Tarimda 2010 Türkiye Ziraatçılar Derneği 2010 Yılı Genel Değerlendirmesi Tarım sektöründe büyüme hız kesti



Yüklə 125,5 Kb.
tarix11.09.2018
ölçüsü125,5 Kb.


TARIMDA 2010

Türkiye Ziraatçılar Derneği 2010 Yılı Genel Değerlendirmesi

Tarım sektöründe büyüme hız kesti
Tarım sektöründe 2010 yılı büyüme açısından olumsuz bir yıl oldu.

Geçen yıl Türkiye ekonomisinin genelde yüzde 4.7 oranında küçülürken tarım sektörü yüzde 3.3 oranında (TÜİK tarafından düzeltilmiş rakam) büyümüştü.

Bu yıl açıklanan ilk altı aylık rakamlara göre, Tükiye ekonomisi genelde birinci çeyrekte yüzde 11.7, ikinci çeyrekte yüzde 10.3, üçüncü çeyrekte yüzde 6.4 oranında büyürken, tarım sektöründe büyüme birinci çeyrekte yüzde 3.8'de, ikinci çeyrekte yüzde 0.6'da kaldı; üçüncü çeyrekte ise yüzde 0.8 oranında küçüldü.

Başka bir deyişle genelde Türkiye ekonomisi geçen yılki küçülmeyi telafi ederken, geçen yıl ekonominin çekici gücünü oluşturmuş olan tarım sektöründe bir durgunluk ve yer yer gerileme görüldü.
TÜRKİYE GENEL BÜYÜME ORANI (%)

2008 2009 2010 (1.çeyrek) 2010 (2.çeyrek) 2010 (3.çeyrek) (%)

0.7 -4.7 11.7 10.3 6.4

TARIMSAL BÜYÜME ORANI (%)

2008 2009 2010 (1.çeyrek) 2010 (2.çeyrek) 2010 (3.çeyrek)

4.6 3.3 3.8 0.6 - 0.8

Tarımsal desteklemeler bu yıl da yetersiz kaldı

2010 yılında iklim koşullarında önemli bir olumsuzluk olmadığı koşullarda tarımsal desteklemelerin yetersizliğinin ve üretim fiyatları ile girdi fiyatları arasındaki farkın üretici aleyhine açılmasının tarımsal büyümenin önündeki en büyük engelleri oluşturduğunu söyleyebiliriz.

2010 yılı bütçesinden tarımsal desteklemeye ayrılan pay 5 milyar 605 milyon TL.olmuştu.

2010 yılında tarımsal desteklemeye ayrılan rakamı Türkiye’nin Milli Geliri ile kıyasladığımızda yüzde 0,54 gibi bir rakam çıkıyordu. Bu rakam bir önceki yılın rakamı ile aşağı yukarı aynıydı. Üstelik 2010 yılında desteklemeye ayrılan miktarın 706 milyon lirasını TMO'nun fındık alımından çekilmesi, fındık ekim alanlarının sınırlandırılması nedenleriyle fındık üreticisine uğrayacağı zararı karşılamak amacıyla ödenecek olan para oluşturuyordu. Bu meblağ düşüldüğünde, 2010 bütçesinden tarımsal üretimi desteklemek amacıyla ayrılan paranın gerçek miktarı 4 milyar 899 milyon liraya iniyor, bu da milli gelirin yaklaşık yüzde 0,47'sini oluşturuyordu. Yani, olması gerekenin yarısından da az bir oran...

2010 yılı toplam bütçesinin 286 milyar 928 milyon TL olduğu düşünülürse, 2010 yılında tarımsal desteklemeye ayrılan pay, bütçenin yaklaşık yüzde 2’sini oluşturmaktaydı. Üyesi olmayı hedeflediğimiz AB’de bu oranın yaklaşık yüzde 42 olduğu düşünülürse, bu oranın ne kadar düşük kaldığı daha iyi anlaşılır.

Oysa, geçtiğimiz yıllarda çıkarılan Tarım Yasası'na göre, tarıma ayrılan destek miktarının Milli Gelirin yüzde 1’inden az olmaması gerekiyordu.

Bu yıl yapılan bazı aktarmalarla 5 milyar 869 milyon lira olarak gerçekleşmesi öngörülen tarım destekleme bütçesinin 2011 yılında 256 milyon lira artışla 6 milyar 125 milyon liraya yükseleceği açıklandı.

2011 Yılı Programı’na göre, önümüzdeki yıl alan bazlı tarımsal destekleme ödemelerine 2 milyar 213 milyon lira, fark ödemesi destekleme hizmetlerine 2 milyar 68 milyon lira, hayvancılık desteklerine 1 milyar 267 milyon lira ayrılacak.

Alan bazlı tarımsal destekleme ödemelerinin 101 milyon lirası organik tarım, iyi tarım, toprak analizi için kullanılacak. Mazot için 550 milyon lira, gübre için 680 milyon lira, sertifikalı tohum ve fidan kullanımı için 70 milyon lira, çevre amaçlı tarım alanlarının korunması için 13 milyon lira ödenecek.

2011 yılında fındık için 707 milyon lira ödeme yapılması, alternatif ürüne geçenlere tütün için 8 milyon lira, fındık için 19 milyon lira ödenmesi öngörülüyor.

Öte yandan, bu yıl 11 milyon lira olarak gerçekleşmesi öngörülen patates siğili desteği gelecek yıl verilmeyecek. Çay budama tazminatı ve masrafları için 65 milyon lira destek sağlanacak.

Fark ödemesi destekleme hizmetlerine ise 2 milyar 68 milyon lira ayrılacak. Bu miktarın 1 milyar 116 milyon lirası arz açığı olan ürünler için, 790 milyon lirası hububat, 115 milyon lirası çay, 47 milyon lirası ise bakliyat (kuru fasulye, nohut, mercimek) için kullanılacak.


Kırsal kalkınma amaçlı tarımsal desteklere 302 milyon lira, tarım sigortası destekleme hizmetlerine 100 milyon lira ödenecek. Afetten zarar gören çiftçilere yardım ödemelerinin 11 milyon lira olması planlanıyor. Bu rakamın bu yıl için 138 milyon lira olarak gerekleşmesi bekleniyor.


Diğer tarımsal amaçlı desteklere ise 50 milyon lira ayrılacak.

2011 yılı programında, GAP Eylem Planı kırsal kalkınma ve hayvancılık destekleri ise 114 milyon lira olarak öngörüldü.
Hububat üreticisinden alındı diğer alanlara aktarıldı
Bu rakamlar değerlendirildiğinde tarıma ayrılan toplam destek miktarında son derece cüzi (206 milyon TL) olduğu ancak, alt sektörlere ayrılan paylarda önemli değişiklikler yapıldığı görülmektedir. Bunların başında da hububat üreticilerine ayrılan pay azaltılırken, diğer destekleme kalemlerine ayrılan payın artırılması gelmektedir.
Hayvancılığa verilen desteklerin yetersiz olduğu ve artırılması gerektiği Derneğimiz tarafından öteden beri savunulmaktadır. Nitekim, 2010 yılında yaşanan et krizi, yıllardır yaptığımız uyarıların ne kadar doğru olduğunu ortaya koymuştur.

Ancak, Türkiye'de yalnızca hayvancılık değil, hububat üretimi de büyük bir dar boğaz karşısındadır. Şimdi yapılan hayvancılıkta kriz patladığı için aşağı yukarı sabit kalan fonun bir bölümünü hububat üreticisinden alıp hayvancılık alanına aktarmaktır. Bu durumda hayvancılığa verilen destek yine yetersiz kalacağı gibi, üretimi sürdürmekte zorlanır hale gelmiş bulunan hububat üreticisi krizin içine sürüklenmektedir.

6.1 milyarlık tarım bütçesinin ancak 1 milyarının hububata ayrılmış olması hayvancılıkta kanayan yarayı durdurmaya çalışırken, bu kez hububat üreticisinin sıkıntısının daha da artacağını göstermektedir. 2004 yılında bütçenin yüzde 80’inin hububata ayrıldığı düşünülürse, destekleme ödemelerinin mantığının, desteklemenin genelde artırılması yerine bir kesimden alıp diğerine verme mantığıyla yapıldığı görülmektedir.
Destekleme alanında böyle bir olumsuzluk yaşanırken, 2011 yılında yatırım ödeneklerinde tarım sektörünün ulaştırma ve eğitimin ardından 5,1 milyar lira üçüncü sırada yer alması (tarım sektörünün toplam yatırımlardan alacağı pay yüzde 10,6) olumlu bir gelişme olarak görünmektedir.

2010 yılında tarımsal girdilerdeki artış üretici fiyatlarının çok üzerinde gerçekleşti

Üreticinin girdi fiyatlarındaki artış karşısında içine düştüğü çıkmazı en iyi gösterebilecek örnek, buğday üreticisinin içinde bulunduğu durumdur.

2010 yılında bir önceki yıla göre buğdayın üretici fiyatın 0.5 TL'den, 0.55 TL'ye çıktı. Yani yaklaşık yüzde 10'luk bir artış oldu.

Buna karşılık üreticinin kullandığı temel girdilerden amonyum nitratın kilosu 0.51 TL'den 0.66 TL'ye (yüzde 31.3), ürenin kilosu 0.73'den 0.83 TL'ye (yüzde 13.6), DAP'ın kilosu 0.82'den 1 TL'ye (yüzde 21.9), mazotun litresi 2.45'ten 3.15 TL'ye (yüzde 28) yükseldi. Başka bir deyişle çiftçinin kullandığı temel girdiler genelde yüzde 20'nin üzerinde arttı.

Sorunun yalnızca son iki yılın sorunu olmadığını görebilmek için 2002 yılından günümüze kadar gelen verileri gösteren tabloya bir göz atmak yeter. Bu tablo çiftçinin son yıllarda artan girdi fiyatları-düşük üretici fiyatları farkının açılmasından nasıl olumsuz etkilendiğini ortaya koymaktadır.




2002

2003

2004

2005

2006

2007

2008

2009

2010

Artış

(2002-2010) %

Buğday(TL/kg)

0.26

0.33

0.37

0.37

0.35

0.43

0.53

0.5

0,55

211

A.NİTRAT %26(TL/kg)

0,176

0,23

0,274

0,294

0,298

0,35

0,8

0,51

0,66

375

Parite buğday/A.Nitrat

1,48

1,43

1,35

1,26

1,17

1,23

0,67

0,98

0,83




ÜRE(TL/kg)

0,237

0,309

0,346

0,421

0,465

0,602

1,45

0,73

0,83

350

Parite buğday / Üre

1,09

1,06

1,07

0,88

0,75

0,71

0,37

0,67

0,66




DAP(TL/kg)

0,354

0,388

0,5

0,503

0,553

0,725

1,9

0,82

1,00

282

Parite Buğday / DAP

0,73

0,85

0,74

0,74

0,63

0,6

0,28

0,61

0,55




KOMPOZE 20-20-0(TL/kg)

0,254

0,385

0,357

0,374

0,399

0,493

1,4

0,7

0,72

283

Parite Buğday /komp.

1,02

0,86

1,04

0,99

0,88

0,87

0,38

0,71

0,76




MAZOT(TL/lt)

1;25

1;36

1;8

2;04

2,22

2,35

2;82

2,45

3,15

252

Parite Buğday /Mazot

0,208

0,24

0,205

0,181

0,158

0,183

0,188

0,204

0,175




Sulama Ücreti(Tl/da)

11,85

19

23,6

25,95

27,48

30,12

31,78

34,02

38,60

326

Parite S. Ücr / Buğday

45,58

57,6

63,8

70,1

78,5

70,04

60

68,04

70,18




Tabloyu düzenleyen: TZD

Kaynak : TÜİK ve Bayii verileri kullanılarak hesaplanmıştır. Sulama Ücretleri DSİ tarafından her yıl Resmi gazetede yayınlanan tarifeden derlenmiştir. (DSİ her yıl ürün bazında sulama ücret tarifesi belirleyerek yayınlamaktadır.)
Bu tablo da göstermektedir ki:

- Buğday fiyatları 8 yıllık dönemde %211 oranında artarken, A.Nitrat gübresi % 375 oranında artmıştır.

- 2002 yılında 2 kg buğday ile 3 kg’dan biraz fazla A.Nitrat gübresi alabilirken, bugün 2 kg buğday ile 2 kg’dan daha az A.Nitrat gübresi alabilmektedir.

- 2002 yılında 1 kg buğday ile 1,09 kg ÜRE gübresi alabilirken, bugün 1 kg buğday ile sadece 0,66 kg ÜRE gübresi alabilmektedir.

- 2002 yılında 1 kg buğday ile 0,73 kg DAP gübresi alabilirken, bugün 1 kg buğday ile sadece 0, 55 kg DAP (2008 yılında 0,28 Kg’a düşmüştü)gübresi alabilmektedir.

- 2002 yılında 1 kg buğday ile 1,02 kg Kompoze gübre alabilirken, bugün 1 kg buğday ile sadece 0,76 kg Kompoze gübre alabilmektedir.

- 2002 yılında 45,58 kg buğday karşılığı 1 da alanı sulayabilirken, 2009 yılında 70,18 kg buğday ile 1 dekar alan sulanabilmektedir.

Yukarıdaki tabloda 2009 yılı buğday fiyatının bir önceki yıla göre düştüğüne dikkat çekmek isteriz. Bu durumda son iki yılın yani 2009-2010 yıllarının ortalaması alındığında iki yılın ortalama fiyatı 52.5 kuruş olmaktadır ki, bu fiyat 53 kuruş olan 2008 fiyatının altındadır.

Girdilerdeki artışı göz önüne aldığınızda buğday üreticisinin zaten üretimi sürdürmekte zorlandığı açıkça görülür; buğday üreticisinin desteklemeden aldığı payın son beş yılda yüzde 80'den yüzde 15'e düşmesi durumun ne kadar vahim olduğunu göstermektedir.
TÜİK tarafından piyasa fiyatları temelinde yapılan ve 2010 yılında açıklanan bir araştırma, aslında 2009 yılında yalnız buğdayın değil, bir çok temel ürünün üretici fiyatlarının düştüğünü ortaya koyuyor. TÜİK'e göre, 2009 yılında buğdayın üretici fiyatı bir önceki yıla göre yüzde 12, arpanın üretici fiyatı yüzde 13.7, ayçiçeğinin üretici fiyatı yüzde 14.1, kuru fasulyenin üretici fiyatı yüzde 5.5 düşmüştür.

Bu yıl için resmi rakamlar henüz açıklanmamıştır, ancak tablonun çok farklı olmadığı ortadadır.

Durumu bir örnekle ortaya koyarsak, kendisine ait 100 dönümlük bir tarlada buğday yetiştiren bir üreticinin masrafı geçen üretim yılı itibariyle mazot, gübre, ot ilacı, zararlı ilacı, biçerdöver masrafları göz önüne alındığında 18.000 TL civarındadır. Buna karşılık ortalama verim aldığı kabul edilirse, bu topraktan elde edeceği 30 ton buğday karşılığı kazanacağı para 13.200 TL'dir.. Buna 1.550 TL prim, 1.500 TL saman parası da eklenirse 16.200 TL yapmaktadır.

Yani buğday üreten çiftçi bir yıl uğraşıp sonunda zarar etmektedir.

Bitkisel üretimde önemli azalmalar oldu
Yukarıda belirttiğimiz koşullar, tarım sektörünün büyüme oranını olduğu kadar üretilen ürünlerin miktarını da etkilemekte ve bir çok temel ürünün üretiminde gerilemeler ortaya çıkmaktadır.

Nitekim TÜİK'in bitkisel üretim tahminleri, 2010 yılının ilk döneminde verdiği gerileme sinyallerini yılın ikinci döneminde de sürdürdü. 2010 yılına ilişkin ikinci bitkisel üretim tahminlerine göre tahıl ürünlerinde yüzde 3.4, sebzelerde yüzde 2.6 ve meyvelerde yüzde 0.8 oranında azalış var.

2010 yılında üretim miktarlarının yaklaşık olarak tahıl ürünlerinde 32.4 milyon ton, sebzelerde 26.1 milyon ton ve meyvelerde 16.5 milyon ton olarak gerçekleşmesi bekleniyor.

Hububat ürünlerine tek tek bakarsak, bir önceki yıla göre buğday üretiminin yüzde 5.3 oranında azalarak 19.5 milyon ton, arpa üretiminin yüzde 1.4 oranında azalarak 7.2 milyon ton, dane mısır üretiminin yüzde 1.2 oranında azalarak yaklaşık 4.2 milyon ton, çeltik üretimi ise yüzde 14.7 oranında artarak 860 bin ton olarak gerçekleştiği tahmin ediliyor. Baklagillerin önemli ürünlerinden kuru fasulyede yüzde 13.3, kırmızı mercimekte yüzde 53.4 oranında artış, nohutta ise yüzde 5.8 oranında azalış tahmin ediliyor.

Yumru bitkilerden patates yüzde 3.3 oranında artış göstererek yaklaşık 4.5 milyon ton olarak tahmin edildi.

Yağlı tohumlardan ayçiçeği üretiminde yüzde 15.4, yerfıstığı üretiminde yüzde 9, soya üretiminde yüzde 43.1 oranında artış, kolza üretiminde ise yüzde 3.4 oranında azalış var. Şeker pancarı üretimi yüzde 1.6 oranında azalarak 17 milyon ton, tütün üretimi yüzde 32.1 oranında azalarak 55 bin ton, kütlü pamuk üretimi ise yüzde 24.6 oranında artarak yaklaşık 2.1 milyon ton olarak gerçekleşti. Sebze üretimi 2010 yılının ikinci tahmininde bir önceki yıla göre azaldı. 2010 yılının ikinci tahmininde sebze ürünlerinin üretim miktarının bir önceki yıla göre yüzde 2.6 oranında azalarak yaklaşık 26 milyon ton olarak gerçekleştiği tahmin ediliyor.
Sebze ürünleri alt gruplarında üretim miktarları incelendiğinde, 2010 yılı ikinci tahmininde yumru ve kök sebzelerde yüzde 2.5 oranında artış, meyvesi için yetiştirilen sebzelerde yüzde 3.3, başka yerde sınıflandırılmamış diğer sebzelerde yüzde 3 oranında azalış var.
Meyve üretiminde de gerileme görüldü
TÜİK tarafından yapılan 2010 yılının ikinci tahmininde meyve ürünlerinin üretim miktarının bir önceki yıla göre yüzde 0.8 oranında azalarak yaklaşık 16.5 milyon ton olarak gerçekleştiği tahmin edildi. Meyveler içinde önemli ürünlerin üretim miktarlarına bakıldığında, 2010 yılı ikinci tahmininde bir önceki yıla göre elmada yüzde 8.4, kayısıda yüzde 31.9, erikte yüzde 2.1, şeftalide yüzde 3 oranında azalış, zeytinde ise yüzde 8.1 oranında artış var.
Turunçgil meyvelerden portakalda yüzde 1.2, mandalina yüzde 0.9 oranında artış; sert kabuklu meyvelerden fındıkda yüzde 20, antep fıstığında yüzde 52.8 oranında artış, cevizde ise yüzde 1.5 oranında azalış olduğu hesaplanıyor. Üzüm üretiminde yüzde 0.3 oranında azalış, muz üretiminde yüzde 2.8, incir üretiminde yüzde 3.4 oranında artış tahmin ediliyor.
Yaş çay üretiminin yüzde 26.9 oranında artarak yaklaşık 1.4 milyon ton civarında gerçekleşmesi bekleniyor.
Çiftçi borçları üreticiyi çaresiz bıraktı
Yukarıda belirtilen nedenlerden ötürü, çiftçiler ya üretimden vazgeçmek ya da borçlanmak seçeneği ile karşı karşıya kalmaktadır.

Borç sorununu çok daha ağır hale getiren önemli bir etken ise 2007 ve 2008 yıllarında yaşanan kuraklık olmuştur. Çiftçimiz, bu dönemde büyük zararlara uğramış, ancak daha sonraki yıllarda bu zararını telafi etme imkanı bulamamıştır. Bu durumda o dönemden gelen özellikle tarım kredi borçları faiz yükü nedeniyle katlanarak büyük bir artış göstermiştir. O yıllardan kalan kredi borçları 400 milyon TL civarındadır. Tarım Kredi Kooperatifleri Birliği her ne kadar ödeme açısından bir takım kolaylıklar getirmişse de yukarıda özetlediğimiz tablo, bu borçların tasfiyesine izin vermemektedir.
Buna rağmen çiftçi borcuna sadıktır:

Tarım Kredi Kooperatifleri’nin 2009 yılında kullandırdığı 2.5 milyon TL kredinin geri dönüş oranı yüzde 90’ın üzerindedir..

Aynı tablo, Ziraat Bankası ve diğer özel bankaların çiftçilere açtığı kredilerdeki yüksek dönüş oranlarıyla da doğrulanmaktadır. Tüm bu bankalarda tarımsal kredilerin geri dönüş oranı yüzde 90’ın üzerindedir. İçinde yaşadığımız kriz ortamı ve diğer sektörlerdeki durum göz önüne alındığında bu çok yüksek bir orandır.
Ancak, burada çiftçinin artık borcu tarla satarak, traktör satarak ya da borçlanarak ödediği gerçeğini gözden kaçırmamak gerekiyor. Yaptığımız bir araştırmaya göre, örneğin ülkemizin buğday depolarından biri olan Polatlı’da çiftçi kayıt sistemindeki 10.500 çiftçinin yüzde 99’unun borç sorunu olduğu saptanmıştır. Şanlıurfa’da Tarım Kredi Kooperatiflerine üye olan 100 bin çiftçiden yüzde 90’ı ağır borç yükü altındadır. Bir başka hububat deposu olan Eskişehir’de Tarım Kredi borçları nedeniyle sıkıntı yaşayan çiftçilerin oranı yüzde 60 dolayındadır.

Patates üretim merkezi olan Nevşehir’de, 3 bin civarında çiftçinin elektrik borcu 400 Milyon TL’ye ulaşmaktadır.

Merkez Sulama Birliğinin verilerine göre çiftçilerimizin tarımsal sulama elektrik borcu 2,5 milyar lirayı geçmiştir. Bunun 1.9 milyar lirası anapara geri kalanı faizdir.
Tarımsal ürünlerin üretici fiyatları en fazla yüzde 8-10 artarken tarladan markete giden ürünün fiyatı yüzde 400 arttı
Tarım ürünlerinin üretici fiyatları düşer ya da en fazla enflasyon oranında artarken, tüketiciye yansıyan fiyatlar aracı kesimin aşırı kâr etmesi nedeniyle üretici fiyatlarının Birkaç kat üzerine çıkabilmektedir.

Üretici fiyatları ile tüketici fiyatları arasındaki büyük fark, toplum tarafından görülememekte, bunun sonucunda piyasadaki aşırı fiyat artışlarından elde edilen kazancın üretici tarafından elde edildiği kanısı nedeniyle üretici suçlanmaktadır.

Normal koşullarda paketleme işleminden geçirilerek tüketiciye satılan bir ürünün üretici ve market fiyatları arasındaki farkın azami yüzde 50 civarında olması beklenir. Buna karşın ülkemizde bu oran asgari yüzde 200’ler civarında seyretmektedir.
Nitekim Türkiye Ziraat Odaları Birliği’nin (TZOB) düzenli olarak yaptığı piyasa araştırmasına göre, Kasım ayında, üretici ve market fiyatları arasındaki fark yüzde 400’e ulaştı. Ürün grupları itibarıyla bakıldığında ise bu oran yaş sebze ve meyvede yüzde 400.2, kurutulmuş ürünlerde yüzde 302.1, baklagillerde yüzde 250.9 pirinçte yüzde 202.8’lere ve hayvansal ürünlerde yüzde 206’lara kadar çıktı.
TZOB, Ekim ayı Fiyat Bülteni’nde üretici ve market arasındaki fiyat farkı yüzde 309 olarak açıklanmıştı. Ürün grupları itibarıyla bakıldığında bu oranın yaş sebze ve meyvede yüzde 309.4, kurutulmuş ürünlerde yüzde 285.3, baklagillerde yüzde 244.7 pirinçte yüzde 198.8’lere ve hayvansal ürünlerde yüzde 204.2’lere kadar çıktığı belirlenmişti.
Buğday üretimindeki düşme devam ederse, 'ekmek krizi' baş gösterebilir
Türkiye'de en fazla üretilen tarımsal ürün buğdaydır.

Buğday ise toplum beslenmesinde en ucuz ve en çok tüketilen gıda olan ekmeğin ana hammaddesidir.

Günlük enerji ihtiyacımızın ortalama yüzde 40’ını ekmekten alıyoruz.

Günlük kişi başına ekmek tüketimi 350-400 gram civarında. Düşük gelirli ailelerde bu rakam 800 grama kadar yükseliyor. Bu durumda günlük enerji ihtiyacının yarıdan fazlası, yüzde 56'sı, ekmek aracılığıyla karşılanıyor.
Yetişkin bir insan günde 300 gr. Ekmek tükettiğinde ihtiyacı olan proteinin % 40’ını, demirin % 35’ini, kalsiyumun %40’ını, B vitamininin % 45’ini karşılayabiliyor.

Kriz dönemlerinde ekmek tüketimi artıyor. Türkiye'nin önde gelen ekmek firmalarından birinin yetkilisinin saptamasına göre son krizde ekmek tüketimi yüzde 10 oranında artmış bulunuyor.

Büyük kentlerde artış, "varoş" olarak nitelenen semtlerde çok daha yüksek. Bu durum, insanların giderek sağlıklı beslenme yerine "ekmekle karın doyurduklarını" gösteriyor.

Ancak, buğday üreticisi zarar ediyor...

Zarar ettikçe üretimi sürdürmekte zorlanıyor...

Çiftçi bu sürecin sonunda üretimden çekilirse, zarar gören yalnız çiftçi değil, toplumun tümü olacak.

Bugün ekmekle karın doyururken, yarın belki onu da bulmakta güçlük çekebiliriz.

Besici üretimden çekiliyor, Türkiye’de et açığı artıyor
2007 yılında Türkiye’de 11 milyon 458 bin 128 büyük baş hayvan vardı. Bunlardan sığır sayısı 11 milyon 36 bin 753’tü.

TÜİK'ten yapılan açıklamaya göre 2008 yılında büyük baş hayvan sayısı bir önceki yıla göre yüzde 1,58 azalarak, 10 milyon 946 bin 239'a düşmüştü. Büyük baş hayvanlardan sığır sayısı da yüzde 1,6 azalarak 10 milyon 859 bin 942 baş olmuştu.

2009 yılında da büyükbaş hayvan sayısında yüzde 1.2 azalma görüldü. Buna göre toplam büyük baş hayvan sayısı 10 milyon 811 bin 165, toplam sığır sayısı ise yüzde 1.3 oranında azalma ile 10 milyon 723 bin 958'e düştü..

2010 yılında başlatılan et ithalatı nedeniyle fiyatların aşırı bir şekilde düşeceği endişesine kapılan üreticilerin önemli bir bölümü ellerindeki besi hayvanlarını kesime gönderirken bunların yerine yenilerini koymadılar. Bu da, resmi rakamlar açıklanmamış olmasına karşın besi hayvanı sayısındaki düşüşün 2010 yılında da sürdüğünü gösteriyor.
Hayvancılık sektöründe girdi fiyatları ile üretim fiyatları arasında açılan makas nedeniyle süt hayvancılığı da zarar gördü. Sektör temsilcilerine göre, 2008-2009 yıllarında 300 bin baş süt veren inek kesildi.
Yine TÜİK rakamlarına göre, koyun sayısı 2008 yılında bir önceki yıla göre yüzde 5,84 azalarak 23 milyon 974 bin 591 başa, keçi sayısı ise yüzde 11,02 azalarak 5 milyon 593 bin 561 başa düşmüştü.

2009 yılı sonu itibariyle koyun sayısı bir önceki yıla göre yüzde 9,3 azalarak 21 milyon 749 bin 508 baş, keçi sayısı ise yüzde 8,3 azalarak 5 milyon 128 bin 285 başa geriledi.

2010 yılında kurban bayramı dolayısıyla yaşanan küçük baş hayvan sıkıntısı bu azalmanın devam ettiğini gösteriyor.

Bu olumsuz gelişmelere bağlı olarak 2008 yılında kırmızı et üretimi, bir önceki yıla göre yüzde 16,18 oranında azalarak 482 bin 458 ton olmuştu.

2009 yılına gelindiğinde kırmızı et üretimi, 2008 yılına göre toplamda yüzde 14,5 oranında azalarak 412 bin 621 ton olarak gerçekleşti.

Aynı yıl içerisinde sığır eti yüzde 12,2, koyun eti yüzde 22,9, keçi eti yüzde 15,1 ve manda eti yüzde 24,6 azaldı.

2010 yılında başlayan et ithalatı dolayısıyla bu rakamın daha aşağı düşeceği kesindir.
Ancak burada belirtilmesi gereken bir önemli sorun vardır.

Türkiye’de resmi kırmızı et üretimi 412 bin ton olarak açıklanırken, kırmızı et tüketimi 1.2 milyon civarında görünmektedir. Yani resmi kırmızı et üretimi ile tüketimi arasındaki fark yaklaşık 3’e 1 oranındadır. Oysa 2010 yılına gelinceye kadar Türkiye’ye doğrudan kırmızı et ithalatı yapılmıyordu. Bu durumda aradaki farkın kaçak hayvan girişi ve kayıt dışı üretim yoluyla kapatıldığı ortaya çıkmaktadır. Başka bir deyişle Türkiye’de tüketilen kırmızı etin yaklaşık üçte ikisi kaçak hayvan ve kayıt dışı üretim yoluyla sağlanmaktadır.
Hayvancılığa verilen destek artmazsa, et açığı daha da büyüyecek
Bu olumsuz tablonun tersine çevrilebilmesi için yapılması gereken bir çok şey var. En başta girdi fiyatlarındaki artış nedeniyle ortaya çıkan aşırı üretim maliyetini geriye çekmek. Bunun yolu da desteklerin artırılmasından geçiyor.

Aksi takdirde et açığının artması kaçınılmaz görünüyor.

Nitekim, Devlet Planlama Teşkilatı'nın (DPT) verilerine göre, gerekli önlemlerin alınmaması durumunda 2015 yılında ülkemizde 170 bin ton civarında bir et açığı oluşacak. 
İthalat, besiciliğe en büyük darbeyi vuracak
Et konusunda yaşanan sıkıntılar sonucu et arzı azaldı ve fiyatlar arttı.

Bu durumda et ithalatı yapılması gündeme geldi.

Peki, et ithalatı yapıldığında ne olacak?

Birincisi, elindeki malı zararına satan üretici, ithalatın devam edeceğini düşündüğü için yerine yenisini koymayacak. Bu da zaten azalmakta olan hayvan sayısında büyük bir düşüşe yol açacak ve ülkeyi sürekli et ithalatına mahkum edecek.

İkincisi, ithal edilen et ile yerli et üreticisi arasında haksız rekabet koşulları oluşacak. Çünkü, görünüşte yerli ete rağbet ucuz ithal ete göre daha fazla olacaktır. Ancak satış noktalarında hangi etin ithal, hangisinin yerli olduğu konusunda bir kargaşa yaşanacak.

Yapılması gereken ise şudur:

Türkiye'de et fiyatlarının kalıcı olarak düşürülebilmesi için hiç vakit kaybetmeden yukarıda belirttiğimiz önlemler alınırken, bu arada et fiyatlarının makul seviyeye çekilmesi için besiciyi eti zararına satmaya zorlayacak tedbirler yerine aracı karını düşürmeye yönelik önlemler alınmalıdır. Bunun için de et ithalatı durdurulmalı ve Tarım Bakanlığı'nın belirttiği gibi spekülatif kâr elde etmek isteyen bir kesim varsa bu kesime karşı önlem alınmalıdır. Bilinmelidir ki, bu kesim, zaten varlık-yokluk mücadelesi veren üretici kesim değildir.
Tarımsal büyümedeki yavaşlama, istihdamı da olumsuz etkiledi

Türkiye'de 2007 ve 2008 yıllarında üreticilerin içine düştükleri ekonomik sıkıntılar ve kuraklık nedeniyle tarımsal istihdamda önemli bir azalma görüldü. Bu süreçte 1.5 milyon üretici tarımı terk etti. Ancak 2009 yılında ekonomik krizin sanayi, inşaat ve hizmet sektörlerini vurması üzerine kısmi bir “tarlaya dönüş” olgusu yaşandı.

2009 yılında Türkiye ekonomisi rekor düzeyde düşerken tarımsal üretimde artış görülmesinin nedenlerinden biri de budur.

Ancak, 2010 yılında bu eğilim tamamen durmuş görünüyor.

Bunun en büyük nedeni, yukarıda ortaya koyduğumuz tablodur.

İçinde bulunduğumuz 2010 yılında istihdamı artırmaya yönelik bazı önlemler alındı; ama maalesef tarım sektörü bu açıdan gözardı edildi.

Oysa, yalnızca GAP sayesinde tarımda 2 milyon kişi istihdam edilebilirdi
Bilindiği gibi GAP'ın 2010 yılında bitirilmesi gerekiyordu. Ancak halen sulama projelerinin gerçekleşme oranı yüzde 15 civarındadır.

Resmi rakamlara göre, proje bitirilmiş olsaydı, bölgede toplam tahmini istihdamın 3.3 milyon kişi olması, bunun yaklaşık olarak 2 milyonunun tarım sektöründe çalışması öngörülmekteydi.

2010 yılında sebze ve meyveyi neden pahalı yedik?
2010 yılının bir özelliği de sebze ve meyve fiyatlarındaki görülen önemli artışlar oldu.

Yukarıda belirttiğimiz gibi bu artışlar, büyük ölçüde ürünün üreticinin elinden çıkmasının ardından gerçekleşti.

Türkiye'de sebze meyve üretimi son yıllarda gelişen ve ülkeye önemli miktarda istihdam ve döviz sağlayan bir sektör durumundadır.

Ancak bu sektörün iki "kanayan" yarası vardır:

Bunlardan birincisi, üreticinin elinden çıkan sabzenin tüketiciye ulaştığında fiyatının katlanarak artması...

Diğeri ise sektörün büyük ölçüde kayıtdışı olmasıdır.
Türkiye'de sebze meyve ticaretinde kayıtdışılık oranının yüzde 70' varması, bundan dolayı devletin uğradığı salt vergi kaybının 5 milyar doları bulması, Türkiye'de yaş sebze ve meyve ticaretinin düzenlenmesi açısından bazı önlemlerin alınmasını gündeme getirmektedir.

Bu önlemlerin başında ise Hal Yasasının'nın sık sık değiştirilmesi gelmektedir.

Ancak, bu düzenlemeler, bugüne kadar beklenen iyileşmeyi sağlayamamıştır.

Bunun en büyük nedeni olarak 'rekabet eksikliği' gösterilmektedir.

Piyasada, rekabetin eksik olduğu bir gerçektir; ama bu rekabet eksikliği, ileri sürüldüğü gibi toptancı hallerindeki komisyonların yüksekliğinden ya da komisyoncunun aşırı kâr etmesinden değil, ürünün piyasaya çıkmasından önce üreticinin örgütsüz ve güçsüz, aracı ya da nihai satıcının ise kolaylıkla fiyat belirleyebilecek konumda olmasından kaynaklanmaktadır.
Hal komisyoncusunun esas işlevi üreticinin sattığı ürünü belirli bir komisyon karşılığında nihai satıcıya intikal ettirmektir. Nitekim, hal komisyonu yüzde 8 civarındayken, ürünün üreticiden tüketiciye ulaşması sürecinde yüzde yüz ile iki yüz oranında artışlar olabilmektedir. Yani esas fiyat artışı, ürünün halden çıkmasından sonra gerçekleşmektedir. Hal yasasında son yapılan değişikliklerle ürünün hale girmeden bildirim yapılması usulünün getirilmesi, bu nedenle sorunu çözmeyecek, daha da derinleştirecektir. Çünkü hallere giren ürün hiç olmazsa burada oluşan fiyattan satılırken, ürününü bahçede ya da serada satmak durumunda olan üreticinin birleşerek fiyat belirlemesi daha da zor hale gelecek, dolayısıyla pazarlık imkanı azalacaktır.
Bu nedenle, bu alanda esas görev, üretici örgütlerini geliştirme görevini üstlenmesi gereken kamu yönetimine düşmektedir. Ayrıca piyasada etkili bir kamusal düzenleme ve denetleme gerekmektedir.

Konuya bu açıdan yaklaşıldığında, gerçekleştirilen son yasa değişikliğinde de yukarıda kısaca belirtilen saptamaların tam tersi yönde bir yaklaşımın egemen olduğu görülmektedir. Yani; kayıtdışılığın önlemi, sistemi daha "liberal" hale getirmek ve halleri "özelleştirmek"te aranmaktadır. Dolayısıyla denetim daha güç hale gelmektedir. Bunun en açık örneği Sanayi ve Ticaret Bakanlığı ile müdürlüklerinin devre dışı bırakılmasında görülmektedir.

İkinci olarak da, meyve ve sebze fiyatlarındaki anormal artışlar, hallerdeki komisyon oranlarının yüksekliğine bağlandığı için, bu oranlarda cüzi bir azaltmaya gidilme yoluyla aşırı fiyat artışlarının önlenebileceği düşünülmektedir.

Ayrıca yeni yasa, tekelciliğe karşı olmayı, kamu yönetimini etkisizleştirme olarak görmekte ve böylece gerçek bir tekelleşmenin yolunu açmaktadır.
Ayrıca toptancı hali dışında alınıp satılan malların bildiriminin yapılmaması ya da eksik yapılması durumunda öngörülen cezalar da caydırıcı olmaktan uzaktır. Bu durumlarda rayiç fiyat üzerinden belirlenen satış bedelinin yüzde 25'i oranında bir ceza öngörülmektedir. Kaçak oranının yüksekliği ve yakalanan kaçak oranının düşüklüğü göz önüne alındığında bu madde caydırıcı olmak bir yana, kaçağı teşvik dahi edebilir.
Biyogüvenlik Yasası, beklentileri karşılamadı
2010 yılının en çok tartışılan konularından biri de GDO ya da Transgenik Ürünler adı verilen genetiği ile oynanmış organizmaların üretimi ve ithalatı ile ilgili yasa ve yönetmelikler oldu.
Resmi açıklamalara göre, ülkemizde GDO'lu ürün resmen üretilmemektedir.

Geçmişte ithal edilen bazı tohumların üretimde kullanıldığı yönünde iddialar olmakla birlikte, bu yönde bilimsel bir kanıt bulunmamaktadır. Ancak, bu noktada, ülkemizde bu konuda denetim ve araştırmaların yetersiz olduğu da belirtilmelidir.
Dünyada en çok üretilen ürünler soya fasulyesi, mısır, pamuk ve kanoladır.

İşin ilginç yanı, bu ürünler, Türkiye'nin genelde üretim açığı bulunan ve ithal ettiği ürünlerdir.

Örneğin, soya fasulyesinde Türkiye'nin tüketimi 2 milyon tonun üzerinde olduğu halde, üretimi ancık 40-50 bin tondur. 2008 yılında 1 milyon 240 bin ton soya fasulyesi ithal edilmiştir.

Mısır'da ihtiyacımız olan yaklaşık 5 milyon tonluk üretimin bu yıl da sağmanamamış olması nedeniyle 1 ile 2 milyon ton arasında mısır ithal edilecektir.

Yine pamuk üretiminde ve kanolada üretim açığı vardır ve bu ürünler de ithal edilmektedir.
Söz konusu ürünlerin en büyük ihracatçılarının aynı zamanda en büyük GDO üreticileri olduğu dikkat çekmektedir.

Bu ülkelerin Biyogüvenlik konusunda oluşturulan uluslararası anlaşmalara taraf olmamaları ve herhangi bir uluslararası denetimi kabul etmemeleri de dikkat çekici bir başka husustur.
Türkiye, 1997 yılından bu yana Cartagena Biyogüvenlik Sözleşmesi'ne taraftır.

Bu sözleşme uyarınca 2003 yılında yürürlüğe giren Cartagena Protokolü'nü de 2004 yılında kabul etmiştir. O tarihten bu yana hazırlaması gereken Biyogüvenlik Yasası'nın sonunda TBMM'den çıkmış olmasını, bu zamana kadar gecikmesi ile ilgili eleştirimizi belirterek, olumlu buluyoruz.
Çıkarılan yasanın amacı, GDO'lu ürünlerin "risklerinin engellenmesi", "insan, hayvan ve bitki sağlığı ile çevrenin ve biyolojik çeşitliliğin korunması", "biyogüvenlik sisteminin kurulması" olarak belirlenmiştir.

Buna karşılık, mevcut yasa, belirli koşullar dahilinde de olsa GDO'lu ürün ithalatını serbest bırakmakla, Türkiye'nin bu ürünlerde üretim açığını giderme olanağını büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Çünkü ithal ettiğimiz ürünler, o ürünleri yetiştiren ülkeler tarafından sübvansiyon yoluyla deseklenmektedir. Özellikle GDO'lu ürünlerin yaygınlaştırılması için bu ürünlerde sübvansiyonlar daha fazladır.
Bu koşullarda, GDO'lu ürünlerin belirli koşullar altında bile olsa ithalatının serbest bırakılması, söz konusu sübvansiyonlu ürünlerle üreticilerimizin rekabetini imkansız hale getirmektedir.

İbrahim YETKİN

Genel Başkan

Yüklə 125,5 Kb.

Dostları ilə paylaş:




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə