Dünya klasikleri : 13



Yüklə 9.99 Mb.
səhifə82/150
tarix18.06.2018
ölçüsü9.99 Mb.
1   ...   78   79   80   81   82   83   84   85   ...   150
e, îlyuşa'nın derin derin ve sık sık nefes alışına, dudak-da ne kadar kuruduğuna bakıp duruyordu. Ona doğru140
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
141
bir adım attı* elini uzattı, sonra da ne söyleyeceğini büsbütün şaşırarak:
— Eee, söyle bakalım dostum... Nasılsın? dedi.
Ama sesi birden kesildi, devam edemedi. Kayıtsız bir ta-vır takınmaya cesareti yetmedi, yüzü birden garip bir şekilde çekildi ve dudaklarının ucu titremeye başladı. İlyuşa, hâlâ bir tek söz söyleyecek gücü kendinde bulamayarak ona hasta hasta gülümsemeye devam ediyordu. Kolya birden elini kaldırdı ve bunu neden yaptığını kendisi de bilmeden İlyu-ga'nın saçlarını okşadı. Ona alçak sesle:
— Ziyanı yok! diye fısıldadı.
Bunu İlyuşa'ya cesaret vermek için mi, yoksa bir başka şey için mi söylemişti, bunu kendisi de bilmiyordu. Bir an gene sustular.
Kolya birden elinden geldiği kadar kayıtsız bir tavırla:
— Ne o? Sana yeni bir köpek yavrusu mu aldılar? diye sordu.
İlyuşa, uzun uzun fısıldar gibi:
— Eveeet! dedi.
Bunu söylerken nerdeyse nefesi tıkanacakmış gibi oluyordu.
Kolya, sanki en önemli şey köpek yavrusuymuş. kara burunlu bir köpek olmasıymış gibi ciddî ve kesin bir tavırla:
— Madem kara bir burnu var, demek ki yaman bir köpek! Zincir vursan bile onu tutamazsın! dedi.
Ama asıl önemli olan tüm gücü ile içinde uyanan bir duyguyu bastırmaya çalışmasıydı. Hemen orada «küçük bir çocuk gibi» ağlamamak için kendisini zor tutuyordu.
— Bak göreceksin, büyüdüğü vakit zincire vurmak zorunda kalacaksın, ben bu köpekleri bilirim!
Kalabalıktan bir çocuk:
— Kocaman bir köpek olacak!  diye bağırdı. Birden, birkaç ses duyuldu.
— Tabii ya, çoban köpeği bu! Çoban köpekleri kocaman, iste bu kadar, bir buzağı kadar olurlar.
Yüzbaşı onlara doğru atılarak:
— Buzağı kadar olurlar ya! Tam bir buzağı kadar. Ben mahsus en azılısını arayıp buldum. Bunun anası babası da en azgın köpeklerden, telsinin  de boyu yerden işte şu ka dar... Otursanıza efendim. Şuraya îlyusa'nın karyolasına buy
run Ya da isterseniz sedirin üzerine. Hoş  geldiniz sevgili misafirimiz... Aleskey Fiyodoroviç'le geldiniz değil mi?
Krasotkin, İlyuşa'nın ayak ucuna karyolanın üzerine oturdu. Gerçi yolda kayıtsız bir tavırla nasıl ve nereden başlayarak konuşacağını tasarlamıştı, ama şimdi iyice ipin ucunu kaçırmıştı:
— Hayır...  Ben  Çıngırak'la geldim.  Şimdi benim Çıngırak adında bir köpeğim var. Tam bir Slav ismi. Dışarda bekliyor... Bir ıslık çaldım mı, rüzgâr gibi gelir.
Birden İlyuşa'ya doğru döndü.
— Benim de köpeğim var!  dedi. Sonra sanki İlyuşa'nın başından aşağıya kaynar bir su döker gibi:
— Böcek'i hatırlıyor musun arkadaş? diye sordu. İlyuşeçka'nın küçük  yüzü  karıştı. Acıyla Kolya'ya baktı.
Kapının yanında duran Alyoşa, Böcek'ten söz etmesin diye Kolya'ya gizlice başı ile işaret edecek oldu. Ama Kolya bunu farketmedi, ya da farketmek istemedi. İlyuşa bitkin bir sesle:
— Peki Böcek... Nerde? diye sordu.
— Senin Böcek mi? Ohooo! Yokoldu senin Böcek! İlyuşa bir şey söylemedi, yalnız bir kez daha Kolya'ya dik
dik baktı. Alyoşa, bir fırsatını bulup Kolya ile göz göze gelince, var gücü ile gene başını sallamaya başladı. Ama Koi-ya, gene sanki bu sefer de bunu farketmemiş gibi gözlerini Öbür yöne çevirdi ve ona hiç acımıyormuş gibi darbeleri indirmeye devam etti.

— Herhalde bir yerlere koşup gitmiş, ortadan kaybolmuştur. Böyle bir ikramdan sonra nasıl ortadan kaybolmaz...


Öyleyken, nedense  konuşurken  tıkanır gibi  oluyordu.
— Benim ise Çıngırağım var... Tam bir Slav adı... Onu sana getirdim...
İlyuşeçka birden:
— İstemez! dedi.
— Hayır, hayır. İstemez  deme,     muhakkak  görmelisin onu. Eğlenirsin. Mahsus getirdim... Tıpkı öbürü gibi kıvır-cık tüylü...
Kolya bunu söyledikten sonra artık anlaşılmayacak müt-bir heyecan içinde bayan Snegireva'ya doğru döndü.
— Köpeğimi buraya   getirmeme  izin  verir misiniz?  diye142
 
 
143
İlyuşa, acı dolu, bitkin bir sesle:
— tstemez, istemez! diye bağırdı.
Gözlerinde sitemli bir ışık yanmıştı. Yüzbaşı birden duvarın dibinde ilişir gibi olduğu sandığın üzerinden fırlayarak:
— Siz şey... Siz şey... Başka bir zaman getirseniz... diye mırıldandı.
Ama Kolya, karşı durulamayacak bir ısrarla acele ederek Smurov'a:
— Smurov, kapıyı aç! diye seslendi.
Smurov kapıyı açar açmaz Kolya düdüğünü öttürdü. Çıngırak rüzgâr gibi odaya daldı. Kolya yerinden fırlayarak:
— Zıpla! Çıngırak! Salta dur! Salta dur! diye avazı çıktığı kadar bağırdı ve köpek ard ayaklarının üzerinde kalkarak îlyuşeçka'nın karyolasının tam önünde salta durdu.
O zaman hiç kimsenin beklemediği bir şey oldu: İlyusa birden irkildi, var gücü ile ileri doğru atıldı, Çıngırak'a doğru eğildi. Nefesini tutarak ona baktı. Sonra birden hem acıdan, hem de mutluluktan kısılmış bir sesle:
— Bu, Böcek... Bu Böcek! diye bağırdı.
Krasotkin, çın çın çınlayan mutlu bir sesle avazı çıktığı kadar:
— Sen ne sanıyordun ya? diye bağırdı ve köpeğe doğru eğilerek onu kucaklayıp İlyuşa'ya doğru kaldırdı.
— Bak, arkadaşım, görüyor musun? Gözü şaşı, sol kulağı da kesik. Tıpkı bana anlattığın vakit tanımladığın gibi. Ben onu senin söylediğin bu işaretlere bakarak tanıdım! Daha o zaman, kısa bir süre sonra bulmuştum onu. Kimsenin değildi ki, kimsenin değildi ki!
Kolya, bunu söyleyerek acele ile bir yüzbaşıya, bir karısına, bir Alyoşa'ya, sonra da gene ilyuşa'ya dönerek anlatıyordu:
— Pedotov'lardaymış,  arka  avlularında.  Oraya  sığınmış. Ama onlar  hayvanı beslemiyorlardı. Oysa hayvan  kaçmıştı, köye kaçmıştı... Ben de onu arayıp buldum işte... Yani anlıyor musun, dostum, o zaman senin verdiğin ekmeği yutmamış. Eğer yutmuş olsaydı, muhakkak ölürdü. Orası muhakkak! Madem şimdi sağ, demek ki bir fırsatını bulup, lokmayı tükürerek ağzından çıkarmış. Sen tükürdüğünü görmemişsin! Tükürmüş ama gene de tükürürken diline iğne batmış tabiî, işte bu yüzden o vakit can acısı ile tiz bir sesle bağırmış. Hem
koşuyor hem de tiz bir sesle bağırıyordu herhalde, sen de artık lokmayı büsbütün yuttuğunu sanmışsın. Herhalde çok bağırmıştır, çünkü köpeklerin ağızlarının içindeki deri çok hassastır... İnsanda olduğundan çok daha hassastır!
Kolya, durmadan heyecandan sevinçten, yüzü ateş gibi yanarak bağırıp duruyordu.
İlyuşa ise hiç konuşmuyordu. O iri ve korkunç bir şekilde dışarı uğramış gibi bakan gözlerini Kolya'ya dikmiş, ağzı açık olarak, yüzü kâğıt gibi sapsarı olmuş bir halde bakıyordu. Eğer hiç bir şeyden haberi olmayan Krasotkin, böyle bir anın hasta çocuğun sağlık durumu üzerinde ne kadar öldürücü ve acı veren bir etki yaptığını bilseydi bu şakayı hiç bir zaman yapmaya cesaret edemezdi. Ama odada bulunanlardan bunu belki yalnız Alyoşa anlıyordu. Yüzbaşıya gelince, o da sanki birden küçücük bir çocuk oluvermişti. Müthiş bir heyecan içinde:
— Böcek ha! Demek bu Böcek ha? diye bağırıyordu. il yuşeçka, baksana bu Böcek'miş!  Senin Böcek! Anacığım bu Böcek'miş!
Nerdeyse ağlayacakta. Smurov üzüntülü bir tavırla:
— Bunu nasıl düşünemedim!  dedi. Aferin Krasotkin! Dedim ya Böcek'i bulur diye. işte  buldu!
Biri daha sevinçle:
— İşte buldu; diye karşılık  verdi. Bir üçüncü incecik ses:
— Yaşa Krasotkin! diye ortalığı çınlattı. Bütün çocuklar:
— Yaşa, yaşa! diye bağırdılar ve alkışlamaya başladılar! Krasotkin, hepsinin sesini bastırmaya çalışarak:
— Durun canım, durun! diye bağırıyordu. Size bunun nasıl olduğunu anlatayım. Asıl iş bunda. Başka bir şeyde değil de, asıl onda iş!  Onu arayıp buldum ya. hemen evime götürdüm ve bir yere saklayarak üzerine kapıyı kilitledim. Son Süne dek de hiç kimseye göstermedim. Yalnız Smurov iki haf-k önce bir köpeğim olduğunu öğrendi. Ama ben onu köpe-taıin Çıngırak adında başka bir köpek olduğuna inandırdım, o da bunun Böcek olduğunu aklına bile getirmedi. Ben de Böcek'e bu arada birçok şeyler öğrettim.   Bakın neler bi-liniyor, bakın!  Tek onu sana artık terbiye edilmiş, uslanmış olarak getirmek için bunları öğrettim. Sana: «İşte bak, senin144
 
 
145
Böcek şimdi nasıl olmuş» demek için. Bir parçacık sığır eti falan yok mu? Şimdi size öyle bir numara yapacak ki, gül mekten yerlere yatacaksınız! Bir parçacık sığır eti yeter. Yok mu hiç?
Yüzbaşı, rüzgâr gibi fırladı, sofadan geçerek aile yemeklerinin piştiği ev sahibinin dairesine koştu. Kolya ise çok değerli olan zamanı yitirmemek için çılgın gibi acele ederek Çıngırak'a: «Haydi öl!» diye bağırdı. Bunun üzerine Çıngı. rak olduğu yerde birden fırıl fırıl dönmeye başladı, sırtüstü yattı ve dört ayağını birden yukarı dikerek hareketsiz kaldı. : Çocuklar gülüyorlardı. İlyuşa, eskisi gibi hüzünlü hüzünlü gülümseyerek bakıyordu. Ama Çıngırak'm ölüşü en çok «anne-nin nin hoşuna gitti. Köpeğe bakarak kahkahalarla gülmeye ve parmaklarını şıkırdatarak:
— Çıngırak! Çıngırak! diye seslenmeye başladı. "             j
Kolya, zafer kazanmış gibi bir tavırla ve haklı olarak gururlanarak:
— Ne yapsanız kalkmaz!  Dünyada kalkmaz!  diye bağırdı. Avazının çıktığı kadar bağırsanız bile... Ama ben bir ba-ğırayım, hemen fırlar: İçi, Çıngırak!
Köpek fırladı ve sevincinden tiz bir sesle bağırarak zıp-  [
lamaya başladı. Yüzbaşı elinde haşlanmış bir parça sığır eti  i
ile koşarak içeri girdi. Kolya, acele ile ve önemli bir iş yapı-  j yormuş gibi:
— Sıcak değil ya? diye sordu. Hayır, sıcak değilmiş. Kö-  ; pekler sıcak sevmezler de. Şimdi hepiniz bakın. İlyuşeçka, bak  j bak. Baksana, bak, bak, arkadaşım, niye bakmıyorsun? Kö-  peği getirdim de bakmıyor bile!                                                
Yeni numara şuydu: hareketsiz duran ve burnunu uzatan  
hayvanın burnunun ta ucuna o lezzetli sığır parçası kona-  ı
çaktı. Zavallı köpek, burnunun üzerinde o parça ile sahibi  
nin söyleyeceği kadar bir zaman hiç kımıldamadan, hiç hareket etmeden, gerekirse yarım saat bile duracaktı. Ama Çın
gırak'ı bu pozda yalnız bir saniyecik tuttular. Kolya:           
— Pile!  diye bağırdı ve et parçası bir anda Çıngırakın burnundan ağzının içine uçtu.
• Seyirciler  tabii sevinçli  bir hayret gösterdiler. elinde olmayarak sitemle:
— Hay Allah!  Köpeği sadece ona bu numaraları
K için mi tüm bu süre içinde getirmediniz! diye bağırdı. mek  Kolya, açık yüreklilikle:
 Tabii ya! Onu en kusursuz durumda göstermek istedim! dedi.
İlyuşa birden  incecik parmaklarını  şıkırdatarak köpeği
yanına çağırdı:
__ Çıngırak! Çıngırak!
Kolya:
__ Canım sen ne diye rahatsız olacaksın! O senin karyolanın üzerine fırlasın. İçi, Çıngırak!
Bunu söylerken eliyle karyolaya hafif hafif vurdu. Çıngırak ok gibi fırlayarak İlyuşa'nın yanına zıpladı. İlyuşa öne doğru atılarak iki eliyle hayvanın başına sarıldı. Çıngırak ise bir anda bunu yaptığı için hemen yanağını yalayıverdi. İlyuşeçka, ona sokuldu, yatağının üzerinde uzandı ve yüzünü herkesten gizleyerek hayvanın kıvırcık tüyleri arasına sakladı. Yüzbaşı:
— Aman Allahım! Aman Allahım!  diye söyleniyordu. Kolya,  gene İlyuşa'nın karyolasına oturdu.
— İlyuşa, sana bir şey daha gösterebilirim. Sana küçük bir top getirdim. Hatırlıyor musun? Sana daha o zaman bu toptan söz etmiş, sen de: «Ah onu bir görsem!» demiştin, îş-te şimdi onu getirdim!
Kolya bunu söyledikten sonra çantasının içinden bronz küçük topu çıkardı. Acele ediyordu çünkü kendisi de çok mutluydu. Başka bir zaman olsa Çıngırak'ın yaptığı numaraların etkisi geçer diye beklerdi. Ama şimdi her türlü ağırbaşlılığı bir tarafa bırakarak acele etti: «Madem o kadar mutlusunuz, alın bakalım size bir mutluluk daha vereyim!» der gibiydi. Kendisi de derin bir mutlulukla sarhoş gibiydi.
— Ben  bunu çoktandır  memur Morozov'da gözüme kes-
. Senin için, dostum  senin  için! Boşuboşuna onda du, kardeşinden ona kalmış. Ben de ona karşılık bir kitap verdim  babamın  dolabından. «Muhammed'in  akrabası, da şifa verici akılsızlıklar.» Belki yüz yaşında bir kitap. Açık saçık bir şey. Moskova'da yayınlanmış, daha sansür ol-fdığı zamanlarda. Morozov böyle şeylere bayılır. Üstelik te-şekkür etti...
 Kolya küçük topu elinin üzerine koymuş, herkes onu rahat rahat görsün ve zevk alsın diye uzatmış, tutuyordu. İlyu-
146
 
 
147
ça sağ kolu ile Çıngırak'a sarılmaya devam ederek doğrulmuş» ve hayran hayran oyuncağı seyrediyordu. Kolya kendisinde barut bulunduğunu ve hemen orada «eğer bu hanımları rahatsız etmezse» ateş bile edebileceğini söylediği vakit, oyun. cağın yaptığı tepki son dereceyi buldu. «Anne» hemen oyun-cağı daha yakından görmesine izin verilmesini rica etti. Tabii isteğini derhal yerine getirdiler. Tunçtan yapılmış araba son derece hoşuna gitmişti. Kadıncağız onu dizlerinin üzerinde gezdirmeye başladı. Topla ateş edilmesine müsaade edip etmeyeceği sorulunca, kendisine ne sorduklarını anlamamakla birlikte «hay hay buyrun» diyerek buna her bakımdan razı olduğunu bildirdi. Yüzbaşı, eski bir asker olarak topu kendi eliyle doldurdu. Avucuna azıcık barut koymuştu. Saçmayı ise başka bir sefer kullanmak için ayırmalarını rica etti. Topu, namlusu boş bir yere gelecek şekilde yere koydular. Funya deliğine üç barut tozu koydular ve kibrit çaktılar. Çok güzel bir ateş oldu. «Anne», ilk anda irkilmişti, ama hemen sonra sevinçten gülmeye başladı. Çocuklar, bir törendeymişler gibi hiç konuşmadan ciddî bir tavırla bakıyorlardı. Ama İlyuşa'ya bakarak en çok sevmen yüzbaşıydı. Kolya topu kaldırdı, onu hemen saçmaları ve barutu ile birlikte İlyuşa'ya hediye etti. Tam anlamıyla derin bir mutluluk içinde:
—  Bunu senin için, senin için aldım!  diye tekrarladı. Çoktandır hazırlamıştım onu!
«Annecik»  sanki küçük bir çocukmuş gibi:
— Ah, bana hediye" edin onu! Hayır, topu bana hediye edin!
Yüzünde topu ona hediye etmezler diye üzüntülü ve endişeli bir anlam belirmişti. Kolya şaşırıp kaldı. Yüzbaşı hu sursuzluk içindeydi. Heyecana kapılmıştı. Ona doğru atılarak:
— Anacığım,  anacığım, top zaten senin!     dedi. Yalnız şimdilik bırak İlyuşa'da kalsın. Çünkü onu İlyuşa'ya hediye ettiler. Ama öyle de olsa yine senin sayılır. İlyuşeçka oynıyasın sın diye onu her zaman sana verir. Varsın ortaklaşa ikiniz de olsun.
cAnnecik»:
— Hayır, istemiyorum!  Ortaklaşa olmasın. Hayır, benim olsun, îlyuşa'nın değil, diye devam etti ve iyiden iyiye maya hazırlandı.
ilyuşa birden:
__ Anne! Al, senin olsun, bak işte veriyorum! Al senin olsun! diye bağırdı.
Birden sanki Krasotkin vermiş olduğu hediyeyi bir başkasına yerdiği için kızacak diye korkuyormuş gibi yalvaran bir tavırla ona doğru döndü:
__ Krasotkin. onu anneme hediye edebilir miyim? dedi.
Krasotkin hemen razı oldu.
_- Tabii edebilirsin! dedi ve topu İlyuşa'nın elinden alıp, onu kendi eliyle ve mümkün olduğu kadar nazik bir şekilde yerlere kadar eğilerek «Anneciğe» verdi.
Kadın, o kadar duygulanmıştı ki, ağlamağa bile başladı. Duygulu bir tavırla:
— İlyuşeçka, yavrum! İşte, kim seviyormuş annesini şimdi anladım!  diye bağırarak .hemen topu dizlerinin üzerinde gezdirmeye başladı.
Kocası ona doğru atıldı ve:
— Annecik, ver elini öpeyim, dedi, hemen sonra da bu niyetini yerine getirdi.
Eşi memnunlukla Krasotkin'i işaret ederek:
— En sevimli delikanlı kimdir biliyor musun? İşte bu iyi yürekli çocuktur!
Kolya:
— Ben sana şimdi artık istediğin kadar barut getiririm! diyordu. Biz şimdi barutu kendimiz yapıyoruz. Borovikov içinde olan maddeleri öğrenmiş: Yirmi dört kısım küherçile, on kısım kükürt ve altı kısım akağaç kömürü alınıyor, bunların hepsi bir arada dövülüyor, içine su konuyor, hepsi yumuşak bir madde meydana gelinceye dek karıştırılıyor ve elde edilen Karışım  davullar için  kullanılan  derinin  içinden geçirilerek Gülüyor, işte sana barut!
Uyuşa:
— Smurov, bana daha  önce  barutu nasıl hazırladığınızı söyledi. Ama babamın söylediğine göre bu sahici barut de-
gilmiş diye karşılık verdi. kolya kızardı:
her  — Nasıl sahici değilmiş? Biz ateşledik mi, pekâlâ yanıyor! her neyse, bilmiyorum...
Yüzbaşı birden suçlu bir tavırla Krasotkin'e doğru atıldı: ~- Hayır, ben bir şey söylemedim! dedi. Gerçi, sahici ba-148
 
rutun böyle yapılamayacağını söyledim, ama ziyanı yok, öt le de olur efendim.                                                         '  
— Bilmiyorum. Tabiî siz daha iyi bilirsiniz. Taştan, yapıl mış boş bir pomat kutusunun içinde yaktık, mükemmel yar di. Hepsi, olduğu gibi yandı. Geride yalnız pek az is kale Ama bu  yalnız o  yumuşak  karışımdı, bu  karışım bir de-parçasından geçirilirse... Her neyse, siz daha iyi bilirsiniz. Ben bilemem...
Krasotkin birden İlyuşa'ya doğru döndü.
— Bulkin'in babası onu barut yüzünden dövmüş duydur, mu? diye sordu.
İlyuşa:
— Duydum, diye karşılık verdi.
Büyük bir ilgi ve zevkle Kolya'yı dinliyordu.
— Tam bir şişe barut hazırlamıştık, Bulkin bunu karyolasının altında bulunduruyordu. Babası görmüş. «Burasını uçu-rabilir» demiş. Hemen orada da bir güzel dayak atmış. Üste lik gimnazyaya  gelip beni şikâyet  edecekmiş.  Zaten  sime hiç kimseyi benimle oynatmıyorlar. Smurov'u da bırakmıyor larmış. Tanınmış adam oldum yani. Yamanmışım öyle diyor-lar, benim için.
Kolya, bunu söylerken hoşnutsuz bir tavırla hafifçe gül dü.
— Bütün bunlar o demiryolu hikâyesinden sonra başladı Yüzbaşı:
— Ha! Biz de sizin o hikâyenizi işittik! diye bağırdı. Orada nasıl yattınız Allahaşkına? Gerçekten trenin altında yatarken hiç korkmadınız mı?
Yüzbaşı, Kolya'ya çok dalkavukluk ediyordu. Kolya kayıtsız bir tavırla:
— Pek o kadar değil! diye karşılık verdi. Tekrar İlyuşa'ya doğru dönerek:
— Burada böyle bir ün kazanmama en çok o Allahın belası lası kaz yol açtı.
Gerçi Krasotkin, bunları anlatırken mahsus, gösteriş ol sun diye kayıtsız bir tavırla konuşmuyordu ama hâlâ bir tür lü kendini toparlayamıyordu. Sesi de ikide bir kısılıyormuş gibi oluyordu.
îlyuşa, yüzü ışık saçarak güldü.
— Ha, o kaz işini de işittim! Bana anlatmışlardı, ama
 
149
iyice
anlayamadım. Seni gerçekten hakimlerin huzuruna mı
«kardılar?
Kolya, laubali bir tavırla:
_ Senin anlayacağın, saçma bir şeydi. Hiç önemi olmayan bir şeydi Pireyi deve yaptılar, bizde sık sık yaptıkları gibi, diye anlatmaya koyuldu. Bir gün meydandan geçiyordum. Tam o gün pazara sürü ile kazlar getirmişlerdi. Durdum, kazlara baktım. Birden bizim delikanlılardan biri, Vişniyakov adında biri (şimdi kendisi Plotnikov'larda çırak olarak çalışıyor) bana bakarak «ne diye kazlara bakıyorsun?» dedi. Yüzüne baktım: Yusyuvarlak, aptal bir surat. Delikanlı yirmi yaşında kadar vardı. Ben halkla konuşmaktan hiç bir zaman kaçınmam. Halkla konuşmak hoşuma gider... Bizler halktan kopmuş insanlarız... Bu bir gerçek... Galiba bu sözüme gülüyorsunuz, öyle mi Karamazov?
Alyoşa, mümkün olduğu kadar candan bir tavırla:
— Hayır! Allah korusun, ne münasebet! Sizi can kulağı ile dinliyorum, dedi.
O alıngan Kolya, hemen cesaret buldu. Karamazov bu karşılığı verir vermez hemen acele ile ve sevinçle:
— Benim basit ve apaçık bir teorim var, diye söze devam etti. Ben halka inanırım ve daima hakkını vermeye hazı-nm, ama bunu  ona şımartmadan yapmak  isterim, bu  sine «qua.(*) Ha, evet kazı anlatıyordum. İşte o aptala doğru dönerek ona, «işte acaba kaz ne düşünüyor, diye düşünüyorum» dedim. Yüzüme saf, saf baktı:
— Peki, ne düşünür kaz? diye sordu.
— Bak görüyor musun? Üzeri yulafla dolu bir araba duruyor. Çuvaldan, yulaf dökülüyor, kaz da boynunu tam tekerin dibinden ileri doğru uzatmış yulafı gagalıyor, görüyor olusun? dedim.
— Evet, hem de çok iyi görüyorum diye karşılık verdi.
— Şimdi, araba azıcık ileriye doğru itilirse, tekerlek ka-kazın boynunu koparır mı, koparmaz mı?
— Tabiî koparır, dedi. Bunu söylerken ağzı kulaklarına varıyordu, zevkinden eriyordu sanki.
— Öyleyse haydi gel gidip itelim, delikanlı, dedim. — Haydi, dedi.
Bu bir prensiptir, anlamında  (Lâtince).150
 
İşi becermek için uzun bir süre çaba göstermemize gerek lilik kalmadı. Delikanlı hiç belli etmeden atın dizginini tuta' bilecek şekilde yanına gitti, ben de kazı o yöne göndermek için yanında durdum. Köylü ise o sırada biri ile konuşur öyle bir dalmıştı ki, kazı oraya sürmeme bile ihtiyaç kal madı: Kaz kendiliğinden boynunu yulaf tanelerini almak için öyle bir uzatmıştı ki, boynu tam arabanın altına, teker-leğin alt tarafına geliyordu. . Delikanlıya göz kırptım, o da dizgini çekti ve birden... Gırç! Gıfç! Kazın boynu tekerleğin altında kalarak ezildi! Tam o sırada aksilik olmasın mı? Tura köylüler bizi görüp, her bir ağızdan:
— Bunu mahsus  yaptın!  diye  bağırmaya  başladılar.
— Hayır  mahsus  yapmadım,  hayır mahsus  yapmadım! dediyse de, hepsi: «Mahkemeye götürelim!» diye bağırıyorlar-di. Beni de yakalayıp «madem sen de hurdaydın, demek bu işte yardımcı oldun, bütün pazardakiler ne mal olduğunu biliyor!» dediler.
Kolya bunu anlatırken kendinden memnun bir tavırla:
— Beni ise, gerçekten tüm pazardakiler tanıyordu, diye devam etti. Hepimiz sürü sepet hâkimin huzuruna çıktık. Kazı bile götürüyorlardı. Baktım bizim delikanlı korkmuş, ağlamaya başlamış... Vallahi kadın gibi ağlıyordu. Toptancı: «Böyle bir metotla dünya kadar kaz ezilebilir!» diye bağırıyordu.
Tabiî tanıklar da vardı. Sulh yargıcı bir dakikada işi bitirdi: Kaza karşılık toptancıya bir ruble verilecekti, kazı ise delikanlı alacaktı. Bundan böyle de, böyle şakalar yapmayacaktı. Delikanlı ise hep kadın gibi ağlıyor:
— Beni o kışkırttı, beni o kışkırttı!  diyerek beni işaret ediyordu.
Ben tam bir serinkanlılıkla ona bunu hiç de öğretmediğimi, yalnız ana fikri verdiğimi ve sadece teorik olarak Konuştuğumu söyledim. Sulh yargıcı Nefedov, hafifçe güldü v böyle güldüğü için de kendi kendine kızdı. Bana:
— Bundan böyle bu çeşit plânlar yapmaktansa, kitapların basma oturup ders çalışasınız diye, bu işi hemen raporla oklunuzun müdürlüğüne bildireceğim, dedi.
Gerçi müdürlüğe  rapor  falan vermedi, bunu  şaka söy lemisti, ama iş gerçekten dallandı, budaklandı ve idarede lerin kulağına kadar geldi: Onların kulakları da delik mi, ilktir! En çok da klâsik edebiyat öğretmeni Kolbasnikov
 
151
«gürültü etti. Ama Dardanelov beni gene savundu. Şimdi ise Kolbasnikov, hepimize azgın bir eşek gibi köpürüp duruyor. gen Kolbasnikov'un evlendiğini işitmiş miydin? Mihailov'lar-dan bin ruble drahoma aldı, gelini görsen, suratsızın, çirkinin biri. Üçüncü sınıftakiler hemen ona bir taşlama yazmışlar:
Üçüncü sınıf şaştı bu habere Pasaklı Kolbasnikov evlendi diye.
Gerisi çok komiktir, sonra bunu sana yazılı olarak getiririm. Bak Dardanelov için hiç bir şey söylemiyorum: O gerçekten bilgili adamdır. Kesin olarak söyleyebilirim bunu, bilgili adamdır. Ben böyle insanlara karşı saygı duyarım, ayrıca hiç de beni savunduğu için değil...
Smurov, o anda kesin olarak Krasotkin'le arkadaşlık ettiği için gurur duyarak:
—. Öyle ama «Truva'yı kim kurdu?» diye sorarak onu fena halde sıkıştırmıştın! diye söze karıştı.
Krasotkin'in anlattığı kaz hikâyesi çok hoşuna gitmişti.
Yüzbaşı, Krasotkin'in gururunu okşamak istediğini belli eden bir tavırla:
•   — Gerçekten sıkıştırdınız ha? diye sordu. Demek Truva'yı kim kurdu diye sorarak onu şaşırttınız, öyle mi?   Bunu daha önce de  işitmiştik, fena  halde  bozmuşsunuz onu. İlyuşeçka bunu bana daha o zaman anlatmıştı.
İlyuşeçka söze karıştı:
— A, o her şeyi bilir. Bizim arkadaşlar arasında her şeyi şeyi o bilir! Mahsus öyle bilmiyormuş gibi davranıyor. Bi-Bizim sınıfta bütün derslerden birinci...
ilyuşa sınırsız bir mutluluk  içinde Kolya'ya bakıyordu.
— Canım, o Truva hikâyesi saçma, boş bir şey. Ben bile bu konuyu önemsiz sanıyorum.
Kolya, bunu gururlu bir tevazu içinde söylemişti. Artık kendini toplamıştı. Bununla birlikte, içinde hâlâ bir huzur-suzluk da vardı: Hissediyordu ki, büyük bir heyecan içindey-
ve örneğin o kaz hikâyesini anlatırken her şeyi aşın bir açık yüreklilikle açığa vurmuştu. Alyoşa'nın ise bütün bu hl-**yeyi dinlerken sustuğunu ve çok ciddî bir tavırla dinlediğini
etmişti.. Gururuna düşkün bir çocuk olduğu için, içinde ını kaçıran bir düşünce uyanmıştı: «Yoksa bu işten ötü-kendimi başkalarına beğendirmek istediğimi sandığı  için152


Dostları ilə paylaş:
1   ...   78   79   80   81   82   83   84   85   ...   150


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə