Altınağızlı Aziz Yuhanna ve Antakya’daki Kilise Hizmeti



Yüklə 328.5 Kb.
səhifə2/6
tarix28.10.2017
ölçüsü328.5 Kb.
1   2   3   4   5   6
Altınağızlı’nın, Melatyos’un kişiliği ve çalışmaları hususunda yazdığı tarihçeler-in birinde şöyle der: Şu sıfatlarla ün salmıştı: Mümin Melatyos her zaman sözleri ve eylemleriyle Allah sevgisi olmadan tanrısal emirleri yerine getirmenin mümkün olamayacağı gerçeğine tanıklık ederdi. Tanrı yasalarının ışık vermediği bir yerde aklın ve yüreğin aydınlanması mümkün olamaz. Hakkın kelimesini yalnızca, nefsi-ni iyi işler yaparak Mesih için bir mesken haline getiren kişi anlayabilir ve yayabi-lir. Buradan, Melatyos’un Altınağızlı üzerinde ne derece etkili olduğu anlaşılmak-tadır. Altınağızlı’nın hayatını yazan tarihçi ve araştırmacılar, Melatyos’un öğütleri ve doğru yaşamın Altınağızlı’nın ahlak prensiplerini yüksek bir dereceye doğru geliştirdiği konusunda birleşmektedirler. Ve bunun hristiyan topluluklarının yaşamlarının reforme edilmesi hususunda hararetli çalışmalarına dikkat çekerler. Altınağızlı, ün saldığı bu çalışmalardan sonra vaazlarında Hristiyanlık öğretisini açıklamaya başlamıştır.
Melatyos, Altınağızlı’nın ahlaki ilkelerinin tanzimini doğru ve iyi etkisiyle etki-lemeye çalışırken, Antakya ruhanilerinden ikinci bir şahıs, Altınağızlıya gelecekte-ki cemaat hizmetlerini yönlendirmede ve karakter terbiyesi konusunda büyük hiz-metle sunuyordu, bu şahısta daha sonra Tarsis Episkoposluğuna yükselecek olan Diyodor idi. Onun aklını çeşitli teolojik bilimler ve özelliklede Kutsal Kitaba ait bilgilerle doldurdu. Tarsis Episkoposu Diyodor tarihte, yaşadığı dönemde en büyük teologlardan biri ve Kutsal Kitabı ilk bilenlerden biri olarak tanınırdı. Ve Antakya Kutsal Kitap Tefsiri okulunun kurucusu sayılır. Bu onun Kutsal Kitabı Tefsir eden bağımsız bir okulun kurucusu olduğu anlamında olmayıp, Kıtsal Kitabın özel bir yorumlama sistemi manasındadır. Diyodor’un yalnızca özel bir okulu olmadığı değil ayrıca sabit bir meskeninin de olmadığı söylenir. Nerede bulunursa orada yaşardı. Ünlü filozof Sokrates gibi nerede daha çok dinleyici bulursa orada öğretir-di. Bu nedenle de Diyodor’un öğretimi, okullarla ilgili bütün yöntem ve kurallar-dan uzaktı. Diyodor’u dinleyenlerin değişken ve anlayış derecelerinin farklı olması nedeniyle, Diyodor derslerini gerçek bilimsel bir yöntem ve devamlılığı olan bir sistemle veremiyordu. Bu nedenle, Kutsal Kitap ile ilgili tefsirleri, çeşitli durumlar ve birçok sebeplerle herhangi bir yerde bilinen bir ayetin basit bir anlatımla yorum-lanması şeklindeydi. Kendisini dinleyenlerin kolaylıkla anlayabilmeleri ve fayda-lanmaları için, İskenderiye Okuluna ait olan simgesel ve Nazari yorumları yap-maktan kaçınırdı. Aksine bütün gayretini özel bir şekilde ahlaki ve sözel anlama yöneltir ve bazen de dil ve tarih analizine dayanırdı. Ve daima derslerini fiili olarak dinleyicilerinin yaşamlarına tatbik ederdi. Ve genel olarak Diyodor’un dersleri kendi özel hayatıyla iç içeydi. Aynı şekilde dinleyicilerinin de yaşam ve yararları ile iç içeydi. Bu nedenle haklı olarak dersleri tatbiki olmakla nam saldı. Ve gören-ler için basit vakıa ve her türlü hayali anlamdan uzaktı. Bu özellikler, birçok teolo-jik konulara ait bilgilenmelerle birlikte, genellikle bir metnin tefsiri için kelime anlamına ve dil açısından analize ve tarihe bağlı kalan Altınağızlıya Diyodor’dan geçmiştir. Böylesi hem basit hem de tefsir açısından anlaşılmaya daha yakındı. Diyodor gibi Altınağızlı da halkına Kutsal Kitabı öğretmek için her fırsatı değer-lendirmeye ve ondan kendisi için bir ibare veya bir vaaz konusu çıkarmaya devam ediyordu. Bunlara ek olarak bu iki episkoposun ahlaklarındaki benzerlik bizi, Me-latyos ile birlikte Diyodor’un da ahlaki açıdan Altınağızlı’yı etkilediğini düşünme-ye sevk ediyor. Tarihçilerin belirttiğine göre Diyodor çok sağlam çelik gibi asla sarsılmayan bir ahlaka sahipti. Daima sabit bir yüksek dağ gibi gerçeğin yanında olurdu. Başkalarına korku veren bazı hassas durumlarda bile, Valent’in döneminde hristiyanlara karşı yapılan zulümlerde olduğu gibi korkusuzca dururdu.

Bütün şehir korkudan titriyordu. Ama Diyodor korkusuzca bütün evleri dola-



şıyor ve müminleri cesaretle imanda sabit durmaya ikna etmek için onları cesaret-lendiriyordu.
İşte bu cesur ahlakla ün salan Altınağızlı hiçbir zaman ümitsizliğe teslim olmadı ve en şiddetli ve tehlikeli düşmanlarının yüzüne gerçeği söylemekten korkmadı.
Altınağızlı Antakya Kilisesi ruhanileri arasında Okuyucu rütbesiyle dört tam yıl hizmet verdi. (370-374). Ve bu süre içinde annesi Ansosa vefat etti.Ve Melatyos’ta sürgüne gönderilince Altınağızlı’nın en büyük terbiye ve en zorlu okula girmesine engel olabilecek kimse kalmadı. Bu da ilk önce Manastırda hatip bazı din adamla-rının yönetiminde girdiği daha sonra yalnız başına uzaklardaki mağaraların birinde girdiği rahiplik okulu idi.Mağaralarda ve çöllerdeki yaşam Altınağızlı'nın eğilimin-de olan okullar olmamasına rağmen o sosyal bir hayatta çalışmayı yalnız kendini ibadete vermeye tercih ederdi. Fakat O, gelecekteki hizmetlerine hazırlık imkânı sağlayacak daha iyi bir yol olarak rahip olmaya karar verdi. Ruhani hizmetlere kendini hazırlayacak olan şahıslar için o zamanın gelenekleri, dinsel tayinden önce birkaç yıl çöllerde yalnız kalmayı mecburi kılardı. Bu rahiplik yaşamı kilise ruha-nileri için en iyi hazırlık okulu olarak kabul edilirdi. Bilindiği gibi dördüncü yüzyı-lın en meşhur kilise pederleri de episkopos olmadan önce birkaç yıllarını rahiplik yaşamında geçirmişlerdi. Bunun için Altınağızlı da sosyal hayatı bu geleneğin kurallarına uymak için terk etti. Ama insanlardan uzaklaşmaya onu mecbur eden başka sebepler de vardı. Pol Alber şöyle diyor: Altınağızlı insanların temsil ettiği bu görünüşten hızla uzaklaştı. Her yerde kaos, karışıklıklar ve ihtilaller hakimdi. Barbarlar çılgın dalgalar misali her yönden ülkeye zulüm ediyorlardı. Hunlar deni-zi aşıp doğuyu kapladılar, içerde din savaşları Kilisenin birliğini parça parça edi-yordu. İznik konsilinin mahkûm ettiği Aryos sapkınlığı şiddetle, krallar Kostans ve Valent’in himayesinde geri döndü ve konsiller toplayarak birçok Ortodoks liderleri sürgün edip yerlerine yeni halefler tayin etti. Bu sebeplerle sürekli ve bazen de kanlı karışıklıklar yaşanıyordu. Antakya da ise Melatyos episkoposluk tahtından indirildi. Doğal olarak barışa gönüllü insanlar bu karışıklıklardan boşluğa kaçışı-yorlardı. Altınağızlı’nın manastırda gizlenmesinin en önemli sebebi Aryos’çuların Ortodokslara uyguladıkları zulümdü. Birçok kilise ruhani liderini kaybetti. Bir kısmı kendi merkezlerinde onlara uygulanan baskı ve şiddetten ve ihanetlerden öldü, bir kısmı hapislere atıldı ve büyük bir kısmı da sürgünler de öldü. Hayatta kalan Ortodoks episkoposlar da bu baskı ve zulümler azaldıktan sonra boş olan liderlikleri ve episkoposluk kürsülerini hak eden episkoposlarla doldurmaya baş-ladı.
Müminler arasında, Altınağızlı ve arkadaşı Basiliyos’un Episkoposluk rütbesine yükselecekleri söylentisi yayıldı. Ve bu söylenti onları Episkoposluk rütbesine tak-dis edecek olan Episkoposun şehre gelmesiyle hızla gerçek olmaya başladı ama on-lar kendilerini, teklif edilen rütbede bu yüce hizmet için yeterli saymadıklarından bu şerefi edinmekten istifa etme kararı aldılar. Onları bu göreve takdis etmek için şehre gelen Episkopos, Basilyos’u ikna etmeyi başardı ve gecikmeden onu bu rüt-beye takdis etti. Altınağızlı ise arkadaşı Basilyos’un başına gelenlerin kendisini de bu görevi kabul etmeye ikna eder korkusuyla şehirden firar edip Orant nehri kena-rında bulunan bir manastıra yerleşmeye karar verdi. Ve bu manastırda tam dört yıl süreyle yaşar (375-378). Daha sonra oruçla ilgili yüce mücadeleleri yaşamak üzere bir mağaraya intikal eder. Gerek manastırda ve gerekse çok zor olan oruçla ilgili mağaradaki zorlu mücadelelerinde ahlakını metanetle ve sebatla terbiye etmeyi tamamladı, daha önce buna benzer şeyleri öğretmeni Diyodor’un şahsında müşa-hede etmişti ama şimdiye kadar henüz böyle bir şeye sahip olamamıştı. Ve burada beşeri kalbin eksikliklerini tanıdı ve beşeriyetin doğasını esaslı bir şekilde kişisel deneyimleriyle ve muhtelif tecrübeler vasıtasıyla öğrendi. Ve burada birçok şeyler-den mahrum olarak yaşaması ve kendine dikkat etmesiyle arzularına karşı zafer kazandı. Bu nedenle kendisi hakkında şunu söyleyebiliyordu: Hiçbir kötülük, ken-disine karşı zafer kazandığım bu kötülükten büyük olamaz. Ve denilebilir ki Altı-nağızlı’nın yaşadığı rahiplik yaşamı, onun çalışmalarına en az hatipliğinin sebep olduğu kadar bir önem ve güven kazandırmıştır. Bunun neticesinde halkın büyük bir kesimi ki bu kesim, çölde rahiplik yaşamı sürenlere karşı olan sevgileriyle tanınmıştı, günah işlemekten titizlikle kaçınmaya başladı.
Altınağızlı’nın ahlaki kemale erişme başarısındaki bu çok önemli rahiplik yaşamı mücadeleleri, onun sağlık durumunda olumsuz etkilere sebep oldu ve şehre dönmeye mecbur etti. Ve o zaman sürgünden dönen Melatyos onu Diyakon rüt-besine yükseltti ve bu rütbede beş tam yıl geçirdi (380-385) Bu hizmetin de, gele-cekteki hizmetlerine iyi bir etkisi ve görünür bir faydası olmuştur. Pol Albert, diya-konluk rütbesinin eski kilisede ne kadar önemli olduğunu belirtir. Diyakon fakir-lere hizmet eder, yardımları dağıtır ve kilise kapılarında gözlemci ve koruyucu olarak bulunurdu. Epispokosta ona birçok işler verirdi. Öyle zor bir görevdi ki her zaman sınırsız bir itaati gerektirirdi. Ama kendi içinde insanı ruhanilik vazifesine ve sevginin vecibelerine en iyi hazırlayan rütbeydi. Kişinin, fakirlere doğal bir dayanak olmasını, sorunlarını incelemeyi ve zorunlu ihtiyaçlarını gözleriyle gör-mesini gerekli kılardı. Bütün bu sorunların sebebinin genelde, zenginlerin açgöz-lülükleri ve sertlikleri ile acıma ve insaftan yoksun hükümetin sıkıştırmaları olduğu bilinir. İşte fakir ve yoksullar, diyakonu, kilisenin hareket ettirdiği somut bir alet gibi görürler. Ve herkes ona teşekkür eder ve bu yoksul insanların sevgi ve bereket konusu olur. Yüreği sevgiyle dolu olan birisi için bundan daha faydalı bir hizmet olamaz. Altınağızlı’nın ruhani reislik hizmetleri hazırlıkları diyakonluk rütbesinde tamamlandı. Ve 386 yılında kırk yaşına basar ve bu zamanda Melatyos’un halefi olan Flafiyan tarafından Antakya Kilisesine papaz olarak takdis edilir. Yukarıda zikredilenden ziyade, Altınağızlı’nın ruhani liderlik hizmetine hazırlanışı ve halkı içinde hristiyanlığın yüce ahlak ilkelerini yaymaya başlaması aşağıdaki gibi özet-lenebilir:
Altınağızlı’nın, hayatın bütün yönlerini ve insanların huylarını vatanında öğren-me imkânı olur. Annesi Ansosa’nın toplumun yüksek tabakasına mensup olması nedeniyle, Altınağızlı bu tabakaya mensup kişiler arasına katılmaya mecburdu. Ve özel bir şekilde bu insanların geleneklerini ve düşünce tarzlarını ve buna benzer şeyleri öğrenme imkânı oldu. Ve eline geçen fırsatlar sayesinde bu insanların ahlaklarını, onların arasına bir avukat olarak katıldığı ve dünyevi bir hayat yaşadığı zamankinden daha iyi bir şekilde öğrendi. Bu meslekte, masum insanları savunan birisi olarak diğer tabakalara mensup olan insanların ihtiyaçlarını ve kazanma yol-larını öğrenme imkânını elde edebilirdi. Zira savunduğu insanlar toplumun değişik sosyal kesimlerinden oluşuyordu. Diyakonluk rütbesinde ve liderlik hizmetlerine hazırlık safhasının sonunda her mertebeden değişik insanları tanıma fırsatı buldu. Ve on iki yıl önce Altınağızlı Yuhanna, putperest olan Libanyos’un okulunda yine putperest arkadaşlar arasında bulunuyordu. Bunların da geleneklerini ve ahlaklarını inceleme fırsatı buldu. Ve aynı zamanda onların dinleri ve bilimleri hakkında da bilgiler edindi. Ruhban sınıfı mensupları arasında ise cemaat pederlerinin yaşamla-rına ait bilgiler elde edebildi. Rahipler arasında da bu hayatı ve hedeflerini inceledi Bütün bunların üzerine, Altınağızlı yalnızca insanların görevlerinde ve çevrelerin-de ki ahlaklarını incelemedi, bizzat kendisi sivil bir insan olarak dağınık fikirleri, rahip olarak keskin ve yalnız bir mahpus, okuyuculuktan papazlığa (Ve sonra Epis-koposluğa) ve Antakya’da büyük zenginlerden, manastıra girmeden önce bütün varlıklarını fakirlere dağıtan bir yoksul olarak hayatın bütün çeşitlerini haber verdi.
Ama Altınağızlı’nın terbiyesi için bütün uygun sebepler oluşmuştu. Şefkatli ve kararlı annesi, sadık ve vefakâr dostu Basiliyos Altınağızlı’nın yumuşak kalbine en iyi etkiyi yapmışlardır. Zeki öğretmeni Libanyos ta geleceğin vaizinin aklını terbi-ye edip hitabet yeteneklerini geliştirdi ve Diyodor da muhtelif teolojik bilgiler ile dimağını zenginleştirdi. Ve aynı zamanda Melatyos’un da ahlaki ilkelere ve gele-cekteki hizmetinin şekline etkisi şüphesizdi.
Çölde yaşamanın çetin şartları ve özbenliği ile mücadelesi iradesini öyle bir kuvvetlendirdi ki ondan mahir bir psikolog yaratıp onu bütün arzu ve şehvetlerin-den özgür kılmıştır.
İradesi, aklı ve yüreğindeki bu meziyetlerle, yaşam ve insanlar ile ilgili bilgisi ile Altınağızlı Yuhanna dini liderlik sahnesinde görünüverdi. Ve sanki gördüğü ve denediği muhtelif insanlar ve durumlar adeta ondan Hristiyanlık ahlakı hususunda etkili ve güçlü bir vaiz yapmak için anlaşmıştı. Ve mücadele sahnesinde bunun için gerekli olan bütün unsurlar, bilgiler ve kişisel saygınlık ile görünmüştü. Altınağızlı geniş hitap gücü ve ender görülen aklı ve bilimsel yetenekleriyle uzun süre geçme-den parladı. Akranları olan Antakya Kilisesi ruhban sınıfı arasında sivrildi ve Antak-ya Episkoposu Flafiyan’ın sağ kolu oldu. Diğer ruhaniler ruhani hizmetler ve dini törenlerle meşgul olurken Altınağızlı özel bir şekilde vaaz işleri ile uğraşıyordu. Çünkü yaşlı olan Antakya Episkoposu kendisinin yerine işlerle ilgilenmek üzere Altınağızlı’yı seçmişti. Ve bu yeni kilise ruhanisi için vaaz işi basit, önemsiz bir iş olmayıp aksine yüreği için en sevimli ve en yakın bir hizmetti. Vaaz doğal bir yetenekti ve Altınağızlı buna karşı gelmek yerine sevgi ve hamaset ile ona sarıldı. Çünkü Altınağızlı vatandaşlarını hararetli bir sevgi ile sevdi. Onların faydaları için verdiği önem onu sürekli onlarla konuşmaya ve onları eğitmeye itiyordu. Ve bir seferinde bir Pazar günü birçok vaazlar vermişti. On iki yıllık ruhani hizmeti süre-since, halkının ahlaki ıslahı için verdiği vaazlardaki hiçbir başarısızlık onu bu yoldan vazgeçirmedi.Ve defalarca Altınağızlı’ya şöyle söylendi: << Nasihat vermeyi bırak, vaazların yeter, seni dinlemek istemiyorlar>> Ama o eskisi gibi nasihatlerini vaaz vermekten daha çok önemsemeye devam etti. Ve kendisine vaazın hiçbir başarı elde etmemesi ve dinleyicileri arasında sözlerine dikkat edenin olmamasının mümkün olmadığı görünüyordu. Ve nasihat verdiği insanlara şöyle cevap verirdi: << Bu çok-lukta serpilen tohumların ürün vermemesi mümkün değildir. Eğer herkes olmasa bile bazıları veya en az biri duyuyordu, bu beni teselliye yeter.>> Halkının ahlaki ıslahı ve terbiyesi için elinde mevcut olan her değerli şeyi feda ediyordu. Zamanı, sağlığı, gücü ve yaşamı onun deyişi ile kendisi için yalnız bu hedefleri gerçekleştirmek açısından değerliydi.
Şimdi ise Altınağızlı’nın çağdaşı olan Antakyalıları ve onlara karşı koymasına sebep olan durumları tanıyalım. Eksiklerini, kötülüklerini ve sapkınlıklarını ortaya koyalım ve bu eksiklikleri ve sapkınlıkları gidermede ve onları temiz Hristiyanlık faziletlerine döndürmede kullandığı vasıtaları görelim. Dördüncü asrın ikinci yarı-sında Antakya halkının en önemli eksikliklerinden biri, Yahudilik ve putperestliğe ve hurafe geleneklere olan eğilimleriydi. Ve özellikle putperest bayramlara ve inanç-lar ve sembollere ve kötümserliklere ve eskiden kalma durumlara olan eğilimlerdir. Bu Yahudi- Putperest gelenekler Antakya hristiyanları arasında güçlü bir şekilde yayılmıştı. Sebepleri ise çok ve çeşitlidir.Bunların ilki şüphesiz, Kostantin tarafından hristiyanlığa yaşama hakkı verilen zaman ile Altınağızlı Yuhanna’nın liderlik saha-sında görüldüğü zaman arasında geçen süredir. Birkaç on yıl hristiyanların büyük bir kesiminin zihinlerine ve yaşamlarına gerçek Hristiyanlık ilkelerini yerleştirmek için yeterli bir süre değildi. Buna ek olarak Yahudi ve Putperestlerden birçoğu Hristiyan-lık inancının hâkim olduğu ve yöneticilerin de bu inanca girdiklerini görünce, bireyler ve topluluklar olarak bu yeni inanca girmeye başladılar. Bundan amaç doğru bir inanca girmekten ziyade dünyevi yararlar elde etmek idi. Ve gerçek iman ile hristiyanlığı kabul edenler ise az sayıdaydı. Ve bir kısmı hükümetin merhametini elde edebilmek, ellerindeki işleri kaybetmemek korkusuyla ve başkaları da vazife-lerinde yükselmek ve iltifat sağlamak ve bazıları da yalnız kendileri için hala kaba köylüler dini olarak bilinen diyanetle hüküm veriyorlar ve geri kalmışlar denmesin diye hristiyanlığı kabul ettiler. Bazıları da öğrenmek için veya başkalarını örnek aldıkları için bu dine girdiler. Bu nedenle, bu Hristiyanlar yalnızca hristiyan ismi ile süsleniyor veya bu isim ile örtünüyorlardı. Ama gerçekte bunlar hala eski mensup oldukları dinleri düşünüyor ve onları yaşatıyorlardı. Ve yalnızca görünüş olarak hristiyan görünme ile yetiniyorlardı. Ve bazıları bu görüntüleri aşağılıyordu ama hakaretlerini çeşitli sebeplerle gizliyorlardı. Bu nedenlerle bunların birçoğunun yeni inançla ilgili görüşlerini değiştirmesi ve eski gelenek ve adetlerden vazgeçip bırak-ması uzun zaman gerektiriyordu. Ve insanların doğru bir şekilde terbiye edilmesi ve eski inanç ve geleneklerini yeni bir inanç sistemi ve adetlerle değiştirmesi Ahlaki Vaazlar esnasında büyük çabalar gerektiriyordu. Bu çağdaki vaizlerde ise eksik olan hususta buydu. Zira büyük bir çoğunluğu dinsel ve teolojik mücadelelerle uğraşmayı insanların genel ihtiyaçlarıyla uğraşmaya yeğlemişti. Hristiyanlığa yeni giren insanların zihinlerinden eski yerleşik Yahudi ve Putperest adetleri silmek Hristiyan-lık için zor bir işti. Çünkü bunlar, taraftarlarının şahsiyetinde canlı örnekleri olan ve sayıları Antakya halkının yarısı olarak takdir edilirdi. Ve bu canlı örnekleri ile de hristiyanlara yakın geçmişlerini hatırlatıyordu. Ve bunu sevilen geçmiş olarak da adlandırabiliriz. Çünkü bu yeni hristiyanlar bu hatıraların tekrar canlanması ve onlara yeniden dönülmesi ve hristiyanların zihinlerinde tekrar hareketlenmesi için her yolu deniyorlardı. Ve bütün bunlara ek olarak, din değiştirmiş olan Julyanos’un putperestliği savunan ve Altınağızlı’nın papazlık rütbesini almadan birkaç yıl önce, putperestliği yenilemek amacıyla ismen hristiyan olanlara, Hristiyanlık üzerine put-perestliğin hâkim olacağı bir devrim yapma ümit ve düşüncesi için fırsat verdiğini de ilave etmek lazımdır. Ve özel bir şekilde o zamanın putperestliği, taraftarlarından bazı âlimlerin gayretleri ile sanki bir yenilenme çağına başlıyor gibi göründü. Ger-çekte görünende bu oldu. Mutlu bir ömür süren bir dinin son nefesi ruhla birlikte verilen son nefese benziyordu. Bu sayısız sebepler nedeniyle hristiyan toplulukları ve özellikle de Antakya hristiyanları içinde dördüncü yüzyılım ikinci yarısında sadık bir hristiyan yaşamı süren insanlar bulmak zordu. Ve bundan da zor olan gerçek bir hristiyan yaşamı süren insanlar bulmaktı. Ve denebilir ki miladi dördüncü yüzyıl hristiyanlığın zaferinin altın çağıdır. Hristiyanlık bilgisinin yayılması kilise pederle-rinin çalışmalarıyla ün aldı. Ama bu çağı, hristiyanların büyük bir kesiminin yaşamı açısından altın çağ olarak adlandıramayız. Birçoğu Hristiyanlık dinine girdi ama eskisi gibi putperest törenlere ve ibadet türlerine katılmayı, putperest yürüyüşlere, putperestlerle birlikte yürümeye ve onların bayramlarını kutlamaya devam ediyorlar-dı. Ve hepsi de putperest adetlere âşık idiler. Ve bazıları da Yahudi dinine aynı şeyleri yapıyorlardı.
Altınağızlı’nın, Antakya ahalisine yaptığı vaazlar, hristiyanların, Yahudi ve putperest adetlere olan şiddetli bağlılıkları açısından açık bir tanıklık etmektedir. Çağdaşı olan ve putperest asıldan gelen hristiyanlar sadece putperest heykellere olan saygıyı gizlemeyi değil, hatta içinde ne bir put ve ne de meşhur gelecekten haber veren bir ilah kalmamış, yalnızca çıplak duvarlara ve yanık sütunlara sahip ve Antakya yakınındaki mezarında bulunan Apollon heykeline bile olan saygıyı terk edememişlerdi. Birçok hristiyan putperestlerle birlikte belirli zamanlarda bu mekâna gelirlerdi. Henüz unutulmamış adetler gereğince, bu mekânı çevreleyen yüce onura ulaşmak gayesiyle oradaki bedensel sevinçlere teslim olurlardı. Peki, şehit Papilanın heykelinin mezarında bulunuşu ve putperest heykelin yakılış mucizesinin anısı birçoğunun gidişatlarını iyileştirmeye ve günahtan sakınmaya yöneltiyordu. Oysa hristiyanların bu putperest heykeli ziyaret etmeleri ise onların eski dinlerine olan bağlılıklarının gelişmesine sebep oluyordu. Altınağızlı'nın görüşü ve tanıklığı bu yöndeydi. Ve bunun doğruluğunun en parlak kanıtını, Altınağızlı’nın yeni yıl va-azında buluyoruz.Her şeyden önce şunu belirtelim ki hristiyanlar tanrıça Yanos’un anısına evlerinin kapılarını çiçek çelenklerle süslerlerdi. Bu tanrıçaya göksel kapıla-rın bekçisi olarak tapınırlardı. Bu davranışlarla dualarının Allaha ulaşmasını sağ-laması için ona yaranırlardı. Ve bunu bilinçsiz bir şekilde yapmıyorlardı. Çünkü putperestliğe olan yeminleri henüz yakındı. Ve bu süsün tanrıça Yanos için yapıldı-ğını biliyorlardı. Ve putperestler yeni yılın ilk gününü tanrıçayı razı etmek için şenlikler ve törenlerle geçirirlerdi ki tanrıça Yanos bütün yıl boyunca onlara diğer tanrıların iyiliklerini ve merhametlerini göndersin. Çünkü diğer tanrılar ve aralarında Jüpiter de dâhil olmak üzere gökten inemiyorlardı. Ve gökler kapısı bekçisinin bilgisi olmadan insanlara iyilikler ve hayırlar gönderemiyorlardı. Ve putperestlerin bu misali üzerine, hristiyanlarda kadın ve erkekler olarak evlerde ve şehir alanların-da ve çoğunlukla hanlarda bu gösterilere katılıyor geceyi sabaha kadar eğlenceleri ile ve onu takip eden çirkin ve arzu edilmeyen sonuçlarla geçiriyorlardı. Bununla birlik-te hristiyanlar yılbaşında çeşitli oyunlar yapıyor ve putperestlerin yaptığı gibi gele-cekle ilgili mutluluklara ait müneccimlik faaliyetleri de yapıyorlardı.
Bu sıralarda Aziz Yuhanna henüz vaftiz olmamıştı. Çünkü o asırda insanlar, günümüzde olduğu gibi değil aksine kendi tam kanaatine göre iman ederek vaftiz olurlardı. İşte Yuhanna bu adet üzerine kendini henüz olgunlaşmamış olarak gördü-ğünden, yirmi ikili yaşlarında vaftiz sırrını kabul etmişti. Ve bu yaşa kadar bütün dikkatlerini, Mesih’in öğretilerine ve onun yüce ve kutsal hedeflerini kabullenmeye yöneltmişti.
Bu dönemde şartlar Altınağızlıya, Hristiyanlık inancının gerçekliği ve kutsallığı-nın tespiti konusunda yardımcı oldu. Çünkü Altınağızlı, vatanı Antakya’da dönme imparator Yulyanos’un sebep olduğu şiddetli zulmün etkisini gözleriyle gördü. Ayrıca bu imparator putperestliğin yeniden yükselmesine ve hristiyanlığın gözden düşürülüp boğulması için gayretlerini buna yoğunlaştırmıştı. Ve bunun için dikkatle-rini hristiyanlığın kalesi ve büyük merkezi olan Antakya’ya çevirdi. Yulyanos bizzat Antakya’ya geldi ve hemen geçmişte büyük bir şöhret kazanmış olan Apollon heykeline gitti. Ve bu heykeli boş görünce çok sinirlendi ve gazaba geldi. Ve onu orada yaşlı bir kâhin karşıladı. Ve orada başka tapınanlar ve kurban sunanlar olma-dığı için kendi özel kazını, imparatorun gelişi şerefine Apollon’a sundu. Ama Apol-lon heykelinin yakınında aziz şehit Papila adına bina edilmiş ve temelinde bu azizin kemiklerinin gömülü olduğu bir kilise vardı ve burası her zaman mümin kalabalık-larla dolardı. İmparator Yulyanos, son derece kızgınlığıyla Apollon heykelinin eski görkemine tekrar kavuşturulmasını ve Aziz Papila kilisesinin kapatılıp azizin kemik-lerinin oradan çıkarılmasını emretti. Hristiyanlar ise bu emre uyup Aziz Papila’nın cesedini törenle çıkardılar. Bu durum ise Yulyanos’un daha çok gazaba gelmesine yol açtı ve putperest askerlerinin hristiyanları ayırıp dövmelerini, işkence yapma-larını ve hakaret etmelerini emretti.
Tarihçilerin tanıklık ettiklerine göre askerler hristiyanlara işkence yapıp döverler-ken, garip bir olay meydana geliyor. Yulyanos’un uğruna çok çabalar sarf ettiği Apollon heykelinin üzerine bir yıldırım düşer ve onu yakar. Bu mucizevî olay hristi-yanların cesaretlerini ve imanlarını güçlendirir. Ve Yulyanos’un sapkınlığını da arttı-rır. Bütün bu açık delillere rağmen, Apollon heykelini hristiyanların yaktığını ilan ederek onların üzerine gazabını yağdırıp zulümlerini vahşice arttırdı ve hristiyanla-rın Antakya’da bulunan büyük kiliselerinin kapatılması emrini verdi. Ve kilisenin kâhini yaşlı aziz Tiyodoritos’u şehit etti. Ve Yulyanos bununla yetinmeyerek impa-ratorluğun her yerindeki hristiyanlara zulüm yapılmasını emretti. Ve ayrıca onları ağır vergilerle yıpratmaya ve bütün tapınaklarını yıkmaya ve mülklerini ellerinden almaya başladı. Din adamlarını idam etti ve birçoğunu sürgüne gönderdi. Putperest-liğe geçenlere ise iltifatlar ve hediyeler yağdırıyordu. Eski putperest tapınakların açılmasını ve güzelleştirilmesini ve ayrıca Kudüs’teki Yahudi tapınağının tekrar inşa edilmesini emretti. Ve hristiyanların inlemeleri ve şikâyetleri üzerine de meşhur sözünü söylüyordu:<< Eğer bir putperest on tane Galileli öldürürse bunda ne zarar var>> Ancak Yulyanos’un ve putperestliğin yapmış olduğu zulümlerin neticesi bilindiği gibi hristiyanların zaferi ve büyümesine dönüşmüştü ve Yulyanos bu sonu-cu büyük bir korkuyla bilmekte olduğu halde ömrünün son nefesine kadar tövbeden uzak bir inatçı putperest olarak kaldı. Hamlelerinden birinde, hristiyanlığı yok ede-mediği için ölümcül bir yaraya tutulur. Ve ölümün sarhoşluğunu tedavi ederken, güçsüzlüğün heyecanı içinde güneşi pisliklere gömen aciz bir insan misali son nefe-sinde şu meşhur cümleyi söyledi.


Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə