettir.

Mâhî "balık" demektir. "Aya mensup, aya ait" mânasına tevriyeli veya cinaslı olarak da kullanılabilir. Hilâl gökyüzü denizinin ufuk sahillerinde görünen gü­müşten bir balığı veya gümüş balığıdır. Dolunay rengi ve yuvarlaklığı bakımın­dan yumurta gibidir. Gece kargası onu kanatlarının altına alınca seher vakti on­dan altın kanatlı bir tavus kuşu (güneş) doğar. Ay gök bahçesinin ak gülü, lâlesi, fidanı, kuru dalı veya harmanıdır. Keh­keşan (saman çeken: saman yolu) saman­larını bu harmandan çeker.

Ayla ilgili olarak maddî kültür yönün­den de zengin bir kült teşekkül etmiştir. Bunlardan en önemlisi, aslen manevî bir değer taşıyan bayrakta yer alan hilâldir. Genel olarak İslâm'ın sembolü olan hi­lâl, başta çok eskiden beri Türk bayra­ğında, bazı flama ve apoletlerde mevcut olduğu gibi değişik şekillerde de olsa Cezayir, Libya, Malezya, Pakistan, Tunus vb. bayraklarında da bulunmaktadır. Do­lunay ise gök damının çörteni (yağmur oluğu), penceresi, gök bahçesinin havu­zu, gök değirmeninin güneşle birlikte iki değirmen taşıdır. Yıldızlar ve insan­lar bu gök ve zaman değirmeninin öğüt­tüğü tanelerdir. Mustarip insanlar veya deliler gibi gök bu taşlarla bağrını dö­ver. Ay gök evinin güneşte kurutulan bir kerpicidir.

Eskiden beri kumaşlarda ay ve güneş motifleri bulunmaktadır. Bilhassa gü­neşle karışmaması için ay daha çok hi­lâl şeklinde gösterilmiştir. Değerini be­lirtmek üzere kumaş vb. damgalarında, mühürlerde ay motifiyle karşılaşılmak­tadır. Yeni ay gökyüzü semâzeninin ten­nuresi, gökyüzü elbisesinin cebi, gök­yüzünün bel kemeri, küpesi, gerdanlığı, mehçesi (yakaya takılan iğne), halhali (ayak bileziği) ve nalçasıdır (ayakkabı altına çakı­lan hilâl biçimindeki demir). Dolunay gök padişahının nurdan bir tacı, gök askeri­nin altın üsküfü, külahı, akçesi, güneşle

birlikte gözlüğüdür. Cam aynalarla be­raber ince levha haline getirilmiş de­mir, gümüş veya altından yapılma yu­varlak aynalar da vardı. Bu yüzden ay gümüşten, güneş de altından bir ayna­ya benzetilmiştir. Ayrıca güneş gökyü­zü berberinin sarı tası, ay da aynasıdır. Geceleri ay ışığında bulunduğu rivayet edilen bir çeşit beyaz ve saydam taşa "ay köpüğü", elmasa benzeyen bir tür ziynet taşına "ay yakut" denilir. Bir de uçuğa, meyvesiz ağaca, sara illetine, na­zara faydalı olduğu, ayın durumuna göre üzerindeki noktaların arttığı veya azal­dığı ve Arap diyarından geldiği rivayet edilen "ay taşı" (hacerü'l-kamer, berrâku'l-kamer) vardır ki bu üçünün de aynı taş olması ihtimal dahilindedir (bk. Muham-med b. Mahmûd, vr. 1023].

Dolunay gök meydanının küsü (kös), davuludur. Bu kösler çalındıkça yani gün­ler geçtikçe ömür saltanatı da geçer. Çevgân denilen ucu eğri bir değnekle oynanan top oyununun hilâl çevgânı, do­lunay da topudur. Ayın ondördü, gök ha­vuzunun, fıskiyelerde suyun havaya fırla­tıp döndürdüğü fıskiye yumurtası (fıski­ye topu, beyza-i fevvâre), cami vb. yerler­de asılan süs topu, güneşle birlikte gök tavlasının veya kâsesinin zarlarıdır. Yeni ay kader ve kaza oklarının atıldığı bir yay. okçuların yayı çekerken incinmeme­si için parmaklarına taktıkları bir nevi halka veya yüzük olan zihgir (şast). çok kere kesici aletlerden arşa asılmış bir hançer veya kılıçtır. Gece bu kılıcın kılı­fıdır. Gök çarkı, bileyicisi binlerce yıldır onu bileyieyip keskinleştirmekte, par­latmaktadır. Yıldızlar bu bilenmenin kı­vılcımlarıdır. Hilâl gök ormanının balta­sı, gök tarlasının orağı ve gök atlasının makası gibidir. Dolunay, ok atılan nişan­gah veya oklardan korunmak için kal­kan, parlayan çeliği ve yuvarlaklığı yö­nünden de gürz ve miğferdir. Hilâl ib­rik, kulp, çengel, mum nalçası, dolunay pamuğundan bükülen kandil fitili: be­dir de sabun, kum saati (şîşe-i saat), us­turlap, kandil, meşale, mum, buhurdan (micımer) vb. olarak tasavvur edilmiştir.

Eskiden yüzme bilmeyenler bugünkü can simidi yerine bellerine iki su kabağı bağlar, öyle yüzerlerdi. Ay ve güneş de gök denizinin iki su kabağı yahut iki te­kerleği veya kağnı arabasıdır.

Ayın veya güneşin etrafında ışıklı bir daire şeklinde bazan görünen hâle de (ay ağılı) kültür ve edebiyatımızda daha çok ayla ilgili olarak çeşitli tasavvur ve telakkilere konu olmuştur. Güzelin yu-

varlak yüzünü saran saçları veya bük­lüm büklüm kâkülleri, dolunayı kucak­layan hâle gibidir. Yüzdeki ayva tüyleri de yine onu saran ay ağılıdır. "Kulak as­mak" deyimi tevriyeü kullanılarak hâle-kulak ilişkisi kurulur. Ay kadeh, hâle de kadehi tutan el veya parmağa takılan altın yahut gümüş bir yüzüktür. Dolu­nay insan başı olarak düşünülünce hâ­le sarık veya herhangi bir başlık olarak tasavvur edilir. Hâle, ay gibi bir boyun­da idam mahkûmunun boynuna geçiri­len ipe, âşığın âh oklarından korunmak isteyen ay yüzlü güzelin yüzüne tuttuğu kalkana benzer. Matem elbisesine, ör­tüye, baş örtüsüne benzetilen hâle ba-zan bele sarılan kırmızımsı bir şaldır. O ayın evidir. Dolayısıyla ay gibi sevgili de geceleri evinden dışarı çıkamaz. Dolunay şehir; hâle de şehrin etrafındaki surlar­dır. Bu yüzden ay gibi güzel de şehirde mahsur kalmıştır. Hilâl sevgiliden uzak kalan, bu sebeple hilâle dönen gerçek âşık; hâle ise ayı, güzeli kucaklayan, sa­ran rakip yani sahte âşıktır. Hâle gö­ründüğü zaman yağmur yağacağı inan­cının ilhamıyla ayı hâle ile, yani sevgili­sini rakiple gören âşığın da gözyaşları­nın artacağı tedai ettirilir.

BİBLİYOGRAFYA:



Burhân-ı Kâtı' Tercümesi, İstanbul 1287, II, 178-179,228,557; Buhârî, "Küsûf", 1; Müslim "Küsûf", 1; Kaygusuz Abdal, Vücudname (nşr. Abdurrahman Güzel], Ankara 1983, s. 136; Ah-medî, İskendernâme (nşr. İsmail Ünver), Anka­ra 1983, vr. 20a-21b; Muhammed b. Mahmûd, Tuhfe-i Muradı, İstanbul Arkeoloji Müzesi Ktp., nr. 778, vr. 102a; Yazıcıoğlu Mehmed, Muham-mediye (nşr. Amil Çelebioğlu), istanbul 1975, I, 225, 228; II, 392-393; ili, 637-639; Ahmed Bî-can, Acâibul-mahiûkât, İÜ Ktp., TY, nr. 6797, vr. 4\ 5"; Tecrid Tercemesi, IH, 312-350; VI, 255; IX, 321, 322; Kıyâsı, Mihr ü Mâh, Süleyma-niye Ktp., Esad Efendi, nr. 2923; Mealî, Dîvân (nşr. Edİth Ambros), Berlin 1982; Mehmed Çele­bi, tlm-i Hücum, Süleymanİye Ktp., Kılıç Ali Pa­şa, nr. 694; Hayâir Bey, Dioarı (nşr. Ali Nihad Tarlan], İstanbul 1945, s. 82; Âlî, Mihr ü Mâh, Süleymanİye Ktp., İsmihan Sultan, nr. 342; Yah­ya Bey, Diuan (nşr. Mehmed Çavuşoğlu), İstan­bul 1977, s. 66-69; İsmail Hakkı Bursevî, Mu-hammediye Şerhi, Bulak 1252, I, 68, 74, 93, 114, 116, 119, 151; II, 108, 192, 206; III, 91; Ab-dî, "Mihr ü Mah Na'ti" (Beliğ, Nuhbetül-âsâr içinde), s. 330; Vahîd MahLûm Divanı, Millet Ktp., Manzum, nr. 491, vr. 6h; ZarîfT, Mihr il Mâh, İÜ Ktp., TY, nr. 673; Şeyh Galib, Diuan, Bulak 1252, s. 10; Hasan Hâlid el-Mevlevî, Istıiâhât-ı Meşâyih, Konya Mevlânâ Müzesi Ktp., nr. 1671, vr. 34b; İbrahim Hakkı Erzurûmî, Marifetname, İstanbul 1330, s. 74-81; Elmalılı, Hak Dini, IV, 2672, 2848; V, 4023, 4031; Fevzi Kurtoglu, Türk Bayrağı ue Ay Yıldız, Ankara 1938 — 2. bs. Ankara 1987, s. 23-49; Levend. Diuan Ede­biyatı, s. 201; Tahsin Öz. Türk Kumaş ve Kadi­feleri, istanbul 1951, II; Ali Osman Tatlısu, Es-

mâü'l-Hüsnâ Şerhi, İstanbul 1967; Mehmed Ça­vuşoğlu, Necatı Bey Dtuanı'nın TahiîU, İstanbul 1971, s. 242-244; Abdülbâki Gölpınarlı. Gül-şen-i Raz Şerhi, İstanbul 1972, s. 87; a.mlf., Mesnevî ue Şerhi, Ankara 1989, II, 92; Harun Tolasa, Ahmed Paşanın Şiir Dünyası, Ankara 1973; Fikret Türkmen, "Türk Halk Hikâyele­rinde Gökyüzü ile İlgili Allegoriler", /. ulus­lararası Türk Folklor Semineri Bildirileri, An­kara 1973, s. 159-163; Ali Bayram - M. Sadi ÇÖğenli, Aylar ue Rü'yet-i Hilâl, Erzurum 1978; Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyât, Ankara 1979, s. 89-90; Âmil Çelebİoğlu - Yusuf Ziya Öksüz, Türk Bilmeceler Hazînesi, istanbul 1979, s. 60 vd.; Cemâl Kurnaz, Hâyâlî Bey Dîvânı (Tahlil), Ankara 1987, s. 82, 456-460; İsmail E. Erünsal, The Life and Works of Taci-zkde Cafer Çelebi, ıvith a Critical Edition of his Dîvân, İs­tanbul 1983, tür.yer.; Nejat Sefercioğlu. Neu'î Dîvanı'mn Tahlili (doktora tezi, 1984), Hacet­tepe üniversitesi Edebiyat Fakültesi, tür.yer!; Gürbüz Erginer, Uşak Halk Takvimi Meteoro­lojisi, Ankara 1984; Ali Nihad Tarlan, Fuzûlî Di­vanı Şerhi, Ankara 1985, I, 35, 109, 123, 173, 234, 246, 322; II, 191; III, 16, 107; Tahir Üzgör, Fehîm-i Kadîm Dîvanı (doktora tezi, 1985), Mü Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 59, 114-118; Halil İbrahim Şener, Türk Edebiyatında Manzum Esmâü'l-Hüsnalar (doktora tezi, 1985), Dokuz Eylül üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 8-11; Mehmed Gökalp, Mahiri ile Mahilaban Hikâyesi, İstanbul 1985; Seyyid Hüseyin Nasr, İslâm Kozmoloji Öğretilerine Giriş (trc. Nazife Şişman); İstanbul 1985, tür.yer.; Sabahat Güler [Deniz], Fuzûlî Dîuanı'nda Kozmik Unsurlar (yüksek lisans tezi, 1986), Mü Sosyal Bilimler Enstitüsü; Abdulkerİm Abdulkadiroğlu, "Kas­tamonu'da Dînî Folklor", Kültür Bakanlığı ili Milletlerarası Türk Folkor Kongresi Bildirileri, Ankara 1987, s. 12; Metin Akar, Türk Edebiya­tında Manzum Mi'râc-nâmeler, Ankara 1987, s. 215-216; Âmil Çelebioğlu, Erzurumlu İbrahim Hakkı, Ankara 1988, s. 62-63; a.mlf.. "Yazıcı Salih ve Şemsiyye'si", İİFD, sy. 1 (i976), s. 171-218; a.mlf., "Erzurumlu İbrahim Haltkı Dîva­nında Gönül", TK, sy. 185 (1978), s. 292; a.mlf.. "Harflere Dair", MK, sy. 1 (1980). s. 62-65; a.mlf., "Fuzûlî'nin Bir Beyti Üzerinde Bazı Düşünceler", Osm.Ar., VII-VI11 (1988), s. 199-210; iskender Pala. Ansiklopedik Dîvan Şiiri Sözlüğü, Ankara 1989, 1, 91-95; Birsel Yılmaz-döl, Dîvan Şiirinde Hat Sanatı (yüksek lisans tezi, 1989), Gazi üniversitesi Eğitim Fakültesi; Mustafa Argunşah, Tuhfe-i Muradı (doktora te­zi, 1989), MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, tür.yer.; Nahid Aybet, Fuzûlî Dîvanı'nda Maddî Kültür, Ankara 1989; Emine Yeniterzi, Dîvan Şiirinde Tİa't (doktora tezi, 1989). Selçuk üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi, tür.yer.; Ahmed Cafe-roğlu, "Türk Onomasüğinde Ay ve Güneş Unsurları", TDED, XIII (1965), s. 19-28; Nail Tan, "Türk Folklorunda Ay Tutulması", TK, sy. 146 (1974), s. 81-85; Meliha Anbarcıoğlu, "Türk ve İran Edebiyatlarında Mihr u Mah ve Mihr u Müşteri Mesnevileri", TTK Belle-ten, XLVII/188 (1984), s. 1151 vd.; a.mlf., Mihr u Mah Mesnevîsi, Erdem, 11/4, Ankara 1986, s. 87-170; Sabahattin Küçük, "Divan Şiirinde Güneş Üzerine Bir Deneme", TKA, Mehmed Kaplan özel sayısı, Ankara 1988, s. 150vd.

İSİ Âmil Çelebioğlu

AYAK

(bk. PAVE).



_

AYAK


Metrik sistemin kabulünden önce mimaride ve arazi ölçümlerinde

kullanılan bir uzunluk birimi.

L J

Ayak, tabii bir mesafe ölçme aracı oian insan ayağından alınarak tarih boyun­ca, eski Ön Asya uygarlıklarının tamamı İle Yunanlılar ve Romalılar başta olmak üzere hemen hemen bütün dünya mil­letleri tarafından kullanılmıştır. Ancak ayak ölçüsünün insandan insana değiş­mesine bağlı kalındığı için bir tek ayak boyu tesbit edilememiş ve bu ölçü biri­mi çeşitli toplumlarda karış, kulaç, adım gibi diğer tabii ölçü birimleriyle birlik­te sabit olmayan ve birbirine uyma­yan uzunluklarla benimsenmiştir. Bugün pek çok ülkede kullanılmaya devam eden İngiliz-Amerikan ayağı foot 30,48 cm. ve Fransız ayağı pied 32,4 santimetre­dir.



Osmanlılar'da ayak veya kadem deni­len ölçü birimi arşının yarısı kadardır. Gerek arşının "çarşı arşını" (68 cm.) ve "mimar arşını" [75,8 cm.) adlarıyla iki ayrı değer taşıması (bk. arsın), gerekse kül­tür münasebetleri sonucu geç dönemler­de Fransız ayağının da kullanılması, Os­manlı ayağının uzunluğunu daha değiş­ken bir hale getirmiştir. Bu ölçü birimi, 1782 sayı ve 26 Mart 1931 tarihli kanun uyarınca kullanımdan kaldırıldığı sıralar­da ortalama 33 cm. uzunluğunda idi ve Avrupa ayaklan gibi on iki "parmak"tan meydana geliyordu; ayrıca bir parmak "hat" adıyla on ikiye, hat da altı "ker-te"ye ayrılıyordu. Ayak bugün Türkiye'de, daha çok askerî terimler arasında yük­seklik ve derinlik birimi olarak fit (feet, İng. footun çoğulu), buzdolabı yapımcılı­ğında da ayak adlarıyla ve İngiliz-Ame­rikan ölçü sistemine göre kullanılmaya devam etmektedir.

BİBLİYOGRAFYA:

Salih Zeki, Kâmûs-ı Riyâziyyât, İstanbul 1315, I, 39-40; Mecel!e-i Umür-t Belediyye, II, 437-439; P. Robert, Le Petit Robert, Dİctionnaire de la langue francaise, Paris 1985, s. 1433; SA, I, 106-108, 134; II, 891; L. V. JudSOr), "Weights and Measures", EBr., XXIII, 370-379; "Arşın", İA, 1, 615-616.

\ffls Sargon Erdem 191

AYAK

Halk şiirinde



kafiye karşılığı olarak kullanılan bir terim.

L

Halk şiirinde kafiye, bazı yönleriyle di­van şiirindeki kafiyeden ayrılır. Divan şi­irinde kafiye sayılmayan sesler halk şi­irinde ayak kabul edilmektedir. Burada kafiyeyi meydana getiren kelimelerin cin­sine, yapısına, seslerin ince veya kalın oluşuna bakılmaz. Mısra sonlarında son sesin aynı ya da benzer olması, ayaklar arasında kulağa hoş gelen hafif bir ses benzerliği bulunması bile halk şairi için yeterlidir: "Geldim-aldım", "başım-gör-düm" gibi.



Saz şairlerinin kendi aralarında yap­tıkları yarışma ve atışmalarda bir hâne söyleyerek karşı tarafın aynı kafiyeyle cevap vermesini istemeye "ayak açmak" veya "ayak vermek" denir, "Ayak uydur­mak" ise şairin açılan ayağa uygun ka­fiyede şiire devam etmesidir. Ayak aç­mak suretiyle karşısındakine yol göste­ren saz şairine diğeri ayak uydurmak zo­rundadır, bunu yapamayan yenik düş­müş kabul edilir. Bu sebeple saz şairle­ri deyişlerinde irticâle uyarak kafiyeye dikkat etmedikleri halde deyişme ve kar­şılaşmalarda birbirlerini bağlamak ve güç duruma düşürmek için çok az rastla­nan kelimelerle ayak yapmaya çalışırlar. Böyle ayaklara "dar ayak" denir. "İçin-nersin" (içlenirsin), "çınçınnarsın" (delirir-sin). "kalçinnarsın" (abadan ya da meşin­den yapılan çizme biçiminde ayakkabı giye­rek çalım satarsın) ve "hırçın nar sın" (hır-çınlaşırsın) kelimeleriyle yapılan kafiye dar ayağa örnektir. Kafiyeyi daraltma­nın bir yolu da ayak olacak kelimenin Arap harflerinin yazılışlarına, noktalı ve­ya noktasız oluşlarına ya da başka özel­liklerine göre seçilmesidir.

Saz şairlerinin deyişme ve karşılaşma­larda kullandıkları "kapanık ayak" deni­len bir kafiye çeşidi daha vardır. Bunda ayak yapılacak sözün bütün dilde sayı­sı dörtten fazla olmayan ve tam kafiye teşkil eden kelimeler arasından seçilme­sine dikkat edilir. Bahisli deyişmelerde rakibi mat etmek için dar ayağa başvu­rulduğu halde kapanık ayak tercih edil­mez. Çünkü aslında dört tane olan bu kelimelerden ikisini birinci kişi kullanın­ca son ikisini de rakibi olan ikinci kişi söyler. Geleneğe göre en az üç hâne ol­ması gereken bir deyişin tamamlanma­sı için birinci kişi ayak olacak veya ayak

192

düşecek beşinci kelimeyi kendisi de bu­lamaz. "Ayıldım", "yayıldım", "sayıldım" ve "bayıldım" kelimeleriyle yapılacak ka­fiye kapanık ayak için örnek olabilir.



Halk şairleri şiirlerinde cinaslı kafiye olan cinaslı ayak örneklerini de kullan­mışlardır. Bu kafiye Özellikle mânilerde çok görülür. Bütün ayakları cinaslı olan bu şiirlere ise tecnîs adı verilir.

BİBLİYOGRAFYA:

Çankırılı Ahmet Talât, Halk Şiirinde Şekil ue Nevi, istanbul 1928, s. 90, 93; Tâhirülmevle-vî, Edebiyat Lügati, İstanbul 1973, s. 21; Cem Dilcin, Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, Ankara 1983, s. 77, 79-80; Hikmet Dizdaroğlu. "Halk Şiirinde Türler", TD, XIX/207 (1968), s. 204, 205, 206. r-ı

lift] Kâzım Yetiş

AYAK DİVANI

Olağan üstü hallerde

padişahın başkanhğında

kubbealtı dışında toplanan ve

padişah hariç diğer katılanların

ayakta durmalarından dolayı

bu adla anılan divan.

XVI. yüzyılda birkaç örneği görülen ayak divanlarına daha çok XVII. yüzyılda rastlanmaktadır. XVI. yüzyıldaki ayak di­vanlarının padişahın gördüğü lüzum üze­rine saray dışında toplandığı anlaşılmak­tadır. Selûnikî Tarihi'nöe, Kanunî Sul­tan Süleyman tarafından 972'de (1564-65) toplandığı belirtilen ayak divanların­dan biri, İstanbul'a getirilen su ile ilgili olarak, padişah tarafından fikri alınan bir Rum mimarı Vezîriâzam Ali Paşa'nın hapsettirmesi üzerine yapılmıştır. Diğe­ri ise, tüccar ve hacılarla dolu bir gemi­nin Malta korsanlarının eline geçmesi üzerine, durumun ayrıntılarıyla ele alın­ması için toplanmıştır (Selânikî, s. 5-7).

XVII. yüzyılda padişahın emriyle yapı­lan ayak divanlarından biri IV. Murad, di­ğeri ise IV. Mehmed'in saltanatına rast­lar. IV. Murad'ın 8 Haziran 1632'de Saray-burnu'ndaki Sinan Paşa Köşkü'nde top­ladığı divan, kapıkulu askerinden, bun­dan böyle mutlak surette itaat edecek­lerine dair söz alınması dolayısıyla, pa­dişahın otoritesinin kurulduğunu gös­termesi bakımından ayrı bir önem taşır.

IV. Mehmed'in saltanatında padişahın emriyle toplanan ayak divanı ise, Edir­ne yakınında Solak Çeşmesi'nde kuru­lan otağ-ı hümâyunda 15 Ekim 1658'de, Yanova fethinden dönen Köprülü Meh-med Paşa ile şeyhülislâm, kazaskerler, yeniçeri ağasının katılmasıyla toplanmış

ve padişah, Abaza Hasan Paşa üzerine yapacağı sefer için burada askerin rızâ­sını almıştır. Bu ikisi hariç XVII. yüzyılda yapılan diğer ayak divanları asker ve es­nafın baskısıyla olmuştur. Olayların bu safhaya gelmesinde ise ya devlet ileri gelenlerinin aldıkları tedbirlerin asker tarafından beğenilmemesi veya malî du­rumun bozukluğu dolayısıyla kapıkuluna "mağşuş akçe" ile ulufe* verilmesi rol oynamıştır.

Nitekim 1602'de, Anadolu'da çıkan ayaklanmaların zamanında önlenememe­si, alınan tedbirlerin yetersiz olduğu ka­naatinin kuvvetlenmesine sebep olmuş ve kapıkulu, bazı tahrikçilerin de tesiriy­le, sadâret kethüdası başta olmak üze­re yeniçeri ağası, şeyhülislâm ve kazas­kerlerin değiştirilmesini sağlamakla kal­mamış, padişahı ayak divanına davet et­miştir. 6 Ocak 1603'te tahtın Bâbüssa-âde önüne çıkarılmasıyla yapılan ayak di­vanında sipahilerin Anadolu'daki durum hakkındaki görüş ve istekleri padişaha bildirilmiş ve azledilenlerden bir kısmı­nın başlan istenmişse de Dârüssaâde ve Bâbüssaâde ağalarının başları kesil­mek suretiyle asker teskin edilerek ayak divanı son bulmuştur.

IV. Murad'ın saltanatında, Serdârıek-rem Hüsrev Paşa'nın Bağdat muhasara­sının başarısızlıkla neticelenmesi üzeri­ne azli askeri tahrik etmesine sebep ol­muş ve Anadolu'da yer yer başlayan ayaklanmalar İstanbul'a da sıçramıştı. Zorbalar, sadrazam Hafız Ahmed Paşa dahil bazı ileri gelenlerin kendilerine tes­lim edilmesini istemiş, bunun üzerine hareketin üçüncü günü olan 10 Şubat 1632'de padişah Bâbüssaâde dışında bir ayak divanı toplamış ve Hafız Ahmed Paşa'yı zorbalara teslim etmek zorun­da kalmıştı. Ancak yine de kapıkulunun teskini mümkün olamamış, bu defa Hüs­rev Paşa'nın katli dolayısıyla ayaklanıp 13 Mart 1632'de saraya gelmişler ve IV. Murad'ı yeniden ayak divanına davet ederek istediklerini vermediği takdirde onu tahttan indirecekleri tehdidinde bu­lunmuşlardır.

IV. Mehmed devrinde hazinedeki pa­ranın maaşları ödemeye yetmeyecek ha­le gelmesi, maliyece bazı tedbirlerin alın­masına yol açmıştı. Rumeli'de kestirilen "züyuf akçe"lerle meyhanelerden topla­nan kızıl kırpık akçelerin altın karşılığı esnafa verilmesi, onlardan alınan altın­ların da yahudi sarraflara bozdurularak elde edilen meblâğ ile ulufelerin öden­mesi düşünülmüş ve züyuf akçeler be-

destene taşınmaya başlanmıştı. Bu du­rumdan haberdar olan esnaf, sadrazam nezdinde yaptıkları teşebbüsten sonuç alamayınca şeyhülislâma müracaat ede­rek bu kanun dışı teklifin geri alınması hususunda yardımını istemiş ve 21 Ağus­tos 165l'de Bâbüssaâde dışında yapılan ayak divanında durumu padişaha arzet-mişler, neticede karar geri alınıp sadra­zam da görevinden azledilmişti.

IV. Mehmed'in saltanatı ve Süleyman Paşa'nın sadâretinde, yeniçerilerin zü-yuf ve kızıl akçe olarak verilen ulufe ile alışverişte güçlükle karşılaşmaları asker arasında hoşnutsuzluğa sebep olmuştu. Girit'ten dönen ve dokuz aydır ulufe ala­mamış olan yeniçerilerin haklarını iste­meleri üzerine ocaklarında kötü mua­meleye mâruz kalmaları memnuniyet­sizliği daha da arttırmış, henüz ulufele­rini almayan sipahilerin de katılmasıyla büyüyen grup padişahı ayak divanına davet etmişti. Ayak divanı teklifi önce kabul edilmek istenmemişse de askerin ısrarı üzerine IV. Mehmed 5 Mart 1656'-da Alay Köşkü'ne inerek şikâyet ve di­lekleri dinlemiş ve isyanın daha fazla bü­yümesini önlemek için askerin istediği kimselerin başlarını vermek mecburiye­tinde kalmıştı. Tarihte Çınar Vak'ası adıy­la bilinen olay bu şekilde meydana gel­miştir. XVII. yüzyılın son çeyreğinden iti­baren çağdaş kaynaklarda ayak divanı yapıldığına dair herhangi bir kayıt bu­lunmamaktadır.

BİBLİYOGRAFYA :

Selânikî, Târih, s. 5-7; Kâtib Celebi, Fezleke, II, 373-374; Solakzâde. Târih. s. 751; Naîmâ. Târih, İ, 306-308; III, 97-98; V, 97-101; VI, 144-155, 370-371; Tsâzâde Abdullah. Târih, İÜ Kip., İbnülemin, nr. 3014, vr. 15" vd.; Uzunçarşılı, Sa­ray Teşkilâtı, s. 225-229.

İM MÜIİAHAT S. KÜTÜKOĞLU

1

J



AYAK NAİBİ

(bk. NAİB).

r

AYAK TAŞI



Fazla girip çıkılan büyük binaların

kapı eşiği önüne konulan

sert taş.

Bugünün mimarlık terimleri arasında yer alan ayak taşı, eski sözlüklerde "ok­çuların yarışlarda ayak burunlarını daya­dıkları ve atışın başlangıç noktasını belli eden taş" (bk. ok), "mezar taşlarının ayak ucu tarafında olanı" (bk. MEZAR), "hela ta-

şı" ve "sünger taşı (topuk taşı)" gibi baş­ka anlamlar taşımakta. Evliya Çelebi de ayrıntıları ile aniattığı halde bu taşlar­dan herhangi bir öze! isimle bahsetme-mektedir. Aynı şekilde Fransızca ve İn­gilizce'de eşik önüne konan taşlar için kullanılan dalle ve paving stone gibi ke­limeler de genel olarak "döşeme taşı" anlamındadır.

Ayak taşlan, en güze! renk ve şekille­riyle İstanbul'un selâtin camilerinde gö­rülmektedir. Bunlar avlu kapılarının iç, harime girilen taçkapıların ise dış, yani yine avlu tarafında, eşiğin birkaç metre ilerisine yerleştirilmiş hemen tamamı granit veya granitli kaya (granitique) olan büyük bloklardır. Genellikle taçkapılar-da yuvarlak, yan kapılarda dikdörtgen şeklindedirler ve avlu taşları arasına on­larla aynı seviyede döşenmişlerdir. Gö­revleri, çoğu mermer gibi daha yumu­şak taşlardan yapılan avlu döşemeleri­nin en fazla basılan kısımlarını korumak, oyulmalarını önlemektir. Ancak Osman-lılar'da çoğunlukla kırmızı porfiritik gra­nitten seçilen bu taşlar aynı zamanda dekoratif amaçla da kullanılmış ve kapı eşiklerinin hemen önüne konulmaları ge­rekirken ortaya doğru, avluların daha göze çarpacak yerlerine yerleştirilmiş­lerdir. Meselâ en çok kullanıldığı görü­len Beyazıt Camii'nde avlu kapılarının kır­mızı granit ayak taşları kapıların hiza­sında revakın inişlerine yerleştirilmiş, harimin girişine ise 2,55 m. çapındaki kırmızı granit kütleden önce, iki parça yine kırmızı granitten oluşan 4,25 m. boyunda uzun bir ayak taşı daha konul­muştur. Ayrıca bu ayak taşları ile uyum sağlayacak biçimde, şadırvanın çevresi­ne ve avlunun muhtelif yerlerine de si­metrik olarak daha küçük altıgen ve daire şekillerinde siyenit ve kırmızı, si­yah, gri granitten bazı süsleme taşlan



Yüklə 1,07 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   17   18   19   20   21   22   23   24   25




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə