Eserin özgün adı: روش تفسیر قران Reveş-i Tefsir-i Kur’an Yayın Yönetmeni



Yüklə 3,24 Mb.
səhifə19/41
tarix30.11.2017
ölçüsü3,24 Mb.
#33403
1   ...   15   16   17   18   19   20   21   22   ...   41

1- Kurân

Kurân birinci ve en önemli tefsir kaynağıdır. Tefsir kaideleri bahsinde de geçtiği gibi Kurân’ın kaynak oluşu, âkil adamların konuşma örfündeki yöntemlerinin bir gereği olmakla birlikte hem Kurân ayetlerinde hem de rivayetlerde bu konu vurgulanmıştır. Tefsirde Kurân’dan faydalanmak, aynı zamanda Ehl-i Beyt’in (a.s) tefsir yöntemi olarak da sayılmıştır.754

Tefsir İlminde Kurân-ı Kerim’e Müracaat Etmenin Mazisi

Din önderlerinin, tefsirde Kurân’dan istifade etmiş olmaları bu kıymetli kaynaktan faydalanma konusunun uzun bir mazisi olduğunu göstermektedir.755 Din önderlerinin yanı sıra Ehl-i Beyt’in (a.s) tefsir mektebi öğrencilerinden bir kısmı ve birinci asırla ikinci asırdaki müfessirlerden bazıları ayetleri birbirinin müfessiri karar kılmışlardır. İbn-i Abbas, Said b. Cübeyr, Mukatil, Mücahit, İkrime ve İbn-i Zeyd gibi müfessirlerden geriye kalmış tefsirlerde bu konu çok açık bir şekilde görülmekte ve “Kurân, onların tefsir kaynaklarındandır” denilebilmektedir. İbn-i Abbas, “Süleyman’ın emrine de kasırga (gibi esen) rüzgârı verdik; onun emriyle içinde bereketler yarattığımız yere doğru eserdi.”756 ayeti hakkında şöyle demiştir: Süleyman ne zaman rüzgârın sert esmesini istediyse sert eserdi ve ne zaman onun sakinleşmesini istese rüzgâr durulurdu. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Biz, istediği yere onun emriyle kolayca giden rüzgârı ona boyun eğdirdik.”757 Burada Sad suresinin 36. ayetini Enbiya suresinin 81. ayeti için müfessir karar kılmıştır.758

İkrime de “İnkâr edenler göklerle yer bitişik halde iken bizim, onları birbirinden kopardığımızı görüp düşünmediler mi?”759 ayetinin tefsirinde şöyle demiştir:760 “Gök ve yer kapalı idi ve onlardan hiçbir şey çıkmıyordu. Gök yağmur yağdırmaya, yer ise bitkiler yeşertmeye açıldı. İşte Yüce Allah’ın şu sözü de buna değinmektedir: “Yağmur yağdıran göğe ve yarılan yere yemin olsun ki.”761

İbn-i Zeyd, “Allah yolundan saptırmak için yanını eğip büker”762 ayetinin tefsirinde şöyle demiştir: “Başını çevirir, yüzünü döndürür, sırt çevirir ve kendisine söyleneni dinlemek istemez.” Daha sonra şu iki ayeti de buna şahit olarak getirmiştir:763

Onlara: Gelin, Allah’ın Resulü sizin için mağfiret dilesin, denildiği zaman başlarını çevirirler.”764

Ona ayetlerimiz okunduğu zaman büyüklük taslayarak yüz çevirir.”765

Bazı Kurân araştırmacıları şöyle demişlerdir: “Mukatil, Kurân’ın tefsirinin Kurân’dan başka bir şeyle yapılmasını caiz görmeyenlerdendir ve bu yüzden siyaktan oldukça fazla istifade etmektedir.”766

Tabiinden ve onlara tabi olanlardan sonra bazı müdevven tefsirler yazılmış ve Muhammed b. Cerir Taberi’ye (ö. 310) ait Tefsir-i Cami’ul Beyan an Tevil-i Ayel-Kurân bunun en kâmil örneğidir. Gerçi Sahabenin, Tabiinin ve Tabiine tabi olanların rivayetleri bu tefsirde oldukça fazladır ve bu kitabın hacminin çoğunu onlar kaplamaktadır; ama Taberi ne zaman hakemlik etmek istese ve kendi görüşünü sunmaya meyletse diğer ayetlerden destek alıp, onlarla istidlal etmiştir.

Şunu da belirtmekte yarar vardır; Taberi, kendi tefsirinin başlangıcında ayetleri şu üç kısma ayırdıktan sonra:

1- Beşerin algısının ötesindeki ayetler 2- Bilgisi Peygambere (s.a.a) has olan ayetler 3- Arapça inmiş olan Kurân-ı Kerim’den Arap dilini bilenlerin anlayabildiği ayetler. Şöyle yazmıştır: “Peygamberden (s.a.a) nakledilmiş rivayetlere veya Arap dilindeki yaygın şiirler, örfün konuşma ağzı ve bilinen sözcükler gibi şahitlere müracaat eden bir müfessir, en sahih tefsiri beyan etmiş olur.”767

Bu ifadeye göre Taberi açısından tefsir kaynakları yalnızca iki şeyle sınırlıdır: Birincisi Peygamberin (s.a.a) sözleri ki o Hazrete isnadı malum olmalıdır. İkincisi ise Arap edebiyatındaki şiir, konuşma ağzı ve yaygın sözcükler gibi şahitlerdir. Fakat bu tefsirle az da olsa aşina olan birisi şunu çok iyi bilir ki; Taberi müteaddit yerlerde Kurân ayetlerinden istifade etmiştir. Şayet Kurân tefsirinde Kurân’dan istifade etmenin zaruretinin çok açık bir durum olması, Taberi’nin onu zikretmemesine sebep olmuştur.768

IV. asırda Allame Şerif Razi (ö. 406 Hicri), “Hakaik’ut-Tevil fi Müteşabih’it-Tenzil”769 kitabını kaleme almakla Kurân’ın müteşabih ayetlerinin tefsirindeki temel kuralın onları muhkem ayetlere döndürmek olduğunu belirtmiştir.770 Bu durumda Kurân’ın muhkem ayetleri diğer ayetlerin müfessiri olmaktadır. Daha sonra Şeyh Tusi (ö. 460 Hicri) et-Tibyan’da bazı ayetlerin tefsirinde başka ayetlerden istifade etmiştir.771 VI. asırda Emin’ul-İslam Tabersi (ö. 584 Hicri), “Mecme’ul-Beyan li Ulum’il-Kurân” ismindeki büyük tefsirinde bu kaynaktan istifade etmiştir.772 Onun muasırı olan Zamehşeri de (ö. 538 Hicri) kimi zaman başka ayetlere istinat etmiştir.773 Kurtubi (ö. 671 Hicri) el-Cami li Ahkam’il-Kurân’da geniş kapsamlı şekilde Kurân ayetlerini birbirine müfessir karar kılmıştır.774 İbn-i Teymiye (ö. 782 Hicri), Kurân tefsirinde en iyi yolun Kurân’dan istifade etmek olduğuna inanmaktadır.775 O, Tefsir-i Kebir’in bazı bölümlerinde bu yönteme bağlı kalmıştır.776 Onun öğrencisi olan İbn-i Kesir de (ö. 774 Hicri) bu sözü kendi tefsirinin mukaddimesinde getirmiş,777 az da olsa ona amel etmiştir.778 Sonraki dönemlerde gelen müfessirler de bilgileri ve ayetlere müracaat etme fırsatları ölçüsünde bu yolu sürdürmüşlerdir.779 Bu durum, tefsirde Kurân’dan istifade etmenin zirve yaptığı, Şia ve Ehl-i Sünnet’ten bu metoda dayalı birkaç tefsirin yazıldığı ve her birisinin kendi gücüne göre bunu eserine yansıttığı XIV. asra değin devam etmiştir.780 Kelimenin gerçek anlamında Kurân’ı, Kurân’ın müfessiri kılan müfessirlerden birisi Allame Tabatabai’dir. Onu bu metodun sürümcüsü olarak tanımlayabiliriz. Çünkü bilinçli bir şekilde bu yöntemi sürdürmüş ve savunmuş, buna mukayese edilen diğer yöntemleri yetersiz görmüş ve bu metodun Kurân’ın gerçek müfessirlerine (Masumlara) ait olduğunu savunmuştur. Pratikte de kendisinden önceki müfessirlerden ustaca ve büyük bir başarıyla bunu tatbik etmiştir.781 Bu büyük âlim, el-Mizan fi Tefsir’il-Kurân kitabının büyük bölümünde bunu yapmış ve diğer ayetlere istinat ederek ayetlerin açıklaması ve tefsirinde yeni nükteler beyan etmiştir. Örneğin o, اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ/bizi doğru yola ilet”782 ayetinin tefsirinde onunla münasebeti olan ve içerisinde “sebil”, “subul”, “tarik”, “uruc”, “sukut”, “derecat”, “hidayet” vb. kelimeler bulunan 29 ayetten istifade etmiştir.783

Kurân’ın kaynak oluşu rivayetlerde de vurgulanmıştır. Ebu Lubeyd Behrani şöyle der:

Mekke’de bir şahıs İmam Bakır’ın (a.s) huzuruna gelip, O Hazret’e (a.s) birtakım sorular sordu. İmam da onun sorularını yanıtladı. Adam İmam’a (a.s) şunu sordu:



- Siz Allah’ın kitabından hiçbir şeyin müphem olmadığını mı zannediyorsunuz? İmam Bakır (a.s) buyurdu:

- Ben öyle demedim ama (söylediğim şudur) Allah’ın kitabında hiçbir (müphem) şey yoktur ki Allah tarafından kitabında ona dair açık bir delil bulunmamış olsun. Lakin halkın çoğu bundan haberdar değildir…

O halde her kim Allah’ın kitabının müphem olduğunu zannederse hem kendisi helak olmuş, hem de başkalarını helak etmiştir.”784

Binaenaleyh şunu söylemek mümkündür: Müfessirin Kurân ayetlerini anlamada diğer ayetlerden istifade etmek için gerekli ilim ve kabiliyetinin ölçüsü ne kadar fazla olursa Kurân’ın tefsiri ve ayetlerdeki iphamı giderme gücü de o ölçüde fazla olacaktır. Eğer biri ilimde derinleşmiş olanlar (Peygamber ve Masum İmamlar) gibi olursa bu alanda azami bilgi ve yeteneğe sahip olacağından tefsirle ilgili bütün müşkülleri halledebilir.

Kurân’ın Kaynak Alınmasının Muhtelif Şekilleri

Tefsir ilminde Kurân ayetlerinden istifade etmenin muhtelif şekilleri vardır. Bir bakış açısına göre bu “kalıpsal” ve “içeriksel” olmak üzere ikiye ayrılır. Kalıpsal olarak bazen bir ayet başka bir ayetin müfessiri olabileceği gibi bazen de bir ayeti anlamak için ayetlerden oluşan bir mecmuaya ihtiyaç duymaktayız. Hatta bu bazen iki veya daha çok ayeti birbirinin yanına koyduğumuzda tek başına bu ayetlerin hiçbirisinden anlaşılmayan bir nokta onların tümünden anlaşılabilmektedir.785

Bazen bir ayeti anlamak için ona bağlı olan (öncesi ve sonrasındaki) ayetlerden istifade edilir. Bazen tefsire konu olan ayetle aynı içerikteki ayetlerden faydalanırız, bazen de incelenmekte olan ayetin manasının karşıt noktasını anlatan ayetlerden o ayetin anlatmak istediği mefhumu anlaya biliriz.786

Kurân’ın içerik olarak da kaynak oluşunun muhtelif şekilleri vardır. Burada bu muhtelif şekilleri iki kısımda kısaca açıklayacağız: “Tefsire konu olan ayetin öncesi ve sonrasındaki ayetlerden faydalanmak” ve “Tefsire konu olan ayetten ayrı olan ayetlerden istifade etmek” bunları “siyak” ve “gayri siyak” başlıkları altında izah edeceğiz.



a) Siyak

Siyakın tanımı, açıklaması, itibar derecesi ve çeşitleri daha önce tefsir kaideleri bahsinde kaleme alındı. Burada siyakın ayetlerin tefsirindeki çeşitli rollerine değineceğiz.



Ayetin mefhumuna nazır olan rivayetlerin kabul veya reddi;

Bazı ayetler hakkında o ayetin tefsiri veya tatbiki, açıklaması ya da nüzul şa’nı olan rivayetler nakledilmiştir. Fakat bu tür rivayetlerden istifade etmeden önce onların doğruluğu veya gerçeği yansıtması hususunda incelemede bulunmak gerekir. Burada rivayetlerin sahihini zayıf olanından ayırt etmede İslam âlimlerinin tavsiye ettikleri çeşitli ölçüleri kullanmak gerekmektedir. O ölçülerden birisi, tefsir kaideleri bahsinde de değinildiği gibi Kurân ayetlerinin manasına aykırı olmayışıdır. Allah’ın kelamını anlama karinelerinden birisi ayetlerin siyakıdır. Bazen söz konusu siyak, ayetlerle uyumsuz ve hatta muarız olabileceği gibi bazen de uyumlu ve birbirini destekler niteliktedir. Öyleyse siyakın karine oluşu dikkate alındığında bu rivayet kabul görülüp, reddedilebilir. Ancak muteber ve kati bir siyak olmaması veya rivayetteki açıklamanın dikkate alınmasıyla siyakın varlığına dair bir şüphe oluşursa durum değişir. Aşağıdaki örneklere dikkat ediniz:

“…Kullarımızdan, takvalı olanları mirasçı kılacağımız cennet işte budur. Biz (melekler) sadece senin Rabbinin emri ile ineriz. Önümüzde olan her şey, arkamızda olan her şey ve bu ikisinin arasında olan her şey O’nundur. Ve Rabbin asla unutkan değildir. O, göklerin, yerin ve ikisinin arasında olan her şeyin Rabbidir. O’na ibadet et ve O’nun ibadeti yolunda (zorluklara) sabret. O’na adaş birini biliyor musun? İnsan, “öldükten sonra gerçekten (kabirden) diri olarak çıkarılacak mıyım?!” der.”787

64 ve 65. ayetler bu mecmuadaki ayetlerin arasında mutarıza cümlesidir; zira diğer ayetlerle siyak açısından farklıdır. Bu yüzden müfessirler bu iki ayetin diğer ayetlerle irtibatına ilişkin çeşitli görüşler belirtmişlerdir. Bazıları “Cebrail dedi ki” cümlesini takdirde tutmuşlardır. Bazıları da bu iki ayetin, surenin başlarında geçen Cebrail’in sözüne “Ben senin Rabbinin elçisiyim…”788 matuf olduğunu söylemişlerdir. Bazıları bunun, muttakilerin cennete girdikleri sırada söyledikleri söz olduğunu dile getirmişlerdir. Elbette sözü geçen bu görüşlerin hiçbirisinin delili olmadığı açıktır. Allame Tabatabai bu iki ayetin siyakını dikkate alarak onun vahiy meleğinin sözü olduğuna inanmaktadır. Bu vesileyle İbn-i Abbas’tan nakledilen rivayet de789 teyit edilmektedir. Rivayet şöyledir: “Resulullah (s.a.a) Cebrail’in inişinin gecikmesinin sebebini sorunca o, Yüce Allah’tan şu vahiyle geldi: “Biz, ancak Rabbinin emriyle ineriz…”790

Doğruyu getiren ve onu tasdik edenler, işte onlar, takvalı olanlardır.”791

Ayette geçen “doğruyu getiren ve onu tasdik eden”den maksadın kim olduğu konusunda muhtelif rivayetler gelmiştir. Mecme’ul Beyan’da nakledilen bir rivayete göre “doğruyu getiren” Resul-i Ekrem’dir (s.a.a) ve “onu tasdik eden” ise Ali b. Ebutalib’dir.792 Ed-Durr’ul Mensur kitabında da bu görüş Ebu Hureyre’nin rivayeti ile zikredilmiştir.793 Bir başka rivayet ise “doğruyu getireni” Cebrail ve “onu tasdik edeni” de Peygamber Efendimiz (s.a.a) olarak bilmektedir.794 Allame Tabatabai, birinci rivayeti Kurân’ın akışı babından saymıştır. Zira ayetin sonunda şöyle geçmiştir: “Onlar muttakilerin ta kendisidir.” Rivayetin maksadı şudur: Peygamber (s.a.a) ve Emir’ul Müminin de (a.s) ayetin kapsamındadırlar ve hatta ayetin en büyük mısdakıdırlar. Diğer rivayeti ise tatbik babından saymıştır. Yani ravi, ayeti onlara tatbik etmiştir. Ancak ayetin siyakı sözü geçen rivayetle uyuşmamaktadır. Çünkü önceki ve sonraki ayetlerin tümünde Peygamberden (s.a.a), müminlerden ve muhaliflerden söz edilmiş, Cebrail hakkında hiçbir söz edilmemiştir. Bununla birlikte siyaktan ayrılması için ayeti mutarıza cümle sayamayız.795 Önceki üç ayette hitap Peygambere (s.a.a) yöneliktir:

Kuşkusuz sen öleceksin, onlar da ölecekler. Sonra siz, kıyamet günü Rabbinizin katında (birbirinizle) çekişeceksiniz. Allah’a yalan isnat edenden ve kendisine geldiğinde doğruyu yalan sayandan daha zalim kimdir? Kâfirler için cehennemde yer mi yok?”796

Söz konusu ayetin ardından ise şöyle gelmiştir:

Diledikleri her şey, Rablerinin katında onlar için var. İşte bu, iyilerin mükâfatıdır.”797 Binaenaleyh zikri geçen ayetlerin siyakı dikkate alındığında “doğruyu getiren” ifadesinden maksadın Cebrail olduğu görüşü kabul edilir görünmemektedir.

Senden önce hiçbir beşere ebedilik vermedik. Eğer sen ölürsen, onlar sanki ebedi mi kalacaklar?!”798

Ed-Durr’ul Mensur kitabında İbn-i Cureyh’ten şu rivayet nakledilmiştir: “Cebrail, Peygamberin (s.a.a) ölüm haberini getirdiğinde hazret buyurdu: Allah’ım, peki benden sonra ümmetim için kim kalacak (ve onlara yol gösterecek)? Bunun üzerine bu ayet indi.” Ancak bu ayetin öncesi ve sonrasındaki ayetlere baktığımızda (yukarıdaki noktadan farklı) başka bir husus anlaşılmaktadır. Zira buradaki ayetlerin siyakı kâfirleri azarlama ve onları serzeniş tonundadır. Onlar Peygamberi (s.a.a) kendi yaşantıları önünde bir engel olarak görüyorlar ve birbirlerine onun öleceğini vaat ediyorlardı. Yüce Allah onların cevabında Peygambere hitaben şunu buyurmuştur: “Sen öleceksin de onlar ebedi kalacak değiller!” Dolayısıyla sözü geçen rivayet yara aldığından ayeti anlamada referans alınmamalıdır.799

Geride kalanlar (savaşa katılmayanlar), Peygamberden sonra (evlerinde) oturmalarına sevindiler; mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad etmekten hoşlanmadılar ve “Sıcakta (savaş için) hareket etmeyin” dediler. De ki: “Anlasalar, cehennem ateşi (bundan) daha sıcaktır.” Artık yaptıkları işlere karşılık az gülsünler, çok ağlasınlar! Eğer Allah seni onlardan bir topluluğa geri döndürür de onlar da (başka bir savaşa) çıkmak için senden izin isterlerse, de ki: “Benimle beraber asla (savaşa) çıkmayacaksınız. Asla benimle beraber bir düşmanla savaşmayacaksınız. Siz ilk defa oturmaya razı oldunuz, şimdi de geride kalanlarla oturun.” Onlardan ölen birine asla namaz kılma ve (dua için) kabrinin kenarında durma. Şüphesiz, onlar Allah’ı ve Resulünü inkâr ettiler ve fasık olarak öldüler.”800

Sünni ve Şia kaynaklarında geçen müteaddit rivayetlere göre Peygamber (s.a.a) Abdullah b. Ubey’in (meşhur münafık) cenaze törenine davet edildiğinde bunu kabul etti; gelip ona cenaze namazı kıldı ve hakkında dua etti. Bunun üzerine “Onlardan ölen birine asla namaz kılma!” ayeti nazil oldu.801

Zikri geçen ayetlerin nüzul sebebine dair gelen bu tür rivayetlerde Peygamberin (s.a.a) Abdullah b. Ubey’e namaz kılıp, onun hakkında dua ettiği anlaşılmaktadır. Oysaki yukarıdaki ayetler, Peygamber (s.a.a) henüz Tebük yolculuğundan dönmeden önce nazil olmuştur. “Eğer Allah seni onlardan bir topluluğa geri döndürür de…” cümlesi açık bir şekilde bu manaya delalet etmektedir. Söz konusu ayetler arasında siyak birliği de vardır. Binaenaleyh bu ayetler nazil olduğunda Hazret (s.a.a) Medine’de değildi. Münafıkların elebaşı olan Abdullah b. Ubey ise bu ayetlerin inişinden bir yıl sonra hastalanmış ve Hicretin dokuzuncu yılında ölmüştür. Bu noktalar da dikkate alındığında gelmiş olan rivayetlerin hiçbiri ayetin tefsirinde referans alınamaz.802



Tefsirle İlgili Alınan Sonuçların Teyit veya İptali

Kurân’daki bazı ayetler hakkında farklı ve bazen de birbirine muarız tefsirler görülmektedir. Bu, dikkatsizlikten ve ayetlerdeki karineleri, özellikle de siyak karinesini yeterli ölçüde dikkate almamaktan kaynaklanmaktadır. Buna örnek olarak aşağıdaki ayetlerin tefsiri konusunda bazı müfessirlerin söylediği sözler gösterilebilir:

Birbirlerine dönerek sorarlar. İçlerinden biri söze gelir de, “Benim bir arkadaşım vardı” der. “Sen de (kıyameti) doğrulayanlardan mısın?” derdi. “Ölüp toprak ve kemik olduktan sonra mı cezalandırılacağız?” “Onu görmek için bir bakar mısınız?” der. Bir de bakar, onu cehennemin ortasında görür. “Allah’a yemin olsun, neredeyse beni helak edecektin” der. “Rabbimin nimeti olmasaydı, ben de orada bulunanlardan olurdum.” “Biz artık ilk ölümümüzün dışında ölmeyeceğiz, değil mi?! Azaba da uğramayacağız, değil mi?!” Kuşkusuz işte bu, büyük bir kurtuluş ve başarıdır. Çalışanlar böylesi için çalışsınlar.”803

Müfessirlerden bazıları bu ayette geçen sözün Allah’a ait bir söylem olduğu, bazıları bunun meleklere ait bir söz olduğu ve bazıları da cennet ehlinin sözü olduğu kanaatindedir. Hâlbuki surenin bu bölümündeki ayetlere dikkat edecek olursak şunu görürüz “Birbirlerine dönerek sorarlar. İçlerinden biri söze gelir de…” ayetinden itibaren başlayan tüm sözler bu bölümün başında zikri geçen konuşana aittir. Hal böyle olunca da müfessirlerin beyan ettiği diğer ihtimaller, ayetlerin siyak ve akışı ile uyuşmadığı için onlara itina edilmez.804 Çünkü aksi halde ya bir şeyi takdirde tutmak gerekir ki bu alışılmış olan yönteme aykırıdır veya delili olmayan bir sözü kabule tevessül edilmiş olur.

Diğer bir örnek Mumin (Ğafir) suresinin 83. ayetidir:

Peygamberleri onlara apaçık delilleri getirdiklerinde onlar, kendi yanlarında bulunan bilimle ferahladılar. Sonunda alay ettikleri şey başlarına geldi.”

Bazıları ayette geçen “yanlarında bulunan ilimle ferahladılar/sevindiler.” cümlesindeki her iki zamirin de peygamberlere döndüğünü ve ayetin şu manaya geldiğini söylemişlerdir: “Peygamberler kavimlerine apaçık deliller getirdiklerinde onların küfür ve şirkteki inat ve isyanlarını müşahede ettiler, onların işinin akıbetini bildiler. Sahip oldukları gerçek bilgiden dolayı ferahladılar ve bundan dolayı Yüce Allah’a şükrettiler.” Fakat iyice dikkat edildiğinde söz konusu ayetin öncesi ve sonrasındaki ayetlerle birlikte önceki peygamberlerin kavimlerinin tepkileri ve işlerinin akıbetini hatırlattığı anlaşılmaktadır. Bu cümlede geçen şey, onların dünyevi nimetlerle mest olmaları ve bunlara ilişkin bilgileridir. Yani peygamberlerin gerçek bilgilere çağırmaları karşısında inat yoluna girerek peygamberleri alaya almışlardır.805 Dolayısıyla “yanlarında bulunan ilimle ferahladılar/sevindiler…” cümlesi “onlara apaçık delilleri getirdiklerinde” cümlesinin cevabında gelmiştir ve bu mananın dışında diğer doğru bir ihtimal yoktur. Eğer bu iki zamir peygamberlere dönecek olursa bu, fesahat ve sözün akıcılığına aykırı bir yöntem olur. Zira bir siyakta birkaç zamir getirmek ve zamirin merciinde ihtilaf olduğuna dair bir karine olmadığı halde onların birini bir mercie diğerini de başka mercie döndürmek fesahate uygun olmaz ve böyle bir şey Yüce Allah’ın makamından uzaktır. Yani ayet, önceki kavimlerin peygamberlerin karşısındaki tepkilerinden söz etmektedir, peygamberlerin kendi davetleri karşısındaki tepkisinden değil! Onun öncesindeki ayet üzerinde dikkat edildiğinde bu konu daha net anlaşılmaktadır. Önceki ayet şöyledir:

Onlar, yeryüzünde gezip dolaşmazlar mı ki, kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğunu görsünler?! Onlar, bunlardan daha çok ve daha güçlüydüler ve yeryüzündeki eserleri daha sağlamdı. Ama kazandıkları, onlara bir yarar sağlamadı.”806

Muhtemelen “bunlardan daha güçlüydüler ve yeryüzündeki eserleri daha sağlamdı” ifadesinden maksat onların sahip oldukları dünyevi ilimdir ve görüldüğü gibi sonraki ayette de buna işaret edilmiştir. Çünkü güçlü bulunmak ve yeryüzünde sağlam eserlere sahip olmak ancak zahiri ve dünyevi bilimlerle mümkündür. İşte bu, onların peygamberler karşısındaki azgınlık ve serkeşliğinin sebebi olmuştur.

Mekki ve Medeni Sureleri Tanımak807

Sure ve ayetlerin Mekki veya Medeni oluşunu bilmenin tefsirde ve ayetlerden netice almada çok büyük bir rolü vardır. Ayetlerin Mekki veya Medeni oluşunu belirlemenin yollarından birisi ayetlerin siyakıdır. Nitekim birçok yerde ayetin Mekki veya Medeni olduğuna dair siyak dışında muteber bir karine bulunmamaktadır. Örnek olarak Ankebut suresinin ilk ayetlerine işaret edilebilir. Gerçi Ankebut suresi Mekki sureler arasında sayılmaktadır808 ama bazı müfessirler bu surenin ilk ayetlerinin altında gelen birtakım rivayetlerden809 dolayı 1 ila 11. ayetlerden bir bölümünün Medeni olduğuna inanmışlardır. Burada sözü geçen ayetlerin Mekki veya Medeni olduğunu tanımada siyak karinesinin önemli rolü olmuştur. Surenin başlangıcında müminlerin imanının sınanmasından söz etmiştir. Onuncu ve on birinci ayetlerde ise kâfirlerin Müslümanlara yönelik uyguladıkları işkence sınavı ve onlardan bazılarının zahiri imanının aşikâr olmasından söz etmiştir. Yüce Allah’ın bu tür ayetlerden maksadı şu gerçeğin hatırlanmasıdır: İstenilen iman, sırf “Allah’a iman ettik” sözünü söylemek değildir. Gerçek iman, zorluklar ateşinde ve düşmanın işkenceleri sırasında sabit ve kararlı durabilen bir hakikattir. Bu Yüce Allah’ın bir yöntemidir; müminleri imtihan eder ve böylece doğru söyleyenler yalancılardan ayırt edilmiş olur. Ankebut suresinin onuncu ayetinde “insanların fitnesi” tabiriyle ifade edilen kâfirlerin Peygamberin (s.a.a) yarenlerine yönelik uyguladıkları şiddet ve işkencenin, İslami davetin ilk yıllarında Mekke’de vuku bulduğu malumdur. O koşulların hüküm sürdüğü zamanda Yasir ve Sümeyye gibi müminler bu işkenceler altında şehit olmuşlardı. Ammar, Bilal ve diğer müminler birçok işkenceye maruz kalmışlardı. Müslümanlar Şib-i Ebutalib deresinde ekonomik ve askeri açıdan muhasara edilmişlerdi. Bu ve benzer olayların tümü Medine’ye Hicretten önce gerçekleşmiştir. Binaenaleyh zikri geçen ayetlerin mazmunları ve siyakı810 onların Mekki olduğuna çok iyi şekilde delalet etmektedir.811



Siyakın Dikkate Alınmasıyla Ayetin Maksadının Sınırlanması

Siyakın ayetin kapsam alanında önemli bir rolü vardır. Birçok ayet vardır ki siyakı dikkate alınmadığında birçok hususa tatbik ve tefsir edilebilir. Fakat siyak karinesinin dikkate alınmasıyla onun şümul dairesi küçülür ve daha sınırlı alanı kapsamına alır. Örneğin;

Allah’a yalan isnat edenden ve kendisine geldiğinde doğruyu yalan sayandan daha zalim kimdir? Kâfirler için cehennemde yer mi yok?”812

Bu ayet, siyak göz ardı edildiğinde her dönemde Allah’a yalan isnat eden ve hak sözü yalan sayan herkesi kapsamına alır. Fakat önceki ayetlerden anlaşıldığı üzere söz, Peygamberle (s.a.a) muasır olan müşrikler hakkındadır. Önce sözü geçen şirkin olumsuzlaştırılmasında şu örnek gelmiştir: “Allah, birkaç uyumsuz efendinin ortak oldukları bir kişi (köle) ile yalnızca bir adamın emrinde olan bir kişiyi örnek verir. Bu ikisi örnek olarak eşit midir?...” 813 Onun ardından ise sözü kıyamet gününde Yüce Allah’ın huzurunda toplanacakları zaman Peygamberle (s.a.a) müşrikler arasındaki ihtilaf konusuna getirerek şöyle buyurmaktadır: “Kuşkusuz sen öleceksin, onlar da ölecekler. Sonra siz, kıyamet günü Rabbinizin katında (birbirinizle) çekişeceksiniz.”814 Yakinen malum olan bir şey var, o da şudur: Bu ayet, Peygamberden (s.a.a) önceki kâfirleri dikkate almamıştır. (Özellikle Peygamberle (s.a.a) muasır olanların ibret almaları için geçmişte yaşamış kâfirlerin akıbeti önceki ayetlerde beyan edilmiştir). Aynı şekilde gelecek zamanda ortaya çıkacak kâfirler ve Peygamberin (s.a.a) davette bulunduğu topraklara uzak kalan müşrikleri de dikkate almamıştır. Çünkü onlar orada değillerdi ki Peygamber Efendimizi yalanlamış olsunlar ve böylece ihtilaf kıyamet gününe kalsın. Yapılan açıklamalar ışığında her ne kadar “Cery’ul-Kurân/Kurân’ın tatbiki” kaidesi sonraki zamanlarda İslam davetine kâfir olanları da aynı akıbetin (cehennemin) beklediğini iktiza etse de, siyak deliline binaen ayetin haklarında nazil olduğu kimseler ayetin ilk konusudur ve onlar Peygamberle (s.a.a) muasır olan müşriklerdir.815



Yüklə 3,24 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   15   16   17   18   19   20   21   22   ...   41




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin