Dünya klasikleri : 13



Yüklə 9.99 Mb.
səhifə150/150
tarix18.06.2018
ölçüsü9.99 Mb.
1   ...   142   143   144   145   146   147   148   149   150
Bunu sesinde neredeyse tehdit eder gibi titreyişle söylemişti. Mitya her söylediği kelimeden sonra soluk alarak:
— Seveceğim... hem... biliyor musun, Katya... biliyor musun... ben seni beş gün önce, o akşam da seviyordum... yere düştüğüm ve seni alıp götürdükleri vakit de sevdim... ömrümün sonuna kadar da seveceğim!  Hep öyle olacak, sonuna dek öyle...
İşte böyle ikisi de birbirlerine anlamsız, heyecanlı, hatta belki de gerçekle hiç ilgisi olmayan, ama o sırada bir an için gerçekleşen sözler söylüyor, söylediklerine de yürekten inanıyorlardı.
Mitya birden:
— Katya!  Cinayeti  benim  işlediğime  inanıyor  musun? Şimdi buna  inanmadığını biliyorum,  ama  o zaman...  ifade verirken...  inanıyor  muydun?  Söyle  inanıyor muydun?
— O zaman da inanmıyordum! Hiç bir zaman da inan-mamışımdır!  Senden  nefret  ediyordum.  Bu  yüzden  birden kendimi  öyle olduğuna  inandırdım.  Bir  an  için  inandım... ifade verirken... inandırdım kendimi! Gerçekten inandırdım... ama ifademi verdikten hemen sonra buna inanmadığımı hissettim. Her şeyi olduğu gibi bilmelisin!  Oraya asıl kendimi cezalandırmak  için  geldiğimi unutmuştum...
Katya, bunu biraz önce sevgi kelimeleri fısıldadığı sırada olduğundan bambaşka  bir  tavırla söylemişti. Mitya  tâ  yürekten :
— Üzerine ne kadar ağır bir yük aldın!  dedi. Katya:
— Şimdi izin ver gideyim, diye fısıldadı. Sonra gene gelirim. Şu anda çok acı çekiyorum!
Yerinden kalkacak oldu, sonra birden çığlık atarak geriye çekildi. Odaya sessizce Gruşenka girmişti. Hiç kimse onu beklemiyordu. Katya kapıya doğru atıldı, ama Gruşen-ka'nın yanma gelince birden durakladı. Yüzü mum gibi sapsarı olmuştu. Yavaşça, neredeyse fısıldayarak, inler gibi:
— Beni bağışlayın!  dedi.
Gruşenka ona dik dik baktı, bir an sustu, sonra kin dolu öfkeli bir sesle, zehirler gibi:
— Sen de, ben de kötü yürekliyiz kızım! İkimiz de kötüyüz! Bundan sonra artık sen de ben de, kimden özür dileyebiliriz? Ama bak, onu kurtar, ömrümün sonuna dek senin için dua ederim!
Mitya Gruşenka'ya müthiş bir sitemle:
— Ama bağışlamak istemiyorsun!  diye bağırdı. Katya aceleyle:
— İçin  rahat etsin kurtaracağım onu!  Senin olacak o! diye fısıldadı ve koşarak odadan çıktı.
Mitya acıyla:
— Sana «bağışla beni» demişti, gene de onu bağışlamadın, öyle mi? diye bağırdı.
Alyoşa heyecanla ağabeyine:
— Mitya, onu azarlama! Buna hakkın yok! diye bağırdı. Gruşenka garip bir tiksintiyle:
— O sözü sadece gururlu dudakları söylüyordu. Yürekten söylemedi  onu,  dedi. Ama seni kurtarsın,  o  zaman herşeyi bağışlarım!
Sonra sanki ruhunda gizlenen bir şeyi güçlükle bastırı-yörmüş gibi sustu. Hâlâ kendini toparlayamıyordu. Sonradan, oraya böyle şeyle karşılaşacağını düşünmeden geldiği anlaşıldı. Hiç bir şeyden kuşkulanmamış, orada o kadınla karşı karşıya geldiğini aklına bile getirmemişti.
Mitya, hemen kardeşine doğru dönerek:
— Arkasından  koş Alyoşa!  Ona  söyle...  bilmiyorum  ne •söyleyeceğini... Yalnız böyle gitmesine fırsat verme!
Alyoşa:
— Akşam sana gelirim! diye bağırarak Katya'nın peşinden koştu.
Genç kadına artık hastanenin duvarı dibinde yetişti. Katya hızlı yürüyor, acele ediyordu. Ama Alyoşa ona yetişir yetişmez hemen:
— Hayır, o kadının karşısında kendimi cezalandıramam! Ona «beni bağışla» dediysem, kendi kendime sonuna dek eziyet etmek istediğim için yaptım bunu. Ama o bağışlamadı beni... Bu yüzden seviyorum onu!
Bu sözleri öfkeli bir sesle söylemişti. Gözlerinde müthiş bir kin kıvılcımlanmıştı. Alyoşa:
— Ağabeyim onu hiç beklemiyordu! diye mırıldandı. Gelmeyeceğini sanıyordu. Gelmeyeceğine güveniyordu.
Katya sözünü kesti:
— Tabiî öyle olmuştur. Ama şimdi bunu bırakalım. Size bir şey söyleyeceğim: Şimdi sizinle birlikte cenaze törenine gidemeyeceğim. Tabutun üzerine koymaları için çiçek  gönderdim. Yanlarında daha para var galiba. Eğer daha para gerekirse söyleyin. Bundan böyle artık onları hiç bırakmayacağım... Şimdi izin verin gideyim, lütfen bırakın beni! Zaten oraya geciktiniz, bakın, akşam ayini için çanlar çalıyor... Bırakın beni, rica ederim gideyim!
 
 
III
İLYUŞA'CIĞIN TOPRAĞA VERİLİŞİ, TAŞIN YANINDAKİ KONUŞMA...
 
Alyoşa gerçekten gecikmişti. Kendisini bekliyorlardı ve artık çiçeklerle süslü zarif küçük tabutu onsuz götürmeye karar vermişlerdi. Bu İlyuşa'cığın o zavallı çocuğun tabutuydu. Uyuşa, Mitya mahkûm olduktan iki gün sonra ölmüştü. Al-yoşa'yı evin dış kapısında, çocuklar, İlyuşa'nın arkadaşları bağırışlarla karşıladılar. Hepsi onu sabırsızlıkla beklemiş, sonunda gelişine sevinmişlerdi. On iki kişi kadar toplamıştı Hepsi sırtlarında okul çantaları, omuzlarında torbacıklarıyla gelmişlerdi. İlyuşa ölürken onlara; «Babam ağlayacak, onu yalnız bırakmayın* diye vasiyet etmişti, çocuklar da bunu unutmamışlardı. Başlarında Kolya Krasotkin vardı. Alyo-şa'ya elini uzattı.
— Gelişinize o kadar sevindim ki, Karamazov!  dîye bağırdı. Burası berbat. Olup bitenlere bakmak bile insana ağır geliyor. Snegirev sarhoş değil, bunu kesin olarak biliyorum. Bugün hiç bir şey içmedi. Öyleyken sarhoş gibi...  Ben her zaman kendimi tartarım, ama bu feci bir şey! Karamazov, rahatsız etmezsem içeriye girmeden önce size bir soru sormak istiyorum. Sorabilir miyim?
Alyoşa durakladı:
— Nedir Kolya?
— Ağabeyiniz suçlu mu, suçsuz mu? Babanızı o mu, yoksa uşak mı öldürdü? Siz ne derseniz, ona inanırım. Bunu düşünerek dört gündür gözüme uyku girmedi.
Alyoşa:
— Babamı uşak öldürdü! Ağabeyimin hiç suçu yok, dedi. Çocuklardan Smurov birden:
— Ben de zaten öyle diyordum! diye bağırdı. Kolya yüksek sesle:
— Demek suçsuz olduğu halde gerçek uğruna kurban gidiyor! Ne mutlu ona! Gerçi mahvoluyor ama, ne mutlu ona! Neredeyse onu kıskanacağım.
Alyoşa hayretle ve yüksek sesle sordu:
— Ne diyorsunuz! Öyle şey olur mu? Neden? Kolya heyecanla:
— Keşke ben de kendimi gerçek uğruna feda edebilsem! dedi.
— İyi ama herhalde böyle bir davada değil, böyle rezil olarak, bu kadar feci bir şekilde değil!
— Tabu... Ben tüm insanlık uğruna ölmek isterdim. Rezil olmaya gelince, umurumda bite değil: Varsın adımız batsın!  Ağabeyinize karsı saygı duyuyorum!
Kalabalığın arasından bir vakitler Tnıva'yı kimin kurmuş olduğunu bildiren çocuk, birden beklenmedik bir çıkış yaparak:
— Benim de saygım var ona! diye bağırdı, bağırdıktan sonra da, tıpkı o zaman olduğu gibi, ta kulaklarına kadaı gelincik gibi kızardı.
Alyoşa odaya girdi. Beyaz, kırmalı bir tulle süslü mavi tabutun içinde İlyuşa elleri kavuşturulmuş ve gözleri kapalı olarak yatıyordu. Zayıf yüzünün çizgileri hemen hemen hiç değişmemişti ve gariptir ceset hemen hemen hiç kokmuyordu. Yüzünde ciddî ve sanki derin düşünceye dalmış gibi bir anlam vardı.  Özellikle haç  biçiminde  konmuş  küçük  elleri güzeldi. Sanki oyma mermerdendi. Parmaklarının arasına çiçek sıkıştırmışlardı. Zaten tabut hem içten, hem dıştan Liza Hohlakova'dan  gönderilmiş  olan  çiçeklerle süslüydü.  Sonradan Katerina İvanovna'dan da çiçek gelmişti ve Alyoşa kapıyı açtığı anda, yüzbaşı titrek parmaklarının arasında tuttuğu çiçekleri sevgili oğlunun tabutu üzerine serpmeye uğraşıyordu. Alyoşa'ya hemen hemen hiç bakmadı. Zaten hiç kimseye bakmak istemiyordu. Hatta hep hasta ayaklarının üzerinde  doğrulmaya  çalışarak  ölü çocuğuna  bakmak  isteyen deli karısına, «anneciğine bile. Ninoçka'yı ise çocuklar koltuğuyla birlikte kaldırmış, tabutun tâ yanına getirmişlerdi. Genç kız başını ona dayamıştı. Herhalde sessiz sessin ağlıyordu.  Snegirev'in yüzünde  heyecanlı,  ama aynı zamanda  hemen hemen şaşkın ve çek öfkeli bir anlam vardı. Hareketlerinde de, dudaklarından dökülen sözlerde de delice bir şey seziliyordu. İlyusa'ya bakarak ikide bir «anam babam, sevgi-ji yavrum!» diye yüksek sesle söylenip duruyordu. Zaten daha İlyuşa sağken ona şefkatle: «Anam babam, yavrucuğum!;' derdi.
Deli, «annecik» hıçkırarak:
— Babacığım, bana da çiçek versene! Onun elinden alıver, işte şu beyazı veriver! diyordu.
İlyuşa'nın ellerinin arasında olan beyaz küçük gül mü bu kadar hoşuna gitmişti? Yoksa hatıra olarak bir çiçek mi almak istiyordu? Bunu anlamaya imkân yoktu. Yalnız oturduğu yerde çırpınmaya başladı ve ellerini çiçeği almak için uzattı.
Snegirev katı yüreklilikle:
— Hiç kimseye vermem! Hiç kimseye vermem! diye bağırdı. Bu çiçekler onun! Senin değil. Hepsi onun! Hiçbiri senin değil!
Ninoçka gözyaşlarıyla ıslanmış yüzünü kaldırdı:
— Baba, verin anneme çiçeği! dedi.
— Hiç bir şey vermem! Hele ona hiç vermem! Onu sevmiyordu! Topu bile ondan almıştı! O ise, topu ona hediye etmişti,..
Yüzbaşı, İlyuşa'nın o vakit oyuncak topu annesine nasıl verdiğini hatırlayarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Zavallı deli kadın elleriyle yüzünü kapayarak sessiz sessiz ağlıyordu. Çocuklar babanın tabutu bir türlü bırakmadığını, oysa artık onu götürmek zamanının gelmiş olduğunu hissederek, birden tabutu her tarafından sarıp kaldırmaya başladılar.
Snegirev birden var gücüyle:
__Kilisenin bahçesine gömmek istemiyorum onu! diye
bağırdı. Taşın yanında toprağa vereceğim onu, bizim taşın yanında! İlyuşa öyle istedi. Bırakmam!
Daha önce de üç gün durmaksızın İlyuşa'yı taşın yanında gömeceğini söylemişti. Araya Alyoşa. Krasotkin, ev sahibi kadın, onun kızkardeşi ve bütün çocuklar girdiler.
İhtiyar ev sahibi kadın, sert bir tavırla:
— Şuna bakın hele, pis bir taşın dibinde toprağa .verecekmiş!  Sanki çocuk lanetlenmiş ya da intihar etmiş gibi... dedi. Orada, kilisenin bahçesinde toprağın üzerinde haç vardır. Orada herkes onun için dua eder.  Kiliseden koro sesleri gelir, papaz yardımcısı tâ yürekten, öyle güzel okur ki! Her seferinde okudukları dualar, ilâhiler çocuğun yattığı yere kadar gelecek, sanki küçük mezarı başında okuyorlarmış gibi olacak.
Yüzbaşı sonunda: «Eh, ne yapalım, nereye isterseniz götürün» der gibi elini kolunu salladı. Çocuklar tabutu kaldırdılar, ama İlyuşa'nın annesinin önünden geçirirlerken bir an, kadın İlyuşa ile veda edebilsin diye durakladılar. Ama kadın tüm o üç gün ancak biraz uzaktan bakabildiği o sevgili küçük yüzü, ta yakınında görünce, birden tepeden tırnağa titredi, isterik bir hasta gibi saçlarına ak düşmüş başını tabutun üzerinde bir ileri bir geri sallamaya başladı. Ninoçka:
— Anne! Haç çıkar, kutsa onu, öp onu! diye bağırdı. Ama  öbürü  hâlâ robot gibi  başım  sallayıp  duruyordu,
sonra birden hiç bir şey söylemeden yüzünde müthiş bir acıyla göğsünü yumruklamaya başladı. Tabutu ileriye doğru götürdüler. Ninoçka kardeşini yanından geçirdikleri sırada, onu son kez olarak dudaklarından öptü. Alyoşa evden çıkarken ev sahibine doğru dönerek geride kalanlara göz kulak olmasını söyleyecek oldu, ama kadın sözünü bitirmesine fırsat vermedi.
— Ben yapacağımı bilirim! Yanlarından ayrılmayacağım. Biz de Hıristiyanız!
İhtiyar kadın bunu söylerken ağlıyordu. Tabutun götürüleceği yer pek uzakta değildi. Kiliseye kadar ancak üç yüz adım vardı. Hava aydınlık ve sakindi. Yalnız biraz ayaz vardı. Birinin öldüğünü bildiren çan sesi hâlâ duyuluyordu. Snegirev telâş içinde, şaşkın şaşkın ve sırtında eski püskü kı-saimış ve daha çok yazlık sayılacak bir paltoyla, başı acık olarak, elinde de geniş kenarlı fört bir şapka ile tabutun arkasından koşuyordu. Garip, anlaşılmaz bir uğraşma içindeydi. Bazen birden tabutun baş tarafını tutmak için kolunu uzatıyor, ama bu davranışıyla onu taşıyanlara yardımcı olacak yerde onlara engel oluyordu. Bazen de yandan, koşarak kalabalığın içine giriyor, tabutun yanında kendine bir yer bulmaya çalışıyordu. Çiçeklerden biri karın üzerine düşünce, yüzbaşı hemen sanki bu çiçek kaybından ötürü kırabilir neler olacakmış gibi telâşla onu yerden kaldırmak için ileri doğru atıldı. Müthiş bir korkuyla bağırdı:
— Ah, ekmek kabuğunu, ekmek kabuğunu unuttuk!
Çocuklar kendisine ekmek kabuğunu daha önce almış olduğunu, cebinde bulunduğunu hatırlattılar. O zaman Snegirev onu hemen cebinden çıkardı. Kabuğu unutmayıp aldığını görür görmez rahatlamıştı.
Hemen Alyoşa'ya:
— İlyuşeçka öyle tembih etti! İlyuçeska öyle istedi!  diye açıkladı. Gece yatıyordu, ben de başucunda oturuyordum. Bir-öen bana: «Babacığım, mezarımı örttükleri vakit, üzerine bir parça ekmek ufaltıp serpiver, serçeler gelip yesinler diye, onların uçup geldiklerini işitince neşelenirim, orada yalnız yatmadığıma sevinirim» demişti.
Alyoşa:
— Çok iyi, dedi. Oraya sık sık ekmek götürmeli. Yüzbaşı birden yeniden canlanmış gibi:
— Hergün, hergün! diye mırıldandı.
Sonunda kiliseye vardılar, tabutu da ortasına koydular. Tüm çocuklar etrafını çevirdiler ve cenaze töreni bitinceye kadar öyle durdular. Kilise çok eski ve oldukça fakirdi. Birçok tasvirlerin üzerinde gümüş kapakları yoktu. Ama böyle kiliselerde nedense insan daha rahat dua eder. Ayin sırasında Snegirev zaman zaman herşeye rağmen, o bilinçsiz ve ne yanacağını şaşırmış insanlara özgü telâşa kapıldığı halde biraz sakinleşti: Bazen tabuta yaklaşıp örtüsünü, çelengini düzeltiyor, bazen de bir mum, şamdandan aşağıya düşecek olsa hemen atılıyor, onu tekrar yerine koymak için usun uzun uğraşıyordu. Ondan sonra artık sakinleşti, donuk, düşünceli tve hemen hemen şaşkın bir yüzle tabutun başucunda durdu. Havarilerle ilgili bölüm okunduktan sonra, birden yanında duran Alyoşa'ya döndü, bu bölümün gerektiği gibi okunmadığını söyledi. Ama bunu söylerken ne demek istediğini açıklamadı. Melekler ilâhisi okunurken koroya katılacak oldu, ama sonuna varmadan sustu, diz üstü çökerek kilisenin taş zeminine kapandı, böylece uzun bir süre kaldı. Sonunda artık günahların bağışlanması ilâhilerine sıra geldi. Mumlar dağıtıldı. Ne yapacağını şaşırmış olan Snegirev gene oraya buraya atılacak oldu. Ölüler için okunan o dokunaklı, o insanı sarsan ilâhiler, varlığını altüst etmişti. Birden sanki bütün vücudu süzülüyormus gibi oldu. Sık sık,, kesik kesik, hıçkıra hıckıra ağlamaya başladı. Önce sesini bastırmaya çalışıyordu, ama hıçkırıkları gittikçe yükseldi, etrafı çınlatmaya başladı. İlyusa ile vedalaşmaya başladıkları ve tabutu kapamaya kalkıştıkları vakit ise, Snegirev ona sanki İlyuşeçka'yı örtmelerine izin vermiyormuş gibi sarıldı. Ölü küçük oğlunu, arka arkaya dudaklarından öpmeye başladı.
Sonunda Snegirev'i yatıştırdılar. Neredeyse onu merdivenden indireceklerdi. Ama yüzbaşı birden kolunu uzattı, küçük tabutun üzerinden birkaç çiçek aldı. Çiçeklere aklına yeni bir şey gelmiş gibi bakıyordu; böylece bir an için, asıl önemli olanı unutmuş gibi göründü. Sanki derin bir düşünceye dalmıştı. Bu yüzden artık tabutu kaldırıp mezara götürdükleri vakit engel olmadı. Mezar uzakta değildi. Kilisenin tâ yakınında, bahçenin içindeydi. Pahalı bir mezardı parasını Katerina İvanovna vermişti. Gereken törenden sonra mezarcılar tabutu mezarın içine indirdiler. Snegirev acık mezarın üzerinde, elinde çiçeklerle öyle bir eğilmişti ki, çocuklar korku içinde paltosuna yapıştılar ve onu geri çekmeye başladılar. Ama Snegirev artık olup bitenleri pek anlamıyor gibiydi. Mezarı toprakla örtmeye başladıkları vakit, birden telâşla çöken toprağı işaret etmeye ve bir şeyler söylemeye başladı. Ama ne söylediğini hiç kimse anlayamıyordu. Birden sustu. O zaman kendisine ekmek kabuğunu ufaltmak gerektiğini hatırlattılar. Bunun üzerine gene heyecana kapıldı, telâşla cebinden ekmek kabuğunu çıkardı, içinden küçük ekmek parçalan kopararak onları mezarın üzerine serpmeye başladı. Düşünceli düşünceli mırıldanıyordu:
— Haydi gelin kuşlar, gelin serçecikler!
Çocuklardan biri ona elinde çiçek varken ekmeği rahatça ufalayamadığını, çiçekleri tutması için başka birine vermesini söyledi. Ama Snegirev onları vermedi. Hatta sanki, onları zorla elinden alacaklarmış gibi korktu. Sonra mezara baktı ve artık her işin yapıldığını, ekmek parçacıklarının da gerektiği gibi serpildiğini gördükten sonra içi rahat etmiş gibi, birden beklenmedik bir şekilde, nerede ise sakin bir tanırla arkasını döndü, ağır ağır evine doğru yürümeye başladı. Adımları gittikçe sıklaşıyor, hızlanıyordu. Acele ediyor, neredeyse koşuyordu. Çocuklarla Alyoşa da ondan geri kalmıyorlardı. Snegirev:
— Anneciğe  çiçek  götürelim,  anneciğe  çiçek  götürelim! Anneciği  gücendirdik!  diye yüksek  sesle  söylenmeye  başlamıştı.
Biri arkasından bağırarak şapkasını giymesini, havanın artık soğuduğunu hatırlattı. Snegirev bunu işitince, öfkeye kapılmış gibi şapkasını karların üzerine fırlattı:
—  İstemem şapkayı,  istemem şapkayı!  diye  tekrar  etmeye başladı.
Çocuklardan Smurov arkasından şapkayı yerden kaldırıp götürdü. Çocukların hepsi ağlıyorlardı. En çok da Kolya ile Truva'nın kimin tarafından kurulmuş olduğunu öğrenen çocuk ağlıyordu. Ama Smurov elinde yüzbaşının şapkası ile, öteki çocuklar gibi ağlaya ağlaya hemen hemen koşarak giderken, yolun kenarında, karların arasında, kırmızı kırmızı görünen bir parça tuğlayı kaldırdı hızla yanlarından uçup giden bir serçe sürüsüne fırlatmaktan kendini alamadı. Tabiî hiç birini vuramadı ve ağlaya ağlaya koşmaya devam etti. Yolun yarısına geldikleri vakit, Snegirev birden durakladı. Yarım dakika kadar bir şeye şaşmış gibi kımıldamadan durdu. Sonra arkasını döndü, gerisin geriye kiliseye, arkada kalan küçük mezara doğru koşmaya başladı. Ama çocuklar bir anda ona yetişip her taraftan eline koluna sarıldılar. O zaman sanki birden gücünü yitirmiş gibi, vurulmuş gibi kendini karların üzerine attı ve çırpına çırpına, çığlık ata ata, hıçkıra hıçkıra bağırmaya başladı:
— Yavrum, İlyuşeçkam, sevgili yavrucuğum!
Alyoşa ile Kolya onu yerden kaldırmaya, yatıştırmaya, sakinleştirmeye çalıştılar. Kolya:
— Yeter yüzbaşı! Erkek adam bunlara dayanmalı!  diye mırıldanıyordu.
Alyoşa:
— çiçekleri  ezeceksiniz,  oysa «annecik»  onları bekliyor. Demin ona İlyuşeçka'nın çiçeklerinden vermediniz diye oturup ağlıyordu. Orada daha İlyuşeçka'nın yatağı bile olduğu gibi duruyor...
Snegirev birden hatırlamış gibi:
— Evet evet, anneciğe gitmeli! diye söylendi. Yoksa yatağı kaldırırlar, kaldırırlar!
Bunu sanki gerçekten yatağı kaldıracaklarından korku-yormuş gibi tekrarlıyordu. Fırladı ve gene eve doğru koşmaya başladı. Ama artık ev pek uzak değildi. Oraya hep birlikte vardılar. Snegirev kapıyı birden açarak, biraz önce bu kadar katı yüreklilikle kavga ettiği karısına:
— Anneciğim, sevgili annecik, İlyuşeçka sana çiçek gönderdi, ayacıkların hasta olduğu için!  diye bağırdı, sonra biraz önce karların üstünde  çırpındığı sırada saplan  kırılan, donmuş çiçek demetlerini ona uzattı.
Ama aynı anda İlyuşa'nın yatağı karşısında, köşede, İl-yuşa'nın, yan yana duran ve biraz önce ev sahibi kadının toparlayıp oraya koyduğu, derisi kızıla çalan, buruşmuş, yamalı eski çizmelerini gördü. Görünce de kollarını kaldırdı ve onlara doğru atıldı, yere diz çöktü, çizmelerinden birini yakaladı, onu dudaklarına bastırarak, deli gibi öpmeye ve: «Yavrum, İlyuşeçka'cığım, sevgili yavrum, nerede o ayacıkların şimdi?» diye söylenmeye başladı.
Deli kadın yürek parçalayan bir sesle bağırdı:
— Onu nereye götürdün!  Nereye götürdün onu?
O zaman Ninoçka da hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Kolya koşarak odadan çıktı. Arkasından çocuklar da çıkmaya başladılar. Onların arkasından en son Alyoşa dışarı çıktı ve Kolya'ya:
— Varsın  ağlasınlar! Artık şimdi  teselli  etmenin sırası değil! Bir dakika bekleyelim, sonra tekrar içeri gireriz!
— Evet, şimdi teselli etmenin sırası değil! Biliyor musunuz bu feci bir şey, Karamazov!
Birden sesini kimse işitmesin diye alçaltarak:
— Çok üzülüyorum. Onu diriltmek imkânı olsaydı, bunu yapmak için dünyada herşeyi feda ederdim.
— Ah! Ben de, dedi, Alyoşa,
— Ne dersiniz Karamazov? Bu akşam buraya gelelim mi? Herhalde kafayı çekecek.
— Belki de. Ama gelsek bile yalnız siz ve ben, ikimiz gelelim. Başka kimse gelmesin. Anneleri ve Ninoçka ile birlikte bir saat kadar otururuz. Hepimiz birden gelecek olursak, onlara herşeyi tekrar hatırlatmış oluruz.
— Şimdi ev sahibi odalarında sofra kuruyor. Ölüleri ar.-ma yemeği verecekler galiba. Papaz gelecekmiş. Tekrar oraya gidelim mi Karamazov? Ne dersiniz?
— Tabiî gidelim!
— Bu kadar büyük bir acı olsun da durup dururken blinl ikram etsinler, ne garip şey Karamazov! Şu bizim dinimizde ne anormal şeyler vardır:
Truva'nın nasıl kurulacağını bulmuş olan çocuk birden yüksek sesle:
— Som baliği da vereceklermiş, diye söze karıştı. Kolya ona doğru dönerek, sinirli sinirli:
— Ciddî olarak rica ediyorum Kartoşov! Artık saçmalamaktan  vazgeç!  Her yere  burnunu sokma. Özellikle  kimse seninle konuşmadığı, hatta varlığınla ilgilenmek bile istemediği zaman.
Çocuk kıpkırmızı oldu ama, hiç bir şey söylemeye cesaret edemedi. O sırada hepsi ağır ağır patikadan yürüyorlardı. Smurov birden:
— İlyuşa'yı altına gömmek istedikleri taş bu işte!  dedi.
Hepsi hiç konuşmadan büyük taşın önünde durdular. Alyoşa taşa baktı ve Snegirev'in anlattıklarını hatırladı, İlyuşeçka'nm nasıl ağlaya ağlaya, babasını kucaklayarak: «Babacığım, babacığım! Seni ne kadar küçük düşürdü!» diye bağırdığı zaman, olup bitenler hayalinde tekrar canlanmıştı. İçinde bir şey kırılıyormuş gibi oldu. Hüzünlü, ciddi bir tavırla gözlerini öğrencilerin yüzleri üzerinde, İlyuşa'nın arkadaşları olan bu çocukların aydınlık yüzleri üzerinde gezdirdi. Sonra birden:
— Arkadaşlar! Burada size bir iki söz söylemek isterim,
dedi.
Çocuklar hemen etrafını sardılar, birşeyler bekleyen gözlerini ona diktiler.
— Arkadaşlar! Yakında ayrılacağız. Şimdilik kısa bir süre iki ağabeyimin yanında kalacağım. Bunlardan biri, sürgüne gidecek, öbürü de ölüm döşeğinde yatıyor. Ama yakında bu kentten belki de bir daha uzun bir süre geri dönmemek üzere gideceğim. O zaman birbirimizden ayrılacağız baylar! Onun için buraya, İlyuşa'nın taşı önünde, önce İlyuşecka'yı sonra birbirimizi  bir  daha  hiç bir zaman  unutmayacağımıza  söz verelim!  Sonradan hayatta başımıza ne  gelirse  gelsin, aradan yirmi yıl geçtikten sonra karşılaşsak bile, gene de vaktiyle taş yağmuruna tuttuğumuz zavallı çocuğu nasıl toprağa verdiğimizi hatırlayalım. Onu köprünün orada nasıl taş-lamıstık. hatırlıyor musunuz? Sonra da herkes onu ne kadar çok sevdi!  Sevimli, iyi yürekli, cesaretli, onurlu bir çocuktu. Babası hakarete uğradığı için ne müthiş bir acı duymuş, nasıl isyan etmişti.
Onu ömrümüzün sonuna dek hatırlayacağız arkadaşlar ve ne kadar önemli işlerle uğraşırsak uğraşalım, ne kadar büyük mevkie ulaşırsak ulaşalım, ya da başımıza ne kadar büyük bir felâket gelirse gelsin, gene de burada toplandığımız sırada, yüreklerimizin ne kadar iyi ve temiz bir duyguyla dolduğunu unutmayalım. Bu zavallı çocuğa karşı sevgi duyduğumuz süre içinde, belki de gerçekten daha iyi. birer insan haline geldiğimizi unutmayalım. Bizi daha iyi birer insan yapan duyguyu aklımızdan çıkarmayalım. Yavru güvercinlerim benim! İzin verin size öyle diyeyim, çünkü hepiniz onlara, o pırıl pırıl güzel küçük kuşlara çok benziyorsunuz. Şimdi şu anda sizin o temiz, o sevimli yüzlerinize bakıyorum da, sevgili çocııklarım benim, düşünüyorum ki, belki şu anda söyleyeceğim sözleri anlamayacaksınız, çünkü ben çoğu zaman anlaşılmayan şeyler söylerim. Ama gene de herşeyi hatırlayacak ve belki de sonradan bu sözlerimi kabul edeceksiniz. Şunu bilin ki, bu dünyada yaşamak için iyi bir anıdan, özellikle çocuklukta yaşanmış, ana baba ocağıyla ilgili güzel bir anıdan daha yüce, daha güçlü, daha sağlam, daha yararlı bir şey yoktur. Size terbiye konusunda birçok şeyler söyleyeceklerdir. Oysa belki de çocukluktan bu yana içinizde sakladığınız güzel, kutsal bir anı, belki de terbiyenin en güze) şeklidir: Bir insan bu çeşit birçok anıları toplayarak hayata atılırsa, ömrünün sonuna dek kurtulmuş olur. Eğer yüreğimizde sadece bir tek güzel anı kalmışsa, o bile bir gün bizim için bir kurtuluş çaresi olacaktır! Belki de sonradan kötü yürekli olacağız! Belki de en kötü bir davranışta bulunmaktan kendimizi alamayacağız! İnsanların gözyaşlarıyla alay edeceğiz ve daha önce «bütün insanlar için acı çekmek istiyorum» diyen Kolya gibi konuşan insanlar bize gülünç görünecek. Belki de katı yüreklilikle onlarla alay edeceğiz. öyleyken ne kadar kötü olursak olalım, Tanrı başımıza ne getirirse getirsin, İlyuşa'yı toprağa nasıl verdiğimizi son günlerde onu ne kadar sevdiğimizi ve işte şu anda bu taşın önünde nasıl dostça konuştuğumuzu anar anmaz, aramızda en kötü yüreklimiz, en alaycı olanımız bile (eğer bu dediğim insanlar gibi olursak) şu anda ne kadar iyi, ne kadar temiz yürekli olduğunu hatırlayarak, bu haliyle alay etmeye cesaret edemeyecektir! Yalnız bu kadar da değil. Belki de bu anı onu büyük bir kötülük yapmaktan alıkoyacaktır. Belki akh başına gelecek ve: «Evet, o zaman iyi yürekli, cesaretli ve namusluydum» diyecektir. Varsın alay etsin! Ziyanı yok. İnsanın iyi ve güzel olanla alay ettiği olağan şeylerdendir. Bu sadece düşüncesizliktir; ama bana inanın arkadaşlar, o insan şimdiki davranışı ile alay eder etmez, yüreğinden gelen bir ses hemen ona: «Hayır, alay etmekle kötü ettim, çünkü böyle bir şeyle alay edilmez!» diyecektir.
Kolya, gözleri kıvılcımlar saçarak:
— Tabiî öyle olacak Karamazov, sizi anlıyorum Karama-zov! diye bağırdı.
Çocuklar heyecana kapılmışlardı. Hepsi bağırarak bir-şeyler söylemek istiyorlardı. Ama kendilerini tutuyor ve duygulu bir tavırla konuşmacıya bakıyorlardı. Alyoşa:
— Bunu «eğer günün birinde kötü birer insan olursak düşüncesiyle söylüyorum, diye devam etti. Ama neden  kötü olalım, değil mi arkadaşlar? Bir kez herşeyden önce iyi yürekli ve dürüst birer insan olalım. Ondan sonra da birbirimizi hiç bir zaman unutmayalım. Bunu tekrar ediyorum. Size kendiliğimden söz veriyorum, bundan böyle hiçbirinizi unutmayacağım. Şu anda bana bakan her bir yüzü aradan otuz yıl geçse de gene hatırlayacağım. Demin Kolya, Kartoşov'a sanki biz onun: «Dünyada var oluşuyla bile» ilgilenmek istemi-yormuşuz gibi bir söz söyledi. Oysa Kartoşov'un dünyada var olduğunu ve şimdi de tıpkı Truva'yı kuranların kim olduğunu bulduğu vakit olduğu gibi kızardığını, bana o sevimli, o iyi bakışlı, o neşeli küçük gözleriyle baktığını hiç unutabilir miyim? Arkadaşlar!  Sevgili  dostlarım  benim, hepimiz  İlyu-şeçka gibi cömert ve korkusuz, Kolya gibi akıllı, cesaretli ve vicdanlı, (şuna inanıyorum ki, kendisi büyüdüğü vakit, daha da akıllı olacaktır) ve Kartoşov gibi utangaç, aynı zamanda aklı başında ve sevimli insanlar olalım! İyi ama neden yalnız onlardan söz ediyorum? Bundan böyle  hepiniz  artık sevdiğim varlıklarsınız.  Sizden  rica  ediyorum,  yüreğinizde  bana da bir yer açın. Peki bu iyi duygu içinde bizi birleştiren, ömrümüzün sonuna dek anacağımız, daha doğrusu anmaya karar verdiğimiz o iyi yürekli, o sevimli, o sonsuzluğa dek bizim için değerli bir varlık olarak kalacak olan İlyusecka değil-de kimdir? Gelin söz verelim: onu artık hiç bir zaman unutmayalım. Sonsuzluğa dek onu iyilikle analım. Bugünden sonra sonsuzluğa dek, yüreğimizde iyi bir çocuk olarak yasasın. Evet, bugünden sonra, sonsuzluğa dek,  öyle  olsun!
Çocuklar yüzlerinde duygulu bir anlamla etrafı çınlatan
incecik sesleriyle:
— Öyle olsun, öyle olsun, sonsuzluğa dek! Sonsuzluğa dek!
diye bağrıştılar.
— Onun yüzünü, elbisesini, eski çizmelerini, küçük tabutunu  zavallı  günahkâr babasını  ve  İlyuşa'nın hasıl  korkusuzca tüm sınıfa karşı tek başına karşı koyduğunu unutmayalım.
Çocuklar gene:
— Unutmayacağız unutmayacağız! diye bağırdılar. O cesurdu, iyi yürekliydi!
Kolya:
— Ah, onu ne kadar severdim! dedi.
—  Yavrularım, sevgili dostlarım! Sakın hayattan korkmayın! iyi doğru bir şey yaptığınız vakit, hayat o kadar güzel olur ki.
Çocuklar heyecanla:
— Evet, evet! diye tekrar ettiler.
Biri (bu galiba Kartoşov idi) kendini tutamayarak:
— Sizi çok seviyoruz Karamazov! diye bağırdı.
— Evet, sizi seviyoruz, sizi seviyoruz, diye bütün çocuklar tekrar ettiler.
Birçoklarının  gözlerinde  yaşlar parlıyordu.  Kolya heyecanla :
— Yaşasın Karamazov! diye bağırdı. Alyoşa içinden taşan bir duyguyla:
— Ölen  yavrucağın anısı yüreğimizden  ömrümüzün sonuna dek silinmesin!  dedi.
Çocuklar gene:
— Silinmesin! diye bağırdılar. Kolya yüksek sesle:
— Karamazov, dinde  söylendiği gibi gerçekten öldükten sonra dirilecek miyiz? Yeniden birbirimizi, herkesi, hatta, İl-yuşeçka'yı da görecek miyiz? diye sordu.
Alyoşa:
— Tabiî dirileceğiz? Tabii göreceğiz birbirimizi ve o zaman neşeyle olup bitenleri birbirimize anlatacağız, dedi.
Bunu söylerken yarı gülüyor, yarı heyecan içinde konuşuyordu.
Kolya elinde olmayarak:
— Ah, o zaman ne kadar iyi olacak!  dedi. Alyoşa güldü:
— Eh  öyleyse,  şimdi konuşmaları  bitirip  «anma yemeğine» gidelim. Blihi yiyeceğimiz için üzülmeyin. Bu çok eski, ölümsüz bir gelenektir, hem iyi yanları da vardır. Haydi gidelim! İşte bakın, şimdi hepimiz el ele gidiyoruz.
Kolya bir kez daha heyecanla:
— Ömrümüzün sonuna dek! Tüm ömrümüzce el ele olalım!  Yaşasın Karamazov!  diye bağırdı.
Bütün çocuklar bu bağırışa bir kez daha katıldılar.
 
SON
 


ABC Amber LIT Converter http://www.processtext.com/abclit.html


Dostları ilə paylaş:
1   ...   142   143   144   145   146   147   148   149   150


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə