DüŞÜNDÜren, EĞİTİCİ, DİnlendiRİCİ HİKÂyeler (derslerimde öĞrencilerime okuduğum hiKÂyeler) 4 mahalleli kasaba


"Hangisi mi evlat? Ben hangisini daha iyi beslersem o!"



Yüklə 354,03 Kb.
səhifə5/5
tarix21.11.2017
ölçüsü354,03 Kb.
#32445
1   2   3   4   5

"Hangisi mi evlat? Ben hangisini daha iyi beslersem o!"

KAÇ LİRA DEĞERİNDEYİZ?
Bir kimyagerin araştırmalarına göre insanın değeri komik denecek kadar düşük olup adeta sudan ucuzdur. Çünkü vücudumuzda 7 kalıp sabun yapacak kadar yağ, orta boyda çivi yapacak kadar demir, ancak bir kahve fincanı dolduracak kadar şeker, bir tavuk kümesini boyayacak kadar kireç, iki bin kibrit yakacak kadar fosfor, ufak bir topun atımına yetecek barut için potasyum bulunmaktadır.

Madde itibariyle bu kadar ucuz olduğu halde tek bir organını bile dünyaya değişmeyen insan, kendisine verilen bu değerin kıymetini bilmeli ve yine kendisini kâinatın dilenciliğinden kurtarıp, bütün mahlûkatın sultanı yapan Zât’a karşı kulluk vazifelerini yerine getirmelidir.

Aksi takdirde gerçek değer kokuşmaya mahkûm birkaç kilo et, birkaç litre kan ve bir yığın kemikten ibaret kalacaktır.

KAPI
19. yüzyılın büyük İngiliz ressamlarından William Holman Hunt'ın, bir bahçeyi tasvir eden bir tablosu Londra Kraliyet Akademisi'nde sergileniyordu.

Hunt'ın "Kainatın Işığı" adını verdiği bu tabloda geceleyin elinde duran fenerle bahçede duran filozof kılıklı bir adam görülüyordu. Adam, serbest kalan eliyle bir kapıyı vuruyor ve içeriden bir cevap bekler gibi görünüyordu. Tabloyu tetkik eden bir sanat eleştirmeni Hunt'a dönerek:

"Güzel bir tablo doğrusu, ama manasını bir türlü kavrayamadım." dedi,

"Adamın vurduğu kapı hiç açılmayacak mı? Kapıya tokmak takmayı unutmuşsunuz da..."

Hunt gülümsedi:

"Adam alelade bir kapıya vurmuyor ki..." dedi.



"Bu kapı, insan kalbini temsil ediyor. Ancak içeriden açılabildiği için dışında tokmağa ihtiyaç yoktur?"

KAYBEDİLENLER

(NOKTALAMA İŞARETLERİ)

Bir gün insan virgülü kaybetti.


O zaman cümlelerden korkar oldu ve basit ifadeler kullanmaya başladı.
Cümleleri basitleşince düşünceleri de basitleşti.

Bir başka gün ise ünlem işaretini kaybetti.


Alçak bir sesle ve ses tonunu değiştirmeden konuşmaya başladı. Artık ne bir şeye kızıyor ne de bir şeye seviniyordu. Üstelik hiçbir şey onda en ufak bir heyecan uyandırmıyordu.

Bir süre sonra soru işaretini kaybetti.


Artık soru sormaz oldu. Hiçbir şey ama hiçbir şey onu ilgilendirmiyordu. Ne kâinat ne dünya ne de kendisi umurundaydı.

Birkaç sene sonra iki nokta işaretini kaybetti.


Artık davranış sebeplerini başkalarına açıklamaktan vazgeçti.

Ömrünün sonuna doğru elinde yalnız tırnak işareti kalmıştı. Kendisine ait tek bir düşünce bile yoktu. Yalnız başkalarının düşüncelerini tekrarlıyordu.



Son noktaya geldiğinde düşünmeyi, okumayı unutmuş vaziyetteydi.
KİLİTLEMEK KOLAY MI?
Türbelerin kapatılmasından sonra, her yerde olduğu gibi, Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin de türbe kapısına kilit vurulmuş. Fakat sabahleyin erkenden yoldan geçenler kilidi açılmış, kapıyı ardına dayalı görürlermiş. İlgililerden biri:

"Bu kapıyı elbet bir açan var." diye iki polisi görevlendirmiş:

"Bekleyin sabaha kadar, gözetleyin, kim açıyorsa yakalayın." diye emir vermiş.

Polisler, gün ışıyıp sabah ezanları okununcaya kadar bekleyip sohbet etmişler. Ortalık bozbulanık bir hal aldığında, çıt! demiş, kapıdaki kilit açılmış, kapı ardına dayanmış ve az sonra türbeden o mübarek ve güzel yüzüyle Bayram Veli Hazretleri görünmüş; şöyle bir etrafına bakınıp, havayı kokladıktan sonra başlamış usul usul yürümeye... Polisler şaşkına dönmüşler. Birinin dili tutulmuş, öbürü, durmadan arkadaşını tokatlarmış. Bir daha kim bekler? İşte o olmuş, bu olmuş, artık ne kapı açılmış, ne kilit, Hacı Bayram, bir zaman ortalıkta görünmemiş.

Günün birinde, devlet büyüklerinden bir kişi

"Bu meydanın adını değiştirelim, artık caddelerimizin başından hacı külahını çıkaralım, buranın adı Ogüst meydanı olsun" diye öneride bulunmuş.

Hacı Bayram sevdalılarından bir zatın da bu öneri pek fenasına gitmiş. O gece hiç uyumamış, sabahleyin de erkenden türbe kapısına gidip orada niyaza başlamış. Bir de ne görsün? Hacı Bayram Veli karşısında gülümser, memnun:

"Ne üzülüyorsun be oğlum? Her kemâlin bir zevali olduğu gibi, her zevalin de bir kemâli vardır. Allah âdildir, bağışlar ve affeder, sen işine bak!" demez mi?

Gerçekten, ardından az bir zaman geçmiş geçmemiş, sokakların başından hacı külahını çıkarmak isteyen o kişi yürekler acısı bir ölümle ölmüş, çoluğu çocuğu darmadağın olmuşlar.



Eh! Erenlerin sağı solu olmaz, onlarla şakaya gelmez! Hani ne güzel söylemişler:

Değme sakın fukara fırkasının hırkasına,
Her biri bir dağ devirip geçirir arkasına!

Hani Yunus Emre ne güzel demiş.



Bir sinek bir kartalı, kaldırıp vurdu yere,
Yalan değil gerçektir bende gördüm tozunu.


KİMİN KALBİ
Delikanlı alaca karanlıkta yürürken, yumuşak bir şeye çarptığını fark etti. Eğildi baktı. Aman Allah’ım! Ayaklarının arasında, bir kalp duruyordu. Tıpkı resimlerdeki gibi, diri ve kanlıydı.

Onu büyülenmişçesine avuçlarına aldığında, dehşetten çıldıracaktı. Kalp tıp tıp atıyordu ve sımsıcaktı.

Delikanlı, sanki ellerine yapışıp bir başka uzvu haline geliveren kalpten kurtulmak istiyor, fakat ne olduğunu bilmediği, kestiremediği duygular tarafından engelleniyordu. Bir müddet sonra sakinleştiğinde, onun sahibini bulmak için en yakındaki evin kapısını çaldı ve zincir; aralığından bakan genç kıza ; "Bu kalp sizin mi?" diye sordu. Biraz önce buldum onu.

Kız, mahcup bir ifadeyle; "Ben kalbimi, üç ay önce rastladığım bir vefasıza kaptırdım." dedi. "Yandaki eve sorun, onların olabilir."

Kızın gösterdiği ev, göz kamaştırıcı bir villaydı. Kapıyı açan Hizmetkârlar, onu üst kata çıkartarak evin beyine götürdüler. Delikanlı, yumuşacık halıların üzerine damlayan kanları ayağıyla örtmeye çalışırken; "Bu kalp sizin mi acaba? " diye sordu. "Hala atıyor da....."

Beyefendi, ışıl ışıl parıldayan kristal kadehinden höpürtülü bir yudum çekerek; "Ben kalbimi dünyaya sattım, canikom." diye sırıttı. "Komşu evde bir yaşlı bir ihtiyar var, belki o bilir sahibini...." Delikanlı, hızla soğumaya başlayan ve atışları gittikçe yavaşlayan kalbi bitişik kulübedeki ihtiyara koşturarak; "Bu sizin mi?" diye sordu. "Çabuk olun, neredeyse duracak."

Yaşlı adam, okumakta olduğu Kutsal kitabI yavaşça kapatırken;

"Ben kalbimi, her şeyimle Allah'a verdim evlat" diye gülümsedi.

"Elindekinin sahibini, neden gidip anne ve babana sormuyorsun ?"

"Her ikisi de yaşlanıp bunadı." diye söylendi genç... "Bir bebek gibi alaka görmek istediklerinden, üç gün önce kavga edip onları terk ettim."

İhtiyar adam, büyük bir üzüntüyle ; "Terk ettin ha..! " diye mırıldandı. "Terk ettin demek....."

Delikanlı, söylenenlere karşı kayıtsız görünüyordu. Oysaki yaşlı adam, beklediği cevabı çoktan almıştı.

Delikanlıya doğru emin adımlarla ilerledi ve iki eliyle kavradığı delikanlının gömleğini bir hamlede yırtarak göğsünü açıverdi. Delikanlının sol göğsünde, avuçlarında tuttuğu kalp büyüklüğünde kanlı bir boşluk vardı.



KİŞİLİK
Sınıf, öğrencilerin gürültü patırtısıyla sallanırken sert görünümlü hoca kapıda beliriyor. Sınıfa bir bakış atıp kürsüye geçiyor.
Tebeşirle tahtaya kocaman bir (1) rakamı çiziyor.
"Bakın" diyor.

"Bu, kişiliktir. Hayatta sahip olabileceğiniz en değerli şey..."
Sonra (1)'in yanına bir (0) koyuyor:
"Bu, başarıdır. Başarılı bir kişilik (1)'i (10) yapar".
Bir (0) daha...
"Bu, tecrübedir. (10) iken (100) olursunuz".
Sıfırlar böyle uzayıp gidiyor: 
Yetenek... disiplin... sevgi...
Eklenen her yeni (0)' ın kişiliği 10 kat zenginleştirdiğini anlatıyor hoca... Sonra eline silgiyi alıp en baştaki (1)'i siliyor.

Geriye bir sürü sıfır kalıyor. Ve Hoca yorumu patlatıyor:


"Kişiliğiniz yoksa, öbürleri hiçtir".
Sınıf, mesajı alıp sessizliğe gömülür...

KURABİYE HIRSIZI
Bir gece genç bir kadın havaalanında uçağının kalkmasını bekliyordu. Daha epeyce zaman vardı. Havaalanındaki dükkândan bir kitap ve bir paket de kurabiye alıp, kendisine oturacak bir yer buldu ve kitabını okumaya başladı.

Kendisini okumaya öyle kaptırmıştı ki, yanında oturan adamın aralarındaki paketten birer birer kurabiye aldığını paket yarıya geldiğinde fark edebildi. Görmezden gelmeye karar verdi. Gözü bir yandan da saatteydi, "kurabiye hırsızı" yavaş yavaş kurabiyelerini tüketirken.

Her kurabiyeye uzandığında adam da uzatıyordu elini. Sonunda pakette tek bir kurabiye kalınca " Bakalım şimdi ne yapacak?" dedi kendi kendine. Adam yüzünde bir gülümsemeyle son kurabiyeyi aldı, ikiye böldü. Yarısını ağzına atıp, diğer yarısını kadına uzattı. "Aman Allah’ım, ne cüretkâr ve kaba bir adam" diye düşündü kadın. Hayatında bu kadar sinirlendiğini hatırlamıyordu.

Uçağının kalkacağı anons edildiğinde eşyalarını topladı ve dönüp "kurabiye hırsızı"na bir kere bile bakmadan, çıkış kapısına yürüdü. Uçağa bindi, koltuğuna oturdu. Bitmek üzere olan kitabını almak için çantasını açtı ve çantanın içinde duran bir paket kurabiyeyi gördü.



Adamın onunla kurabiyelerini paylaştığını, özür dilemek için çok geç olduğunu anladı üzüntüyle. Kaba ve cüretkâr olan "kurabiye hırsızı" asıl kendisiydi.

OĞUL İLE BABASI
Oğlu ile babası sahile indiler; babacığım şu yerdeki şeyler neyin nesi?

-Çakıl taşı çocuğum.

Oğul kafasını sağa çevirdi, babacığım ya bunlar?

-Onlar da çakıl taşı evladım.

Sola çevirdi, ya bunlar babacığım?

-Hepsi çakıl taşı evladım.

Babacığım ne kadar da çok var bunlardan! Evet evladım. Peki, babacığım bunlardan daha çok bir şey var mı dünyada?

Var evladım.

Nedir babacığım?

BABANIN GÜNAHLARI EVLADIM!

Babacığım, ya senin günahlarından daha çok bir şey var mı?

Var evladım.

Nedir babacığım?



ALLAH'IN (C.C.) RAHMETİ EVLADIM.
DENEYİM
60'lık ünlü ressam, bir lokantaya girer. Gerçi cebinde parası yoktur ama aldırmaz. Lokantacıya yapacağı portresine karşılık yemek yemek istediğini söyler. Güzelce karnını doyurur. Sonra bir çırpıda lokantacının portresini çizerek masaya bırakır.

Kalkarken adam gelir, resme bakar, beğenir. "Güzel ama" der lokantacı "Bir dakikada yaptınız bunu, oysa bir saattir yiyorsunuz".

Ressam "Bir dakika değil, 60 yıl ve bir dakika" diye karşılık verir.

ŞAMAR OĞLANI

Şamar Oğlanının İngilizcesi "Whipping boy" dur. Avrupa’da devrin âdetlerine göre her prens, her saray mensubu, her zâdegan çocuğu, mektebe bir yaşıtı ile gidiyordu. Bu yaşıt öğrenci halktandı.

"Asîl" çocuk bir hata işlediği zaman, sopayı veya şamarı onun nâmına, halk çocuğu yiyordu.

İşte şamar oğlanı kavramı bu adetten ortaya çıkmıştır.

SİYAH DUVAR
Aynı kalp rahatsızlığıyla aynı kaderi paylasan iki yaşlı adam aynı odayı da paylaşıyorlardı. Tek fark biri cam kenarında diğeri ise duvar dibinde yatıyordu. Cam kenarındaki yaşlı adam her gün camdan bakarak arkadaşına dışarısını anlatırdı.

"Bugün deniz sakin, yine de hafif rüzgâr var sanırım çünkü uzaktaki teknenin yelkenleri rüzgârla doluyor. Park bu sabah sakin, iki

salıncak dolu iki salıncak boş, dünkü sevgililer yine geldi, aynı yere oturup konuşmaya başladılar, el ele tutuştular, ne kadar da yakışıyorlar birbirlerine. Erguvan ağaçları ne kadar güzel açmış her yer mor bir renk almış, erik ağaçları da beyaz çiçekleriyle onlara eşlik ediyor. Denizin üzerindeki martılar bugünkü yemeklerini arıyorlar, ne güzel de dalıyorlar suya"

Günler böyle geçip gidiyordu ta ki cam kenarındaki yaşlı adam kalp krizi geçirene kadar, işte o anda duvar kenarındaki adam düğmeye bassa kurtaracaktı arkadaşını ama şeytana uydu, bunca zamandır sadece dinleyebiliyordu, artık görebilirdi de, işte bunun için düğmeye basmadı ve hemşireyi çağırmadı. Aynı kaderi paylaştığı kişiyi ölüme gönderdi, ama o bunun haklı bir savunma olduğunu düşünüyordu.

Ertesi gün hastabakıcılar ölen yaşlı adamın yerine kendisini koymaya gelmişlerdi. Hemen yatağının yerini değiştirdiler, işte o günlerdir bakmak istediği manzarayı nihayet görecekti.

Başını kaldırdı ve pencereden baktı:



"Simsiyah bir duvar"
VERMEYİNCE MA’BUD
Ziya Paşa'nın ünlü Terkib-i Bend'inde yine ünlü bir beyti vardır. Halk arasında dil persengine dönüşmüş ve pek çok garibanın şikâyetini dile getirmesine medar olmuş bu beyitte Paşa,
Bî-baht olanın bağına bir katresi düşmez
Baran yerine dürr ü güher yağsa semadan

buyurur. "Gökyüzünden yağmur yerine inci ve mücevher yağsa, bahtı kapalı olanın bahçesine yine de bir damlası düşmez." demektir. Türkçemizde bu beytin mazmununu ifade eden pek çok deyim, darb-ı mesel ve vecize bulmak mümkündür. Muhallebi yerken dişi kırılan nasipsizden ata bindiği halde "ya nasib"i unutan geline, güvendiği dağa kar yağan mareşalden cemaziyelevveli keşf olunan mahzen memuruna kadar pek çok insan bu beyti tekellümde mazurdurlar. Ancak içlerinde bir tanesi, vardır ki şair belki de bu beyti onu derhatır ederek söylemiştir. Önce hikâyeyi anlatalım:

Rivayet olunur ki, Sultan II. Mahmud, tebdil gezdiği bir Ramazan gününde Üsküdar'da mücerred bir kunduracının, boş örse çekiç vurarak her hamlede “Tıkandı da tıkandı” dediğine şahit olmuş. Merak saikiyle içeri girip bunun sebebini sormuş. Adamcık anlatmış:

- Bir gece rüya gördüm. Çeşmeler vardı. Bazılarından şarıl şarıl sular akıyor, bazılarından sızıyor, bir tanesi de tıp tıp damlıyordu. O sırada bir pîr-i nuranî belirdi. Ona bu çeşmeleri sordum.

"- Şu şarıl şarıl akanlar, padişahımızın talihidir. Sızanlar devlet erkânından filanca paşaların ve falanca zenginlerin talihleridir. Şu damlayan da senin talihindir." deyip kayboldu.

Yerden bir çöp aldım ve benim talihim olan çeşmeye yaklaştım. Çöple biraz kurcalayıp lüleyi açmaya çalıştım. Ah, ellerim kurusaydı! Filvaki çöp kırıldı ve artık eski damlalar da damlamaz oldu. O günden sonra müşterim kesildi, kazancım bitti. İflas ettim, bu hale geldim. Şimdi de talihimden şikâyet ile "tıkandı da tıkandı" zikriyle boş örsü dövüyorum.

Padişah kendini aşikâr etmez ve saraya dönünce adamın söylediklerini tahkike memur gönderir. Meğer adamcağız herkes tarafından "Tıkandı Baba" diye tanınmakta ve nasipsizliğiyle bilinmekteymiş. O kadar ki çeşmeden su doldurmaya gitse kurnayı bir kurbağa tıkar; bir mal almak için pazara uğrasa, ona sıra gelmeden mal bitermiş. Sultan, mübarek Ramazan ayında bu garibi sevindirmek ister ve bir tepsi baklava yapılmasını, her dilimin altına da bir sarı altın konulmasını emreder. Sonra tepsiyi, bir zengin konağından iftarlık geliyormuş gibi gönderir.



Nasipsizlik bu ya; Tıkandı Baba, bir tepsi baklavayı bir iftarda yiyip bitirmek yerine satıp parasıyla birkaç günler iftar etmeyi düşünerek tepsiyi pazara çıkarmaz mı?

Padişah, durumu öğrenip üzülmüşse de niyetine sadakat ile aynı minval üzere ertesi gün nar gibi kızarmış bir hindi dolması yaptırıp yine içini altın ile doldurarak Tıkandı Baba'ya yollar. Baba'dan baklava tepsisini satın alarak parsayı toplayan uyanık müşteri, bu sefer yine kapıya dayanıp Baba'nın aklını çelmenin yollarını aramaktadır. Der ki:

- Bre Tıkandı Baba! Sen bir garip âdemsin. Tek başına bu hindiyi nice yiyeceksin. Gel sen yine bu hindiyi bana sat.

Pazarlık tamam olup hindi de kanatlanınca, padişah bu derece safderunluğa aşırı derecelerde öfkelenip derhal Tıkandı'yı saraya çağırtır. Çavuşlar eşliğinde iftar vaktine yakın, karga tulumba sarayın yolunu tutan Tıkandı Baba telaşlanır. "Bir suç işlemiş olmalıyım, ama ne ola ki!" diye kara düşünceler içinde huzura alındığında neredeyse bayılmak üzeredir. Bu hale padişahın yüreği dayanmaz ve öfkesi merhamete döner. Sultan, olup bitenleri anlattığı zaman Tıkandı Baba hayretler içinde hünkârın ayaklarına kapanıp, dualar, şükürler okumaya başlar.

Padişah ona son bir hak daha tanımayı isteyip doğruca hazine-i hassa odasındaki altın ve mücevher dolu sandıklardan birinin huzura getirilmesini buyurur. Sandık gelir. Sultan Mahmud selamlık dairesinin çini sobasının altını yoklayıp küreği eline alır ve:

-Tut şu küreği! Sandığa daldır. Ne kadar alırsa hepsini sana bağışladım, der.

Tıkandı Baba, makûs talihinin böyle bağteten muradına muvafık harekâtından fazlasıyla heyecanlanır. Sevinçten titreye titreye küreği sandığa daldırır. Bir müddet iteleyip çalkalar ve itina ile kaldırırsa da kürek ters daldırılmıştır ve sandıktan ancak sap kısmında bir tek kızıl altın ile çıkar. Baba düşüp bayılır. Şair ruhu taşıyan hisli padişah ise seçili bir üslupla o, tarihe geçen sözünü söyler:

- Vermeyince Ma'bud, ne yapsın Mahmud?.

Hikmetinden sual olunmayan yüce Ma'bud, kim bilir hangi kadere binaen o küreği ters çevirmişti. Onca yıllık Tıkandı Baba, acaba Açıldı Baba olsaydı kendisi için daha mı iyi olurdu? Hem kim bilir belki de sonradan Tıkandı Baba, haline şükretmiş ve hayırlısını istemekten dolayı gani gönüllü bir fakir olarak vefat etmiştir. Öyle ya, nasib işi başka şeye benzemez. Hani ne demiş dedelerimiz:


Kısmetinse gelir Hind'den Yemen'den
Kısmet değil ise ne gelir elden

Kısmet ardında koşmak elbette kişinin borcudur; illa kısmeti talepte ısrarcı davranmak ve bu yüzden ayrık yollara sapmak meşru değildir. Kul için en hayırlı kısmet, yine her şeyin hayırlısını talep etmekten geçer. Velev şair:


Kara bahtım yoz olur
Taşa bassam iz olur
Ağustosta suya girsem
Balta kesmez buz olur

dese dahi.



Sağlam bir iman ve akıldan nasibini aldıktan sonra, kişioğlu, yürük at misali kendi nasibini kendisi artırır. Sağlam iman, iyi ahlak, huzurlu bir hayat... Hepsi birer nasib işidir ve kıymeti bilinirse mal mülk nasibinden daha evladır. Gerisi kabiliyete bakar. Nitekim,

Kabiliyyet dâd-ı Hak'dır her kula olmaz nasîb

Sad hezâr terbiyye etsen bî-edeb olmaz edîb
buyurulmuştur ve Allah bizi edebini muhafaza eden kabiliyet sahiplerinden eylesin. Aksi takdirde kısmetimiz, fani dünyanın fani işleri peşinde ömür tüketmekten başka bir şey değildir. Ve yine buyurulmuştur:

Kısmetindir gezdiren yer yer seni

Arş'a çıksan âkıbet yer yer seni

LEYLA 'YI BULAN ADAM...

Etrafımızda sessiz sedasız yaşayıp bir gün sessiz sedasız aramızdan ayrılan insanların iç dünyalarını hiç merak edenleriniz olmuş mudur?
İŞTE ONLARDAN BİRİNİN HİKÂYESİ:



Telefon rehberini açtı adam.

Leyla’yı arayacaktı.

110 Leyla


112 Leyla
155 Leyla

Rehber sonuna kadar Leyla’nın telefonlarıyla doluydu. Bütün numaralar Leyla’ydı.

Parmakları tuşlara uzandı adamın.
Sonra vazgeçti birden.
Evinden çıkınca karşı karşıya geldim adamla.
Selam verdim hürmetle.
Nedense bana huzur veren bir yanı vardı.
“Aleyküm selam Leyla!’’ dedi.
Bunu duyanlar güldü adamın ardı sıra.
“Mecnun işte!’’ diye göz kırptılar.
“Leyla’ya kavuşamayınca kafayı yemiş garibim.’’ dedi biri.

Sahi bunun Leyla’sını bilen var mı yahu!’’ dedi bir diğeri.

Uzun uzun baktım adamın ardından.
Bir gönül Leyla’ya bu denli tutulduğuna göre Mevla’ya tutulsa ne hale gelir kim bilir, diye düşündüm.

Leyla ile Mevla arasında iki harf vardı oysa.


Harf de ne ki; Leyla’nın her hücresinde Mevla’nın mührü vardı.
Leyla’yı bir tanıyabilse insan, Mevla’yı karşısında bulabilirdi.
Sonra kızdım kendime.
Hoş, oturmuş ahvalinden dolayı adamı kınıyorum!
O hiç olmazsa Mevla’nın bir Leyla’sına âşık olmuş.
Ya senin bu sevgisiz hâline ne demeli!
Mevla’yı tarif ediyorsun ama ne kadar tanıyorsun, iyice bir sor bakayım kendine!
Kınama kuşağında kınanmayasın sonra!
O akşam evinin önünde yine karşılaştım adamla.
Hayırdır nerden böyle, dedim.
Leyla ile halleştik biraz, dedi.
Nasıl oldu, dedim şaşkınlıkla!
yısına varıp dalgalarının sahile vurmasını seyrettim.
Sonra, o gökten yağdı ben rahmetlendim.

Sonra, o ışıdı gökte ben ısındım.

Ne güzel, dedim.

Bu sözü, kendisini anlamadan laf olsun diye söylediğimi düşünüyordu.


Bunu bakışlarından anladım.
Gel şurada bir yorgunluk çayı ısmarlayayım sana, dedim.
Sağol Leyla, dedi.

Neden işin mi var, dedim.



Eve gitmem lazım, dedi, Leyla ile randevum var.

Adamı o sabah evinde ölü buldular.

Bütün mahalleli buruk bir hüzünle koştu camiye.


İmam, musalla taşının önünde helallik istedi.
“Merhumu nasıl bilirdiniz cemaat?’’ dedi.

“İyi bilirdik!’’ dendi hep bir ağızdan.
Cemaatten biri mırıldandı.
“İyi bilirdik, iyi bilirdik de Leyla’sını bilemedik bir türlü!’’ dedi.

“Peki, merhumun Leyla’sını bilen var mı aranızda?’’ diye sordu imam.

“Ne mümkün?’’ dedi içlerinden biri, “Ketum adamdı merhum.’’
“Ah bir bilebilseydik, bir bilebilseydik!’ diye iç geçirdi imam.

İki defa daha helallik diledi cemaatten.


Sonra, cemaate bakıp hayıflandı.

“Bakalım o bize hakkını helal etti mi?’’

Cemaat, imamın bu sözlerine bir anlam veremedi.


İmam, elindeki kâğıdı kaldırdı.

“Merhumun vasiyetidir.’’

Herkes pür dikkat kesildi.



“Öldüğünde başucunda bulunmuş bu kâğıt. Ben musallada iken okunsun, diye vasiyet etmiş.

Okuyorum.’’

Bütün cemaat, dünyada hiçbir mirasçısı ve mirası olmayan bu adamın vasiyetini oldukça merak ediyordu.
Herkes Leyla aradı hayatımda. Dilimden yalnız Leyla’yı duyduğunu zannetti.
Oysa hayatımda Mevla’dan başka söz söylemedim ben!’’

Arif AKPINAR




HZ. ALİ(R.A) EFENDİMİZDEN BİR GÜL


Bir gün Efendimiz Hz. Ali ye sorar der ki:
Ya Ali Allah'ı seviyor musun?
Evet Ya resulullah
Peki Beni seviyor musun?
Evet Ya resulullah
Peki Anne babanı seviyor musun?
Evet ya resulullah
Peki çocuklarını seviyor musun?
Evet ya resulullah
Peki bunların hepsini bir kalpte nasıl yapıyorsun?
diye sorunca, Hz. Ali bu beklemediği soru karşısında şaşırmış ve cevap verememişti. Bunu düşünmem gerek diyerek oradan ayrılmıştı.
Hz. Ali düşünceli bir şekilde dolaşırken eşi Hz. Fatıma eşinin düşünceli olduğunu fark edince kendisine sorar:
'Nedir bu hal ya Ali' der. "Eğer bu düşünceliliğin dünyevi kaygılardan dolayı ise sana yakışmaz bırak gitsin. Yok bu halin Rahmanî kaygılardan dolayı ise anlat birlikte çözüm bulmaya çalışalım." der.
Hz. Ali, efendimizle geçen diyaloğu bir bir Hz. Fatıma ya anlatır. Hz. Fatıma durumu öğrenince tebessüm eder ve Hz. Ali ye der ki:
"Git babama ve de ki:
Kişi Allah' ı aklı ve ruhuyla sever.
Peygamberini kalbiyle sever.
Anne babasını saygısıyla sever.
Eşini nefsiyle sever.
Çocuklarını şefkatiyle sever..
Hz. Ali aldığı bu cevap karşısında memnun olur ve hemen Peygamberimizin yanına gelir.
Hz. Fatıma dan öğrendiklerini Peygamber efendimize anlatır.
Efendimiz cevabı alınca tebessüm eder ve der ki:
Ya Ali bu bana getirdiğin bir güldür ve o gül nübüvvet ağacından koparılmıştır.


HAYATTA  İKİ ŞEY GERİ ALINMAZ!

Hayatta geri alınamayacak iki önemli şeyden  biri zaman diğeri de söylenen


sözdür
… Aşağıdaki anekdot bu iki değeri bir  arada ifade ediyor …
Evin telefonu sabaha karşı üç buçukta  çaldı.
Uyku sersemi adam telefonu açtı.
Telefondaki ses annesine aitti.  
Telaşlandı, korktu başlarına bir şey mi gelmişti?
Annesi 'nasılsın oğlum  iyi misin' diye sordu.
Oğlu şaşkın bir ifadeyle 'iyiyim anne hayırdır bir  şey mi oldu siz iyi misiniz?' dedi.
Annesi 'biz iyiyiz bir şeyimiz yok  sadece sesini duymak istedim' dedi.
Oğlu da 'anne bunun için mi aradın saat  sabahın üç buçuğu yarın da konuşabilirdik' deyince annesi de 'rahatsız mı ettim  oğlum?' dedi.
Oğlu 'evet anne rahatsız ettin' deyince annesi
'30 sene  önce sen de beni bu saatte rahatsız etmiştin,
doğum günün kutlu olsun...
 

 

NİYE ALO DERİZ


Telefonda hemen hemen her gün kim bilir kaç kez kullandığımız "Alo" sözcüğü, gerçekte bir sevgilinin kısaltılmış adıdır. Sevgilinin tam adı Allessandra Lolita Oswaldo'dur. Bu sevimli genç kız, telefonu icat eden, A.Graham Bell'in sevgilisiydi. Graham Bell telefonu icat edince ilk hattı sevgilisinin evine çekmişti. Atölyesinde telefon çalınca arayanın Allessandra Lolita Oswaldo'dan başkası olamayacağını bildiğinden Graham Bell, telefonu açar açmaz "Allessandra Lolita Oswaldo" diyordu. Bell, zamanla sevgilisine, adını kısaltarak hitap etmeye başladı ve telefonu her açışında onu "Ale Lolos" diye karşıladı. Çalışmaları uzadıkça Graham Bell, sevgilisinin adını daha da kısalttı ve öne iki heceli bir ad buldu. Bu kısa ad "Alo" idi. Allessandra Lolita Oswaldo, geliştirip, tüm kente yaymaya çalıştığı telefondan başka bir şey düşünmeyen sevgilisinin bitmek tükenmek bilmeyen deneylerinden rahatsız olmaya başlayınca Graham Bell'i telefonuyla baş başa bırakıp onu terk etti.



Yaşlı Bell, sevgilisinin bir gün onu arayacağı umuduyla telefonun başından ayrılmadı. Kentte çekilen telefon hatlarının sayısı da giderek artmaya başlamıştı. Graham Bell'i artık başka kişiler de arıyordu. Fakat o, telefonun her çalışında kendisini sevgilisinin aradığını sanarak telefonunu "Alo" diyerek açıyor ve artık herkes "Alo" diyordu. O günlerde hemen herkes telefonu açtıklarında Alexander Graham Bell'in anısına saygı olarak "Alo" demeye başladı. Bugün tümümüzün kullandığı "Alo" sözcüğü işte o günlerden günümüze uzanmaktadır.

NOT: BU ARŞİVDEKİ HİKÂYELER ÇEŞİTLİ KAYNAKLARDAN DERLENMİŞTİR.

ÖĞRENCİLERİMİZİN VE TÜM ZİYARETÇİLERİMİZİN FAYDASINA SUNULMUŞTUR. YAYIMLANAN HİKÂYELER HİÇBİR KÂR AMACI TAŞIMAMAKTADIR.
www.edebiderya.com
GÖRÜŞLERİNİZİ ZİYARETÇİ DEFTERİMİZE BEKLİYORUZ.
TEŞEKKÜR EDERİZ…









Yüklə 354,03 Kb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin