Altınağızlı Aziz Yuhanna ve Antakya’daki Kilise Hizmeti



Yüklə 328.5 Kb.
səhifə3/6
tarix28.10.2017
ölçüsü328.5 Kb.
1   2   3   4   5   6
<< Beni yendin ey Galile’li>>
Bu korkunç ve kanlı manzara Altınağızlı’nın gözleri önünden geçer ve o henüz gençliğinin baharında. İnsan etkilenmenin şiddetli olduğu dönemde, insanların acı-larını hisseder ve zulümü bilir. Ve bu korkunç günlerde hristiyan Antakya ahalisinin çektiği zulme üzülüyordu. Ve bütün korkularını ve tedirginliklerini onlarla paylaştı, Yulyan’ın emriyle kutsal imanları nedeniyle şehit edilenlerin definlerine katıldı. Ve kafaları kesilen şehitler için hristiyanlarla birlikte acı gözyaşları döktü. Bütün bunlar Yuhanna için tatbiki bir okul gibiydi. Ve bu okulda gelişti ve bu büyük hristiyanın ruhu güçlendi.
Yuhanna derslerini bitirince avukatlık mesleğine katıldı. Çünkü bu meslek o zamanın modası olmasından ziyade kazanç sağlayan bir uğraştı. İmtiyazlı yüksek tabaka mensubu olan birinin, ülkede yüce vazifelerin yolunu açan bu meslekte şansını denememesi çok nadir görülen bir şeydi. Çünkü konuşma sanatının sahip olduğu mertebe diğer bütün mertebelerden daha muteber ve yüksekti.
Hatip ve parlak yeteneklere sahip olan Yuhanna avukatlık mesleğinde onur, kazanç ve bütün akranları arasında kendisine ilerleme sağlamayı bekliyordu. Fakat Yuhanna’nın tanışmak zorunda kaldığı hayatın içindeki fırtınalar, çalkantılar ve değişiklikler ile avukatlık mesleğinin gereği olarak içinde yaşamak zorunda kaldığı bozulmuş, fesat, zulüm ve çirkinliklerle dolu olan ortam Yuhanna’nın içine sinme-miş ve onu razı etmemişti. Evet, Yuhanna mesleği sayesinde insan yüreğinin eksik-liklerine yaklaşmayı en ince noktasına kadar öğrenmiş. Suç işlemeye olan eğilime ait uğraşları ise, gelecekte Yuhanna’nın bir ruhsal tabip olarak beşeriyetin bozulan ah-lakını tedavi etmekte çok yararlandığı bir alan olacaktır. Toplu olarak bütün bu olumsuzluklar Yuhanna’nın kalbini tam bir tecrübe ve sağlam bir inanç sonunda ibadetle doldurdu. Ve dikkatini başka bir yöne çevirmesini sağladı, o yönde başka bir vazife onu davet ediyordu. Ve derhal annesine bu dünyayı terk edip manastıra girmeye kararlı olduğunu bildirdi. Bu haber Ansosa’nın üzerine bir yıldırım gibi düştü ve biricik oğlunun bu ayrılığını bir türlü düşünemez oldu. Ve onu ölümüne kadar kendisinden ayrılmaması için ikna etmeye başladı. Ve işte Yuhanna’nın yaz-mış olduğu kitaplardan birindeki sözleri: << Ve annem benim bu konudaki kararlılı-ğımı öğrenince ellerimi tuttu ve onları gözyaşları ile ıslattı ve bu gözyaşlarından daha şiddetli sözlerle bana şöyle sesleniyordu: Bu dünyada beni ikinci bir defa daha dul yapma ve nefsimi bir musibetle daha ikaz etme, ölümümü bekle, bedenimi top-rağa koyduktan sonra, Allah’ın izniyle eğilimlerin seni nereye çağırırsa oraya git. Ama ben hayatta olduğum sürece benimle kal ve sana karşı hiçbir yanlışı olmayan annene acı verme ve bununla da Allah’ın gazabını üzerine çekme.>>
Seven ve vefakâr bir evlat olan Yuhanna annesinin sözünü tuttu ve onu yalnız bırakmadı ve bu yaşamda terk etmedi. Ancak o bu âlemde olduğu halde sanki onun dışındaymış gibi yaşamayı başarabildi.Ve bu esnada Yuhanna vaftiz oldu, ve avukat-lık mesleğinden vazgeçti, ve nefsini terbiye etmeye ve tanrı sözlerini öğrenmede derinlere inerek onun özünün gerçeğini anlamaya başladı. Ve kilisede dualara devam ediyor ve okuyucu rütbesinin bütün görevlerini üstleniyordu. Ve aynı zamanda özel hayatında ibadet eylemlerine ve kendi özbenliğini inkâr etmenin pratiklerini yapıyor-du. Ve kendi kendine susma ve konuşmamayı farz edindi. Yani mümkün olduğu kadar konuşmamaya başladı.
Ve bu şekilde, Yuhanna kademeli olarak bu âlemden ve bu çağdan büyük bir rağbetle özgürleşmeye başladı. Çünkü Yuhanna’nın yaşadığı asır, her gerçek hristi-yanın ve onurlu bir vatanseverin içini yakacak şeylerle doluydu. Ülkenin değişik kesimlerinde düzende sürekli bozulmalar ve ayaklanmalar meydana geliyordu. Ve her yerde anarşi yayılıyor ve genişliyordu. Muhtelif dinlerden ve elemanlardan olu-şan ordunun komutanları çoğunlukla kanlı iç savaşları kışkırtıyor, krallık tahtını sarsıyor ve bazıları ise bunun sonunda o tahta oturuyordu. Ve dönme olan Yulyanos buna benzer bir yöntemle tahta oturur. Dışarıdan ise imparatorluk Frenkler Got’lar ve Hun’ların barbar saldırılarına maruz kalıyordu. Ve kilisede sükûnet ve barış ol-muyordu. Örneğin Roma da iki kişi taht uğruna düşmanca davranmaya ve çarpış-maya başladılar. Daniyer ve Orsin adlı bu şahıslar Roma’da kanlı bir iç savaş başlat-tılar. İznik konsilinde mahkûm edilen Aryosizm ülkede gittikçe gelişip yayılmaya ve dalgalarıyla Ortodoks Kilisesini batırmakla tehdit etmeye başladı. Kralların kendileri de örneğin Konstans ve ondan sonra gelen Valent Aryosizm taraftarıydı ve Ortodoks lar bu dönemde şiddetli baskılara ve kanlı zulümlere maruz kaldılar. Ve bu sapkınlık Antakya’da öyle bir şekilde yayıldı ki Ortodokslar evlerinde mahsur kalmaya mec-bur oldular. Yuhanna’nın özel bir şekilde manen çok bağlı olduğu Antakya’nın yaşlı Episkopos’u Melatyos dahi defalarca sürgüne mahkûm oldu.
Bu rahatsız edici dönemde Antakya yörelerinde öyle dürüst episkoposlar vardı ki bütün güçleriyle Ortodoksluğu savunuyorlardı. Bütün dikkatlerini, genç bir okuyucu olan Yuhanna’da gelişen ruhsal kuvvete yöneltmişlerdi. Onunla ilgili yetenekler ve ruhani yaşamı hakkında birçok bilgiyi haber edinmişlerdi. Yaşının küçük olmasına bakmadan onu episkopos olarak tayin etmeyi düşündüler. Yuhanna bu durumu haber alınca tarif edilmez bir şaşkınlığa ve coşkuya kapıldı. Zira kilise hizmeti onu anlayı-şında o derece kutsal ve yüce bir görevdi ki episkoposluk görevini yüklenmeyi düşü-nemiyordu. O bu konu ile mecburiyet ve hazırlanma durumunda iken, henüz yaşlı-lığa erişmemiş olan annesinin ölümünün acısıyla karşılaşır ve ona acı bir şekilde ağlar. Ve ilahi inayet, ki Yuhanna’nın dürüst ve iyi annesi Ansosa’da bunun böyle olmasını temenni etmişti, oğlunun onu cezbeden bu yolda önünün açılmasını ve arzusu olan Haç’ı taşıma imkanını vermişti. Ve Yuhanna özgür kalınca onu bu dün-yaya bağlayan bir şey kalmadığından süratle ve arzusuyla bu âlemden uzaklaştı ki yukarıda zikredilen episkoposlar onun bu durumunu fark edip onu arzu ettikleri makama tayin etmeye zorlamasınlar. Genç, ateşli ve ibadeti ve faziletiyle bilinen arkadaşı Basiliyos’un aynı şekilde episkoposluk görevini kabullenmeye zorlandığını da görmüştü. Ansızın Yuhanna Antakya’dan yok oldu ve bu dürüst arkadaşı Basili-yos’tan ani ve özel bir şekilde çölde gizlendi. Amacı küçük bir engel dahi olmadan kendini bütünüyle Allah’a vermek ve kutsallık yolunda gelişip kemale ermekti.
Antakya’nın karşı tarafında, ufuklardaki bulutta sonu göz bakışıyla idrak edile-meyen sıradağlar yer alıyordu. Bu dağların zirvesinde çıplak tepeler ve bunları kesen derin vadiler vardı. Bu vadilerin bazı yerleri sık ağaçlıklarla örtülüydü. Bu dağların arasında büyük ve küçük manastırlar yer alıyordu. Bu manastırlarda Mesih’e iman etmiş, yalnızlığı seven ve Hristiyanlığın ilk çağlarında artmakta olan zulümden kaçanlar yaşamaktaydı. Ve Yuhanna da bu manastırlardan birine yerleşir. Gençliğini refah ve nazlı olarak geçirmiş birisi için bu hayatın ne kadar zor ve meşakkatli olduğunu tasavvur edebilirsiniz. Çünkü böyle bir yaşam sürekli bir mücadele ve yorgunluğu gerektirirdi. Ve Yuhanna kendisinin bu yaşamı için şöyle der: Gecenin yarısında rahipler ibadet ve mezmurları terennüm etmek için kalkarlar, gündoğu-mundan önce biraz dinlenir. Ve gün esnasında dua etmek için dört kez bir araya gelirler. Üçüncü saatte, altıncı saatte, dokuzuncu saatte ve akşam duasında. İbadetin olmadığı sürelerde rahipler kutsal kitaplar ve nüshalarının okunup bilgi edinilmesi ve yaşam için gerekli diğer bütün işlerin, örneğin odun kesilmesi, su taşınması ve benzeri hizmetleri tamamlarlardı. Giyimleri hayvan derilerinden ve deve yününden dokunmuş kalın kumaştandı. Ayaklarına çarık giymezlerdi. Yerde veya çıplak tahta-lar üzerinde yatarlardı. Ve günde bir öğün yemek yerlerdi. Yiyecekleri ekmek, su ve bazen de hububat idi. Ve bu şekilde Yuhanna dört tam yıl yaşadı.
Yuhanna, genel hizmetlerle ilgili görevini yerine getirirken dini hizmetlere ilişkin çalışmalarını kesintisiz olarak sürdürüyor. Bu yalnızlık süresince teoloji ve ahlak konusundaki parlak hizmetlerini başlattı ve muhteşem kitaplarından bazılarını bitir-di. Mesela Kâhinlik hizmetlerindeki altı vaazı buna örnek gösterebiliriz. Ve episko-posluk rütbesini kabul etmekten kaçınmadaki haklılığını açıkladığı vaazlarında bu rütbenin büyüklüğünü ve kutsallığını ve bu rütbeyi taşıyan kişiye yüklenen büyük sorumluluğu tasvir eder. Bu konuda her yönü derinlemesine acındırarak ve sıradan-lığı aşan bir merhametle ikna olmayı sağladı. Ve bu kitap bugüne kadar kaldı ve bundan sonra da sonsuza kadar içerdiği nasihatler, yol göstericilik ve ahlaki kurallar açısından her hristiyan kâhin için daha güzel, daha kararlı ve daha yapıcı bir eser olarak kalacaktır.
Yuhanna manastırda ayrıca rahipliği savunan üç kitap daha yazdı. Bu kitapları, Aryosizm salgınına tutulup Ortodoksluğun en güçlü dayanağı olarak rahiplerin oldu-ğu hissine kapılan imparator Valent’in reva gördüğü şiddetli zulümler için yazmıştır. İmparator rahiplerin yakalanıp hapislere atılmalarını emretti. Ve bu eylem, siviller çevresinde iyi oluyor düşüncesine sahip guruplar buldu. Ve bu Aryosizm taraftarı imparator’un etkisiyle de rahipliğin gayesi ve hedefleri hususunda mücadeleler baş-ladı ve birçok taraftan manastırların kapanması ve yok edilmesi konusunda fikirler ortaya çıkmaya başladı. Bu ve benzeri sebeplerle Yuhanna <> kitabını yazmıştır. Bu kitap Yuhanna’nın rahiplik hayatına, içinde bulunan sevgi ve etkinin yansımalarını tasvir ettiği bir kitaptır. Rahiplik hayatının, diğer bütün mesleklerden ve durumlardan daha mutlu ve daha yüce ve hatta krallık hayatı-na bile tercih edilebilecek bir yaşam biçimi olduğunu kanıtlamaktadır. Yeryüzünde rahiplikten daha yüce bir durum var mıdır? Diye soruyor Altınağızlı. Ve büyük bir heyecanla cevap veriyor: Yok, yok hatta krallık hayatı bile. Kral kendi için değil ona tabii olanlar içindir. Binlerce görev onu kendiyle ilgilenmekten alıkoyuyor, binlerce karışıklıklar onu yoruyor, binlerce tecrübe onu düşünmeye maruz bırakıyor. Rahip ise bütün bu batıl ve başkalarının yaşamlarını meşgul eden durumlardan kendini özgür kılmıştır. Zira akrabası yok, ailesi yok, malı mülkü yok bu nedenle yalnızca Allah için ve kendi kurtuluşu için yaşar. Yuhanna’nın sivil arkadaşlarına manastır-dan yazıp gönderdiği birçok mektuplar bize kadar ulaştı. Ve bu yazılar muhtelif teolojik konulara ait araştırmaları içerir. Mesela bunlardan meşhur olan biri Stilif-yos’a yazmış olduğu ve yeni hayatını anlattığı mektuptur. Yukarıda anılan kitabında olduğu gibi Yuhanna burada rahiplik hayatının üstünlüğünü ve kutsallığını izah eder. Ve bunun gibi ünlü olan diğer bir yazısı da Dimitrios’a yazdığıdır. Burada da Yuhanna’nın, kurtarıcımızın dağdaki vaazında belirttiği hedefleri içeren ve insan-ların yaşamlarıyla ihanet edip karıştırdıkları ulvi Hristiyanlık yaşamına ilişkin daima mücadeleyi yücelten ve dostlarının yüreğinde bunu sabit eylemeye yönelik çalış-maları yer almaktadır.
Bütün yüreğiyle ve şiddetli bir hamaset ve canlılıkla kendini teslim ettiği manas-tır yaşamı artık Yuhanna’yı razı etmiyordu. Manastırda geçen dört yıllık yaşamdan sonra uzak bir dağa intikal etti. Ve bu dağlarda derin bir mağara arayışına girerek orada dünyadan uzak ve mahpus bir rahiplik hayatı geçirdi ve zorlu görevleri tamamladı. Hiçbir insan sesi duymadığı bu rahiplik yaşamında yine hiçbir insanın aklına gelmeyecek çok zor kuralları kendine uygulayarak, mağarasının yakınında bulabildiği otlar ve benzeri şeylerle besleniyordu. Bu şartlarda Yuhanna dağlarda daima ibadetle ve bireysel ümitlerle iki yıl yaşadı. Oruç ve mücadele ile geçen bu altı yıllık sürede Yuhanna ilahi kuralları düşünüyor ve kendi öz benliğini araştırı-yordu. Bu sayede, Allah’ın kelamını anlamada esaslı bir ilim ve Hristiyanlık inancı ile ilgili sarsılmaz bir iman ve beşeri yürekleri anlamada derin ve müthiş bir bilgi edindi, öyle ki sanki kendi öz varlığının derinliklerine kadar indi. Bütün bunlar, birçok insanın girmeyi arzuladığı yüksek bir okul mertebesindeydi, müthiş bir âlim, güçlü ahlaki lider ve insanların yüreklerinin ve özlerinin sahibi Altınağızlı’nın insani kimliğini bütün bunlar terbiye etmiştir.
Yuhanna için yaşamı bu şekilde sürdürmek ve kendini bu taş mezara gömüp meçhul birisi olarak göçüp gitmek mümkündü. Ama yüce tanrı, bütün beşeriyeti parlayan meşalesiyle aydınlatan bu şahsı ilan edip göstermeyi istedi. Zira o doğal yetenekler yüksek bilgiler ile donanmış ve sınırı aşan oruç mücadeleleri ile temizlen-miş biriydi. Aklın bundan daha zor ve ağır olanını düşünemediği mücadeleler ile mahrumiyetler Yuhanna’nın sağlığını yıktı ve çok zayıf bir duruma düştü. Normal olmayan beslenme nedeniyle midesi zayıfladı ve mağaradaki rutubetten dolayı vücu-dunda ağrılar oluştu. Ve sonunda felç olacak duruma geldi. Ve nihayet 380 yılının sonunda Yuhanna bu mutlu yalnızlık hayatından kaçıp vatanı Antakya’ya dönmek zorunda kaldı. Ve burada doğal yaşam şartları sayesinde süratle sağlığı düzeldi. Yalnızlığı çok sevmesine rağmen artık o yaşama dönmedi ve sanki ilahi inayetin kendisine neler sakladığını anlamıştı. İnsanlarla kaynayan bu şehir içerisinde Yu-hanna, insanın kendi kendisine ve onu yaratana karşı olan görevlerinden başka, yakınlarıyla olan ilişkilerinde görevleri olduğunu hissetmişti. Ve bunun için kitabın-da rahiplikten önce şu sözleri boşuna yazmadı:
Rahiplik insanlardan en iyi olanını cezp etmemeli ki, beşeriyetin büyük kesimi onların iyi etkilerinden mahrum olmasın. Yalnız şehirlerde yaşayanların buradan göç etmemesi zaruri değildir. Çöllerde rahiplik hayatı sürenlerin şehirlere gelip kötülük-lerin ve eksikliklerin yayılmasını etkileriyle önlemeleri gerekir. Ve şimdi ise Yuhanna’nın yüreğine, hristiyan olan birini, bundan daha az önemli olmayan ve kendi nefsiyle olandan daha az mücadele istemeyen bir görevin beklediği korkusu yerleşti. Bu da yakınının çıkarı için kendini inkâr etme görevidir. Ve bu andan itibaren Yuhanna kendini bu yeni mücadele türü için adadı. Yani başkasına hizmet mücadelesi. Ve bu hizmetler onu öyle acı belalara götürdü ki fakat kendisi hristiyan-lık âlemine değeri biçilmez yararlar sundu ve bununla Altınağızlı’nın adı sonsuza dek yücelikle ölümsüzleşti. Daha önce kutsal ve onurlu episkoposluk rütbesinden kaçınan bu şahıs şimdi ise doğru insan Antakya Episkoposu Melatyos’un teklifiyle Antakya kilisesinde mütevazı Diyakonluk rütbesini kuşanmak için boynunu itaatle eğdi. Ve bu rütbe ile beş yıl hizmet etti. Gayretle ve kendini inkârla bu görevin gereklerini yerine getiriyordu. Günlük hizmetlere katılıyor, Kilisenin ve kilisede yapılan dinsel toplantıların düzenine münazara ediyordu. Çok zorluğu olan ve dikkat isteyen kilise yardımları faaliyetlerini yükleniyordu. Yani Yuhanna fakirleri ve hastaları araştırıyor ve onları ziyaret ediyor, onların yoksulluklarının yükünü hafif-letiyor ve muhtaç olanlara maddi yardım hizmetleri götürüyordu. Ve Allahın müba-rek eylediği bu tür onurlu hizmetler Yuhanna için ahlakını zengin bir şekilde terbiye eden ve büyük kişiliğini ruhsal yönden tamamlayan bir hazine değerindeydi. Çünkü bundan önce uzunca yaşamış olduğu yalnızlık, bütün düşüncelerini yalnızca kendini kurtarma amacına yöneltebilirdi. Ve beklide insanlara olan sevgi nurunu zayıflata-bilir ve temiz kalbinin hararetinden bir şey söndürebilir ve yakınının acılarına ve ihtiyaçlarına olan ihtimamını azaltabilirdi. Zira eğer yakınını görmüyorsan onu ve ümitsizliklerini unuta bilirsin. Ama diyakonluk görevi Yuhanna’nın önüne insanların acıları ve sorunlarından canlı bir görüntü koydu. İnsanların acılarına bakmak ağır ve sevilmeyen bir durumdur. Ama mademki acılar yeryüzünde devamlı olarak mevcut, kim olursa olsun her insan için onlara bakmak yararlı ve terbiye edicidir. Başkaları-nın musibetleri ve gözyaşları etkilenmemeyi ve aldırmazlığı aşar ve hatta kuru gönüllerin derinliklerinde iyi duygular ve onurlu gayretler yaratır, yüreği yumuşatır ve canlandırır ve onu kendini inkâra ve fedakârlığa yöneltir. O halde Yuhanna’nın gözleri önüne serilen ve insanların acılarıyla dolu feci manzaranın onun hassas gönlünde oluşturduğu etkiyi açıklamaya gerek yok. Her halükarda bilindiği gibi, Diyakon Yuhanna’nın fakir ve yoksullara vermiş olduğu ilk kurul onun arta kalan kendi mallarındandı. Hâlbuki Yuhanna geliri çok olan bir vazifeye mensuptu ve isteseydi kendine büyük servetler edinirdi. Oysa kendisi çölde yaşadığı yıllardaki âdeti üzere, şimdiki işinden hiçbir gelir elde etmiyor ve kendine hiç bir şey bırakmı-yor, aksine sahip olduğu her şeyi fakirlere dağıtıyordu ve kendisi en yoksul birisi olarak kaldı. Diyakon olarak Yuhanna’ya vaaz verme hakkı tanınmadığı için devam eden görevi içerisinde, nasihat ve teselli edilmeye ve cesaretlendirilmeye muhtaç olanlar için mektuplar yazmaya geniş bir vakit buluyordu. Bu arada tanrının inayeti ile sıkıntılı bir ruhsal durumda bulunan Estağir adlı bir dostuna üç kitap yazdı. Bu kitaplar, insan yaşamında tanrısal inayetin izin verdiği acı ve ızdırapların manasına ilişkin uzun ve değerli bir tanrısal yorumu içeriyordu. Daha sonra Yuhanna, sevgili eşini kaybetmiş genç dul bir bayana teselli kitabı yazdı. Bu kitap ile bakirelik konu-sunu içeren diğer bir kitap, pederlerin meşhur kitapları arasında sayılır. Bu kitaplar Hristiyanlıkta bakireliği ve iffetli bir dul olmanın değerini metheden güzel ve sevin-dirici ezgilere benziyordu. Bu dönemde Yuhanna savunma amaçlı bir kitap daha yazdı. <>. Bu kitapta, Antakya Episkoposu olan şehit Aziz Babila’nın hayatını duru bir dil ile anlatmakta-dır. Aynı kitapta Yulyanos’un hristiyanlara uyguladığı zulümlerden aklında kalanla-rı da tarihçe şeklinde açıklamaktadır.
386 yılında kırk yaşlarına gelince papazlık rütbesine yükseldi. Ruhani görevler papazlar arasında bölüştürülmüştü. Bazıları özel bir şekilde dini hizmetleri görüyor ve diğerleri de tanrı sözleri üzerine vaazlar veriyordu. Hatip ve yetenekli olduğu için Yuhanna’ya son görevi yani vaizlik görevi verildi. Bu andan itibaren, ölümsüz bir şöhret ve yücelik kazandığı hitabet çalışmaları yayılmaya başladı. Hitabet mesleği, Yuhanna’nın asıl değerli ve gönlüne yakın olan davaydı. Bu yeni mesleğine yorgun-luk bilmeyen bir azimle teslim oldu. Vaazları, Antakya Katedrali vaaz kürsüsünden, elçilik kıskançlığıyla tabedilmiş büyük bir sel gibi akıyordu. Vaazlarını bayram gün-leri, Pazar ve cumartesi günleri veriyordu. Bunlara ek olarak hafta arası bir veya da-ha fazlasını da veriyordu. Bazen sabah ve akşam duaları esnasında olmak üzere günde iki vaaz verdiği oluyordu. Bazı zamanlar da, şiddetli sıcakların ve günlük ya-şam koşullarının onları kiliseye gelmekten engellemesin diye cemaate filan gün erken saatte vaaz vereceğini de ilan ederdi. Ve birçok kez vaaz kürsüsüne gece çıkıp vaaz verirdi. Bazen de bir gerçekle ilgili olarak günlerce devamlı vaaz verirdi. Kimi zamanda aniden Episkoposun verdiği bir konu hakkında vaaz verirdi. Birçok kez de kendi Episkoposu erken davranıp başladığı vaazı sona erdirmek zorunda kalırdı. Birçok defa orada veya burada aniden vaaz vermeye davet edilirdi. Böyle durumlar-da vaazı hazırlamak ve yazmak için zamanı olmazdı ve çoğunlukla konu ile ilgili az da olsa düşünmeye fırsatı olmazdı. Bu nedenle, genellikle vaazları irticalen yapardı.
Önünde süratle oluşan bir durum veya anlık bir görüntüye ilişkin bir vaaz konusu yapması onun için nadir görülen bir şey değildir. Buna örnek olarak, bir kış günü Yuhanna kiliseye giderken yırtık elbiseler giyinmiş ve soğuktan titreyen fakirler görür ve hemen vaaz kürsüsüne çıkıp şöyle der<< çok önemli ve bize dokunan bir konu hakkında size hitap etmek istiyorum. Bu saatte yoksul fakirler gördüm, beşeri şefkat ve sevgi konusunda size hitap etmemeyi bir hata ve acımasızlık olarak görü-yorum… Vs.>> ve sözleri bu konu üzerine gittikçe uzayıp döküldü. Bir diğer örnek: Bir defasında vaaz vermeye başladıktan sonra, cemaatin dikkatlerinin kilisede yanan mumlara yöneldiğini gördü, konuyu değiştirip şöyle dedi << Bütün gayretlerimi, yüreklerinizde Allahın nurunu yakmaya yöneltiyorum, ama görüyorum ki basit mumlar sizin dikkatinizi daha çok cezp ediyor, hangisi bizim için daha önemli? Ruh-sal bilgi ışığı mı, yoksa şu sıradan mumların ışığı mı?>> Ve sözleri bu sürpriz konu üzerine yoğunlaştı. Ve tâbi ki bu konuya önceden en ufak bir hazırlık yapmamıştı.
Yuhanna’nın muhtelif konularla ilgili yüzlerce vaaz ve konuşmaları zamanımıza kadar geldi. Teolojik veya inanç esaslarına ilişkin yorumlar ve Hristiyanlık eğitimi veya kutsal kitap’ın düzenli açıklamaları veya ahlak, tartışma, savunma ve övme konuları ile dürüst din adamlarına düzülen methiyeler. Bütün bunlar Altınağızlı’nın verdiği vaazların bir kısmını teşkil eder. Zira o Antakya ve Kostantiniye’de on sekiz yıl süren dini liderlik hizmetleri sırasında sayısız vaazlar vermiş ve insanlar bütün bunları yazmadı ve hatta yazılmış olanlarında birçoğu elimize geçmemiştir.
Altınağızlı’nın vaazları anlamca zengin, hisleriyle kuvvetli, vefasıyla büyüleyici ve yürekten lehçesiyle normal olmayan basitliği ve anlaşılmaya yakın kalıba sahipti ve aynı zamanda müthiş canlılığıyla sözlerinin güzelliği ve güçlü tasviri ve dinleyen-lere olan etkisi ile kilise için hitabetin paha biçilmez mücevheratı ve ölümsüz bir örneğidir ki tezgâhında kemalin başarıları dokunur. Hitabet yeteneği o asırda sahibi-ne, insanın sahip olduğu diğer bütün yeteneklerden daha yüksek bir mertebe sağlardı Libanyos ve benzeri hatipler çağdaşları arasında saygıyla ve özel bir dikkat ile takip edilirdi. Oysa Libanyos medresesine mensup putperest hatiplerin bu yetenekleri büyük yanılgılarla sınırlıydı. Boş cümlelerle, teknik bir ifade tarzı ve kulağa hoş gelen sözlerle etki yaratırdı. Ama yüreğe hitap etmez ve onu etkileyemezdi. Ama şimdi,Altınağızlı'nın ağzından buna tamamen aykırı bir akıcı hitabet doğdu. Görünü-şüyle son derece basit ama büyük bir içsel güçle dolu, bu hitap kişinin doğru ve mümin inancının yürekten ateşinin hararetini almış bir canlılığa sahiptir. Altınağızlı söz sanatının bütün tekniklerini kullanmaktan sakınırdı ve cümlelerin dış güzellikle-rine asla tevessül etmezdi. Bununla birlikte vaazının ateşiyle ve samimiyeti ile canlı-lığıyla insanları dehşete düşürüyordu. Her düşüncesinde ve her kelimesinde kuvvet yükseliyordu. Çünkü bunları yaşamdan ve gerçeklerden alıyor ve örneklerle, karşı-laştırmalarla, istişareler ve herkesçe bilinen açık ve o derece ikna edici ki reddi mümkün olmayan benzetmelerle yorumluyordu. Suni olmaktan uzak bu güzel konuşma ruh ve yürekle canlı idi. Kalpleri sihirleyen böylesi Antakya da hiç duyul-mamıştı. Bu nedenle halk Yuhanna’nın sözlerini dehşetle ve cazip bir duyguyla dinliyordu. Hızlı yazan kâtipler Yuhanna’nın vaaz verdiği kiliselere geliyor ve on-dan bazı sözler kapıp bunları neşredip halka satmaya uğraşıyorlardı. Vaazlarda söylediği fikirleri halkın arasında ağızdan ağza dolaşırdı. Ve son haber misali dilden dile nakledilip tartışılırdı. Vaazları toplantılarda, ziyafetlerde ve çarşılarda okunurdu. Ve birçokları bunları ezberlerdi. Bu müthiş ve olağanüstü hatibin şöhreti Antakya dışında uzak yerlere kadar yayıldı. Ve bu şöhret bütün Hristiyan âlemine yayıldı denebilir. Birçok yörelerden ve başka şehirlerden gelen halk Yuhanna’nın vaaz verdiği kürsünün etrafında toplanırlardı. Yahudiler, Putperestler ve dinde sapkınlık-lara düşenler bu Ortodoks hatibe âşık oldu ve bazı zamanlar onu dinlemek için kiliseye gelmekteydiler.
Ama Yuhanna’nın vaazların halk üzerinde mucizevî ve olağanüstü bir etkisi vardı. Ve çok zamanlar onu dinleyenler vaazın etkisiyle kiliseyi ağlayış ve iniltilere boğarlardı. Ve kendilerini yerden yere atıp elbiselerini parçalar, sinelerine vurup tövbe ve pişmanlıktan acı duyarlardı. Ve birçok dinleyiciler bu hatibi, tiyatrodan kiliseye geçen adet üzere heyecanla alkışlarlardı. Ve Yuhanna onları süratle susturur ve çoğu zaman onlara sitem ederdi. Ve Yuhanna halkın sevgilisi olmuştu. Ve bu büyük halk ona şevkle bakıyor ve ona saygı gösteriyordu ve onu lezzetle dinliyor ve vaazlarını kaçırmamaya özen gösteriyordu. Vaaz esnasında bir kelimeyi bile kaybet-memeye çabalıyorlardı. Ve Antakya halkı Yuhanna’yı nasıl yücelteceklerini veya nasıl bir sıfat vereceklerini ve ona olan saygı ve sevgilerini nasıl belirteceklerini bilemiyorlardı. Ona, Allahın ağzı, Mesih’in sözleri, Pavlus’un ağzı, Altın söz, Tatlı ses, Bal akıntısı ve benzeri lakaplar taktılar. Ve sonunda halk Allahın ağzı lakabı yerine ona Altınağızlı adını tercih etti. Ve bu isim sonsuza kadar onunla kaldı. Kilise gelenekleri bu ismi ilk kez Yuhanna’yı kilisede dikkat ve saygıyla dinlemekte olan bir kadının, konulardan birini anlamakta zorlanınca ve yarı kendinden geçmiş bir halde Yuhanna’ya <> diye haykırması sonunda, bu sözlerin Allah’ın ilhamıyla söylendiği kabul edilerek o andan itibaren bu büyük hatip Altın-ağızlı lakabıyla herkesçe anılmaya başladı.


Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə