Dünya klasikleri : 13



Yüklə 9.99 Mb.
səhifə2/150
tarix18.06.2018
ölçüsü9.99 Mb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   150
5
                                                                          Papazlar
 
Okuyucularım, benim bu kahramanımı belki papaz cübbesi altında solgun yüzlü, sıska ve dini vecdlerin ateşiyle erimiş bir mahluk diye düşünmüşlerdir. Hayır, Aliyoşa’nın, bilakis on dokuz yaşında güçlü kuvvetli, güzel ahenkli bir vücudu ve sıhhat fışkıran bir yüzü vardı. Uzun boylu idi. Kestane renginde saçları, biraz uzunca fakat pek tenasüplü bir çehresi ilk bakışta göze çarpardı. Yanakları tutuşmuş gibiydi, iri, koyu elâ gözleri, biraz düşünceli, fakat sakin bakışlıydı.
Aranızda belki bu kızıl yanaklarla birlikte, onun müteassıp ve mistik olmaktan kurtulamayacağını ileri sürenler çıkacak. Bence Aliyoşa herkesten daha realistti. Mucizeler karşısında da bir şey kaybetmiş olmuyordu. Çünkü, benim anlayışıma göre, mucizeler, realistliği hiç bulandırmaz. Gerçekten realist olan bir adam, harikalar önünde daima bir müvazene vasıtası bulur. Eğer hakikî bir mucize ile karşılaşsa bile, o harikaya inanmaktansa, kendi hislerinin aldandığına hükmeder. Hakikati kabul ederse de bunu, ömrünün yeni ve o vakte kadar karşılaşmadığı tabiî bir hâdisesi gibi mütalea eder.
Denilecek ki, Aliyoşa, henüz tekemmül etmemiş bir çocuktur. Daha tahsilini bitirmemiştir. Bu hüküm doğrudur. Fakat o, istidatsız değildi. Sonra, evvelce de söylemiştim ki, onun bu din yoluna girişi, ibadette, ruhunu karartan şeylerden kurtaran bir ışık sezdiği içindi.
Bu ruhu arayışının dışında Aliyoşa, bizim gibi düşünüyordu. Temiz, sağlam ruhu, iyilik aşkı ile dolu idi. Hakikate uygundu. Ona kavuşmak uğrunda canına varıncaya kadar her şeyini feda edecek mert bir yaradılışı vardı. O, bu yolu seçmekle, yine bir ideale hizmet ediyordu.
Ciddi bir düşünüşten sonra, Tanrı ile “ebediyet”in varlığını kabul edince:
           -Ebedilik için yaşayacağım ve günahtan kaçınacağım!
Demişti. Eğer Tanrıya ve iyiliğe inanmasa idi, hemen dinsiz ve sosyalist olacaktı. (Çünkü sosyalizm, gelişigüzel bir işçi davası değildir. Onda tarihin Babil kulesi hikâyesini zamanımızda hortlatan bir dinsizlik gayreti de vardır. O Babil ki, göklere erişmek için değil, gökleri yere indirmek için yapılmıştı.) Aliyoşa’ya evvelki gibi yaşamak imkansız görünüyordu. Kendi kendine meşhur Harî gibi “Eğer kemale ermek isitersen, neyin varsa dağıt ve arkamdan gel!” demişti. Fakat bununla beraber yine hakikatten ayrılmayarak: “Ben, neyim varsa yerine, iki ruble bile veremem ve arkamdan gel, hitabını da ancak kiliseye gitmekle karşılayabilirim!” sözlerini de zihninden geçirmişti. Çocukluk hatıraları arasında annesinin kendisini kiliseye götürdüğü ve bir akşam kızıllığı içinde bir kadının hıçkıra hıçkıra ağlayarak onu Meryeme doğru yükselttiği hafızasında yaşıyordu.
İşte zihninde bu türlü düşüncelerle kiliseye giderek orada manastırın başrahibine rastladı.
Evvelce de size bahsettiğim Zosima, manastırda başpapazdı. Bunlara başpapaz demek de gördükleri vazifeye göre pek uymaz. Bunlar, eski evliyalar gibi birtakım mukaddes tiplerdir. Şuradan buradan topladığım malûmata göre Rusyada, “Starets”ler pek eski zamanlardan beri varmış. Tatar baskınlarıyla, İstanbul’un Türkler tarafından zaptı, onları dağıtmış. Ancak yüz seneden beridir ki, Stareçler yeniden türemişler. Bunları dirilten “Paiyos Veliçkovski” adında biri imiş.
Bugün Rusyada Starestlere pek az rastlanır. Meşhur “Kozelskaiya” manastırında yetişiyorlarmış. Bizim manastıra bunların gelişi hangi tarihten başlar bilmiyorum. Yalnız şunu biliyorum ki, Zosima bu manastırda üçüncü Starest olarak bulunuyordu. Fakat eski Mısır kâhinlerini andıran, onların kudretlerini temsil eden bu adam, bütün hastalıkları savdırıyor, bütün zaafları ortadan kaldırdığı için, halk onun üstüne titriyordu. Kudretinin nereden geldiğini kestirmek de mümkün değildi. Çünkü ne mukaddes emanetlere sahipti, ne de haç, put taşıyordu.
Bir “Stareç” nedir? Diye sorarsanız, onu şöyle tarif edeceğim:
Stareç, sizin irade ve ruhunuzu kendi irade ve ruhuyla emen bir varlıktır. Böyle birisiyle karşılaştınız mı, can ve gönülden ona teslim olursunuz.
Bunlardan birine teslim olan mürit, uzun ve çok eziyetli bir çıraklık devrindeçile doldurduktan sonra nefsine hâkimiyetin sırrını öğreniyorlar ve her türlü iğvadan kurtuluyorlar. Meziyetinin en mütekâmil, en ileri şekli olan “kendini yenmek”e ancak bu sayede kavuşuyorlar.
Müritler, Stareçlerine karşı mutlak bir itaat, tam bir feragat, bütün bir teslimiyetle bağlıdırlar. Onların emrini hiçbir kimse, hiçbir dini makam değiştiremez.
Bizim manastırdaki Stareç Zosima, altmış beş yaşında idi. Emlak sahibi bir ailenin çocuğu idi. Gençliğinde Kafkas ordusunda zabitlik etmişti. Aliyoşa, işte bu adama meftun olmuş, bütün ruhu ile bağlanmıştı. Stareçin hücresinde oturuyordu. Şunu da kaydedelim ki, Aliyoşa manastırda yaşamakla beraber henüz hiçbir merasime tabi olmamış ve “ikrar” etmemişti. İstediği zaman çıkıp gidebilir ve bütün günü dışarıda geçirebilirdi. Eğer bunları yapmıyorsa, isteyerek yapıyor, daha doğrusu manastırdakilerden herhangi bir imtiyazla ayrılmamak için yapmıyordu.
Aliyoşa, belki de Stareçin kendisini bir azizin hâlesi gibi kuşatan iltifatlarından ötürü bu mahrum hayata katlanıyordu. Şimdiye kadar Zosima’ya birçok ermek âşıkları koşuşmuşlar, onun irşadı önünde diz çökmüşlerdi. O daha ilk bakışta önündeki adamın ruhunu okuyor, kalbine girerek niçin geldiğini, ne istediğini, içinde nasıl bir dert taşıdığını görüyordu.
İşte bu yüzdendir ki, müracaat eden adam, çok kere daha bir tek söz söylemeden bütün içinin okunduğunu görerek ürperiyorlar ve âdeta vehme kapılarak ürküyorlardı. Fakat hangi dert, hangi murat olursa olsun onun yanına solgun, bedbin girenler, renkli ve canlanmış çıkıyorlardı. Aliyoşa, daha ilk günlerde bunun farkına varmıştı.
Zasima’nın akıl ermez taraflarından biri de günahkârlara karşı gösterdiği sonsuz şefkatti. Bu sebepledir ki, Starest, ihtiyarlığa vardığı günlerde de papazlar arasında muhalifler eksik olmuyor, onu çekiştirmeye cesaret edenler bile çıkıyordu. Fakat bunların sayıları günden güne azalıyordu. Bu sonuncular, yavaş sesle Starestin bir veli olduğunu söylerler ve ondan manastırımızı meşhur edecek mucizeler beklerlerdi. Aliyoşa da bu insanlar arasında idi. Starest okuması için gelen hastaların, kötürüm çocukların, biraz sonra, hatta daha ertesi gün teşekküre geldikleri görülmüştü. Zosima’nın, hakikaten dertleri şifaya kavuşturan bir kuvveti var mıydı? Yoksa telkinindeki tesirle hastalara gayret mi geliyordu. Bunu Aliyoşa düşünmek bile istemezdi. Çünkü bu genç mürit, şeyhinin kudsiyetine can ve gönülden inanıyor ve bu hadiseleri de o kudsiyetin zaferlerinden sayıyordu.
Zosima’nın, kendisini manastır kapısında bekleyen kafileler arasına çıktığı temlerde, Aliyoşa’nın gözleri parlar ve yüreği çarpardı. Bu adamlar Rusya’nın her köşesinden koşup gelmiş kimselerdi. Onun önünde secdeye kapanırlar, ayaklarını öperler, kadınlar ona doğru çocuklarını kaldırarak ağlaşırlardı.
Starest, kısa nutuklar söyler, onları takdis eder ve sonra selamlardı. Gitgide hastalıklar öyle azalmıştı ki, Zosima, artık hücresinden pek seyrek çıkıyor ve ziyaretçiler, çok kere bütün gün manastırın kapısında boşuboşuna bekliyorlardı. Aliyoşa, halkın bu adamı neden bu kadar çok sevdiklerini, niçin önünde secdeye kapandıklarını sormazdı. Çünkü Zosima ahalisinin ıstıraptan, adaletsizlikten pek yaralı olduğunu ve böyle bir teselli kaynağına kavuşmayı cana minnet bildiklerini – kendisi de halktan biri olduğu için – anlıyordu. Ölümün bile Starestin şöhretini silemeyeceğine hatta masastırda daha büyük bir kudsiyetle anılacağına zaviyedeki papazlardan ziyade inanmıştı.
Bir zamandan beri, kalbi, içindeki coşkun duygularla kabarıyor, ateşleniyordu. Zosima’da uzleti seven bir varlık görmekle heyecanı sönmüyordu. Onun kuvvetini yakından sezmişti:
           -Yalnız yaşamasından ne çıkar?... diyordu. Onun yüreğinde herkesin selameti için harcanacak bir kuvvet var. Bu kuvvet, nasıl olsa bir gün, şu fani dünyada gerçek bir adaletin kurulmasına, insanların birbirlerini sevmesine hizmet edecek. Onun sayesinde ne zengin, ne fakir, ne sahip, ne esir kalacak. Herkes Allah’ın kulu olacak ve İsa’nın saltanatı başlayacak.
İşte Aliyoşa’nın gördüğü rüya bu idi.
Aliyoşa, o vakte kadar hiç tanımadığı kardeşlerinin gelişlerinden çok mütehassis olmuştu. Ve Dimitri, daha sonra geldiği halde, o, bunu daha çok sevmişti. İvan’a gelince, iki aydan beri sık sık görüşüyorlar, fakat birbirlerine kaynaşamıyorlardı. Aralarında bir yabancı havanın estiğini her ikisi de duyuyorlardı.
Aliyoşa, düşünceliydi, hatta – garip iç sezişleriyle – utanılacak fena şeyler bekliyor gibiydi. İvan, ilk zamanlarda küçük kardeşinin kendisine bakarken gözlerinde beliren merakı görmüş; fakat az sonra aldırış etmez olmuştu. Aliyoşa, bu ehemmiyet vermemezlikten, önceleri sıkılmış, sonra da bunu aralarındaki yaş ve tahsil farklarına vermişti. Ama, başka türlü düşündüğü de oluyordu. Acaba, bu ehemmiyet vermemezliğin daha başka ve onun bilmediği sebepleri de var mıydı?.. Çocuğun sezişlerine göre İvan’ın pek büyük ve mühim düşünceleri var gibiydi. Yoksa, bu soğuk duruş, dinsiz bir âlimin, böyle basit ve değersiz bir papaz çömezine karşı beslediği nefretin tabii bir neticesi miydi?.. Zavallı Aliyoşa bunları kendi kendine soruyor; fakat ağabeyine çıtlatmamaya da olanca gayretle çalıyordu.
Dimitri, Aliyoşa’ya İvan’dan bahsederken onun hakkında büyük hürmet eseri gösteriyordu. Onunla İvan’ı birbirine yaklaştıran mühim sebebi bütün teferruatiyle anlatmıştı.
Dimitri’nin, İvan’dan bahsederken coşkunluğu, Aliyoşa’yı düşündürüyor ve ikisini mukayese ediyordu. Dimitri hemen hemen bir cahildi. Aralarındaki seciye farkı da pek açıktı. Birbirinden bu kadar ayrı karakterli iki kişiye dünyada çok seyrek rastlanabilirdi.
Bu acayip yaratılışlı aile erkânının Starestin hücresindeki toplantıları da işte bu tarihlere tesadüf eder. Dimitri ile babası arasında miras meselesinden ötürü çıkan mesele için Zosima’ya başvurmuşlardı. Anlaşamamazlık son kertesine varmıştı. Baba ile oğlunun münasebeti adamakıllı zehirlenmişti.. Kâhin rahibin hücresinde toplanmaya Fiyodor Pavloviç teklif etmişti. Bu teklifte “Veli” nin nüfuz ve kudretiyle alay eden bir eda da vardı. Ama hakikatte onun huzurunda işin daha ağırbaşlılıkla konuşulacağı ve daha iyi bir neticeye bağlanacağı da muhakkaktı. Bunu, her iki taraf da umuyordu.
Zosima’yı hiç görmemiş olan Dimitri, ilkin kuşkulanmış ve kendisine oyun edildiğini sanmıştı. Fakat kendi kendine de bir hal çaresi bulamadığı için buna razı oldu. Şurasını da kaydedelim ki, Dimitri, kardeşi İvan gibi, babasının yanında oturmuyor, kasabının tâ ömür ucundaki bir yerde kalıyordu.
O sıralarda tesadüfen kasabada bulunan Aleksandroviç, Miyosov da serbest düşünceli, dine karşı lakayt bir adam olduğu halde, bu fırsattan istifade ederek Starestle görüşmek istedi. Zaten manastırla kendisi arasındaki meşhur ve eski dava da hala neticelenmemişti. Bu düşüncelerle Zosima’ya başvurdular. Rahatsızlığı dolayısıyla rahip, dışarıya çıkmadığı için, mülakatın manastırda yapılmasına karar verildi. Stareç de buna razı oldu. Gün tayin edildi. Yalnız mukaddes adam gülümseyerek:
           -Onların arasında benim hakemliğimi kim teklif etti?
Diye Aliyoşa’ya sormuştu.
Bu mülâkatı öğrenince, Aliyoşa, pek müteessir göründü. Çünkü Dimitri ile kendisinden başka, aile erkânından hiçbirisi, buraya gerçek bir inanışla gelmeyeceklerdi. Hatta belki alay etmek, Zosima’yı üzmek için böyle bir münasebetsizliğe girişmiş olabilirlerdi. İvan’la Aleksandroviç, şüphesiz merak ve tecessüs için, babası maskaralık olsun diye gelecekti. Aliyoşa, hepsini ayrı ayrı tanıyor ve bu yüzden mülakat gününü yürek çarpıntısıyla bekliyordu.
Endişesi kendi hesabına değil, Stareç içindi. Zeki ve müstehzi bir adam olan Miyosov ile alim İvan’ın, Zosima’yı müşkül mevkilere sokmalarından korkuyordu. Bu korku onu, Starest’e düşündüklerini söylemeye bile koşturdu. Fakat vaktinde aklını başına topladı ve sustu.
Mukarrer günün sabahında Aliyoşa, Dimitri’ye koşarak ondan vaatlerini tutmasını istedi. Dimitri, ne vadettiğini hatırlamadı ama, kardeşine sakin olacağını, bu işte bir tuzak kokusu sezmekle beraber yine hiçbir adiliğe mahal vermeyeceğini söyledi ve:
           -Stareç gibi bir adama fena şeyler söylemektense, dilimi yutmayı tercih ederim, dedi.
 
                                  UYGUNSUZ BİR TOPLANTI
 
                                                         1
                                              Manastıra varış
 
Dışarıda Ağustos sonlarına mahsus sıcak ve aydınlık bir hava vardı. Startes’le görüşme, bugün, sabah âyini bitince, saat on bir buçukta olacaktı. Ziyaretçiler iki partide geldiler. Evvela güzel, pahalı atlar koşulmuş süslü bir faytonla Aleksandroviç Miyosov ve onun uzak akrabasından Piyotr Fomiç Kalkanov göründüler. Bu yirmi yaşındaki delikanlı, üniversiteye girmeye hazırlanıyordu. Onu evinde misafir eden Miyosov, delikanlıya “Zürih” veya “İyena”ya götürmeyi teklif ediyordu. Fakat o, henüz kat’i bir karar vermiş değildi. Düşünceli ve dalgın adamlara mahsus, durgunluk seziliyordu. Bazen size uzun uzun görmeden bakardı. Bazen ansızın neşelenir, muhayyilesi parıltılar içinde kalırdı. Fakat bütün bunların, bir saman ateşi gibi yanmalarıyla sönmeleri bir olurdu. İyi giyinirdi. Epey serveti olduğu için zengin ümitleri de vardı. Aliyoşa ile dostça görüşüyorlardı.
Fiyodor Pavloviç’le oğlu, zayıf iki beygirle çekilen eski bir arabaya binmişlerdi. Süslü faytonu, epey uzaktan takip ediyorlardı. Dimitri, henüz o sabah buluşma saatinden haberdar edilmiş ve geç kalmıştı.
Ziyaretçiler arabalarını dışarıdaki han gibi yerde bırakarak, manastıra yaya girdiler. İçlerinde Fiyodor’dan başka hiç birisi bu manastırı bilmiyordu. Hele Miyosov, otuz seneden beri kiliseye girmemişti. Alakasız görünmeye çalışarak etrafına bakıyordu. Burası zaten dikkatini çekecek manzaralarla dolu bir yer de değildi. Mabedden son dindarlar, haç çıkararak ayrılıyorlardı. Ziyaretçileri de dilenciler sardılar. Fakat hiçbirisi sadaka vermedi. Yalnız, Kalkanov bir kabahat işler gibi, kesesinden on kapek çıkararak bir kadıncağıza verdi ve:
           -Paylaşınız! Dedi.
Bereket versin buna kimse dikkat etmedi ve delikanlı mahcubiyetten kurtuldu.
Ziyaretçilerin biri, daha az evvel bin rublelik bir teberruda bulunmuş bir adam, öteki manastırı müşkül mevkilere sokması muhtemel zengin ve nüfuzlu bir şahsiyet olduğu halde, kendilerini hiç kimse karşılamadı. Miyosov kilisenin etrafında sıralanan mezar taşlarına bakıyor ve kendi kendine böyle mukaddes bir yere gömülmek için bu zavallıların kimbilir ne pahalı fedakarlıklarda bulunduklarını düşünüyordu. Fakat içinde heyecandan çok alay ve kızgınlık vardı. Kendi kendine söylüyormuş gibi:
           -Bu mezarlıkta kime başvurmalı, bilmem ki, boşuna vakit geçiyor! Diye mırıldandı.
Ansızın yazlıklar giyinmiş altmış beşlik bir adam, onlara doğru yürüdü.
Başı çıplaktı; fakat bakışlarında garip bir tatlılık okunuyordu. Şapkasını elinde tutarak kendisini, arazi sahiplerinden “Maksimov” diye takdim etti.
Ziyaretçilerin şaşkınlıkları ona dokunmuştu:
           -Startes Zosima, manastırdan dört yüz adım kadar ilerideki zaviyede oturur. Ağaçlık bahçeyi geçeceksiniz.
Dedi. Fiyodor Pavloviç:
           -Biliyorum; fakat çok zamandan beri buraya uğramadığımız için yolu şaşırdık.
Cevabını verdi.
           -Bu kapıdan çıkınız... Sonra korudan dosdoğru geçiniz... Müsaade ediniz de ben size yoldaşlık edeyim... Buradan... Buradan...
arazi sahibi Maksimov onların yanında, göz kapakları sık sık çarptıran can sıkıcı bir dikkatle kendilerini süzerek yürüyor, daha doğrusu koşuyordu.
           -Biz, Startes Zosima’yı hususi bir mesele için ziyarete gidiyoruz. Önceden randevu almıştık. Bizimle gelmeniz bu bakımdan uygunsuz olur, dedi.
           -Ben, onu sizden önce gördüm... Tam manasıyla bir şövalye!
Miyosov sordu:
           -Şövalye mi?... Kim bu şövalye?
           -Startes... Meşhur Startes... Bu manastırın şöhret ve şerefi olan Startes Zosima!..
Bu sırada karşıdan kukuletalı, solgun yüzlü ve ufak tefek bir papaz görünerek, gelenlere doğru yürüdü. Konuşma da kesildi.
Fiyodor Pavloviç’le, Miyosov durdular. Papaz, onları büyük bir nezaketle selamladıktan sonra:
           -Babamız, sizleri müzakereden sonra öğle yemeğine davet ediyor. Tam saat birde sofraya oturulacaktır.
Sonra Maksimov’a dönerek:
           -Sizi de efendim, dedi.
Fiyodor bu davetten son derece memnun olduğunu gösteren bir sesle:
           -Seve seve dedi. Buraya nezaketten ayrılmamak kararıyla geldik. Yaz siz, Miyosov, siz de gelecek misiniz?
Aleksandroviç:
           -Gelecek misiniz de söz mü? Ben, zaten buranın adetlerini tetkik etmekten başka bir fikirle bu mülakata razı olmuş değilim. Yalnız bir şey hoşuma gitmiyor. O da sizinle birlikte bulunmaktır.
           -!
           -Dimitri Fiyodoroviç henüz gelmedi mi?
           -Hiç gelmezse daha iyi eder. Sanıyor musunuz ki, sizin maceranız benim hoşuma gidiyor...
Miyosov, bu cevabı verdikten sonra papaza dönerek:
           -Ziyafete geleceğiz, Startes’e teşekkürlerimizi lütfen söyleyiniz.
Dedi. Fakat papaz:
           -Affediniz efendim, sizi Startes’in yanına götürmeye memurum...
Cevabını verdi. Maksimov, sanki kendisi çağrılıyormuş gibi:
           -Ben, hemen bu mukaddes adamın yanına gitmeye hazırım... Onunla görüşmeye can atarım! Diye şakıdı.
Papaz, imalı bir nezaketle:
           -Startes, bu dakikada pek meşguldür; fakat siz, yine nasıl isterseniz öylece hareket edersiniz, dedi.
Maksimov, manastıra dönünce, Miyosov, söylendi:
           -Ne yapışkan adammış bu!
Fiyodor Pavloviç de:
           -Bu adam, dedi “Sohn”a benziyor.
Miyosove:
           -Siz onu gördünüz mü hiç? Diye sordu.
           -Kendisini değil, resmini görmüştüm. Yüz çizgileri tıpkı tıpkısına benzememekle beraber, onu andıran yerleri var. Ama, o bambaşka bir tiptir.
           -Belki!... Birbirinizi tanıyorsunuz demek... Ama Fiyodor Pavloviç, unutmayınız ki, buruya gelirken rezalet çıkarmamaya söz vermiştin. Kendinize hakim olunuz. Eğer maskaralığa başlarsanız, sizinle beni denk görmelerini istemem. Sonra, papaza dönerek, kimlerle beraber olduğumuzu görüyorsunuz ya... dedi. Böyleleriyle muhterem bir adamı ziyarete gitmek insanı korkutur.
Papazın kansız dudakları üstünde solgun bir gülümseme belirdi. Cevap vermedi. Fakat bu gülümseyiş sükutunun sebeplerini anlatacak kadar beliğdi. Aleksandroviç kaşlarını çattı ve içinden:
           -Dışlarını asırların süslediği fakat hakikatte ciğeri beş para etmeyen bu heriflerin topunu birden şeytanlar alsın!
Diye beddua etti.
Zaviye kapısının iki tarafına nakşedilen mukaddes resimleri görünce, geniş hareketlerle haç çıkaran Fiyodor Pavloviç:
           -İşte geldik! Diye bağırdı. Dünyada herkes istediği gibi yaşar. Mesela burada yirmi beş papaz var. Kendilerini ibadete vermişlerdir. Lahana çorbası yiyerek geçinirler. Bunları anlıyorum. Fakat aklımın ermediği nokta şu ki, hiçbir kadın bu kapıların eşiğinden geçmezmiş. Ama benim kulağıma çalındığına bakılırsa, Startes, ara sıra hanımları da kabul ediyormuş. Doğru mu acaba? Bu son söz, yol gösteren papaza hitaben söylenmişti.
           -Derman aramaya gelen kadınlar, işte şu gördüğünüz kapının önündeki çimenlikte beklerler. Gelenler eğer içtima mevkii yüksek aile hanımları olursa, onlar için dehlizde iki oda ayrılmıştır. Startes, eğer sıhhati müsaade ederse, içerdeki bir yoldan o adaların pencereleri önüne gelir. Dertlerini dinler, nasihatlerini verir ve hastaları takdis eder. Şimdi de orada Harkov zenginlerinden Koklakov’un karısı bekliyor. Bilinmez bir hastalıktan eriyip giden kızı hakkında onun fikrini almak için gelmiştir. Startes şu son günlerde pek rahatsız olmasına ve odasından çıkmamasına rağmen, o kadınla görüşmeyi kabul etti.
           -Kem bakanın gözü çıksın. Demek bu ibadethanede kadınlar için aralık bırakılmış bir kapı var ha... Çünkü malum ya, “Atos” manastırında kadınlara karşı dehşetli bir boykotoj vardır. Eşiğinden değil hatun kişi, eksik etek, tavuk ve inek gibi dişi hayvanları bile geçirmezler.
           -Aklını başına topla ve terbiyeni takın Pavloviç!... Böyle yaparsan seni kapı dışarı edecekler!...
           -Kuzum Aleksandroviç, sizi rahatsız edecek ne yapıyorum? Hele bir kere kadınların kabul edildikleri şu gülistana bakınız.
Gerçekten de onun işaret ettiği sahada bir gül bahçesi uzanıyordu. Mermerler arasında ve Startes hücresinin duvarlarında yeni açmış çiçekler göze çarpıyordu.
Fiyodor merdivenleri çıkarken yine dayanamadı ve:
           -Geçen Startes zamanında da burası böyle miydi? Diye sordu. İşittiğine göre Barsanüf, zarafetten hiç hoşlanmaz ve kadınları sopa ile kovalarmış.
           -Barsanüf hakkında herkes, istediğini uydurabilir. Fakat o, hiçbir zaman kimseyi sopa ile kovalamamıştır. Şimdi aziz efendilerim, bana bir dakika müsaade buyurun da geldiğimizi haber vereyim.
Miyosov da:
           -Pavloviç, dedi, buraya gelirken aramızda kararlaştırdığımız şartları düşünün ve ciddi olun, aksi takdirde vay halinize.
Fiyodor Pavloviç alaylı bir tavırla:
           -Sizi bu kadar telaşlandıran sebebi bir türlü bulamıyorum, dedi. Galiba günahlarınızdan korkuyorsunuz... Dediklerine bakılırsa, Startes bir bakışta insanın içinden geçenleri su gibi okuyormuş. Fakat sizin gibi ömrünü Paris’te geçirmiş bir ileri adamın, bu papazlara bu derece taraftarlık etmesi akıl alır şey değil... Doğrusu beni hayretler içinde bırakıyorsunuz.
Miyosov’un bu hezeyana cevap vermesine vakit kalmadı. Çünkü kapı açılarak:
           -Buyurunuz!
Demişlerdi.
Miyosov, içinde bir hiddet dalgasının kabardığını duydu. Kendi kendine: “Böyle sinirli kalırsam, münakaşada itidalimi kaybedecek, hem kendimi, hem fikirlerimi küçülteceğim!.” Dedi.
 
                                                                                 2
                                                                Bir ihtiyar maskara
 
Yatak odasından henüz çıkan Startes’le birlikte höcereye girdiler. Kendilerinden önce gelmiş iki papaz da orada idiler. Bunlardan biri yaşından daha ihtiyar görünen solgun bir adamdı; fakat onun pek geniş bilgisi olduğu söylenirdi. Höcerede yirmi iki yaşlarında redingotlu bir genç de vardı. Bu, üniversiteyi bitirdikten sonra, “İlahiyat”a merak sardırmış ve manastırın himayesine alınmıştı.
Yüzü taze ve renkli, küçük gözleri ateşli idi. Halinde pek ileri varmayan bir hürmetkarlık okunuyordu. Gelenleri selamlamadı. Fakat bu gururundan değil, kendisini aşağı tuttuğundandı. Konuşma sürdüğü müddetçe, hep ayakta durdu.
Stareç, genç bir papazla Aliyoşa’nın arasında olarak görünmüştü. Papazlar ayağa kalktılar. Parmakları yerlere değecek kadar eğilerek selamladılar ve koşup ellerini öptüler, hayırduasını istediler. Zosima da, herbirine ayni ihtiramla eğilerek selamlarını iade etti. O da, onların hayır dualarını istedi. Bu coşkun dini merasimin tatsız ve mübalağalı hiçbir tarafı yoktu.
Bu sırada, heyetin en önünde bulunan Miyosov, kendi inanışları ne olursa olsun, Startes’e yaklaşıp elini öpmeyi en basit bir nezaket icabı saymıştı. Fakat öteki papazları da orada hazır görünce, yalnız bir salon adamı inceliğiyle, derin bir reverans yaparak yerine geçti. Fiyodor da Miyosov'’ bir maymun gibi taklit ederek aynı şeyi yaptı. İvan, hepsinden daha zarafetle eğildi. Kalkanov”a gelince, bu utangaç delikanlı, o kadar kendisinden geçmişti ki, selamlamayı bile unuttu. Startes de takdis için kaldırdığı elini, yavaş yavaş indirerek, misafirlerden oturmalarını rica etti. Aliyoşa kıpkırmızı kesilmişti. Korktuğu şeyler başına geliyordu.
Stareç, deri kaplı küçük sedire otararak, misafirlerini karşısına aldı. Papazlardan biri pencere, öteki kapı tarafında yer almıştı. “İlahiyat”çı ile Aliyoşa ayakta kalmışlardı. Höcere, geniş değildi ve eşyası solmuştu. Zaten eşya namına da burada pek az şey vardı. Pencerede iki çiçek saksısı, köşede birçok put sıralanmıştı. Bir tanesi, tabii büyüklükte bir Meryemi temsil ediyor ve önünde bir kandil yanıyordu. Daha ötede iki melek heykeliyle bir fildişi haç görünüyordu. Duvarlarda geçmiş asırlara ait büyük İtalyan san’atkarlarının dini tabloları asılıydı. Bu kıymetli tabloların yanıbaşında birkaç kopeğe satılan panayır malı adi taş basması resimlere de rastlanıyordu. Miyosov etrafına çabucak bir göz gezdirdikten sonra Stareç’i süzmeye başladı. O, bu adamı, nafiz bakışları, tâ ruha giden bir kudret diye tasavvur etmişti. Fakat daha ilk nazarda aradığını bulamadı ve Stareç’ten hoşlanmadı. Miyosov’dan başkaları için belki bu adamın yüzünde çarpıcı bir hal bulunabilirdi. Stareç, zayıf, sıska bacaklı ve olduğundan on yaş daha ihtiyar görünen hastalıklı bir adamdı. Yüzü hele gözlerinin etrafı çizgi ve buruşuk içindeydi. Fakat bakışları iki ışık noktası gibi parlıyordu. Başının ancak şakak taraflarında ağarmış iki tutam saç vardı ve sakalı sivrilerek iniyordu. Biteviye gülümseyen ince dudakları ve sivri burnu bir kuşu hatırlatıyordu.


Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   150


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə