Bilmen tefsiRİnde âyetler ve sûreler arasindaki MÜNÂsebetler

Sizin üçün oyun:

Google Play'də əldə edin


Yüklə 171.57 Kb.
tarix18.08.2018
ölçüsü171.57 Kb.

BİLMEN TEFSİRİNDE ÂYETLER VE SÛRELER ARASINDAKİ MÜNÂSEBETLER

Durak Pusmaz1

Yüce Rabbimiz insanı maddi ve manevi, ruhi ve bedeni kabiliyetleri bakımından en güzel şekilde yaratmış, kâinatın en şerefli varlığı olarak nitelemiş, ona doğruyu eğriyi, hakkı ve batılı bildiren kitaplar göndermiştir. Bu ilahi kitapların sonuncusu Yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’dir. Kur’ân-ı Kerîm, yüce Allah’ın insanlığa son mesajı olup içerisindeki hükümlere uyulması ve yaşanması için gönderilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’den yaşayabilmek için her şeyden önce onu doğru olarak anlamak gerekir, anlaşılmayan bir şey hayata uygulanamaz. Onun için Müslümanlar asr-ı saadetten itibaren günümüze kadar Kur’ân-ı Kerîm’i daha iyi anlayıp yaşamaya yönelik devamlı gayret sarfetmişler, çalışmalar yapmışlar, eserler vermişler, bu sahada birçok ilim dalları vücuda getirmişlerdir.

Kur’ân-ı Kerîm’i konu edinip inceleyen bu ilim dallarından biri de âyetler ve sûreler arasındaki uyum ve irtibattan bahseden orijinal adıyla “tenâsübü’l-ây ve’s-süver”2 ilmidir. Buna “münâsebetü’l-âyâti ve’s-süver”3, münâsebet kelimesinin çoğul şekliyle “münâsebâtü’l-âyâti ve’s-süver”, “et-tenâsübü beyne’l-âyâti ve’s-süver”,”İlmü’l-mnâsebât”4, “münâsebâtü’l-Kur’ân”5 ilmi de denilir.


1- Tenâsüb ve Münâsebet Kelimelerinin Sözlük ve Terim Anlamı

A- Sözlük Anlamı


‘Tenâsüb’ kelimesi, n-s-b ve nisbet kökünden türemiş tefâul kalıbında mastar olup iki şeyin birbirine yakın olması, benzemesi ve uygun olması gibi anlamlara gelir. Arapçada “ فلان يناسب فلانا “ ‘falan falana münasiptir’, demek ‘yakındır’ demektir.6ليس بينهما مناسبة “ “o iki kimsenin arasında münâsebet yoktur” ifadesinin anlamı da, ‘ikisi arasında benzerlik yoktur’, demektir.7 İbn Fâris de “nûn, sin ve bâ” harflerinden oluşan kelimesinin tek bir anlamı olup o da: “ إتصال شيء بشيء “ bir şeyin diğeri ile bağlantı kurması, birleşmesi, temas halinde olması anlamındadır.”8 demiştir.

Münâsebet kelimesi de aynı kökten türemiş müfâale kalıbında mastar olup, iki şeyin birbirine uygun olması, muvafık bulunması gibi anlamlara gelir.9


B- Terim Anlamı


Tenâsüb veya münâsebet kavramının Kur’an ilimlerindeki terim anlamı kısaca şöyle tanımlanabilir: “Sûrelerin kendisinden önceki ve sonraki sûrelerle; sûrelerin içerisindeki âyetlerin de içlerindeki kelime ve cümlelerle ve diğer âyetlerle aralarında olan kuvvetli bağ, irtibat ve anlam bütünlüğüğüne tenâsüb veya münâsebet.”10 denir.

Âyetler ve sûreler arasındaki münâsebetin anlaşılıp, fark edilmesi, tespit edilmesi sanıldığı kadar kolay değildir. Onun için bu sahada söz söyleyip görüş beyan eden, tefsirlerinde buna yer veren müfessirlerin sayısı azdır.

Bazı müfessirlere göre bu ilmin tefsire nisbeti beyan ilminin nahve nispeti gibidir.11

Bilindiği gibi Kur’ân-ı Kerîm Peygamber Efendimiz’e toptan değil, 22 küsur sene gibi uzun bir zaman dilimi içerisinde parça parça, bölüm bölüm indirilmiştir. Bu konuda temayüz eden müfessir ve âlimlerin belirttiğine göre Kur’ân-ı Kerîm bu kadar uzun süre içerisinde muhtelif zaman ve mekânlarda inmiş olmasına rağmen sûreleri oluşturan âyetler arasında bir kopukluk ve irtibatsızlık yoktur, aksine sıkı bir münâsebet, kuvvetli bir irtibat ve bağ vardır.


2- Tarihçesi


İslamda ilk tedvin edilen ilim hadis ve tefsir ilmi olmuştur. Kur’ân ve tefsirle ilgili diğer ilimler daha sonra tedvin edilmişlerdir. Ulûmü’l-Kur’ân denilen bu ilimlerden biri de “âyetler ve sûreler arasındaki kuvvetli bağ ve irtibattan bahseden münâsebet ilmi”dir. Kaynaklarda belirtildiğine göre âyetler arasındaki münâsebetten ilk bahseden hicri III. Asrın sonlarıyla IV. asrın başlarında Bağdat’ta yaşamış olan Ebû Bekir Abdullah b. Muhammed Ziyad en-Nîsâbûrî (ö.324/936)’dir.12 Nitekim ez-Zerkeşî (ö.794/1392), Ebü’l-Hasen eş-Şehrebânî’den şöyle dediğini nakleder: “Bağdat’ta ilmü’l-münâsebetten ilk bahseden Ebû Bekir en-Nîsâbûrî’dir, ondan başkasından bu ilimle ilgili bir şey işitmedik. Eş-Şehrebânî, din ve edebiyat sahasında geniş bilgi sahibi idi. Kendisi kürsüde ders anlatılırken âyet okununca: “Niçin bu âyet şu âyetin yanına konulmuştur? Bu sûrenin şu sûrenin yanına konulmuş olmasındaki hikmet nedir?” diye sorar ve Bağdat âlimlerini âyetler ve sûreler arasındaki münâsebet ilmini bilmedikleri için kınardı.”13

Ebû Bekir en-Nîsâbûrî’den iki asır sonra yaşayan Ahkâmü’l-Kur’ân müellifi Kâdî Ebû Bekir İbnü’l-Arabî (ö.543/1148)’nin de bu konu üzerinde durduğunu görüyoruz.14

Hicri IV. Asırdan itibaren dirâyet tefsirlerinde bu konuya yer verilmeye başlanılmıştır. Tefsirinde bu konuya ilk olarak yer verenin Ebû’l-Kâsim Mahmud b. Ömer Cârullah ez-Zemahşerî (ö.538/1143)’nin olduğu belirtilmektedir.15 Ayrıca bu konuda müstakil eser yazan âlimler de olmuştur.16

3- Önemi


Âyet ve sûreler arasındaki irtibattan bahseden tenâsüb ilmine alimler büyük önem vermişler, bu sahada birbirinden güzel değerli eserler vücuda getirmişlerdir.

Kâdî Ebû Bekr b. el-Arabi (ö.543/1148), Siracü'l-Müridin'de şöyle demiştir: “Kur'an âyetleri birbiriyle o derece irtibatlıdır ki adeta; manaları uyumlu ve yapıları düzenli tek bir söz gibidir. İşte bu özellik (münâsebet ilmi) çok büyük bir ilimdir.”17

Fahruddin er-Razi (ö.606/1209) tefsirinde diyor ki: “Kur'an'ın inceliklerinin ekserisi; içerisindeki irtibatlara ve tertibine serpiştirilmiştir.”18

Zerkeşî (ö.794/1392) bu ilimin önemi hakkında şöyle der: “İyi bil ki, münâsebet ilmi çok şerefli bir ilimdir. Akıllar onunla korunur, söylediği şeylerde söz sahibinin kıymeti, değeri bununla bilinip tanınır.”19

Süyûti (ö.911/1505) de: “Münâsebet ilmi, çok şerefli bir ilimdir. Fakat dikkat ve incelik istediğinden dolayı buna müfessirin ilgisi az olmuş, pek az müfessir ilgi göstermiştir.”20 demiştir.

Ömer Nasuhi Bilmen de bu konuya hem “Büyük Tefsir Tarihi ve Tabakâtü’l-müfessiîn” isimli eserinde, hem “Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe Meâl-i Âlîsi ve Tefsiri” isimli sekiz ciltlik tefsirinde yer vermiştir.

Bilmen “Büyük Tefsir Tarihi” isimli eserinde tefsirle ilgili ilimlerden bahsederken bunlardan birinin de”İlmü münâsebeti’l-âyâti ve’s-süver” yani Kur’ân âyetleri ve sûreleri arasındaki münâsebet/irtibat ve bağdan bahseden ilim olduğunu kaydeder. Bilmen âyetler ve sûrelerin birbirlerinden kopuk, irtibatsız olmadığını aksine bunlar arasında kuvvetli bir bağ, münâsebet ve irtibat olduğunu, ama bazı âyetlerin ve sûrelerin arasındaki münâsebetin ilk bakışta görüleceğini, bazı âyetlerin arasındaki münâsebetin ise hemen fark edilemeyeceğini, ancak bu konuda mâhir olanların birtakım işaret ve karinelere bakarak bunu ortaya çıkarabileceklerini belirtir.

Bilmen âyetler ve sûreler arasındaki münâsebet ilminin tarihçesinden bahsederken; bu ilimle ilk uğraşan ve bu sahada ilk söz söyleyen kimsenin yukarıda belirttiğimiz gibi Ebû Bekir en-Nîsâbûrî (ö.324/936)21 olduğunu kaydeder.22 Ve bu sahada eser veren âlimlerden ikisini eserlerinin isimleriyle beraber zikreder. Bunlardan biri Burhanüddîn İbrâhim el-Bıkâî (ö.885/1480)'nin “Nazmü’d-dürer fî tenâsübi’l-âyi ve’s-süver” isimli eseri,digeri de Suyûtî'nin “Merâsıdü’l-metâli’ fî tenâsübi’l-mekâtı’ ve’l-metâli’” adındaki eseridir.23

Ayrıca aynı eserinde klasik tefsirlerde takip edilen metottan bahsederken Ebû Cafer'in “ البرهان في مناسبة ترتيب سور القران “ ismindeki eseri24 ile yine es-Süyûtî'nin “Esrârü't-Tenzîl”25 adındaki eserini de zikreder.26

5- Âyetler Arasında Tenâsüb

A- Âyetlerin Tertibi


Kur’ân sûrelerini oluşturan âyetler arasındaki tenâsübe geçmeden önce âyetlerin tertibine temas etmemiz gerekiyor, zira tenâsüb ilminin âyetlerin ve sûrelerin tertibiyle yakın ilgisi vardır. Aslında tenâsüb ilminin dayandığı temel, Kur’an’daki âyetlerin ve sûrelerin tertibinin tevfîkî olduğu/ ilâhî vahye dayandığı esasıdır. Onun için kitaplarında tenâsüb konusunu ele alan âlimler, önce âyetlerin ve sûrelerin tertibine temas etmek gereğini duymuşlardır.27 Kur’ân-ı Kerîm çeşitli sebep ve hikmetlerden dolayı 22 küsür sene içerisinde inmiştir. Bazen bir sûrenin tüm âyetleri bir defada nazil olduğu gibi, bazen de farklı zamanlarda inmiştir.28

Sûreleri oluşturan âyetlerin tertibinin tevkîfi olduğu hususunda âlimler arasında icma olup hiçbir ihtilaf yoktur.29 Cebrail (.s.) Peygamberimize vahyi getirince okuduğu âyetlerin hangi sûreye ve sûre içerisinde nereye yazılacağını bildirir, Peygamber Efendimiz de vahiy kâtiplerine böyle emrederek ilgili yere yazdırırdı.30 Âyetlerin tertibinin tevkîfî olduğunu ifade eden çok rivâyet vardır.31

Bilmen de âyetlerin tertibi konusunu işlemeye Resûlullah zamanından başlar, bu konuda âlimlerin ihtilafından bahsetmez, bunun bir emr-i tevfîkî olduğunu, Resulullah (s.a.v.)’in inen âyetleri Cibrîl-i Emîn’in talimiyle vahiy kâtiplerine yazdırdığını belirterek şöyle der:

Resûl-i Ekrem sallellâhü aleyhi ve sellem Efendimiz, Kur’ân-ı Kerîm’in âyetleri, sûreleri nazil oldukça hemen vahiy kâtiplerine yazdırırdı. Beher âyetin hangi âyetlerin yanına, hangi sûreye yazılacağını da Cibrîl-i Emîn’in talimleri veçhile emrederdi. Nitekim Hâkim; vahiy kâtiplerinden olan Zeyd ibn Sabit radıyellâhu anhden şöyle dediği rivayet edilmiştir: عَنْ زَيْدِ بْنِ ثَابِتٍ قَالَ كُنَّا عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم نُؤَلِّفُ الْقُرْآنَ مِنَ الرِّقَاعِ “Rasûlullah (s.a.v.)’in yanında Kur’ân’ı yazılı parçalardan derliyorduk.”32

Bilmen sözüne devamla: “Kur’an âyetlerinin şimdiki tertip üzere yazılmış bulunması bir emr-i tevkîfîdir, yani bu tertîb indî, içtihâdî bir surette olmayıp mahzâ Hazret-i Peygamber’in emir ve işaretine müstenittir, bu hususta icmâ-ı ümmet vardır. Âyetlerin tertibinde pek mühim bir irtibat ve insicam vardır ki bunu Kur’ânî ilimlerde mütebahhir olanlar pekâlâ takdir ederler.”33 demiştir.

Bilmen bu konuda Fahreddin Râzî’den de şöyle dediğini nakletmiştir: “Kur’ân-ı Azîm, lâfızları, manaları itibariyle bir mucize olduğu gibi âyetlerinin tertibi itibariyle de bir İlâhî mucizedir. Hayfâ ki birçok müfessirler, bu husustaki letâife, dekâik-ı esrâra vâkıf olmadıklarından tefsirlerinde bu münâsebetleri beyana tasaddî etmemişlerdir.”34


B- Âyetler Arasında Tenâsüb


Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi isimli kitabında, “âyetler tefsir edilirken her âyetin kendisinden önceki âyetlerle olan münâsebetinin gösterilmesinin çok yararlı olacağını, zira gerek sûrelerin ve gerekse âyetlerin aralarındaki insicamın gösterilmesinin Kur’ân’ın eblagat ve ulviyetini bir kat daha tecelli ettireceğini belirtir. Bilmen, klasik tefsirlerin yazılma usulünden bahsederken, “Tefsirlerde ekseri şu tertîb iltizâm edilir” başlığı altında bize şu bilgiyi vermektedir:

“Evvelâ; sûrelerin makabillerine olan münâsebetleri yazılır, isimleri, vech-i tesmiyeleri, faziletleri gösterilir. Âyetlerinin, kelimelerinin, harflerinin miktarı kaydedilir.

Saniyen; her âyet-i celile kendi kendine bir fâtiha-i kelâm olmakla beraber bunun makablindeki âyetler ile olan münâsebeti yazılır. Çünkü gerek sûrelerin ve gerek âyetlerin aralarındaki münâsebetleri, insicamı göstermek, Kur’ân-ı Mübîn’in belagat ve ulviyyetini bir kat daha tecellî ettirmiş olur. Hatta bu babda yazılmış müstakil eserler de vardır. Şeyh Ebû Cafer’in (Ahmed b. İbrâhim b. Ez-Zübeyr el-Gınâtî “el-Burhân fî münâsebeti süveri’l-Kur’ân” ismindeki eseri ve İmâm-ı Süyûtî’nin “Esrârü’t-Tenzîl” adındaki kitabı bu cümledendir.”35

Bilmen Fahreddin er-Râzî’yi çok takdir eder ve onun hakkında: “Âyetlerin münâsebetlerini göstermek hususunda Fahreddîn-i Râzî’nin pek büyük hizmetleri geçmiştir. Tefsîr-i Kebîr’i bu itibar ile de büyük bir kıymete mâliktir.” dedikten sonra Râzî’nin şu sözlerini nakleder: Kur’ân-ı Kerîm’in ekser-i letâifi, âyetleri arasındaki tertibat ve ravâbıta mevdu’dur.”36


C- Âyetler Arasındaki Tenâsübe Misal


Bilmen’in tefsirinde çok olmasa da yer yer âyetler arasındaki tenâsübten bahsettiği görülmektedir. Fakat o pek az istisnası hariç, “bu âyetle bundan önceki âyetler arasında şöyle bir irtibat veya münâsebet vardır” diye bunu açıkça belirtmez, dikkatli bir okuyucu bunu onun izahından anlayabilir. Buna aşağıdaki misalleri vermek istiyoruz:

Misal: 1- Bakara sûresi ilk 20 âyet


Bilindiği gibi Bakara sûresinin ilk beş âyeti müminler hakkında, takip eden iki âyeti (6 ve 7) kâfirler hakkında, sonra gelen on iki âyeti (8-20) de münafıklar hakkındadır.

Bilmen, tefsirinde bu âyetler arasındaki irtibatı, ‘münâsebet’ sözünü zikretmeksizin, münafıklarla ilgili olan sekizinci âyetin tefsirinde şöyle belirtir:

“Bütün insanlar, itikat, amel, halet-i nefsiye itibariyle başlıca üç kısma ayrılmaktadırlar. Şِöyle ki: İnsanların bir kısmı samimi sûrette mümin olan zatlardır. Onların kalpleri, lisanları birdir. Hak ve hakikate doğruca inanırlar, bunu itirafta bulunurlar. İşte hakikî mümin bunlardır.”

“İnsanların bir kısmı da kâfirdirler. Din-i ilâhînin hükümlerini kabul etmezler, kendi yanlış inançlarını açığa vururlar, kendi bozuk inançları içerisinde yürür dururlar. Bunların bu duruşları meydanda olduğu için kendilerine karşı vaziyet almak müminler için kolay olur.”

“İnsanların bir kısmı ise münafıklardır. Bunlar kalplerinde olanı lisanlarıyla izhar etmezler. Bilâkis bunu saklar, kendilerini zahiren mümin gِgösterirler, ehl-i imanı aldatmak isterler. Artık bu kabil şahıslara karşı hakikî müminlerin pek uyanık bulunmaları lâzımdır.”37

Misal: 2- Bakara sûresi 24-25’inci âyetler:


Bu iki âyette:

فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتِي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ 24



وَبَشِّرِ الَّذِينَ آَمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ 25

“Yakıtı insanlar ile taşlar olan ve kâfirler için hazırlanmış bulunan ateşten korkun!”

“İman edip de yararlı iş yapanları, içinden ırmaklar akan cennetlerle müjdele!” buyrulmuş olup kâfirlerin cehennemde azap görecekleri, müminlerin de cennette nimet içerisinde olacakları belirtilmiştir.

Bilmen, birbirine zıt gibi görünen bu iki âyet arasındaki münâsebeti şöyle belirtmiştir: “Kur’ân-ı mübînin âyetleri arasında pek latif bir imtizaç, bir münâsebet vardır. Evvelki âyetler, küfür ve isyan sahiplerinin uğrayacakları uhrevi azapları, felâketleri bildirmiştir. Bu âyet-i celîle de iman ve salih amel sahiplerinin ahiret âleminde ebedî surette nail olacakları nimetleri, mükâfatları bildirmektedir.”38



Misal: 3- Bakara sûresi 190-195’inci âyetler


İlk beş âyette (190-194), müslümanlara, kendileriyle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşmaları fakat aşırılıktan, haksız yere saldırmaktan kaçınmaları emredilmekte, kısaca savaş ve savaş hukukundan bahsedilmektedir.39

195. Âyette ise, savaş konusu bırakılıp birden infaka geçilmekte ve:



وَأَنْفِقُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَلَا تُلْقُوا بِأَيْدِيكُمْ إِلَى التَّهْلُكَةِ وَأَحْسِنُوا إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ

“Allah yolunda mallarınızı harcayın, kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın, iyilik edin, doğrusu Allah iyilik edenleri sever.” buyrularak müslümanlara mallarını Allah yolunda infak etmeleri ve kendilerini tehlikeye atmamaları emredilmektedir.

Bilmen bu iki grup âyet arasındaki irtibatı yine ‘münasebet’ sözcüğünü zikretmeksizin: “Mütteki olunuz ve Allah yolunda/cihat uğrunda … mallarınızı infak ediniz ve kendinizi harpten kaçınmak, o uğurda mal sarfetmemek, düşmanın maksadını anlamaya çalışmamak gibi sebeplerle…… tehlikeye düşürmeyiniz.”40 İfadesiyle kurmaktadır.

Misal: 4- Mâide sûresi 87- 91. âyetler


Bu beş âyette üç ayrı konudan bahsedilmektedir:

1- ) 87-88. Âyetlerde Allah’ın müminlere helal kıldığı güzel ve temiz nimetleri kendilerine haram kılmamaları, bilakis Allah’ın kendilerine vermiş olduğu helal ve temiz rızıktan yemeleri emrediliyor:



يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا لَا تُحَرِّمُوا طَيِّبَاتِ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكُمْ وَلَا تَعْتَدُوا إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ . وَكُلُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللَّهُ حَلَالًا طَيِّبًا وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي أَنْتُمْ بِهِ مُؤْمِنُونَ

“Ey iman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı o güzel ve temiz nimetleri kendinize haram kılmayın, haddi aşmayın. Çünkü Allah haddini aşanları asla sevmez. Allah'ın size helâl ve temiz olarak verdiği rızıklardan yeyin ve kendisine iman etmiş olduğunuz Allah'tan korkun.”

2- ) Bunu takip eden 89. âyette yemin konusuna geçilip onunla ilgili hükümler serdediliyor:

لَا يُؤَاخِذُكُمُ اللَّهُ بِاللَّغْوِ فِي أَيْمَانِكُمْ وَلَكِنْ يُؤَاخِذُكُمْ بِمَا عَقَّدْتُمُ الْأَيْمَانَ فَكَفَّارَتُهُ إِطْعَامُ عَشَرَةِ مَسَاكِينَ مِنْ أَوْسَطِ مَا تُطْعِمُونَ أَهْلِيكُمْ أَوْ كِسْوَتُهُمْ أَوْ تَحْرِيرُ رَقَبَةٍ فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ ثَلَاثَةِ أَيَّامٍ ذَلِكَ كَفَّارَةُ أَيْمَانِكُمْ إِذَا حَلَفْتُمْ وَاحْفَظُوا أَيْمَانَكُمْ كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمْ آَيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

“Allah sizi kasıtsız olarak yaptığınız yeminlerden dolayı sorumlu tutmaz, ama bilerek yaptığınız yeminlerden ötürü sorumlu tutar. Böyle bir yemini bozarsanız onun keffâreti, çoluk çocuğunuza yedirdiğiniz orta halli yemek çeşidinden on fakir doyurmak yahut on fakiri giydirmek veya bir köleyi hürriyetine kavuşturmaktır. Bunlara gücü yetmeyen kimse, üç gün oruç tutsun. İşte yemin ettiğinizde, yemin bozmanın keffareti budur. Yeminlerinize sahip çıkın. Allah işte size âyetlerini böyle açıklıyor, ta ki şükredesiniz.” Buyruluyor.

3- ) Bundan sonra gelen 90-91. Âyetlerde ise:

Kısaca içki, kumar, putlar ve fal oklarının şeytan işi olduğu, şeytanın ise içki ve kumar ile müminler arasında buğuz ve düşmanlık meydana getirmek ve onları namazdan alıkoymak istediği belirtilerek bundan vaz geçmeleri istenmektedir:



يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالْأَنْصَابُ وَالْأَزْلَامُ رِجْسٌ مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ . إِنَّمَا يُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَنْ يُوقِعَ بَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَاءَ فِي الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ وَيَصُدَّكُمْ عَنْ ذِكْرِ اللَّهِ وَعَنِ الصَّلَاةِ فَهَلْ أَنْتُمْ مُنْتَهُونَ

Ey iman edenler! Şarap, kumar, putlar ve kısmet için çekilen fal okları, şeytana ait murdar işlerden başka bir şey değildir. Bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz. Şarap ve kumarla şeytanın yapmak istediği tek şey, sizin aranıza düşmanlık ve kin salmak, sizi Allah’ı zikretmekten ve namazdan alıkoymaktır. Artık bu habis şeylerden vazgeçtiniz değil mi?

İlk bakışta bu üç grup âyet arasında, bir irtibat, bir münâsebet yokmuş, ayrı ayrı konulardan bahsediliyormuş gibi geliyor. Fakat biraz düşünülüp üzerinde durulunca aralarında mükemmel bir irtibatın ve güzel bir münâsebetin olduğu anlaşılmaktadır. Bilmen, tefsirinde birinci grupla ikinci grup arasındaki münâsebeti (yine ‘münasebet’ sözcüğünü kullanmaksızın): “Bu âyet-i kerime her hangi bir hususa dair, mesela tayyibattan olan şeyleri terketmeye ait yapılan yeminlerin mahiyetlerine gِöre hükmünü beyan etmekte ve yeminlere riâyet edilmesini tavsiye buyurmaktadır.”41 veciz ifadesiyle belirtmiştir.

Bilmen, ikinci grupla üçüncü grup âyetler arasındaki münasebeti: “Bu mübarek âyetler, tayyibattan olmayan müskiratın vesâirenin fazîh mahiyetlerini, onların cemiyet hayatındaki muzır tesirlerini bildirerek onlardan kaçınılmasını… ihtar buyurmaktadır.”42 iyerek yine güzel bir şekildi kurmuştur.


Misal: 5 Zümer sûresi 27-28’inci âyetler


Bu iki âyette:

وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ فِي هَذَا الْقُرْآَنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ . قُرْآَنًا عَرَبِيًّا غَيْرَ ذِي عِوَجٍ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ .

“Biz bu Kur'ân'da insanlara, tezekkür etsinler/öğüt alsınlar diye her türlü örneği verdik. Onu pürüzsüz Arapça bir Kur'ân olarak indirdik, umulur ki ittika ederler/takva yolunu tutarlar.” buyrulmuştur.

Bilmen bu iki âyet arasındaki münâsebeti gayet veciz bir şekilde şöyle ifade etmiştir: “Evvelki âyette tezekkür, bu âyette de ittikâ tavsiye buyruluyor. Çünkü ittikâ tezekkürden, tefekkürden sonra husûle gelir.”43 Demek ki tezekkürü, tefekkürü olmayanın takvası olmaz, başka bir ifade ile takvaya giden yol tezekkür ve tefekkürden geçer. Onun için âyette önce tezekkür, sonra takva zikredilmiştir.

a- Âyetin Başı ile Sonu Arasında Tenâsüb


Kur’an-ı Kerim’deki bazı âyetlerin, ilk bakışta anlam bütünlüğü bakımdan başlarıyla sonları arasında bir alaka, bir irtibat yokmuş gibi görünmekte, ama üzerinde biraz durulduğu zaman öyle olmadığı anlaşılmaktadır. Buna da aşağıdaki misalleri vermek istiyoruz:

Misal: 1- Bakara sûresi 173’üncü âyet


Âyette şöyle buyrulmuştur:

إِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنْزِيرِ وَمَا أُهِلَّ بِهِ لِغَيْرِ اللَّهِ فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَلَا إِثْمَ عَلَيْهِ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ

“Allah size ancak ölüyü (leşi), kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesileni haram kıldı. Her kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, başkasının hakkına saldırmadan ve haddi aşmadan bir miktar yemesinde günah yoktur. Şüphe yok ki Allah Allah gafûrdur, rahîmdir.”

Râzî ayetin tefsirinde: “Cenâb-ı Allah'ın, âyetin sonunda, "Şüphesiz Allah gafur ve rahimdir" buyurmasında bir müşkillik vardır. O da şudur: Allah Teâlâ, "Ona birgünah yoktur" dedikten sonra, bunun peşisıra "Allahgafurdur ve rahimdir" demesi nasıl uygun düşer? Çünkü mağfiret, günah olduğu zaman söz konusudur?” der ve buna üç türlü cevap vermeye çalışır.44

Bilmen âyetin tefsirinde: “Şüphe yok ki Allah Teâlâ gafûrdur, böِyle muzdar bir kulunu mesul tutmaz. Rahîmdir, rahmet-i ilâhiyesi bî payandır. Bunun içindir ki bu hususta kullarına ruhsat ihsan buyurmuştur.”45 diyerek âyetin başı ile sonu arasındaki irtibatı gayet veciz ve güzel bir şekilde kurmuştur.



Misal: 2- Mâide sûresi 118’inci âyet

Âyette:


إِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَإِنَّهُمْ عِبَادُكَ وَإِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَإِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

“Eğer onlara azap edersen şüphe yok ki, onlar senin kullarındır. Ve eğer onları bağışlarsan yine şüphesiz ki, aziz olan, hakim olan ancak sensin.” buyrulmuştur.

İlk bakışta insan bu âyetin sonunun “Ente’l-gafûru’r-rahîm: Sen günahları çok bağışlayansın, çok merhametlisin” şeklinde bitmesi gerekirdi, diye düşünebilir. Nitekim Mâtürîdî’nin naklettiğine göre İbn Mesud’un kıratı bu şekildedir.”46

Râzî de Mâtürîdî’yi teyit ederek diyor ki: “Vahidî (r.h), Abdullah İbn Mes'ud (r.a)'un mushafında, bu cümlenin, "Eğer onları bağışlarsan, muhakkak ki sen, gafur ve rahîmsin"şeklinde olduğunu rivayet etmiştir. Aynı zamanda hocam olan merhum babamın şöyle dediğini işitmiştim: "Burada âyetin sonunda "azîz ve hakîm" sıfatlarının yer alışı, "gafur ve rahîm" sıfatlarının yer almasından daha uygundur. Çünkü Allah Teâlâ'nın gafur ve rahîm olması, muhtaç olan herkes için rahmeti ve mağfireti gerektiren bir mânayı ifâde eder. Ama O'nun azîz ve hakîm oluşu, mağfireti icâb ettirmez. Çünkü O'nun azîz oluşu, dilediğini yapıp istediğine hükmetmesini ve O'na karşı hiç kimsenin itirazda bulunamayacağını gösterir. Binâenaleyh Hak Teâlâ, azîz ve kulların kendisi üzerinde hak sahibi olmalarından münezzeh olup da, buna rağmen affettiğini bildirince, bu aftaki kerem; bağışlayıp rahmet etmesini gerektiren gafur ve rahîm oluşundaki keremden daha mükemmel ve büyüktür." İşte bundan dolayı, babam (r.h) sözünü "Allah herşeyden azîz yani müstağni olup, buna rahmeti ile hükmedince, bu daha mükemmel olur" şeklinde söylemişti.47

Bilmen âyetin tefsirinde : “Yarabbi, onları af edersen veya onlar daha ِölmeden tâib ve müstağfir olup da geçmiş olan iddialarını af buyurursan kim mâni olabilir? (Yine şüphesiz ki, aziz olan) herşeyi yapmağa kadir, her şeye galip bulunan ve (hakîm olan) her fiili, her emir ve nehyi birer hikmet ve maslahat dairesinde tecelli eyleyen (ancak sensin.) ya İlâhe’l-âlemin!” diyerek âyetin başı ile sonu arasında anlam bütünlüğünü korumuştur.

b- Âyet Grupları arasında Tenâsüb


Kuur’an-ı Kerim’de bazen bir konudan bahsedilirken araya başka konudan bahseden âyet veya âyetler grubu girer, sonra yine önceki konuya devam edilir. Görünüşte araya giren bu âyet veya âyetlerin konu ile bir irtibatı bir bağı yokmuş gibi sanılır, ama aslında vardır, zira sûrelerde konu bütünlüğü esastır. Müfessirler bu tür âyetler arasında münâsebet kurarlar.

Âl-i Imrân sûresinin 121-129. âyetlerinde Uhud savaşından bahsedilmektedir. Sonra araya giren 130. âyette: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا لَا تَأْكُلُوا الرِّبَا أَضْعَافًا مُضَاعَفَةً وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ “Ey iman sahipleri! Ribayı öyle kat kat katlayarak yemeyin. Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olunuz ki kurtuluşa erebilesiniz.” buyrularak konu birden riba mevzuuna geçmekte, 130-136. âyetlerde ribanın haram oluşu ve muittekilerin bazı güzel vasıfları beyan edildikten sonra 137. âyetten itibaren konu tekrar Uhud savaşına intikal edip devam etmektedir.

Uhud savaşından bahsedilirken riba âyetinin araya girmiş olması ilk bakışta garipsenmekte ve okuyucuyu: “Uhud savaşından bahsedilirken niçin riba âyeti araya girdi? Bunun savaşla bir ilgisi, münâsebeti var mıdır? Varsa nedir?” gibi sorulara yönetmektedir.

Zemahşeri, Begavi, Beyzavi, Nesefi gibi bazı müfessirler buna hiç temas etmemiş, Râzî, Bikai, Ebu Hayyan, Ebussuud, Âlûsî gibi müfessirler de temas edip aralarındaki bağı kurmaya, münâsebeti belirtmeye çalışmışlardır.

Bilmen de burada riba âyetinin önceki ve sonraki âyetlerden bağımsız olmadığına ve dolayısıyla aralarındaki mana bütünlüğünün bozulmadığına, bilakis aralarında kuvvetli bir irtibatın olduğuna işaret ederek şöyle demiştir: “Bu mübarek âyetlerde düşmanlarına karşı cihat ile memur olan müslümanlara nefisleryile de mücahedede bulunarak riba gibi haram olan şeylerden kendilerini korumalarını ihtar etmekte, onlara felah ve necata vesile olan tarz-ı hareketi göstermektedir.”48



6- Sûrelerde Tenâsüb

A- Sûrelerin Tertibi


Sûreler arasındaki tenâsübe geçmeden önce sûrelerin tertibine temas etmemiz gerekir. Zira sûreler arasında tenâsüb, sûrelerin tertibinin tevkîfî olduğu esasına dayanmaktadır.49 Sûrelerin tertibinin tevkîfî olmadığı kabul edilirse, o zaman tenâsübten bahsedilemez, daha açık bir ifadeyle ortada tenâsüb ilmi diye bir şey kalmaz.

Âyetlerin tertibinin/sûre içerisinde sıralanışının tevkîfî olduğu konusunda ulema arasında görülen ittifak sûrelerin tertibi konusunda görülmemektedir.

Sûrelerin bugün elimizde bulunan mushaflardaki tertibi tevkîfî midir, yani vahye mi dayanmaktadır, yoksa sahabenin içtihadıyla mı olmuştur? Konu ihtilaflı olup bu hususta üç görüş vardır:

a- Bir görüşe göre sûrelerin elan elimizde bulunan Mushaflardaki tertibi sahabenin içtihadı ile olmuştur.

b- Diğer bir görüşe göre bütün sûrelerin yerleri, tertibi Resûlüllah tarafından bildirilmiş olup tevkîfîdir.

c- Üçüncü bir görüşe göre ise sûrelerin bir kısmının tertibi tevkîfî, bir kısmının tertibi ise sahabilerin içtihadı ile olmuştur.50

Bunlar içerisinde cumhurun benimsemiş olduğu görüş ilk görüştür.51

Ebû Cafer en-Nehhâs (ö.338/950)52, Ebû Bekir b. el-Enbârî (ö.328/940)53, İbnü’l-Hassâr (ö.611/1214)54, Kirmânî (’ye göre ise âyetlerin tertibinin olduğu gibi sûrelerin tertibi de tevkîfîdir. Nitekim İbnü’l-Enbârî, Cebrail (a.s.)’ın Peygaber Efendimize âyet ve sûrelerin yerlerini bildirdiğini, sûrelerin sıralanışının da âyet ve harflerin sıralanışı gibi olduğunu belirtir ve “Bir sûreyi öne alan veya geriye bırakan Kur’an’ın nazmını bozmuş olur.55 derdi.

Ebû Cafer en-Nahhas da, muhtar olan görüşün, sûrelerin tertibinin de tevkîfî olduğu görüşü olduğunu söyler ve bu konuda delil olarak hadis de getirirdi.56

Kirmânî de, sûrelerin bu şekildeki tertibinin, Allah katında Levh-i mahfûz’daki tertibi gibi olduğunu belirtmiştir.57

Bilmen de sûrelerin tertibi konusunda âlimler arasındaki ihtilafa temas ettikten sonra cumhura göre sûrelerin tertibinin de tevkîfî olduğunu belirterek şöyle demiştir:

“Sûrelerin bu veçhile (bugün elimizde bulunan Mushaflardaki şekliyle) tertibi tevkifi midir, yoksa içtihadi midir? Meselesinde ihtilâf vardır. Cumhura göre tevkifidir; Cibrîl-i Ernîn’in talîmine, Resûl-i Ekrem’in işaretine müsteniddir. Nitekim namazda da bu tertibe riâyet edilmesi ekser fukahâca bir esâstır.”58

“Kur’ân’ın sûreleri de Resûl-i Ekrem’in zamanında tamamen şimdiki tertip dairesinde âyetleri muhtevî ve müstakil bir halde bulunuyordu. Ancak bu sûreler, sırasıyla yazılarak bir cilt içinde toplanılmamıştı. Bu da pek zarurî idi. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’in umûmî heyeti henüz taayyün etmemişti. Vahy-i ilâhî, tevârüd ediyor, bazı nesihler vukuûa geliyordu. Maamâfih Kur’ân’ın bütün âyetleri, sûreleri birçok zatlar tarafından tamamen ezberlenmişti.”59

B- Sûreler Arasında Tenâsüb


Bilmen’in, Tefsirinde âyetlerden çok sûreler arasındaki tenâsübe yer verilmiştir. Zira Bilmen, Kurân-ı Kerimde bulunan 114 sûreden 80 sûrenin bir önceki sûre ile arasındaki tenâsübü zikretmiştir. Bu da Kur’an’daki sûrelerin üçte ikisinden daha fazlasına tekabül eder.

Bilmen, Tefsirinde, Fâtiha sûresi(1)’nden Hud sûresine(11) kadar olan sûreler arasındaki tenâsübden bahsetmez.

Hûd sûresiyle(11) Rahman sûresi(55) arasında bulunan 44 sûreden 20 sûrenin önceki sûrelerle arasındaki tenâsübü zikreder.60

Geriye kalan Rahman sûresinden Nâs sûresine kadar olan 60 sûrenin tamamının kendisinden önceki sûre ile olan tenâsübü belirtir.

Bilmen, söz konusu tenâsüb’ün âyetler arasında, sûreler arasında ve sûrelerin Fatihalarıyla hatimeleri yani başlarıyla sonları arasında olmak üzere üçlü bir durum arzettiğini belirtir.61

Bilmen şöyle der: “Bu ilim, âyetler ve sûreler arasındaki münâsebetleri gösterir. Filvâki’ Kur’ân-ı Mübîn’in mübarek âyetleri, sûreleri ve bunların fâtihalarıyla hâtimeleri arasında pek latîf bir münâsebet, bir insicam, bir hüsn-i tertîb vardır. Bazı âyetlerin veya sûrelerin arasındaki münâsebet ilk nazarda görülmeyebilir. Fakat nüzûl sebeplerine, makam muktezâsına, muhâtabaların vecihlerine, muhitin ve zamanın icaplarına, muhâtabaların ruhî hallerine muttali olanlar, bunların aralarında ne kadar mükemmel bir münâsebet bulunduğunu derhal anlarlar.”62.

Bilmen’in sûreler arasındaki tenâsüble ilgili kullanmış olduğu ifadelerden aşağıdaki başlıkları çıkarmamız mümkündür:

a- İlk sûrede temas edilip açıklanan bir konunun sonraki sûrede devam etmesi


Bilmen’in ifadesiyle sonraki sûre önceki sûrenin “mütemmimi olması”63 veya “beyânât-ı âliyenin imtidadı”dır.64 Bu konuya aşağıdaki misalleri vermek istiyoruz:

İbrahîm sûresi: “Bu mübarek sûre, Ra’d sûresi’ndeki beyânât-ı âliyenin imtidadından ibarettir. Sûre-i Ra’d’daki mücmelen beyan olunanları tavzih, mufassalan beyan buyurulmuş olanları telhis buyurmaktadır. Ezcümle Kur’an-ı Azime, vücud-i ilâhîye şehadet eden ve kudret-i ilâhiyyenin azametini gösteren mükevvenatın ahvaline nimet-i subhaniyenin mebzuliyetine, hak ile bâtıla dair misaller iradına ve hilekâr dinsizlerin kahr-ı ilâhiye uğrayacaklarına ve kıyamet hayatına ait muazzam âyetleri muhtevî bulunmaktadır.”65

Secde sûresi: “Bundan evvelki sûre-i Lokman’da akaide âit esasların birincisi ve ikincisi olan vahdaniyet-i ilâhîyyeye ve hasr u neşre âit deliller göِsterilmişti. Bu sûrede de üçüncü bir esas olan nübüvvet ve risâlete dâir bilgi verilmektedir.”66

Sâd sûresi: “Sâffât sûresini mütemmim gibi bir veçhile nüzûl etmiş, çünki bu sûrede Dâvûd ve Süleyman aleyhimesselâmın kıssaları da bildirilmiştir.”67

Meâric sûresi: “Kıyametin vasfını ve cehennemin azabını bildirdiği için el-Hâkka sûresi’nin mütemmimi mesabesinde bulunmuştur.”68

b- Mücmeli beyan etmesi


Mücmel, kısa ve az sözle anlatılmış açıklanmaya ihtiyacı olan ifadelerdir. Kur’an’ın özelliklerinden biri de önceki sûrede mücmel, kısa olarak anlatılan husus, sonra ki sûrede açıklanır.

Bilmen, Hâkka sûresiyle Kalem sûresi arasındaki münasebeti şöyle belirtmiştir; “Hâkka sûresi sûre ile kendisinden evvelki Kalem sûresi arasında büyük bir münâsebet vardır. Şِöyle ki; sûre-i Kalem’de kıyamet mücmelen beyan olunmuş, Kur’an-ı Mübîn’in bir kitab-ı ilâhî, bir meviza-i sübhâniye olduğu bildirilmiş, onu inkâr edenlerin bâtıl iddiaları reddedilmiştir. Bu el-Hakka sûresinde ise, kıyametin ahvâli tafsil edilmiş Peygamberlerini tekzip eden eski kavimlerin nasıl felâketlere uğratılmış oldukları bildirilerek asr-ı Nebevî’deki münkirlere birer ibret numunesi gösterilmiş, Resûl-i Ekrem’e de tesliyetbahş olunmuştur.69

Hûd sûresi ile Yûnus sûresi arasındaki tenâsüb: “Bu mübarek Hûd sûresi, sûre-i Yûnus’u müteakip nazil olmuştur. Her ikisi de itikada ait esasları, Kur’ân-ı Mübîn’in bir mucize-i iâhiye olduğunu, âhiret hayatına, sevap ve ikâba dair beyanatı ve bir kısım peygamberlerin kıssalarını muhtevîdir.”70, “Bu sûre-i celîle, sûre-i Yûnus’taki bazı mücmel beyanatı mufassalan beyan buyurmaktadır.”71 veciz ifadesiyle belirtmiş, ayrıca bir şeye daha dikkatimizi çekmiştir ki o da



Ra’d sûresi: “Bu sûre ile kendisinden evvelki sûre-i Yûsuf arasında latîf bir münâsebet vardır. Şöِyle ki: Sûre-i Yûsuf’taki “ وكأين من اية في السموات ” (12/105) âyet-i kerîmesiyle, “ أأرباب متفرقون خير “ (12/39) âyet-i celîlesindeki mücmelen beyân buyurulan âsâr-ı kudret-i tevhit ve sıfât-ı ilâhîye delillerini bu sûre-i Ra’d, daha mufassalca beyan buyurmaktadır ve her iki sûre de, Resûl-i Ekrem için teslıyetbahş olan âyetleri muhtevîdir.”72

c- Önceki sûredeki emrin illetinin sonraki sûrede belirtilmesi


Hadîd sûresi: “Bu mübarek sûrenin evveli, bütün mükevvenatın Cenâb-ı Hakk’ı tesbihte bulunduğunu beyan ile Vâkıa sûresinin âhirindeki tesbih ile emrin illeti mesabesinde bulunmuştur.”73 Yani Vâkıa sûresinin son âyetinde yüce Rabbini adıyla tesbih et.” buyrulmuş, bu emrin illeti/sebebi sonra gelen Hadîd sûresinin: “Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah'ı tesbih etmektedir. O, azîzdir, hakîmdir.” Anlamındaki Hadîd sûresinin ilk âyetinde belirtilmiştir.

d- İki sûrede de aynı konulardan bahsedilmesi


Vakıa sûresi ile er-Rahman sûresi arasında büyük bir münâsebet vardır. İkisinde de ehl-i cennet ile ehl-i cehennem hakkında malûmat verilmiştir.”74

Tûr sûresi ile sûre-i Zâriyât arasında muhteviyatları itibariyle bir yakınlık vardır. İkisi de kasem ile başlıyor, ikisinde de haşr ve neşre dair malûmat verilmiştir, ikisinin iptidasında da müttekîlerin hâlleri bildiriliyor. İkisinin nihâyetinde de kâfirlerin haklarındaki vaîd-i ilâhî ihtar olunuyor.”75



e- İki sûrede de benzer konulardan bahsedilmesi


Kamer sûresi: “Sûre-i Necm ile aralarında büyük bir münâsebet vardır. Şِöyle ki: Biri necm’e, diğeri de kamere işaret ediyor ki, bunların arasında güzel bir alâka vardır.”76

Cuma sûresi, mündericatı itibariyle sûretü’s-Saff ile aralarında büyük bir merbutiyet vardır.”77



Zümer sûresi : “Bu sûre-i celîle, Sâd sûresi’nin hatimesini, onun işaret ettiği Kur’an-ı Azîm’i ve mebde ve maad itibariyle halâyıkın ahvâlini bir nevi izah mesabesindedir.”78

İsrâ sûresi: “Bundan evvelki sûre-i Nahl’de Hazret-i İbrahim’in büyük bir peygamber olduğu ve Cenâb-ı Hakk’ın muhsin olanlar ile beraber bulunduğu bildirilmişti. Bu İsra sûre-i celilesinde de Hâtemü’l-mürselîn Efendimizin Mirac-ı şerife nailiyeti bildirilerek onun ne kadar mümtaz bir Peygamber-i zişan olduğuna ve ne kadar ihsan-ı ilâhîye mazhar bir muhsen, mükerrem zat bulunduğuna işaret buyurulmaktadır.”79

f- Önceki sûredeki hükmün müeyyidesinin sonraki sûrede belirtilmesi

Zâriyât sûresi, Kaf sûresi’ndeki haşr ve neşre dair ihtarın bir müeyyidesi ve nihâyetindeki vaîd’in bir tafsili makamında bulunmaktadır.80



g- Önceki sûrede vaad edilen bir şeyin sonraki sûrede gerçekleştiğinin belirtilmesi

Enbiyâ sûresi kendisinden evvelki, Tâhâ sûresinin ahirinde beyan buyrulan ve zuhuruna intizar edilmesi emrolunan kıyamet vaktinin takarrub etmiş olduğunu ihtar buyuruyor, münkirlerin ne kadar gâfilâne, müstehziyâne bir vaziyette bulunduklarını ve böِyle kimselerin pek fecî, âkibetlerini bildiriyor, ehl-i îmanın da selâmet ve saadete nail olacaklarını tebşir buyruyor.”81



h- Önceki sûrenin sonunda belirtilen hususun sonraki sûrede izah edilmesi (bk. mücmelin beyanı)

“Bu mübarek Meryem sûresi, sûre-i Kehf’in ahirinde beyan buyrulan amel-i salih ile tevhid-i bârî akidesinin izahını pek mükemmel ve pek beligane bir sûrette muhtevî bulunmaktadır. Bu mukaddes sûrede Allah Tealâ’nın birliği, kudret ve azameti, yaratmış olduğu kullarını kendisine evlât ittihaz etmekten münezzehiyeti, ve din-i ilâhînin Peygamberler tarafından nâsa nasıl tebliğ edilmiş olduğu beyan buyrulmaktadır.”82


ı- Önceki sûrenin son âyetlerinde belirtilen hususların sonraki sûrenin ilk âyetlerinde açıklanması
Neml sûresi, Şuarâ sûresi’nin ahirinde beyan olunan zalimlerin, münkirlerin âtiyen ne vahim inkılâplara (değişikliklere) maruz kalacaklarını izah ediyor, bu müthiş hâdiselerin imkânına işarette bulunuyor, vuku bulacağını teyit için maziye ait bir kısım müthiş vakıaları birer misal olarak gِstermiş oluyor.”83

Zuhruf sûresi, Şûrâ sûresi’ni müteakip nazil olmuş, o sûrenin nihayetinde işaret edilen ruhun mânevi hayatın medarı olan Kur’an-ı Kerîm’in nasıl bir kitab-ı mübîn olduğunu açıklamıştır.”84



ı- Önceki sûrenin sonunda yapılan tehdidin sonraki sûrede diğer bir nevi tehdid ile teyit ve tafsil edilmesi

Fussılet sûresi’yle önceki Mü’min sûresi arasındaki münâsebet açıkça belirtilmemekte, sûrenin mündericatından bahsedilirken, Mü’min sûresinin sonunda kâfirlere karşı yapılan tehdidin Fussilet sûresinde) diğer bir nevi tehdid ile teyid ve tafsil edildiği belirtilir.”85



i- Önceki sûrenin sonu ile sonraki sûrenin başı arasında tenâsüb


Mü’minûn sûresi’nin ilk âyetleri ile bundan evvelki Hac sûresi’nin son âyetleri arasında büyük bir münâsebet ve irtibat vardır. Şöِyle ki: Hac sûresinin ahirindeki âyetler, müminlerin felaha nail olabilmeleri için kendilerine yedi vazife-i diniyeyi tebliğ etmektedir. Bu Mü’minûn sûresinin ilk âyetleri de yedi vasfı cami olan, ِöyle yedi vazifeyi ifa eden, o husustaki emr-i ilâhîye imtisal etmiş bulunan müminlerin felaha, necata nail olduklarını tebşir buyurmaktadır.”86

Muhammed sûresi’nin ilk âyeti ile bundan evvelki sûrenin (Ahkaf) son âyeti arasında büyük bir irtibat vardır.”87


SONUÇ
Ömer Nasuhi Bilmen hem Osmanlı hem de Cumhuriyet döneminde yaşamış değerli bir İslam âlimidir.

Bilmen genel olarak İslami ilimlerin hemen her sahasında özel olarak da fıkıh ve tefsir sahasında değerli eserler vermiştir. Tefsir sahasındaki eserleri şunlardır:

1- Kur'an-ı Kerim'den Dersler ye Öğütler (İstanbul 194 7-1950)

2- Sûre-i Feth’in Türkçe Tefsiri İ'tilay-ı İslam ile İstanbul Tarihçesi (İstanbul, 1953)

3- Büyük Tefsir Tarihi ve Tabakâtü’l-Küfessirîn” I-II (Ankara 1955-1960)

4 -Kur’an-ı Kerîm’in Türkçe Meâl-i Âlîsi ve Tefsîri I-VIII.

Bilmen’in tefsirini tenâsüb açısından değerlendirmeden önce bu konuda diğer müfessirlerin durumuna kısaca bir göz atılmasında yarar var:

Tenâsüb ilminin tefsirlerinde uygulanıp uygulanmaması açısından müfessirleri üç gruba ayırabiliriz:

1- Tefsirlerinde bu ilimden bahsetmeyen ve buna yer vermeyen müfessirler,

2- Tefsirlerinde buna az yer veren müfessirler (Zemahşerî, Beyzâvî, Nesefî gibi),

3- Tefsirlerinde tenâsübe çok yer veren müfessirler (Râzî, Ebû Hayyan, Ebu’s-Suûd ve el-Bikâî gibi).

Ayrıca tefsirlerinde tenâsüb ilmine yer veren müfessirleri de üçe ayırmamız mümkündür:

1- Sadece âyetler arasındaki tenâsübe yer verip sûreler arasındaki tenâsübe yer vermeyen müfessirler. Zemahşerî, Beyzâvî ve Nesefî sûreler arasındaki tenâsübe hiç yer vermemişlerdir.88

2- Sûreler arasındaki tenâsübe yer verip âyetler arasındaki tenâsübe yer vermeyen müfessirler,

3- Hem âyetler ve hem de sûreler arasındaki tenâsübe yer veren müfessirler.(Râzî ve Âlûsî gibi)

Ömer Nasuhi Bilmen’i, tefsirinde daha çok sûreler arasındaki tenâsübe yer veren bir müfessir olarak görüyoruz. Gerçekten o Kur’an-ı Kerim’deki 80 sûrenin kendisinden önceki sûrelerle münasebetini zikretmiştir. Bu az bir sayı değildir.

Tefsirinde âyetler arasındaki münasebetlerin açıkça gösterildiği yerler çok azdır. Onun âyetler arasındaki münasebeti göstermesi, âyetlerin manalarını bir birlerine gayet edibane bir şekilde rabtetmesi/bağlaması yoluyla olmaktadır. Başka bir ifadeyle Bilmen, âyetler arasındaki irtibatı kavli olarak göstermiyor ama fiili olarak âyetleri birbirine bağlıyor ki aslında bu da tefsirinde çok görülmemektedir. Daha çok her âyeti müstakil olarak ele alıp izah etmektedir.

Bilmen, Tefsirinin mukaddimesinde yazacağı tefsirinin özelliklerinden ve tabii olarak tenâsüb ilmine yer verip vermeyeceğinden bahsetmemiştir.

Ancak “Büyük Tefsir Tarihi” isimli eserinde tefsir yazımında riâyet edilmesi gereken hususlardan bahsederken konumuzla ilgili olarak da şöyle demiştir:

“Sûrelerin makabillerine olan münâsebetleri yazılır…,

Her âyet-i celile kendi kendine bir fâtiha-i kelâm olmakla beraber bunun makablindeki âyetler ile olan münâsebeti yazılır. Çünkü gerek sûrelerin ve gerek âyetlerin aralarındaki münâsebetleri, insicamı göstermek, Kur’ân-ı Mübîn’in belagat ve ulviyyetini bir kat daha tecellî ettirmiş olur.”



Bilmen, sûrelerle ilgili söylemiş olduğu husus tefsirinde büyük ölçüde gerçekleştirmiştir. Âyetlerle ilgili hususa gelince bunun pek gerçekleştirildiği söylenemez.

Netice olarak kanaatimizce Bilmen’in tefsirinin tenâsüb konusunda ayrı bir özelliğinin olduğu ve bu konuya çok önem verdiği söylenemez.


KAYNAKÇA

Abdullah el-Hatîb–Mustafa Müslim, “el-Münâsebât ve Eseruhâ alâ tefsîri’l-Kur’âni’l-kerîm” Mecelle Câmiati’ş-Şârika li’l-Ulûmi’ş-şer’ıyye ve’l-insâniyye, Rabîu’s-sânî 1426 h. / Yunyu 2005 m. Cilt 2, sayı 2.

Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, Kâhire, , 1313.

Bâzmûl, Muhammed b. Amr b. Sâlim, İlmü’l-münâsebât fi’s-süveri ve’l-âyât, el-Mektebetü’l-Mekkiyye, 2002.

Bikâî, Burhanüddin İbrahim b. Ömer, Nazmu’d-durer fî Tenâsubi’l-âyi ve’s-suver, Kahire 1992

Bilmen, Ömer Nasuhi, Büyük Tefsîr Tarihi, İstanbul, 1973.

Bilmen, Ömer Nasuhi, Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meal-i Alisi ve Tefsiri, İstanbul, ts.

Cerrahoğlu, İsmail, Tefsir Usûlü, Ankara, 1983.

Cevherî, İsmâîl b. Hammâd, Mu’cemu’s-Sıhâh (thk. Halîl Me’mûn Şîha), Beyrut, Dâru’l-ma’rife, 2007.

Ebû Cafer Ahmed b. İbrahim, el-Bürhân fî tertîbi süveri’l-Kur’ân, Fas, 1990

Itr, Nûreddin, Ulûmü’l-Kur’ân, Dımaşk, 1993

İbn Akîle, Muhammed b. Ahmed b. Akîle, ez-Ziyâdetü ve’l-ihsân fî ulûmi’l-Kur’an, eş-Şâika, 2006.

İbn Fâris, Ebu’l-Huseyn Ahmed b. Fâris, Mu’cemü’l-Mekâyîs fi’l-Lüga, Beyrut 1998.

İbn Manzûr, Muhammed b. Mükerrem, Lisânü’l-arab,, Dâru’l-meârif, Kâhire, , ts.

Mâtürîdî, Te’vîlâtü ehli’s-sünne, Beyrut, 2005

Mennâ, el-Kattân, Mebâhis fî ulûmi’l-Kur’ân, Beyrut, 1981.

Mustafa Müslim, Mebâhis fi’t-tefsîri’l-mevdûî, Dmeşk, 2000.

Ömer, Ahmed Muhtar, Mu’cemü’l-lügati’l-Arabiyye el-muâsıra, Kâhire, 2008.

Râzî, Fahreddîn Muhammed b. Ömer, Tefsîr-i Kebîr (trc. S. Yıldırım ve dğr.), İst. 2002.

Subhî Sâlih, Mebâhis, fi ulûmi’l-Kur’ân, Beyrut, 1972.

Suyûtî, Celâlüddîn Ebû Abdirrahmân el-İtkân, fi ulûmi’l-Kur’ân, Beyrut, 2002.

Süyûtî, Tenâsüku’d-dürer fî tenâsübi’s-süver, Beyrut, 1986

Şemseddin Sami, Kâmûs-i Türkî, İkdam Matbaası, İstanbul, 1307

Turgut, Ali, Tefsir Usulü ve Kaynakları, İstanbul, 1991.

Yıldız, Sâkıb, “Âyetler ve Sûreler Arasındaki Münasebet” Atatürk Ü. İ. F. Dergisi, yıl: 13 Kasım 1987, sayı: 7.

Yılmaz, Mehmet Faik, Âyetler ve Sûreler Arasındaki Münasebet, DİB Yayınları, Ankara, 2009.

Zerkânî, Muhammed Abdulazim, Menâhilü’l-İrfan fi ulûmi’l-Kur’ân, Kâhire, 2003.



Zerkeşî, Muhammed b. Abdillâh, el-Burhân fi ulumi’l-Kur’ân, Beyrut, ts.


1 Doç. Dr., Trakya Üniversitesi İ. F. Öğretim Görevlisi

2 Nitekim Bikâî’nin “Nazmu’d-dürer fî tenâsübi’l-âyi ve’s-süver” isimli eseriyle Süyûtî’nin ‘Tenâsüku’d-dürer fî tenâsübi’s-süver” isimli eserinde bu ifadeler kullanılmıştır.

3 Bilmen, Ömer Nasuhi, Büyük Tefsir Tarihi ve Tabakâtü’l-müfessirîn, Bilmen Yay. İst. ts. I, 121

4 Abdullah el-Hatîb–Mustafa Müslim, “el-Münâsebât ve Eseruhâ alâ tefsîri’l-Kur’âni’l-kerîm” Mecelle Câmiati’ş-Şârika li’l-Ulûmi’ş-şer’ıyye ve’l-insâniyye, Rabîu’s-sânî 1426 h. / Yunyu 2005 m. Cilt 2, sayı 2.

5 Bikâî, Burhanüddin İbrahim b. Ömer, Nazmu’d-Durer fî Tenâsubi’l-Âyi ve’s-Suver, I, 6

6 Cevherî, İsmâîl b. Hammâd, Mu’cemu’s-Sıhâh (thk. Halîl Me’mûn Şîha), Beyrut, Dâru’l-ma’rife, 2007, s. 1036; İbn Manzûr, Muhammed b. Mükerrem, Lisânü’l-arab,, Dâru’l-meârif, Kâhire, , ts., VI, 4405

7 Cevherî, Sıhah, s. 1036

8 İbn Fâris, Mu’cemü’l-mekâyîs fi’l-lüga, s. 1025

9 Ömer, Ahmed Muhtar, Mu’cemü’l-lügati’l-Arabiyye el-muâsıra, Kâhire, 2008, III, 2199

10 Mustafa Müslim, Mebâhis fi’t-tefsîri’l-mevdûî, Dmeşk, 2000, s. 59

11 Bikâî, Nazmü’d-dürer, I, 60; Mustafa Müslim, Mebâhis fi’t-tefsîri’l-mevdûî, s. 59

12 Bkz. Zerkeşî, Muhammed b. Abdillâh, el-Burhân fi ulumi’l-Kur’ân (thk. M.Ebu’l-Fadl İbrâhîm), Beyrut, ts. I, 36; Bikâî, Nazmü’d-dürer, I, 7; Süyûtî, Celâlüddîn Ebû Abdirrahmân, el-İtkân, fi ulûmi’l-Kur’ân (takdim ve ta’lîk: Mustafa Dîb el-Bugâ), Beyrut, 2002, II, 976; Subhi Salih, Mebâhis fi ulûmi’l-Kur’ân, Beyrut, 1972, s. 151; Bâzmûl, İlmü’l-münâsebât fi’s-süveri ve’l-âyât s. 23; Yılmaz, Mehmet Faik, Âyetler ve Sûreler Arasındaki Münasebet, DİB Yayınları, Ankara, 2009, s. 34; DİA, Yıldız, Sâkıb, “Âyetler ve Sûreler Arasındaki Münasebet”, s. 61 (makale Nerede yayınlandı?)

13 Zerkeşî, a.g.e., I, 36; Süyûtî, el-İtkân, II, 976; S. Salih, Mebâhis, s. 151; Bâzmûl, a.g.e., s. 24

14 Bkz. Zerkeşî, el-Burhân, I, 35; Süyûtî, el-İtkân, II, 976

15 Yılmaz, Âyetler ve Sûreler Arasındaki Münasebet, s. 34

16 Bu eserlerden ulaşabildiklerimizi şöyle sıralayabiliriz:

17 Zerkeşî, el-Burhan, I, 36;

18 Zerkeşî, el-Burhân, I, 36; Süyûtî, el-İtkân, II, 976

19 Zerkeşi, el-Burhan, I, 35.

20 Süyûtî, el-İtkân, II, 976

21 Tenâsübü’l-ây ve’s-süver ilminden sözlü olarak ilk defa bahseden kimsenin Bağdat’ta Ebû Abdullah b. Muhammed Ziyad Ebû Bekir en-Nîsâbûrî (ö.324/936)’dir. Bkz. Zerkeşî, el-Burhân, I, 36; Bikâî, Nazmü’d-dürer, I, 7; Süyûtî, el-İtkân, II, 976; Subhi Salih, Mebâhis, 151; Yılmaz, Mehmet Faik, Âyetler ve Sûreler Arasındaki Münasebet, DİB Yayınları, Ankara, 2009, s. 34; Yıldız, Sâkıb, “Âyet ve Sûreler Arasındaki Münasebet”, Atatürk Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, 13 Ksaım 1987, 7. Sayı, s. 61.

22 Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi, I, 122

23 Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi, I, 122

24 Eserin ismi “el-Burhân fî Tertîbi Süveri’l-Kurân” olup Fas Evkaf ve İslâmî İşler Bakanlığı tarafından Muhammed Şa’bânî’nin tahkiki ile 1990’da bastırılmıştır.

25 Süyûtî’nin söz konusu eserinin asıl ismi “Esrâru tertîbi’l-Kur’ân”dır.

26 Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi, I, 152

27 Örnek olarak bkz. Ebû Cafer Ahmed b. İbrahim, el-Bürhân fî tertîbi süveri’l-Kur’ân, s. 182; Süyûtî, Esrâru tertîbi’l-Kur’ân (thk. Abdülkadir Ahmed Atâ), Dâru’l-İ’tisâm, 1978, s. 68

28 Bkz. Süyûtî, el-İtkân, I, 119-120

29 Zerkeşî, el-Burhân, I, 256; Süyûtî, eltkân, I, 189; Suphi Salih, Mebâhis, s. 70; Mennâ’, Mebâhis, s. 139

30 Zerkeşî, el-Bürhân, I, 256; Suyûtî, el-İtkân, I, 189; Süyûtî, Esrâru tertîbi’l-Kur’ân, s. 68; ez-Zerkânî, Menâhil, I, 273 ; Subhi Salih, Mebâhis, s. 71; Mennâ’, Mebâhis, s. 139; Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 56; Itr, Ulûmü’l-Kur’ân, s. 40;

31 Bkz. Süyûtî, el-İtkân, I, 189 vdv.

32 Tirmizî, Menâkıb, 75

33 Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi, I, 21

34 Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi, I, 122

35 Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi, I, 152

36 Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi, I, 122. Metinde “mevdu’dur” şeklinde tercüme edilmiş olan kelimenin Arapça aslı, “müveddeatün; konulmuştur, serpiştirilmiştir” şeklindedir. (Bkz. Zerkeşî, el-Bürhân, I, 36; Süyûtî, el-İtkân, II, 976).

37 Bilmen, Tefsir, I, 18

38 Bilmen, Tefsîr, I, 28

39 Söz konusu ayetler ve mealleri şöyledir:

وَقَاتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَكُمْ وَلَا تَعْتَدُوا إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ (190) وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ ثَقِفْتُمُوهُمْ وَأَخْرِجُوهُمْ مِنْ حَيْثُ أَخْرَجُوكُمْ وَالْفِتْنَةُ أَشَدُّ مِنَ الْقَتْلِ وَلَا تُقَاتِلُوهُمْ عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ حَتَّى يُقَاتِلُوكُمْ فِيهِ فَإِنْ قَاتَلُوكُمْ فَاقْتُلُوهُمْ كَذَلِكَ جَزَاءُ الْكَافِرِينَ (191) فَإِنِ انْتَهَوْا فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (192) وَقَاتِلُوهُمْ حَتَّى لَا تَكُونَ فِتْنَةٌ وَيَكُونَ الدِّينُ لِلَّهِ فَإِنِ انْتَهَوْا فَلَا عُدْوَانَ إِلَّا عَلَى الظَّالِمِينَ (193) الشَّهْرُ الْحَرَامُ بِالشَّهْرِ الْحَرَامِ وَالْحُرُمَاتُ قِصَاصٌ فَمَنِ اعْتَدَى عَلَيْكُمْ فَاعْتَدُوا عَلَيْهِ بِمِثْلِ مَا اعْتَدَى عَلَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللَّهَ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ مَعَ الْمُتَّقِينَ (194)

“Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın; fakat haksız yere saldırmayın, çünkü Allah, saldırganları sevmez.” (Bakara, 2/190).

“Onları nerede yakalarsanız öldürün, onların sizi çıkardıkları yer(Mekke)den size de onları çıkarın! Fitne/dini baskı yapmak, adam öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Haram'da onlarla savaşmayın ki, onlar da sizinle orada savaşmasınlar. Fakat onlar sizinle savaşırlarsa, hemen onları öldürün; kâfirlerin cezası böyledir.” (Bakara, 2/191).

“Eğer onlar inkarlarından vaz geçip saldırılarına son verirlerse, Allah bağışlayandır, esirgeyendir.” (Bakara, 2/192).

“Onlarla savaşın ki, fitne/baskı ortadan kalksın, din yalnız Allah'ın dini olsun/yalnız O'na kulluk edilsin. Eğer inkârlarına ve saldırılarına son verirlerse artık zalimlerden başkasına düşmanlık olmaz.” (Bakara, 2/193).

“Haram ayı, haram aya karşılıktır. Hürmetler, karşılıklıdır. Kim size saldırırsa, onun size saldırdığı kadar siz de ona saldırın; Allah'a karşı takvalı olun, bilin ki Allah takva yolunu tutanlarla beraberdir.” (Bakara, 2/194).



40 Bilmen, Tefsîr, I, 192

41 Bilmen, Tefsîr, II, 817

42 Bilmen, Tefsîr, II, 819

43 Bilmen, Tefsîr, VI, 3079

44 Râzî, Tefsîr-i Kebîr (trc. S. Yıldırım ve dğr.), İst. 2002, IV, 219

45 Bilmen, Tefsîr, I, 163

46 Mâtürîdî, Te’vîlât, II, 94

47 Râzî, Tefsîr-i Kebîr (trc. S. Yıldırım vdğr.), Ankara, 1990, IX, 297

48 Bilmen, Tefsîr, I, 455

49 Subhi Salih, Mebahis, s. 151

50 Bkz. ez-Zürkânî, Menâhil, I, 278-284; Suyûtî, el-İtkân, I, 194; İbn Akîle, ez-Ziyâdetü ve’l-ihsân, II, 12; Cerrahoğlu, Tefsîr Usûlü, s. 58; Mennâ’, Mebahis, 141-143

51 Bkz. Zerkeşî, el-Burhân, I, 257; Süyûtî, el-İtkân, I, 194; Ez-Zürkânî, Menâhil, I, 281

52 Zerkeşî, el-Burhân, I, 258; Süyûtî, el-İtkân, I, 197

53 Zerkeşî, el-Burhân, I, 260; Süyûtî, el-İtkân, I, 195;

54 Süyûtî, el-İtkân, I, 194

55 Zerkeşî, el-Burhân, I, 260

56 Bkz. Zerkeşî, el-Burhân, I, 258

57 Zerkeşî, el-İtkân, I, 195

58 Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi, I, 25

59 Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi, I, 21

60 1- Hûd sûresi (11) ile Yûnus sûresi (10);

2- Ra’d sûresi (13) ile Yusuf sûresi (12);

3- İbrâhîm sûresi (14) ile Ra’d sûresi (13);

4- İsrâ sûresi (17) ile Nahl sûresi (16);

5- Meryem sûresi (19) ile Kehf sûresi (18);

6- Enbiya sûresi (21) ile Taha sûresi (20) ile

7- Hac sûresi (22) ile Enbiyâ’ sûresi (21);

8- Mü’minûn sûresi (23) ile Hac sûresi (22);

9- Neml sûresi (27) ile Şuarâ sûresi (26);

10- Secde sûresi (32) ile Lokman sûresi (31);

11- Sâd sûresi (38) ile Sâffât sûresi (37);

12- Zümer sûresi (39) ile Sâd sûresi (38);

13- Mü’min sûresi (40) ile Zümer sûresi (39);

14- Fussilet sûresi (41) ile Mü’min sûresi (40);

15- Zuhruf sûresi (43) ile Şûrâ sûresi (42);

16- Muhammed sûresi (47) ile Ahkâf sûresi (46);

17- Fetih sûresi (48) ile Muhammed sûresi (47);

18- Zâriyât sûresi (51) ile Kâf sûresi (50);

19- Tûr sûresi (52) ile Zâriyât sûresi (51);

20- Kamer sûresi (54) ile Necm sûresi (53);



61 Sûrelerin başlarıyla sonları arasındaki tenâsüb konusunda es-Süyûtî’nin “Merâsıdu’l-mtâli’ fî tenâsübi’l-mekâtı’ ve’l-metâli’” isminde küçük bir eseri de vardır.

62 Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi, Bilmen Yayınevi, İst., 1973, I, 121-122

63 Bkz. Bilmen, Tefsîr,

64 Bilmen, Tefsîr, IV, 1667

65 Bilmen, Tefsîr, IV, 1667

66 Bilmen, Tefsîr, VI, 2757

67 Bilmen, Tefsîr, VI, 3017

68 Bilmen, Tefsîr, VIII, 3832

69 Bilmen, Tefsîr, VIII, 3816

70 Bilmen, Tefsîr, III, 1440

71 Bilmen, Tefsîr, III, 1440

72 Bilmen, Tefsîr, III, 1621

73 Bilmen, Tefsîr, VIII, 3619

74 Bilmen, Tefsîr, VII, 3595

75 Bilmen, Tefsîr, VII, 3503

76 Bilmen, Tefsîr, VII, 3543

77 Bilmen, Tefsîr, VIII, 3718

78 Bilmen, Tefsîr, VI, 3059

79 Bilmen, Tefsîr, IV, 1844

80 Bilmen, Tefsîr, VII, 3483

81 Bilmen, Tefsîr, IV, 2123

82 Bilmen, Tefsîr, IV, 2005

83 Bilmen, Tefsîr, V, 2517

84 Bilmen, Tefsîr, VII, 3259

85 Bilmen, Tefsîr, VII, 3178. Bilmen’in ifadesi şöyle: “Mü'min Sûresinin âhirinde kâfirlere karşı yapılan tehdidi diğer bir nevi tehdid ile teyid ve tafsîl etmek.”

86 Bilmen, Tefsîr, V, 2258

87 Bilmen, Tefsîr, VII, 3380

88 Bkz. Yılmaz, M. Faik, Âyetler ve Sûreler Arasındaki Münasebet, s. 53



Dostları ilə paylaş:
Orklarla döyüş:

Google Play'də əldə edin


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə