Süleyman gökbulut, necmeddîN-Î KÜBRÂ adli kitabin tanitimi



Yüklə 101,54 Kb.
səhifə2/3
tarix15.01.2018
ölçüsü101,54 Kb.
1   2   3

1.MECDEDDİN BAĞDADİ

Necmaddin Kübra’nın en önemli halifelerinden olan Mecdeddin Bağdadi’nin Harezm Sultanı tarafından öldürüldüğünü zikretmiştik. Bununla birlikte bu zat çok zengin ve sarayla yakından ilişkili bir ailenin çocuğu olmasına rağmen züht ve tasavvuf yolunu benimsemiştir. Tam adı Şeref b. el-Müeyyed b. Muhammed b. Ebi’l-Feth olan şeyhin künyesi ‘‘Ebu Said’’, lakabı da ‘‘Mecdeddin’’dir. 556/1161 senesinde Harezm’de dünyaya gelmiştir. Kerbelai, onun Türk olduğunu belirtir. Kaynaklar kendisinin ve ebeveyninin doktor olduğunu, devrin melik ve sultanlarıyla yakın ilişkisi bulunduğunu ve saraya yakın olduğunu kaydeder. Mecdeddin Bağdadi’nin şeyhine on beş yıl hizmet ettikten sonra hilafet almış ve Horasan bölgesine gidip Nişabur’da irşat faaliyetleri yapmıştır. Bağdadi’nin bir süre sonra Harezmşah Muhammed tarafından tekrar Harezm’e davet edildiği ve onun adına bir hankah yaptırdığı söylenir. Mecdeddin burada Harezm’in şeyhu’ş-şüyuhluk makamına kadar yükselmiştir. Sultan Muhammedin Bağdadi’yi katletmesinde dört sebep üzerinde duran kaynaklar gerçek nedenin ne olduğunda görüş birliğine varamamışlardır. Bu sebepler kısaca Mecdeddin ile Terken Hatun’un nikahı ve bunun muhalifler tarafından Sultan Muhammed’e yanlış aktarılması, Mecdeddin’in saraydan birisi ile gizlice nikahlanması, Fahrettin Razi’nin güya Mecdeddin’e karşı nefret dolu bir cephe alması bunun sonucunda sultanı kışkırtması ve şöhret bulmuş olan son görğşte de Mürşidinin bedduasına maruz kalmasıdır. Müellif bu sebeplerin ikna edici görünmediğini, Mecdeddin’in katledilmesindeki sebepleri devrin siyasi şartlarında ve Harezmşah ile annesi arasındaki siyasi rekabette aramak gerektiğini savunmaktadır. Zira katletme hadisenin tarihi ile ilgili kesin bir kayıt bulunmamaktadır. Yine müellif Şeyh Mecdeddinin Terken Hatunla siyasi anlamda aynı safta yer aldığını, Harezmşahın böyle güçlü bir şeyhi öldürterek annesine gözdağı vermeyi amaçladığını veya şeyhin etrafında kalabalıklaşan bir tarikat mensubiyetinin Sultanı rahatsız etmesinin olası olabileceğini savunmaktadır. Müritleri hakkında fazla bilgiye sahip olunmayan Mecdeddin Bağdadi, şeyhinin görevlendirmesi neticesinde Radiyeddin Ali Lala ve Necmeddin daye er-Razi’nin yetişmesinde büyük rol oynamıştır. Kübreviyye silsilesinin Ali Lala vasıtasıyla devam etmesi Bağdadiyi bu tarikat içinde önemli bir konuma getirmektedir.



2.RADİYEDDİN ALİ LÂLÂ

Hem Necmeddin Kübra’dan hem de Mecdeddin Bağdadi tarafından icazet alması, Kübrevi silsilesinin onun vasıtasıyla devam etmesi Kübrevi geleneğinde Radiyeddin Ali Lala’yı önemli bir konuma getirmiştir. Tam adı Ali b. Said b. Abdülcelil el-Gaznevi’dir. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. 76 ya da 79 yıl yaşadığı rivayet edilir. Lala lakabı ise babasından kalmıştır. Necmeddin Kübra’ya intisap etmeden önce babasının yanında süluk ile meşgul olduğu, yüzlerce şeyhin yanında bulunduğu kaynaklarda mevcuttur. Radiyeddin’in bir rüya sonucu şeyhi Necmeddin Kübra’yı arayışları hayli meşakkatli olmuştur. Bir yesevi dergâhında halvette iken Harezm’de halk ile meşgul olan bir dervişin olduğunu duyar, ismini öğrenince yola çıkar ve Şeyh Necmeddin’in hizmetine girer. Necmeddin Kübra onu Mecdeddin’e teslim eder. 1244 yılında vefat eden Radiyeddin Moğol istilasından önce gittiği İsferayin’de irşat faaliyetlerinde bulunmuş ve tarikat silsilesi onunla devam edegelmiştir.



3.SA’DEDDİN HAMMÛYE

Horasan’da ilmi, siyasi ve askeri alanlarda önemli mevkilerde yer alan bir ailenin ferdi olan Hammuye’nin tam adı Muhammed b. el-Müeyyed b. Ebi Bekr b. Ebi’l-Hasan b. Muhammed b. el-Hammuye’dir. Bahrabad’da 586/1191’de dünyaya gelmiştir. Uzun ve çeşitli seyahatler yapmış ve çeşitli ilimler tahsil etmiştir. Zahiri ilimleri bırakıp Horasana döndüğünde 614-616 yıllarında Necmeddin Kübra’ya bağlanmıştır. İcazetini almış, Moğol istilasından önce bölgeyi terk etmiştir. Yine seyahatlerine devam eden Hammuye, Mekke, Medine, Musul, Bağdat, Mısır, Şam gibi bölgeleri dolaşmıştır. Seyahatleri onun hayatında öyle yer bulmuştur ki iki çocuğunun da doğum haberini o seyahatleri esnasında almıştır. Ölüm tarihi ile ilgili ihtilaflar yer almakla beraber 63 yıl yaşadığı tahmin edilmektedir. Hammuye’nin Necmeddin Kübra dışında da şeyhlerle görüşmüştür. İbni Arabi ve talebesi Sadrettin Konevi ile çoğu kez görüşmüştür. İbni Arabi ile birbirlerine yaptıkları iltifat meşhurdur. Rivayet edildiğine göre, Sa’deddin Hammuye’ye, İbn Arabi sorulduğunda şöyle demiştir: ‘‘O, sahilsiz bir ummandır.’’ İbn Arabi de onun hakkında, ‘‘Bitmez, tükenmez bir hazinedir.’’ sözünü söylemiştir. Ayrıca Şeyh Sa’deddin ve oğlu Sadrettin İbrahim’in Moğol yöneticileriyle kurdukları yakın ve samimi diyaloglar Orta Asya’daki Türklerin ve Moğolların Müslüman olma sürecinde başta idareciler olmak üzere meyvesini vermiş, çok sayıda kişi böylece İslamiyet’i benimsemiştir. Bunların dışında Necmeddin Kübra’nın vefatından sonra diğer Kübrevi şeyhleri ve mensuplarının Hammuye ile yakın bir münasebet kurmadıkları görülmektedir. Bunun başlıca nedenleri Hammuye’nin hayatını İbni Arabi çizgisinde sürdürmesi; bir başka açıdan da Kübreviliği İbnu’l Arabi’nin Vahdet-i Vücud düşüncesiyle buluşturan ilk Kübrevi şeyhi olması ve Moğol yönetimiyle ve siyasetiyle çok fazla içli-dışlı olmasıdır. Bu zikredilenler dışında yazarın Şeyh Sa’deddin’in eserlerinde bazı şii eğilimlerin bulunduğu iddiasından ötürü de Kübrevi şeyhlerinden uzak kalmış olabileceğini açıklamaktadır.



4.NECMEDDİN DAYE ER-RÂZÎ

Tam adı Ebu Bekr Abdullah b. Muhammed b. Şahaver el-Esedi er-Razi’dir. 573/1177 yılında Rey’de dünyaya gelmiştir. Daye lakabının anlamı ‘‘Sütanne’’ demektir. Fakat bu lakabın niçin verildiği kaynaklarda geçmemektedir. Daye 27 yaşında doğduğu topraklardan ayrılmış, seyahatler yapmıştır. Harezm ve Horasan bölgelerinde senelerce dolaşmıştır. Moğol hücumunun başladığı sene Irak’ta yer almış, bu fitnenin kendisine yaklaştığını hissedince Erbil, Musul ve Diyarı Bekir yoluyla Rum’a gelmiştir. Bu seyahatleri sırasında pek çok alim ve şeyhle karşılaşan Daye kendileriyle sohbet ettiği dört büyük şeyhten bahseder. Bu zatlar 5 yıl Harezm’de bağlı kaldığı, süluk tarikini ve velayet hırkasını aldığı Mecdeddin Bağdadi, Şeyhim ve Şeyhimin Şeyhi diye tanıttığı Necmeddin Kübra hazretleri, Ebu Muhammed Mahmud el-Iraki ve bağdatta bir süre yanında kaldığı Şihabeddin es-Sühreverdi’dir. Moğol fitnesinden uzaklaşıp Anadolu diyarına geçen Necmeddin Daye 1221 miladi senesinde kalabalık bir mürid grubuyla yer alması Kübreviliğin Anadolu’ya ilk kez onunla birlikte girdiğini göstermektedir. Moğollar şiddetle yeren, Selçukluları öven Daye Hazretleri, överek girdiği Anadolu’da üç yıl içerisinde dini yaşantının zayıf olması, sahtekarlık ve dolandırıcılıklara rastlaması onun mutsuzluğa itmiştir. Erzincan’a geçen Daye, ömrünün sonuna kadar yaşayacağı Bağdat’a gider. Bahru’l-Hakaik ve’l-Meani fi Tefsiri’s-Seb’i’l-Mesani adındaki tefsirini bu yılda telif eder ve 654/1256 senesinde vefat eder ve Şunuziyye kabristanlığına defnedilir.

Sonuç olarak baktığımızda Necmeddin Kübra’nın Harezm’deki faaliyetleri sırasında yukarda zikrettiğimiz kişiler dışında birçok kişi kendisine intisap etmiş, ondan tasavvufi eğitimlerini almıştır. Yukarda açıkladığımız halifelerinin dışında Aynüzzaman Cemaleddin Gili; kendisi hakkında en az bilgi sahibi olduğumuz halifelerinden olup menkıbevi mahiyette tanınmıştır. Maveraünnehir bölgesinde faaliyetlerde bulunmuş Seyfeddin Baharzi; Buhara’da hangahını kurarak pek faydalı irşat faaliyetleri sergilemiş, tarihe ilk Müslüman Altın Orda hanı olarak geçen Berke’nin İslamiyeti kabul edişinde büyük rol oynamış ve İslam’ın yayılmasındaki müthiş gayret ve aksiyonları ile ön plana çıkmıştır. Necmeddin Kübra’nın Orta Asya’da faaliyet gösteren bir diğer halifesi Baba Kemal Cendi, 15 yüzyıla kadar devam eden bir Kübrevi kolunun da kurucusu olarak ön plana çıkmıştır. Kimliği hakkında yeterli bilgi bulunmayan Baba Kemalin dikkat çeken bir tarihi vakası da Şems Tebrizi’yi dergahında misafir etmesidir. Bu da kanaatimizce göstermektedir ki bu tarikat oluşumları esnasında ümmetin birliğini esası ön planda tutularak tarikatlar arasında fikir alışverişleri olmuştur. Tabi olarak bu da tarikat faaliyetlerinin hem devlet eliyle desteklenmesine hem de yayılmasına olanak hazırlamıştır. Necmeddin Kübra’nın rıhle-i tedrisinden geçen onca öğrencisindem bazıları Şeyhten icazet alıp onun halifesi sıfatıyla çeşitli bölgelere dağılmışlar ve Kübreviyye tarikatının yayılması hususunda gayret göstermişlerdir. Şeyh Necmeddin Kübra’nın halifelerinin yanında kendisinden icazet alamadığı halde eğitim görmüş birçok müridi de vardı ve belki bu kimselerin de eliyle de birçok kimseye Kübrevi tarikatı vasıtasıyla İslamiyet ulaşmıştı. Son olarak ilk başta değindiğimiz Kübrevi halifeleri sayısı hususunda Halifelerin net sayısını Şi’i bir anlayıştan hareketle on ikiye indirgemek veya o sayıyla sınırlandırmak tarihi bilgiler ışığında pek doğru görünmemektedir.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Bu bölüm tarikatın sonraki dönemlerdeki durumunu, nerelerde yayıldığını ve ne gibi değişikliklere uğradığından bahsedip akabinde Şeyh Necmeddin Kübra ve halifelerinin diğer tasavvuf çevreleriyle ilişkilerini ele almaktadır.



Necmeddin Kübra’nın halifelerinden, Aynüzzaman Cemaleddin Gili ve Necmeddin Daye kendilerinden sonra silsileyi devam ettirecek bir temsilci bırakmamışlardır. Sa’deddin Hammuye’nin takipçilerinin durumu da bilinmemektedir. Baharziyye adıyla Buhara ve Kirmanda 14. Yüzyıla kadar devam etmiş olan Seyfeddin Baharzi ve çocuklarının kurduğu silsile, 19. Yüzyıla kadar da Buhara’da varlığını sürdürmüştür. Şeyh Kübra’nın halifelerindeN Baba Kemal Cendi’nin silsilesi kendinden sonra iki üç asır devam etmiştir. Baba Kemal Cendi’nin halifesi Mevlana Ahmed’den devam eden kolun ikinci kısmında Ebu Halit, Şemseddin Mahmut silsilesiyle 4-5 nesil sonra İmam Rabbaniye kadar gider. Kübreviyye tarikatının günümüze ulaşan silsilesi Radiyeddin Ali Lala’dan gelmektedir. Onun yerine geçen ‘‘Sultanü’z-zakirin’’ lakaplı akrabası Cemaleddin Ahmed Cürfani’dir. Cürfani’nin halifesi Nureddin Abdurrahman İsferayini, bazı müritleriyle birlikte hac niyetiyle Horasanı terk etmiş, Bağdat’a gelerek burada üç dergah açmıştır. İlhanlı yönetimiyle sıcakkanlı ilişkiler kurmuştur. Vefatından sonra kendisine nispet edilen Nuriyye kolu Emineddin Abdüsselam Hunci, Fahreddin Kazeruni ve Şihabeddin ed-Dimeşki tarafından sürdürülmüş ve 16. Yüzyıla kadar devam etmiştir. Yine İsferayi’nin önemli halifelerinden ‘‘Rükniyye’’ kolunun da kurucusu olan Rükneddin Alaüddevle es-Simnani’dir. Bu zat Vahdeti Vücud anlayışını yermiş, Vahdeti Şühud anlayışına ön ayak olmuştur. Ayrıca Şeyh Kübra’nın renkler sembolizmini geliştirip letaif anlayışıyla birleştirerek sistemli bir hale sokmuştur. Tarikat, Hemedaniyye kolunun kurucusu Seyyid Ali Hemedani (ö. 734/1334) ile devam eder. Bu zat da bir takım yeniliklerle tarikata ayrı bir soluk katar. Mesela Ehl-i Beyt sevgisine ağırlık vermesi, İbn Arabi’nin Fusus’una Hallu’l-Fusus adıyla Arapça-Farsça bir şerh yazarak Kübrevi esaslarıyla İbn Arabi düşüncesini birleştirmeye çalışması onu bu gelenek içerisinde önemli bir mevkiye ulaştırmıştır. Hemedaniden sonra halifesi ve aynı zamanda damadı olan İshakiyye denilen bir kolun kendisine nispet edildiği Hace İshak Hottalani’dir. Bu zattan sonra halifeleri Abdullah Berzişabadi ve mehdiliğini ilan eden Muhammed Nurbahş arasındaki ihtilaflar Kübreviyye tarikatındaki ilk ciddi ayrışmadır. Seyyid Muhammed Nurbahş 795/1392’de Kuhistan’daki Kain’de doğdu. Babası, İmam Musa el-Kazım’ın soyundan gelir. Hace İshak Hottalaninin en gözde öğrencisi konumuna gelen Nurbahş mehdiliğini ilan ettikten sonra Hace İshak ile birlikte tutuklandı. İshak Hottalani, iki oğlu ve yetmişe yakın arkadaşıyla idam edildi. Bunlardan sonra Nurbahşiyye silsilesi Şah Kasım Feyzbahş ile devam etti. Günümüzde İran ve Pakistan merkezli olmak üzere, bazı küçük Nurbahşi kollarına rastlanmaktadır. Kübreviliğin Nurbahşiyye kolunun, Emir Sultan lakaplı Şemseddin Muhammed tarafından Anadolu’ya getirildiğine dair iddialar da mevcuttur. Hace İshak’ın diğer halifesi Abdullah Berzişabadi 789/1387’de Meşhed yakınlarında dünyaya gelmiştir. Bu zattan sonra silsilesini devam ettiren kişiler Sünni’dir. Zehebiyye koluyla devam etmiş olup günümüzde az bir taraftar kitlesine sahiptirler.

Kübreviyye tarikatının Anadolu’ya gelmesi Abdüllatif Cami vasıtasıyla olmuş ve İstanbul’a kadar gelmiştir. Cami, Kanuni Sultan Süleyman tarafından kabul edilmiş, onun huzurunda Kübrevi zikrini icra etmiştir. Tarikatın Güneydoğu Asya ve Çin’e kadar ulaştığı görülmektedir. Kübrevi tarikatı mensuplarının Çin’de 1983 tarihli bir tespite göre 10 ila 20 bin arasında oldukları tahmin edilmektedir. Kadiriyye ve Nakşi kolları gibi Kübrevi hareketi de dünyanın dört bir yanına yayılmayı hedeflemiştir. Bunlar da göstermektedir ki bu tarikatlar dünyanın dört bir yanına İslam’ı yayma gayesiyle hareket etmişlerdir. Bu sebeple Tasavvuf erbabının ve tarikat dervişlerinin İslam’a yaptığı hizmetleri göz ardı etmemek gerekmektedir.



Günümüzde Kübreviyye tarikatı doğduğu yer ola Orta Asya’da halen bilindiği sayıları az da olsa bir kısım müntesipleri tarafından devam ettirildiği görülmektedir. Şeyh Necmeddin Kübra’nın türbesinin bulunduğu Türkmenistan’da şeyhe ve türbeye büyük bir saygı duyulmakta ve çeşitle kerametler anlatılmaktadır. Ayrıca Türkmenler, türbeyi ömründe üç kez ziyaret edenin hac yapmış sayılacağına inanırlar. Son zamanlarda Bakü’de yaşayan Necmeddin Kübra’dan tarikat aldığını iddia edip yeryüzünde kalan tek Kübrevi Şeyhi olduğunu iddia eden Azer Mirza Beg b. Mirza b. İsfendiyar adında bir şahıs da dikkat çekmeyi başarmıştır. Esası itibariyle Sünni-Şer’i çizgiyi temsil eden Kübreviyye tarikatı, iki asır kadar sonra Zehebiyye ve Nurbahşiyye diye iki kola ayrılmış, Safevi devletiyle birlikte Şi’ileşme sürecine girmiştir. Ayrıca Horasan ve Maveraünnehirde Sünni akideye ağırlık veren Nakşibendiyyenin yükselişi, siyasi yöneticilerle iyi münasebet kurması ve şöhret bulması neticesinde halvet ve uzleti benimseyen Kübreviyye tarikatının unutulmasına sebep olmuştur.

Necmeddin Kübra ve Halifelerinin diğer tasavvufi meşreplerle de doğrudan ya da dolaylı olarak ilişkileri olmuştur. Orta Asya Türk bölgelerinde teşekkül eden ve yayılan tarikatlar olmaları hasebiyle Yeseviler ve Kübreviler arasında iliki olması kaçınılmazdır. Mesela bunun en bariz örneği; Radiyeddin Ali Lala’nın Ahmet Yesevi’nin dergahında iken, Necmeddin Kübra’nın adını duyar duymaz Harezm’e yola koyulması ve Kübra’ya intisap etmesidir. Ancak bu olay tarihi veriler ışığında değerlendirildiğinde mümkün görünmemektedir. Zira Ahmet Yesevi, Kübra tarikat faaliyetlerine başlamadan 1166 miladi senesinde vefat etmiştir. Belki de başka bir yesevi dergahından Harezm’e gitmiş olabilir. Yeseviliğin en önemli kaynaklarından olan Cevarihu’l-Ebrar min Emvaci’l-Bihar adlı eserden alıntılar veren müeelif Yesevi-Kübrevi ilişkisini anlatarak devam eder. Yeseviliğin Kübrevilik üzerinde etkisinin olduğunu ise Açıkbaş Mahmut Efendi’nin kaleme aldığı Risale-i Nurbahşiyye isimli bir eserde görmekteyiz. Zira Kübreviyye tarikatının zikrinin, Yeseviliğin bilinen zikri, Zikr-i Erre olduğu kaydedilmektedir. Yesevilerle ilişkilerinin yanında Sühreverdiyye tarikatı ve liderleri ile de ilişki içinde olmuşlardır. İranda ortaya çıkıp daha çok Afganistan, Hindistan ve Pakistan topraklarında yaygınlık kazanan tarikat, şer’i esaslara bağlı, adap ve erkana önem veren, halvet halinde Lailahe illallah zikrine devam etme esası üzere kurulu olan Sühreverdiyye tarikatı, Kübreviyye tarikatı ile yakın bir alakaya sahip olmuştur. Necmeddin Kübra’nın ilim aldığı şeyhlerini sayarken Baba Ferec dışında kalan, Ruzbihan, Ammar, İsmail el-Kasri gibi şeyhler Sühreverdiyye tarikatının kurucusu kabul edilen Ebu’n-Necip es-Sühreverdi’den sohbet dinlemiş ve irşat halkasından bulunmuşlardır. Bundan dolayı Kübreviyye tarikatını, Sühreverdiyye’nin bir kolu gibi görmek mümkündür. Ancak coğrafya farklılığı ve özgün seçimleri sebebiyle Kübreviyye, müstakil bir tarikat niteliği taşımaktadır. Olaylara tarihi açıdan ve silsile zincirlerinden yola çıkarak yaklaşan müellif, ardından bu iki tarikat hakkındaki menkıbelere yer verir. Sadettin Hammuye ve Necmeddin Daye’nin de Sühreverdi ile yakın münasebetleri olduğu görülmektedir. Hammuye’nin bir risalesinde önceki kuşağın en büyük sufilerini sayarken ‘‘İbn Arabi, Kübra ve Sühreverdi şeklinde sıralama yapar. Necmeddin Daye’de Sühreverdi ile yakın alaka içinde olmuş, Bağdatta sohbetlerine katılmıştır. Nakşibendiyye ile ilişkilerine baktığımızda birkaç rivayet dışında kaynaklarda bilgi bulunmamaktadır. Fakat sonraki yüzyıllarda Nakşi-Kübrevi şeyhleri arasında bir iletişim olmuştur. Nakşibendi tarikatının kübrevi tarikatı açısından iyi ilişkileri olduğu, ancak Nakşibendi’nin gölgesinde kaldığını anlatmıştık. Kaynaklar sağlam tetkik edilip en eski Mevlevi kaynakları da incelendiğinde Mevlevi silsilesi içinde Bahaeddin Velet için zikredilen kısımda Kübrevi şeyhlerine rastlanmamaktadır. Geniş bir tarihi araştırma neticesinde yazar Bahaeddin Veled ile Necmeddin Kübra’nın aynı dönemde ve aynı devlet sınırları içinde yaşamış olmaları sebebiyle birbirleriyle görüşmüş olmalarının muhtemel olduğunu belirtmektedir. Aynı mesleğin iki çocuğu olan bu zatların buluşup görüşmüş olması ihtimal dâhilindedir. Evhadiyye ile ilişkilerine göz attığımızda ise Evhaeddin Kirmani’nin Şeyh Kübra, Hammuye ve Daye ile görüştüğünü Daye dışındakilerle olumlu bir görüşme yaptığı kaydedilmektedir. Menkıbeden yola çıkarak Şeyh Necmeddin Kübra ile Kirmani arasında yaşanan olayları değerlendiren müellif4, Evhadiye mensuplarının Kübrevilere tepeden baktığını, siyasi olarak üstün görünme çabası ve bunun neticesinde fikir ayrılıklarının olduğunu belirtmiştir.

Netice itibariyle, çeşitli tarikatların birbirinden etkilenmesi gayet doğal olup, bir sufi’nin Ali Lala örneğinde görüldüğü gibi birden fazla tarikata bağlanması mümkündür. Tasavvufi yolların ve tarikatların birbirini etkilemesi, hele hele aynı bölgede neşet etmeleri durumunda benzerlik taşımaları mümkün olup; birbirlerini tenkit etmeleri de mümkündür. Üzerinde durulan Necmeddin Kübra ve geleneği diğer çevrelerle genel itibariyle müspet bir yaklaşım sergilemişlerdir.



DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Bu son bölümde Necmeddin Kübra’nın Tasavvufi görüşlerine yer verilmektedir. Çok yönlü bir mutasavvıf olan Necmeddin Kübra, kaynaklarda imam, zahid, sufi, müfessir ve fakih gibi sıfatlarla anılır. Bu bölümde müellif Necmeddin Kübra’nın eserlerinden yola çıkarak onun görüşlerine ulaşmaya çalışmıştır. Tasavvufi tecrübelerini dile getirdiği nazari düşünceleri içeren Fevaihu’l-Cemal ve Risale fi’l-Halve orijinal eserleridir. Tarikatın vazgeçilmez esaslarını anlattığı, müridler için bir el kitabı mahiyeti taşıyan başta usulü’l aşere ve Risale ile’l-Haim olmak üzere bir çok risale bu hususiyetleri içermektedir. Necmeddin Kübra’nın dayanak olarak kendisine Kuran-ı Kerim ve Hadisler, Önceki şeyhlerin sözleri ve eserleri ile tecrübe ettiği halleri tercih eder. Kuran ve Hadisi benimser, zira bir meseleyi açıklamaya başlamadan önce konuyla ilgili ayet ve hadisleri zikreder. Şeyh tasavvufi çizgisini Kuran ve Sünnete dayandırmayı istemektedir. Şeyh Kübra ikinci kaynak olarak kendinden önce yaşayan, başta Cüneyd-i Bağdadi olmak üzere Hasan el-Basri, İbrahim b. Edhem, Zünnun el-Mısri, Beyazıd-i Bistami, Hallac-ı Mansur ve daha birçok ünlü mutasavvıftan alıntılar yapmaktadır. Bazende isim vermeden birisi şöyle dedi tarzında ifadeler kullanır. En çok Cüneydi Bağdadiye eserlerinde yer verir. Bu da onun Cüneydi bir çizgide tasavvuf anlayışına sahip olduğunu gösterir. Yine eserlerinde Haris Muhasibi, Hakim Tirmizi, Kuşeyri, et-Tusi, İmam Gazzali, Sühreverdi vb. yazarların klasik tasavvuf eserlerinden de istifade ettiği görülmektedir. Şeyh’in üçüncü ve orijinal kaynağı kendi manevi tecrübeleri olup en çok da Fevaihu’l-Cemal adlı eserinde görüldüğü üzere seyr ü süluk sürecinde yaşadığı birtakım gaybi hadiseleri anlatmakta ve farklı tarzlarda yorumlamaktadır. Mesela Muradın Allah, Müridin ise O’ndan gelen bir nur olduğunu belirtmesi dikkat çekicidir. Şafi mezhebine mensup olan Şeyh Necmeddin Kübra şeri esaslara sıkı sıkıya bağlıdır. Tasavvuf tarihinde meşhur olan Şeriat, Tarikat, Hakikat üçlüsü hakkında Risale-i Sefinede Şeriatı gemiye, tarikatı denize, hakikati ise inciye benzeten Şeyh Kübra mutlak hedefin hakikat olduğunu, bu hedefe ulaşmak için iki adım atmak gerektiğini ifade eder. İlk adımın gemiye binmek yani şeriatın gereklerini yerine getirmek, ikincisi ise tüm tehlikeleri göze alıp denize açılmak olduğunu belirtir. Denize açılmanın takvaya ulaşmak adına zor bir süreçten geçtiğini bunun neticesinde ise kendi yorumuyla belirttiği Allah’ın tecelli nurlarını müşahede demek olan inciye ulaşmaktan söz eder. Ona göre tasavvufi tecrübe, şeriatın bağlayıcı emirlerini ve tarikatın özel metodlarını yerine getirmekle mümkündür. Bunların yanı sıra Kübrevi-Şii münasebetine ayrı bir parantez açan müellif, Kübreviliğin temelinde asla şii temayülü olmadığını, ancak itidalli bir Ehl-i Beyt sevgisi olduğunu, sonraki halifeleri içerisinde şiilerle ilişkiler olduğunu, ancak Pir’in ölümünden iki asır sonra şiileşme sürecinin başladığını, bazı yabancı kaynaklarda Kübreviyye tarikatının kuruluşuyla beraber şii bir görüşe sahip olduğu düşüncesinin asla gerçeği yansıtmadığını, tarikatın temellerini Sünni bir anlayıştan aldığını belirtmektedir.

Necmeddin Kübra’nın tarikatlar tasnifi ve usulü aşeresini geniş bir biçimde anlatan Müellif, ‘‘on’’ rakamı üzerinde durur ve bununla ilgili olarak mutasavvıfların on bölüm halinde kaleme aldıkları bu sayıyı sorgular. Esasında on rakamının mükemmellik ifade ettiği, Hz. Musa ile ilgili geçen ayetteki otuz gecelik sözleşmeye on gece daha ekledik ifadesi, bazı hadislerde on rakamının vurgulanması gibi dini unsurlar ile kolay benimsenip akılda kalması gibi pratik gayeler de güdülmüş olabileceğini belirtir. Necmeddin Kübra ‘‘Allah’a giden yolların yaratılmışların nefesi sayısınca’’ olduğu kanaatindedir. Bu kanaati doğrultusunda Tarık-ı Ahyar, Tarık-ı Ebrar ve Tarık-ı Şuttar olmak üzere üç gruplama yapar. Tarık-ı Ahyar, İbadet ve Salih amel yapanların yoludur. Bu yoldaki salikler namaz, oruç, hac, gibi zahiri ibadetleri çok yaparlar. Bu tarikte hakka ulaşmak çok uzun sürer ve bu yolda vuslata erenler azdır. Tariki Ebrar Mücahede ve Riyazet sahiplerinin yoludur. Bu yoldakiler kısaca nefsi arındırmayı iç dünyayı ihya etmeyi amaçlar ve bu yol ilk yola göre Hakka daha çok eriştirmektedir. Tariki Şuttar ise aşk, cezbe ve muhabbet sahiplerinin yolu olup, amaç sadece Allah olan ve ona doğru seyir ve seyahat edenlerin yoludur. Bu yoldakilerin başlangıçta ulaştıkları mertebe diğerlerinin en sonda ulaştıklarından daha yüksektir. Kübra’ya göre en mükemmel olan bu yol ancak iradi ölümü göze alanların girebileceği bir yoldur. Şeyh Kübra’nın mükemmel olarak nitelediği, madenleri altına çevirme sanatının yolu diye ifade ettiği söz konusu bu yol şu on esas üzere bina edilmiştir. Tevbe, Zühd, Tevekkül, Kanaat, Uzlet, Devamlı zikir, Teveccüh, Sabır, Murakabe ve rıza.

Tövbe: Kulun, kendisi ile Rabbi arasında perde olan bütün günahlara pişman olup, kendi arzu ve isteğiyle Rabbine yönelmesidir.

 Zühd: Dünyanın geçici ve aldatıcı zevklerinden, mal ve makamlarından, insanların ilgi ve iltifât göstermelerinden hoşlanmaktan yüz çevirmek, bunlara hiç meyletmemek, bunlardan uzak durmak ve bu hususlarda aynen bir ölü misâli olmaktır. Görünen bütün güzellikleriyle, dünyayı getirip bir ölüye sunsalar, ölmüş olan o kimse, bu güzelliklere gönül vermek, meyletmek şöyle dursun, nasıl ki, göz ucuyla da olsa dönüp bakmazsa, evliyalık yolunda ilerlemek da’vâsında bulunan bir kimse de böyle zühd sahibi olmalıdır. Ahiret hususunda da zahid olmalıdır. Zahidin Halık varken mahlukla ilgilenmesi hoş değildir.

Tevekkül: Her işinde Allahü teâlâya i’timâd etmek. O’na güvenmektir. Nitekim Allahü teâlâ, Talâk suresinin 3. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Bir kimse Allahü teâlâya tevekkül ederse, Allahü teâlâ ona yeter” buyurmaktadır.

Kanâat: Hayâtını devam ettirebilmek için zarurî lâzım olan ihtiyaçlardan başka bütün arzu ve isteklerden uzaklaşmak, yemek, içmek ve barınmak hususunda elde bulunan ile yetinmek ve fazlasında gönlü ve gözü olmamakta bir ölü misâli olmaktır.

Uzlet: Tıpkı bir ölü gibi inziva ve halvet yoluyla, Allah yolunda ilerlemeye mâni olan insanlardan uzak olup, böyle kimselerden yüz çevirmek ve kendi hâlinde yaşamaktır.


Kataloq: uploads
uploads -> Azərbaycan Respublikası Kənd Təsərrüfatı Nazirliyi Azərbaycan Dövlət Aqrar Universiteti adau-nun 80 illik yubileyinə həsr edilir adau-nun elmi ƏSƏRLƏRİ g əNCƏ 2009, №3
uploads -> Mühaziry riyazi mYntiqin elementlYri
uploads -> AZƏrbaycan respublikasi təHSİl naziRLİYİ azərbaycan döVLƏT İQTİsad universiteti magistratura məRKƏZİ
uploads -> AZƏrbaycan əraziSİNDƏ İBTİDAİ İcma quruluşU
uploads -> АзярбайжАН РЕСПУБЛИКАСЫ ТЯЩСИЛ НАЗИРЛИЙИ азярбайжан дювлят игтисад университети
uploads -> Mövzu Fənnin məqsədi və vəzifələri
uploads -> Marketinq fənni üzrə İŞÇİ TƏDRİs proqrami
uploads -> Asm-nin iqtisadiyyatı və idarə edilməsi
uploads -> Təqdimatların hazırlanması (Powerpoint, Word, Excel)

Yüklə 101,54 Kb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə