Ahmed hulûSİ’de kavramlar g av. Asuman bayrakçI



Yüklə 1 Mb.
səhifə6/13
tarix01.12.2017
ölçüsü1 Mb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   13

(MUTLAK KANUN KOYUCU)

(ZÂT)

HERŞEYİ KADERİYLE

(O SÛRETİN ŞARTLARI İÇİNDE)

HALK ETMİŞ VE VAREDİŞ

GAYESİNİ(TASARIMINI)

ONA KOLAYLAŞTIRMIŞTIR

Biraz önce vurgulamıştım ki; hangi özellik ve mânâları ortaya koymayı murad ettiyse, o özellik ve mânâlara uygun sûretlere bürünmüş ve o sûretlerin kendi şartları içinde bir takım fiilleri ortaya koyma yoluna gitmiştir.

Varlık, orijininde, zâtı itibariyle O mutlak varlık olmasına rağmen, o sûretlerin şartları içinde o fiilleri ortaya koymuştur.

İş bu yüzdendir ki, "İlâhi kanunlar" denen evrende geçerli sistem, o muhteşem mekanizma:



"Velen tecide lisünnetallahi tebdilâ."

"Allah`ın varediş sisteminde, kanunlarında, asla değişiklik olmaz!" (48/23 )

âyetinde belirtilen bir biçimde asla değişmez!.



"Doğa kanunu" da diyebileceğin “sistem”, 0 mutlak kanun koyucunun, sistem oluşturucunun dilediği bir biçimde hükmünü icra eder.

Yani, bir diğer anlatım ile;

Sebepler âlemi içinde yaşanılmaktadır... Varlık, tümüyle O`nun varlığından ibaret olmasına rağmen, yaşam tarzı, "O"nun içinde bulunduğu sûretin şartlarını yaşaması, ortaya koyması dolayısıyla, "Hikmet âlemi veya sebepler âlemi" biçiminde bir oluşum meydana getirmiştir.

Bundan dolayı da her birim, kendi yapısının, varoluş kapasitesinin içinde bir takım şeyleri oluşturmak mecburiyetindedir.

İşte, her bir birimin, takdir edilmiş bulunan bir özellik ve mânâyı ortaya koyması:

" Biz her şeyi kaderiyle halkettik". (Kamer 49)

âyetinde vurgulanmıştır.

Ayrıca, bu hususu izah eden önemli bir açıklama da, Rasûlullah tarafından şöyle açıklanmıştır:

"Herkes ne için yaratıldıysa ona o kolaylaştırılır!."

Yani, hangi gaye için meydana getirildi ise o birim, o gayeye göre programlanmıştır. O programın gereği de, gereğini yapmak da ona kolay gelir ve onu yapar!.

Bu gerçeği bilmeyen, birime dışarıdan bakan kişi ise, "bu kişinin kendine özgü bir iradesi var ve bu irade ile bunları yapmaktadır." deyip; orada bir irade-i cüz`ün olduğunu var sayar... Halbuki, o, irade-i cüz denen şey, gerçekte, irade-i Küll`ün tâ kendisidir.

Külli programın, o birimden ortaya çıkması hâlinde aldığı isim "irade-i cüz"dür.



TÜM VARLIK

MUHAMMED’İN HAKİKATİ”

İÇİN (AKL-I EVVEL İÇİN)

TASARLANMIŞTIR

Dünya ve içinde var olan her şey, insan için bir oyun ve oyalanmadan başka bir şey değildir...

Bütün bu varlık, "Hakikat-ı Muhammediye" denilen, Hazreti "Muhammed`in hakikatı" denilen, kendini seyreden "Akl-ı Evvel" için dilenilmiş, tasarlanmış, sûretlenmiş bir yapıdır.



ALLAH, ÖNCE

KÂİNATIN VAROLUŞUNDAKİ

ANA MÂN”YI

(HZ. MUHAMMED’İN RUHUNU)

YARATMIŞTIR

Bu anlattığım Ruhun beyinden meydana gelişi, ruhun beyinden meydana gelişi ve “alâk”tan meydana gelişi “Hz..Muhammed Neyi Okudu” isimli eserimizde var ayrıca merhum Elmalılı Hamdi Yazırr’n Kur’ân tefsirinin 4 cü cildinin 2324 cü sayfasında bu anlattıklarımızın doğrıuluğunu teyid eden bilgileri bulabilirsiniz.. Kezâ sayın değerli Süleyman Ateş’in “Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefisiri” isimli eserinin 3 cü cildinin 412.ci sayfasına da bu konu için bakabilirsiniz. İmamı Gazali "Ravzatüt Tâlibin" isimli eserinde bu konu ile ilgili şöyle der.

Rasûlullah efendimizin ruhu da anneleri tarafından dünyaya getirilmeden önce mevcut ve yaratılmış değildi.

Şimdi burada duralım…

Rasûlullah efendimizin ruhu” diye bahsedilen şey, bu bedenden meydana gelen ve bu bedenin devamı olan, boyutuna göre bir tür fiziksel olan ruh beden…

Rasûlullah efendimizin ruhunun kendisinden ve evrenin varoluşundan önce varolmasından önce varolmasının anlamı Hz Rasûlullah’ta açığa çıkan ana mânâ demektir bu ana mânâ, işte bütün bu varlığı meydana getiren “RUH” adlı melekte mevcut olan İLİM demektir.

Bu ilmin bireyselliğe dönüşerek Hz Muhammed’den açığa çıkması ve Hz. Muhammed’in ebedi yaşamını meydana ettirecek bedenini oluşturması yine “RUH” adıyla anlır.

Yani “RUH” bir birimin ölümden sonraki yaşamını devam ettiren bedeni anlamına gelir; bir de, bir şeyin anlamı-mânâsı anlamına gelir.

İşte, ”ilk Hz. Muhammed’in ruhunu Allah yaratmıştır” demek, bu “Kâinatın varoluşundaki ana mânânın oluşturulması” demektir.



O “NOKTA”

(HAKİKAT-İ MUHAMMEDİYE)

ŞUURLU BİR ÇEKİRDEKTİR

VE “O”NUN İLİM

MERTEBESİNDE İLMÎ AÇILIMI

İLE “MELEKÛT ÂLEMİ”

MEYDANA GELMİŞTİR

İsmi “ALLAH” olarak bildirilen, her türlü beşeri anlayış ve kapsamsal kavramın ötesinde olarak, yalnızca “HU” yani sadece “O” olarak tanımlanır (ki bu boyuta “âlemi lâhut” da tabir edilir).

HU”, evren içre evrenleri, ilminde, ilmiyle, bir “NOKTA”dan yaratmıştır!

O “nokta”, “HU” zamiriyle işaret edilenin, ilminde açığa çıkardığı özelliklerinin varlığıyla var kılınmış şuurlu bir çekirdektir (heyûla); “Hakikati Muhammedî”dir (âlemi ceberûttur)!.

Algılanan ve algılanamayan, bilinen ve bilinmeyen her şey, bu şuurlu ve bilinçli “NOKTA”nın varlığındaki isimlerin işaret ettiği özellikler ile gene ilimde varolmuş “ilmî suret”lerdir.

Bu “nokta”nın ilim mertebesinde ilmî açılımı ile “melekût âlemi” meydana gelmiştir ki bu mertebe, evren içre evrenlerin meydana geldiği “salt enerji okyanusu”dur. Burada çokluktan, çokluğa ait sayısallıktan ve birimsellikten söz edilemez!.

Buraya kadar açıklanan durum, Hazreti ÂLİ’nin “bu AN o AN’dır” işaretinin ihtiva ettiği “nokta”dır; ki bu, ezelden ebede böyledir ve hiç değişmez!.

İşte bu “nokta” içinde, “nokta”nın varlığındaki Allah isimlerinin, değişik bileşimler hâlindeki açığa çıkışları ve bunların yapıları gereği algılamaları, “GÖRESELLİĞİ” ve çokluk (kesret) kavramlarını oluşturmuştur (nâsut âlemi).



RABBİNİN VARLIĞINA ŞEHÂDET

EDEBİLEN BİR “ANA PROGRAM”LA

YARATILAN “İNSAN”IN DÜNYADAKİ

GÖREVİ, BU “İSLÂM FITRATI

PROGRAMI”NA UYGUN YAŞAMAKTIR

“Fıtrat Dini”, yaratılış programına kayıtsız şartsız uyum zorunluluğudur!



İşte bu sebeple Adem ve O‘nun nesli olan bütün insanlar, yer yüzünde her an bu ilâhi isimlerin mânâlarını ortaya koymak, açığa çıkarmak sûretiyle, “Fıtrî Hilâfet” görevini îfa etmektedirler; ki bu “Fıtrî Hilâfet” görevini yerine getirmesi de insanın, detaylarını “Hz. MUHAMMED NEYİ OKUDU” isimli kitapta açıkladığımız bir biçimde “İnsanın İslâm fıtratı üzere Dünya‘ya getirilmesi”dir



Her insan İslâm Fıtratı üzere doğar...”

Yani, “insan”, Allah‘a kulluğunu ifa etmek üzere, Allah‘ın isimlerinin mânâlarını çeşitli şekillerde ortaya koymak üzere programlanmış olarak meydana gelir... “Daha sonra annesi-babası, onu Mecûsi, Nasrâni, Musevi, Müslüman yapar”... Ama neticede her insan, İslâm fıtratı üzere gelir... Eğer “fıtrat” konusunu “Hz. MUHAMMED NEYİ OKUDU” kitabından okumamışsanız, mutlaka okumanızı tavsiye ederim..

İşte, bu “İslâm Fıtratı” varlığındaki esmâ-i ilâhi’den dolayıdır... Bilse de bilmese de, idrâk etse de etmese de, gereğini yaşasa da yaşayamasa da...



EVRENDE UYGULANMIŞ

İŞLETİM SİSTEMİ”NİN

UYGULANARAK

İNSAN”IN YARATILMASI



(“BEYAN’IN TÂLİMİ”)

MİKRO ÂLEM OLAN “İNSAN”,

EVRENDE UYGULANMIŞ OLAN

İŞLETİM SİSTEMİ

AYNEN UYGULANMAK SURETİYLE

(“BEYÂNIN TÂLİMİYLE)YARATILMIŞTIR

Rahman, Kur’ân’ı tâlim etmiştir!. Bu tâlim işlemi, bir sistem ve düzen ile tüm evren içre evrenlerin meydana gelişini oluşturmuştur!.

Buradaki anlamıyla “Kur’ân”, Zâtın, sıfat ve esmâsıyla kesret (çokluk) âlemine tenezzülü; bu sûretle algılanan ve algılanamayan her şeyin, elbette ki “cin” (tüm görünmez varlıklar) ve insanlığın oluşumunu sağlamasının genel adıdır.

Evrenlerde, her zerrede, her an, ismi “Allah” olanın, ilmi değişik isimler altında açığa çıkmakta; bu açığa çıkış ile de, irade sıfatı kudrete dönüşerek her an yeni bir birimi yaratmaktadır!.

Genetik kodları her ne kadar maymunun gelişmişi olan “insansı” ile büyük bir benzerlik gösterse de; ister mutasyon deyin ister melekî etki, neticede ilmi ilâhi sonucu yoktan var edilmiş, yokken var edilmiş bir tür olarak yeryüzünde “insan” meydana gelmiştir!.

Bu meydana geliş dahi “BEYÂN” sonucu oluşmuştur!.

Beyân”, varlığını oluşturan programın, “işletim sisteminin” adıdır, tanımlamasıdır!. “Beyânın talimi” demek, evrende uygulanmış olan işletim sisteminin aynen uygulanarak insanın yaratılması demektir... Ki bu da doğal olarak “Sünnetullah”ın sonucudur!.

Bu oluşum makrodaki programın aynen mikroya uygulanması suretiyle oluşmuştur!

Bu yüzden, “zerre küllün aynasıdır” denmiştir!.

Bu yüzden, evren makro, insan mikro olarak tanımlanmıştır.

Biz de buna “beyin mikrokozmostur” diyerek işaret etmiştik uzun yıllar önce.



Evrenler, tüm derinliği, boyutsallığı ile, nasıl, ismi Allah olanın, sıfat ve esmasının, mertebeler ve terkipler halinde açığa çıkışı ise, aynı şekilde, talim edilmiş olan, yani bir programla oluşturulmuş insan da, o mertebeleri bünyesinde barındıran mikro âlemdir.

Şahı Velâyet Hazreti Âli,sen kendini küçük âlem sanırsın, oysa âlemi Kebîr sensin” diyerek bu gerçeğe 1400 yıl önce dikkat çekmiştir!.

Ne yazık ki, her şey hep mecazlar, benzetmeler, misâllerle anlatıldığı için, işin gerçeği hep örtülü kalmıştır!.

Kur’ân ve insan ikiz kardeştir” uyarısının arkasında da burada anlatmaya çalıştığım işte bu gerçek yatmaktadır.

Rahman Kur’ân’ı tâlim etti” âyetindeki “Kur’ân” isminin anlatmak istediği kavram ile, bugün elimizdeki “mukaddes kitap”tan algıladığımız mânâ, aynı kavram değildir.

Bu âyette geçen “Kur’ân”, ismi Allah olanın, evreni, yani orijin “ANA KİTABI” oluşturmuş olduğu sistem ve düzenin, oluşum ve işletim programlamasıdır. Bu oluşumun adıdır Kur’an!. İnsan dahi aynı sistem ve düzenle var olduğu için de, evrenin mikrosu ya da ikiz kardeşi olarak tanımlanmıştır, ve ona gelen Kitap da aynı isimle isimlendirilmiştir!.

Rasûlullah aleyhisselâmın evrensel sistemi “OKU”ması (IKRA) ise, Kur’ân’ın kendisine inzâli olarak anlatılmıştır!. “Kur’ân bir defada inzâl oldu” gerçeği bu durumu anlatır.

Bu “OKU”manın vahiylerle tafsil yollu topluma nakliyle de bildiğimiz “Kur’ân” oluşmuştur. Kur’ân, bilgidir! Kağıt veya deri veya sayfa değil!.

İnsan, taklitten, ezber ve şartlanma yollu edindiği bilinçsiz bilgiden arınıp; hakikatini sorgulayıp, elde ettiklerini değerlendirebilirse, kendisine “Allah ahlâkıyla ahlâklanma” yolu açılır.




RİCAL-İ GAYB

(GÖREVLİ ALLAH VELİLERİ)

(MÂNEVİ YÖNETİCİLER ORDUSU)

İdare mekanizması, dediğimiz "Ricâl-i Gayb", yani görevli kişilere gelince...



"Ricâl-i Gayb"; dünyadaki toplumların idaresiyle görevli gizli Allah velileri...

Bu Evliyaullahın belli rütbeleri vardır. Kendi aralarında mertebeleri vardır...

Zamanın "Gavs"ı vardır. Bu Gavs`ın iki görevli yardımcısı vardır. "Kutbul Aktâb" ve "Kutbul İrşad".

Bunlardan sonra, varlıktaki dört ana yapıda tasarruf eden 4`ler, Dört Kutub, "Aktâbı Erbaa" vardır.

Ondan sonra, 7`ler vardır.

Ondan sonra 12`ler, 40`lar, 300`ler var ki, bunlar 313 kişidirler, 300`ler diye geçer. Sonra 700`ler, ondan sonra 1200`ler ve ondan sonra da 124.000 kişilik umumi bir görevli ordusu vardır ki buna "mânevi yöneticiler" ordusu denilir.



Dünyadaki toplumların idaresiyle görevli gizli Allah velileri.



Mânevî görevliler diye bilinen “ricâl-i gayb” iki guruptur;

A - Karar organı

B - İcra organı

“Divân-ı Kebir”in tabîi başkanı Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemdir. Onun gelmediği toplantılarda ise, şayet var ise o devrin “İnsan-ı Kâmil”i, yoksa zamanın “Gavs”ı başkanlık görevini ifa eder.

“İnsan-ı Kâmil” her asırda bulunmaz. “Gavs” ise her asırda vardır ve kıyâmete kadar sürekli, bir kişi, o görevi ifa eder.

İnsan-ı Kâmil” rütbesi, en üsttür ve birkaç asırda bir o rütbeye nail kılınmış kişi gelir yeryüzüne.

Müceddid-i zaman” yüzyılda bir gelir. Dinin, o günün insanlarının anlayışına göre yenilenmesi görevini ifa eder. O da divân ehlindendir. Son müceddid de “MEHDΔ lâkabıyla bilinen Zât-ı kirâmdır. Aynı zamanda “İnsan-ı Kâmil”dir Mehdî!.

Gavs, hem Rasûlullah Aleyhis-selâm katılmadığı zamanlarda divân başkanlığı yapar, hem de icra organının başıdır.

Kutb-ül İrşâd tamamiyle, çeşitli burçlardan, bilinen ve bilinmeyen sayısız yıldızlardan gelen tesirler üzerinde görev yaparak, bunlardaki sayısız mânâların gereğinin yeryüzünde mevcûd insanlar ve cinler üzerinde açığa çıkması hususunda çalışır.

Kutb-ül Aktâb ise, Gavs’tan çıkan emirleri çeşitli ilgili mercilere dağıtır. Divâna katılan Cin’lerin evliyâsı dahi emirleri Kutb-ül Aktâb’dan alırlar.

İcra Organı ise bir tür ricâli gayb ordusudur.

Divân’ın kararlarının tatbikiyle görevlidirler.

Bu ordunun Başkumandanı “Gavs”ı zamandır. Tâbiri câiz ise genelkurmay başkanı durumunda olan “Kutb-ül Aktâb”dır!.



RİCALİ GAYB denilen yüksek mânevi güç sahibi kişiler, "irşad kutupları" dahi çoğunlukla, yeryüzüne çeşitli ilimleri, güçlü beyin dalgaları ile yayarlar... Ve bu yayınları almaya istidatlı beyinler tarafından bu dalgalar alınarak değerlendirilir...

Belirli konuların dünya üzerinde, hem de birbirinden habersiz kişiler tarafından algılanarak yürürlüğe konulması; hep bu şekilde güçlü yönetici beyinlerin yaptıkları yayınlardan ileri gelmektedir... Hattâ çeşitli modalar bile dünya üzerine hep bu şekilde yayılmaktadır, diyebiliriz... Bu hususlar, değerli âlim ve ârif Muhyiddin A`rabi tarafından "Fütuhatı Mekkiye" isimli eserinde benzetme yollu anlatımla kısmen açıklanmıştır... İsteyenler o esere bakabilirler.



ALLAH

O GÖREVLİ VELİLERDE

TECELLİ ETMEK

SURETİYLE, BU ÂLEMDE,

İÇİNDE YAŞADIĞIMIZ

BOYUTTA TASARRUF EDER

Bu zevâtı da, dışarıdan kimse tanıyıp bilemez! Bunlar gizli kişilerdir.. Bunların görevleri konusuna ileride değineceğim bir miktar...

…..

Evet, bu mânevi görevliler, bütün bu oluşta, tasarrufa sahip olan kişilerdir.



Olayı, sakın "Yukarıda bir tanrı var. O`ndan bilmem kimlere mesaj geliyor da, onlar da diğerlerine iletiyorlar." şeklinde anlamayalım...

"Allah`ın Ehadiyet"ni, "İhlâs" sûresini izah ederken;

Yukarıda bir tanrı yok, dedik! O, tüm varlığın özünde!

Cenâb-ı Hak, varlık üzerindeki tasarrufunu, bu âlemde melekler ve özlerinde olduğu bu veliler vasıtasıyla tatbik eder!

Burayı çok iyi anlamak lâzım.

"Allah böyle diledi, böyle yaptı, böyle tasarruf etti" dediğin zaman, yukarıdaki bir tanrı oradan buraya yönelik olarak böyle tasarrufta bulunmuyor!

O, Veli dediğin, "Rical-i Gayb" dediğin, gizli, görevli kişilerin; kişiliği ortadan kalkmış, benlikleri yok olmuştur... Ve onların varlığında tasarruf eden Hakk`ın tasarrufudur bu!

Aklı bu olayı alamayanlar sorar... Hakk`kın direkt olarak gücü yetmiyormu ki, o veliler yani ricali gayb aracılığıyla tasarruf etsin? Hakk`ın gücü yetmiyormu ki melekler aracılığıyla tasarruf etsin!?

Melekler aracılığıyla tasarruf eder ve bu Allah için bir noksanlık oluşturmaz da insanlar aracılığıyla neden tasarruf edemez?

Evet Allah, o görevli velilerde tecelli etmek suretiyle bu âlemde, içinde yaşadığımız bu boyutta tasarruf eder!

Ancak, burada anlattığımız olay, Dünya ve güneş sistemi için geçerli olan bir olay!

Bunun dışındaki sayısız sistemlerde, sayısız varlıklar var. Ve o sistemlerde öyle varlıklar var ki, bunlar insanlardan da üstün! Burayı gözden kaçırmayalım!

İnsan, bu sistem içindeki en mükemmel varlıktır! Yoksa, sadece, bizim Samanyolu dediğimiz Galaksimizde 400 milyar yıldız var. Bunların her birinde de kendine has hayat sistemleri var. Onlara, sadece, "Melekler" deyip geçmiş, detayına girmemişiz...

Dua edelim ki, Allah bize de nasip etsin o arınmayı; o âlemlere geçmeyi, o âlemleri değerlendirebilmeyi kolaylaştırsın!



MÂNEVİ GÖREVLİLERİN

VARLIĞI, HAKK'IN TAKDİRİNİN

VE KUDRETİNİN

AÇIĞA ÇIKMASIDIR

İşte bu görevli olan Zâtlar, gerek bu meleklerden, gerekse cinlerden bir kısmını görevleri icâbı kullanabilirler.

Bazı işler vardır, bilfiil kendileri tatbik ederler, yaparlar...

Bazı işler de vardır ki, onları görevli meleklere veya cinlere yaptırtırlar!

Bu, görevli Evliyaullah dediğimiz zevat, her ayın 14`ünü, 15`ine bağlayan (gökteki ayın) gece toplantı yaparlar.

Buna "DİVAN" toplantısı denilir...

Toplantılarda, dünyanın gidişatı hakkında, çeşitli ülkelerin durumu hakkında, tabii âfetler, doğal olaylar hakkında vs. belli kararlar alırlar.

Bu kararların uygulanması da, o bölgelerin sorumlularına verilir. O bölgelerin sorumluları da, emirlerindeki melekler veya cinleri kullanarak kararları yürürlüğe sokarlar. Bunlar, "DİVAN"da alınan kararları uygulayan görevli veliler "Ricâl-i Gayb" ordusudur.

Diyelim ki...

"DİVAN"da bir karar alınmıştır yıllar önce; Türkiye ile Yunanistan arasında bir savaş çıkacaktır! Bunun sebebi de Egedeki adaların kıta sahanlığı meselesidir.. Bu savaşın sonucu Yunan için hüsran olacak; Türkiye, Yunanistan`ın sebebiyet verdiği bu savaş sonunda hem batı trakya`yı hem de adaları harp tazminatı olarak ele geçirecektir... Ya da, Avrupa şımaracak, Türkiye`yi dışlayacak, daha sonra da Rusya tarafından perişan edilecek; Amerika Rusya karşısında acze düşecektir... gibisinden... Yani, meselâ dedik!

Meselâ, o bölgenin sorumlusu, tuttu diyelim ki, Peron`u etkiledi... Arjantin`de bir karar aldı. O kararın neticesinde de bir takım olaylar cereyan etti.... Veyahut da diyelim ki; Amerika`da bir an Reagan`ı etkiledi, o bir anlık etkilenmeyle, bir karara vardı, imzayı attı. O bir imza, bir karar zaten bütün olayların temel kaynak noktasıdır.

İşte "DİVAN"ın 20-30 yıl öncesinden aldığı bir takım kararlar, görevli veliler tarafından ilgili birimler harekete geçirilmek suretiyle uygulamaya konur... Olayların o kararlar istikametinde gelişmesi oluşturulur... Ve nihayet şartlar tam olgunlaştığında olaylar patlak verir!

Biz dışarıdan baktığımızda, sanırız ki bir anda bu olaylar patladı! Oysa o olayların kökeni çok yıllar öncesine dayanır.. Ve işte bahsettiğimiz "Ricâl-i Gayb" denen zevâtın, Hakk`ın takdirini tahakkuk ettirmesi olayı da böylece gerçekleşir!

Tabii, bunların dışarıdan anlaşılması mümkün değildir..

Nitekim bir açıklama da vardır bu konuda... Rasûlullah Aleyhisselâm şöyle buyurmaktadır:

"Eğer Allah bir olayı takdir etmişse, o an`da kişinin aklını başından alır, kişi fiili işler; sonra da o kişinin aklını ona iade eder.

Bu defa o kişi; "tûh... ben ne yaptım da bu kararı aldım, nasıl oldu da bu fiili işledim" der, pişman olur. Behemahal Allah`ın takdiri yerine gelir!" ...

Şimdi, burada dikkat edin!



"Behemahal Allah`ın takdiri yerine gelir!"

"Allah takdir etti..." gibi konularda, olayı, yukarıda ötedeki bir tanrının, buraya müdahalesi şeklinde sakın düşünmeyin!

Bu işler, bu mânevi görevlilerin varlığı ile, Hakk`ın takdirinin ve kudretinin ortaya çıkması olayıdır!

Ama, dediğim gibi, hiç birimiz bilemeyiz yarın neler getirir; mümkün değil!

Ben burada bir olayı, bir sistemi, çalışan mekânizmayı, bir düzeni anlatmak sadedinde izah ediyorum bunları..



İNSANLIĞA KARŞILIKSIZ HÎBE EDİLMİŞ



BİR BİLGİ VE İŞLETİM SİSTEMİ

TÜM İNSANLIĞIN

"DİN"(SİSTEM") ANLAYIŞINDAKİ

YANLIŞLARI DÜZELTEN,

YAŞAMINI VE DÜŞÜNSEL DEĞERLERİNİ

YENİLEYEN "YENİLEYİCİ"LER

DİN” olgusunun ne olduğunu kavrayamamış, “Tanrı Buyruğu” sanan bir kısım müslümanlar, dar, derinliksiz ve şekle dayalı anlayışlarıyla, düşünce dünyasının varoşlarındaki gecekondularında ömür tüketirlerken; hiç farkında değiller Zamanın YENİLEYİCİSİ’nin neler oluşturmakta olduğundan!.

Çok kısa bir şekilde, anlayışıma göre, bu YENİLEYİCİ’nin işlevine değinmek istiyorum ana konumuza girmeden önce müsaadenizle...

Hicrî 1400 - 1410 yılları arasında görevine başlamış olan (İmam Rabbanî, Saidî Nursî veya Kuşadalı’ya göre) Zamanın Yenileyicisi, o tarihten bu yana, her alanda, bugüne kadar eşine rastlanmamış bir yenileme evresine sokmuştur dünyayı..

Bundan önceki yenileyiciler, tıpkı kavimlerine gelmiş nebiler veya rasûller misâli, klâsik din anlayışındaki itikadî (inançsal) yanlışları düzeltme yolunda işlev ortaya koyarken...

Algılayabildiğim kadarıyla...

Bu defa gelmiş olan Yenileyici, Hazreti Muhammed aleyhisselâmın işlevinin vârisi olarak, tüm insanlığın  yaşamına ve düşünsel değerlerine bir yenileyici olarak görev ifâ etmektedir; gerçek anlamda “DİN” anlayışı yenileyicisi olarak!.

Onun 1980'li yıllardan başlayarak dünya üzerine yaydığı yenileme dalgaları, o frekansı almaya açık beyinler tarafından alınarak, varoluş programlarına (fıtratlarına) göre, çeşitli işlevler şeklinde dünya üzerinde açığa çıkarılmaktadır; büyük çoğunluk veya basîreti yeterli olmayanlar tarafından fark edilemese de... Kimi de olayın bu yönü ile ilgilenmediği için, fark etmemiştir bu işlevi!

İşte bu yenilenme dalgalarını alanların bazıları, gerek Türkiye’de, gerek Amerika’da, gerek Kuzey Afrika veya Doğudaki Müslüman ülkelerde kendilerini “MEHDİ” veya “nezîr” veya “uyarıcı” zannedip, çevrelerine bu imajı bilerek veya bilmeyerek vermişlerdir. Oysa bu kişilerin benim anladığım ve açıkladığım manâda bir “yenileme” ile yakından-uzaktan bir ilgisi yoktur!.

Gerçek yenileyici kişilik, kanaatimizce, günümüz keşif sahibi velilerince dahi bilinmemektedir!. O, işte böylesine bir Allah örtüsü altındadır!. Ancak farkedilebilen, bir kısım işlevleridir!.



Benim için de önemli olan O’nu tanımak değil; O’nun işlevlerini ve neler yapmakta, neler getirmekte olduğunu fark edebilmektir!.

O, anlayabildiğim kadarıyla insanlık âleminde “MUHAMMEDΔ güneşin tüm haşmetiyle görülebilmesi için gereken hizmeti vermekte; O’nun bu yayınını alanların hepsi de, insanları, aradan tüm aracı bulutları dağıtarak, RASÛLULLAH’a ve KUR'ÂN’a yönlendirmeye çalışmaktadırlar.

MUHAMMEDΔ anlayış, en başta insanlarla elindekini KARŞILIKSIZ paylaşmaktır!. Elindekilerden çıkar sağlamak değil!.

İşte “Muhammedî” anlayışı yeryüzüne yayan ve insanlara bu gerçeği fark ettirmeye çalışanlar, ellerindeki değerleri çevreleriyle karşılıksız yaymaya başlarlar hangi inancı kabul etmiş olurlarsa olsunlar, dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar!.



ZAMANIN YENİLEYİCİSİ”NİN GETİRDİĞİ



BİLGİ VE İŞLETİM SİSTEMİ”,



Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   13


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə