HatîB el-bacdâDÎ



Yüklə 1,13 Mb.
səhifə4/26
tarix17.01.2019
ölçüsü1,13 Mb.
#99826
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   26

yapılmış iki yayımı vardır, b) Heft Man-zai. İS.000 beyit olan bu eser, Nizâmî'­nin Heft Peyke fi örnek alınarak yazıl­mıştır (yazma nüshaları İçin bk. Ahmed-İ Münzevî. IV. 3324-3325). c) Şîrîn ü Hüs-rev. Nizâmî'nin Hüsrev ü Şîrin'ine nazî-re olarak yazılmış ve Ali Şîr Nevâî'ye ithaf edilmiştir. 1800 beyitten meydana gelen mesnevi Sâdullah Esedüllayef tarafın­dan neşredilmiştir (Moskova 1977). d) Ti-murnâme. Hâtifî, 4500 beyit tutan bu mesnevisini yazarken Nizâmî"nin İsken-dernâme'sinı göz önünde bulundurma­sına rağmen Nizamî gibi hikâye ve efsa­nelerden bahsetmemiş, başta Şerefed-din Ali Yezdî'nin Zafernâme'si olmak üzere Timur'a ait önemli kaynaklardan faydalanmıştır. Biri Zafernâme-i Hâtifî adıyla taş basması olarak(Leknev 1869). diğeri Timurnâme adıyla (Madras 1958) yapılmış iki neşri vardır, e) İsmâ'îlnâme (Şâhnâme-i Hatifi). Şah İsmail devrini anlatan ve 1000 beyit kadarı yazılmış olan bu eser bir Timurnâme yazması için­de bulunurken daha sonra kaybolmuş­tur. Mesnevinin bazı beyitleri Tuhfe-i Sâ-mî'de örnek olarak nakledilmiştir.

BİBLİYOGRAFYA :

Hâtifî, Şîrîn ü Hüsrev (nşr. Sa'dullah Ese­düllayef], Moskova 1977, neşredenin önsözü, s. III-LIX; Ali Şîr Nevâî, Mecâtisü'n-nefâ'is (nşr. Ali Asgar-ı Hikmet], Tahran 1363 hş., s. 62-63; Sâm Mirza, Tuhfe-i Samı, Tahran 1314 hş., s. 94-97; Hândmîr, Fiabtbü's-siyer, IV, 354-355; Lutf Ali Beg, Âteşkede, Bombay 1277/1860, s. 375-384; Hidâyet. Mecma'u't-fuşaha'. Tahran 1284/1867,1, 54-55; Safa. Edebiyyât, IV, 438-447; a.mlf., Hamâse-serâyî der Iran, Tahran 1363 hş., s. 360-362; NeffSî. Tâfîh-iNazm u Neşr, I, 314-315; Münzevî. Fihrist, IV, 2984, 3324-3325; Browne. LHP, IV, 227-229; Fahrüzzamân-i Kazvînî. Tezkire-İ Meyhane (nşr. Muhammed ŞefT), Lahor 1926, s. 103-110; Rızâzâde Şafak. Tâfilj-i Edebiyyât-ı kân. Tahran 1321 hş./1942, s. 379; Emîn-i Ahmed-i Râzî. Heft Mim, Tahran 1341 hş./1962. III. 186-188; Hediyyetü'l-'âri-fîn. I, 471; Ethe, TârîhA Edebiyyât, s. 62-63; Kâmüsü'l-a'lâm, VI, 4721; CI. Huart, "Hâtifî", İA, V/l, s. 370; a.mlf. - [H. MassĞ], "Hatifi". El2 (İng.), III, 274; J. T. P. de Bruijn. "&hargird", a.e., IV, 1073. >—.

İRİ MÜRSEL ÖZTÜRK

F HATİM ^

Kur'an ilimleriyle

hadis literatüründe kullanılan bir tabir.

L J

Hatm ve hitâm sözlükte "örtmek, mü­hürlemek, bir şeyi tamamlayıp sonuna ulaşmak" gibi mânalara gelir. Kur'ân-ı Kerîm'i başından sonuna kadar yüzün­den veya ezbere okuyarak bitirmeye, ay-



nca Şahîh-i Buhârî başta olmak üzere tanınmış hadis kitaplarını okuyup sona erdirmeye hatim (hatim indirmek, hat­metmek) denilmiştir.

D TEFSİR. Kur'an'm, okunup anlaşıl­ması ve gereğince hareket edilmesi ama­cıyla indirildiği şüphesizdir (bk. M F Ab-dülbâki, el-Mu'cem, "kfe", "tlv" md.le-ri). Hz. Peygamber, Kur'an okuyup onun­la amel edenlerin gıpta edilecek kimse­ler olduğunu, okunan Kur'an'ın her har­f/ne karşılık on sevap verileceğini, oku­yanlar için Kur'an'ın dünyada huzur kay­nağı, âfıirette de şefaatçi olacağını bildir­miştir (Buhârî, "Fezâ'ilü'l-Kufân", 17, 20; Müslim, "Şalâtü'l-müsâfirîn", 243, 266, 268; Tirmizî, "Kırâ'ât", 12; Ebû Dâ-vûd, "Vitir", 14). Allah kelâmı olan Kur-'ân-ı Kerîm'in müslümanlar nezdindeki büyük değeri ve onun okunmasıyla ilgili emir ve teşvikler sebebiyledir ki ashâb-ı kiram ve onları takip eden nesiller Kur'an okumayı, onunla meşgul olmayı daima ön planda tutmuşlardır. Resûl-i Ekrem ayrıca, Kur'an'ı tertip üzere okuyarak ha­tim indirmeyi Allah'ın en çok sevdiği iş­lerden biri olarak nitelendirmiştir (Dâri-mî, "Fezâ'ilü'l-Kufân", 33; Tirmizî, "Kı-râ'ât", 13).

Hz. Peygamber ile Cebrail'in, her yılın ramazan ayında o zamana kadar nazil olan âyet ve sûreleri birbirlerine okuya­rak mukabele ettikleri ve bir anlamda hatim indirdikleri bilinmektedir (Buhârî, Tezâ'ilü'l-Kur'ân", 7: bk. ARZA). Müslü­manlar da ramazan ayında genellikle ca­milerde ve bazı evlerde Kur'an okutup dinlemek suretiyle hatim indirmeyi âdet haline getirmişlerdir {bk. mukabele). Hatim indirmenin belli bir zamanı ve sü­resi yoktur. Hz. Peygamber'in bilhassa geceleri çokça Kur'an okuduğu bilinmek-teyse de nasıl bir tertiple okuduğuna ve eğer o ana kadar nazil olan bütün âyet­leri okuyor idiyse bunu ne kadar bir za­man içinde yaptığına dair kesin bilgi bu­lunmamakta, ancak, "Üç günden daha az bir zamanda Kur'an'ı hatmeden kişi ne okuduğunu anlamamıştır" dediği kay­dedilmektedir (İbn Mâce, "İkâme", 178: EbÛ Dâvûd, "Kırâ'ât", 1; Tirmizî, "Kırâ-3ât", 13;). Hz. Âişe de bunu teyit ederek Resûl-i Ekrem'in üç günden az bir sürede Kur'an'ı hatmetmediğini söylemiştir (İbn Sa'd, I, 376; Münâvî, Feyzü'l-kadîr,V, 188). Ashap içinde haftada veya üç günde bir hatim indirenler olduğu gibi, bazılarının bundan daha az veya daha çok bir süre içinde bu işi gerçekleştirdikleri rivayet

edilmiştir. Sahâbîler, her gün için okuya­cakları kadar Kur'an'ı bölümlere (hizip) ayırır ve her gün bu bölümlerden birini okurlardı (İbn Mâce, "İkâme", 178; Ebû Dâvûd, "Şalât", 329: Abdürrezzâk es-San-ânî, lll, 352). Hz. Peygamber'in de böyle bir uygulamayı onayladığı anlaşılmakta­dır (Müslim, "Şalâtü'l-müsâfirin", 142). Bu bilgiler hatim indirmede belli bir sü­renin tayin edilmediğini, herkesin kendi durumuna göre hareket edebileceğini göstermektedir. Esasen ezberleme ama­cı dışında Kur'an okumanın gayesi önce onu anlamak, sonra da anladığıyla amel etmektir. Resûl-i Ekrem'in, Kur'an'ı teen-nî ile ve geniş zaman içinde okumayı tav­siye etmesinin sebebi de bu olmalıdır (Tirmizî, "Kırâ^ât", 11). Sevabını bağışla­mak amacıyla Kur'an okumanın caiz olup olmadığı hususu tartışmalı ise de (bk.

KURAN [Kuranla İlgili Fıkhı Hükümleri)

ölünün yıkanıp kefenlen meşinden sonra yahut defnedildiği gün veya gece Kur'an okunması veya hatim indirilip dua edil­mesi bazı müslüman çevrelerde âdet ha­le gelmiştir.

Hatim indirilirken. Duhâ'dan itibaren her sûrenin sonunda veya bir görüşe gö­re başında tekbir getirme işi, yedi kıraat imamından İbn Kesîr'in râvisi Bezzî tara­fından Hz. Peygamber'e isnat edilen bir hadis olarak rivayet edilmiştir (Hâkim, II!, 304). Ancak munkatı' rivayetleri mut-tasılmış gibi nakletmekle suçlanan Bez-zfnin bu tür rivayetleri muhaddislerce ka­bul görmemiştir (DİA, VI, 115). Bununla birlikte sûre sonlarında tekbir getirmek bir gelenek halinde devam etmiş, za­manla buna tehlîl ve tahmîd cümleleri de ilâve edilerek bazı ibareler oluşturul­muştur. Bunlardan en yaygın olanı şu­dur: Allâhü ekber lâ ilahe illallâhu vallâ-hü ekber Allâhü ekber ve lillâhi'1-hamd

Hatim Nâs sûresinin okunmasıyla sona ererse de ardından Fatiha ile Bakara sû­resinin ilk beş âyetinin okunması yeni bir hatme başlangıç sayılmıştır.

Hatim tamamlandıktan sonra dua edi­lir. Bu duadan önce İhlâs sûresinin üç de­fa okunmasının bir dayanağının bulunma­dığı ve bid'at olduğu bildirilmiştir (Zer-keşî, 1,474; İbnü'l-Cezerî, II, 451). Resûl-i Ekrem'in. "Kur'an'ı hatmeden kişinin kabul olunacak bir duası vardır" dediği (Heysemî, VII, 172; Münâvî, Künûzü'l-ha-kâftk-, I, 73), kendisinin de hatimden son­ra dua ettiği bildirilmekte ve bu dualar­dan bazıları nakledilmektedir (Ali Mu-hammed es-Sehâvî, I, 123; İbnü'l-Cezerî,

HATİM


II, 464). Abdullah b. Mes'ûd, Abdullah b. Abbas ve Enes b. Mâlik başta olmak üze­re bazı sahâbîlerin de hatim dualarına ka­tıldıkları, aile fertleriyle birlikte hatim du­ası yaptıkları rivayet edilmiştir (Dârimî, "Fezâ'iiü'l-Kur'an", 33; İbnü'd-Düreyse!-Becelî, s. 51 vd.; Heysemî, VII, 172). Bu uygulama çok değişik ve gösterişli me­rasimler halinde günümüze kadar gel­miş olup halk arasında ilk defa hatim in­diren çocuklar için bir tören düzenleyen­ler de görülmektedir.

BİBLİYOGRAFYA :

Râgıb el-isfahânî, et-Müfredât, "htin" m<±; Lisânü'l-'Arab, "htm" md.; M. F. Abdûlbâki, et-Mu'cem, "kr*e", "tlv" md.leri; Kamus Tercü­mesi, IV, 255; Dârimî, "Fezâ^ilü'l-Kur^ân", 33; Buhârî. Tezâ'ilü'l-Ku^ân", 7, 17, 20, 21; Müs­lim. "Şalâtü'l-müsâfirîn", 142, 243, 266, 268; İbn Mâce, "İkame", 178; Ebû Dâvûd. "Vitir", 14, "Kırâ'ât", ], "Şalât", 329; Tirmizî, "Kırâ=ât", 11, 12, 13, Tezâ'ilü'l-Kufân", 15; Abdürrez­zâk es-San1 ânî, el-Muşannef, Beyrut 1983, 111, 352; İbn Sa'd. et-Tabakât, i, 376; Ebû Şâme. el-Mürşidü't-uectz.s. 193; Dânî,et-Teysirfı't-kırâ-'âti's-seb1 (nşr. O. Pretzl). İstanbul 1930, s. 226; Hâkim, et-Müstedrek, lll, 304; Gazzâlî, /hyâJ (Beyrut), 1, 250; Şîrûye b. Şehredâr ed-Deylemi. el-Firdeus bi-me'şüri'l-Mtâb (nşr Saîd b. Bes-yûnî), Beyrut 1406/1986, lll, 451; Ferrâ ei-Be-gavî. Şerhu's-sünne (nşr Şuayb el-Arnaût - Zü-heyr eş-Şâvîş), Beyrut 1983, IV, 439; Ali b. Mu-hammed es-Sehâvî. Cemâtü'l-kmrrâ3 ue kemâ-İü'l-İkra' (nşr. Ali Hüseyin el-Bevvâb], Mekke 1987, I, 123, 125; Nevevî. et-Tibyân p âdâbi hameleti'l-Kur'ân |baskı yeri ve tarihi yok|. (Dâ-rü'l-Fikr). s. 45, 110; İbnü'd-Düreys el-Becelî. Fetâ'ilü'l-Kur'ân (nşr. Gazve Bedîr), Dımaşk J408/1988, s. 51 vd.; Kurtubî, el-Câmi1, I, 30; İbn Müflih el-Makdisî, el-Âdâbü 'ş-şerHyye ve'l-minehu'l-mer'iyye, Beyrut 1996, II, 295; Zer-keşî. el-Burhân, 1, 474; Heysemî, Mecma'u'z-zeuâ'id (Derviş), VII, 172; İbnü'l-Cezerî, en-Neşr, II, 451, 464; Fîrûzâbâdî, fieşâ'/r(nşr. M. Ali en-Neccâr), Beyrut, ts. (el-Mektebetü'l-İlmiyye). II, 526; İbn Hacer. Fethu'l-bâri (Sa'd), Kahire 1978, IX, 82; a.mlf.. el-Metâlibü'i-'âliye, Kuveyt 1973, II, 526; Süyûtî. el-hkân. Kahire 1951, 1, 110; Münâvî. Feyzü'l-kadir, V, 188; a.mlf.. Künûzü'l-hakâ'ik, Beyrut 1996,1, 73; Ahmed b. Muham-med el-Bennâ. İthâfü füzalâ'i'l-beşer (nşr. Sa­bân M. İsmail), Beyrut 1407/1987, II, 640; M. Tayyib Okiç. Kur'ân-ı Kerîm'in Üstûb ue Kıraa­ti, Ankara 1963, s. 25; Tayyar Altıkulaç, "Hatim İndirme", Diyanet Dergisi, sy. 108-109, Anka­ra 1971, s. 169; a.mlf.. "Bezzî", DİA, VI, 115.

İKİ Abdurrahman Çetin

D HADİS. Bazı hadis kitapları için de hatim merasimleri yapılmıştır. Bu mera­simler, o kitapların ya bir hoca tarafın­dan talebelerine okutulup bitirilmesi ve­ya bir cemaat tarafından sevap kazan­mak için okunup tamamlanması üzerine icra edilmiştir. Sevap kazanma yanında maddî ve mânevi sıkıntılardan, hastalık ve belâlardan, düşman istilâsından kurtul-

469


HATİM

ma ve her türlü murada nail olma ama­cıyla en fazla okunup hatmedilen hadis kitabının Şahîh-i Buharı olduğu bilin­mektedir. Mısırlı tarihçi İbn İyâs, 1SOS yılında Mısır sultanına ait sarayın bahçe­sinde kurulan büyük bir çadırda Şahîh-i Buhârî hatmi yapıldığını haber vermek­te, daha önceki tarihlerde eserin saray­da okunduğunu, hatim merasiminin bü­yük sarayda yapıldığını, bu esnada ka­dılara ve ileri gelen âlimlere hil'atler giy­dirilip bahşişler verildiğini, fakat sonra­ları hatmin Kale Camii'nde okunup sul­tanın huzurunda yapılan kısa bir me­rasimle bitirildiğini söylemektedir [Be-dâ'L'u'z-zühür, IV. 88). Şahîh-i Buharı'-nin 1798 yılında Kahire'de Ezher Camii'n­de Napolyon Bonapart'ın şehre girme­mesi dileğiyle, 12 Eylül 1902'de yine aynı yerde kolera tehlikesi sebebiyle hatme-dildiği belirtilmekte, Türkiye'de Birinci Büyük Millet Meclisi açılacağı zaman ül­kenin her yerinde Şahîh-i Buhârî hatim-ieri yapıldığı bilinmektedir (geniş bilgi için bk. DM, VII, 118).

Hadis hatmi merasimlerinde okunmak üzere bazı eserlerin kaleme alındığı gö­rülmektedir. Bunlar arasında, Muham-med b. Abdurrahman es-Sehâvfnin Kü-tüb-i Sitte'nin her biri için telif ettiği ri­salelerden şu ikisi zikredilebilir: 'Umde-tü'1-kâri* ve's-sâm? fî hatmi'ş-Şahî-hi'l-câmic, Ğunyetü'l-muhtâc fî hatmi Sahihi Müslim b. el-Haccâc (Dârü'l-kütübi'l-Misriyye, Hadis, nr. 2569, 26 va­rak) Bu tür eserlerde bir hadis kitabının son hadisi geniş bir şekilde şerhedilmiş veya hatmi yapılan eserin ve musannifi­nin değerine ve benzeri hususlara dair rivayetler bir araya getirilmiştir. "Bu tür­de yazılan eserler arasında İbnü'1-Ce-zerfnin el-Maşhdü'!-ahmed ü hatmi Müsnedi'1-İmâm Ahmed'i (nşr. Ahmed Muhammed Şâkir, Kahire, ts., Mektebe-tü't-türâsi'1-İslâmî, Talâ'i'u'l-Mûsned ile beraber, s. 12-40) ve İbn Zahîre diye ta­nınan Ebû Hâmid el-Kudsî'nin Tuhfe-tü'1-kârî Hnde hatmi'l-Buhârîs\ (DTCF Ktp., İsmail Saib Sencer, nr 3732; diğer nüshalar için bk. Sezgin, l, 129-130) anı­labilir. Sehâvî, hadisle dolaylı olarak ilgili bulunan başka önemli eserler için de şu hatim kitaplarını kaleme almıştır: el-Kavlü'l-mürtaki İî hatmi Delâ'ili'n-nü-büvve Îi'1-Beyhakî, eİ~İntihâz fî hat-mi'ş-Şifâ3 li'l-Kİyâz, er-Riyâz fî hat-mi'ş-Şifâ* li'l-cİyâi, el-îlmâm iî hat-mi's-Sîreti'n-nebeviyye li'bni Hişâm ve Refu'l-ilbâs bn hatmi Sîreti İbni Seyyidi'n-nâs.

470


BİBLİYOGRAFYA :

Kirmanı. el-Keuâkibû'd-derâri fî şerhi Şahl-hi'l-Buhâri, Beyrut 1401/1981, 1, 5; îbn iyâs, Bedâ'i'u'2-zühûr, IV, 88; Sehâvî. Buğyetü'r-râ-ğıbi'l-mütemennî fi hatmi'n-fiesâ'i rivayeti İbni's-Sünnî|nşr. Ebii'l-Fazl İbrahim b. Zekeriy-yâ). Kahire-Beyrut 1411/1991, neşredenin mu­kaddimesi, s. 12-13; Sezgin, CAS. 1, 129-130; M. Yaşar Kandemir, "el-Câmiu's-sahîh", DİA, VII, 117-118. ı—ı

İMİ M. Yaşar Kandemir

r HATÎM ^

(bk. HİCR).

L J


HATİM el-ESAM

Ebû Abdirrahmân Hatim

b. Unvan el-Esamm

el-Belhî el-Horasanî

(ö. 237/851)

İlk dönem Horasan sûfîlerinden.

L J

Belh'te doğdu. Kendisinden "a'cemî bir kişi" olarak söz eden rivayetten (Ebû Nu-aym: VIII, 92; Hatîb, VIII, 242) ve Müsen-nâ b. Yahya el-Muhâribî'nin (ö. 223/838) mevlâsı olduğuna dair kayıtlardan (Süle-mî, s. 91; Ebû Nuaym, VIII, 83) Arap asıllı olmadığı anlaşılmaktadır. "Esam" (sağır) lakabını, kendisine bir soru sorarken yel-ieniveren bir kadını mahcubiyetten kur­tarmak amacıyla, "Duymuyorum, sesini yükselt" diyerek sağır taklidi yaptığı İçin aldığı bildirilir.



Birkaç yolculuğu dışında hayatını Ho­rasan ve Mâverâünnehir bölgesinde ge­çiren Hatim Horasan şehirlerinde tahsil görmüş, şeyhi Şakik-i Belhî'den tasavvuf terbiyesini aldıktan sonra Mâverâünne-hir'e geçerek uzlete çekilmiş ve müridle-rinin eğitimiyle ilgilenmiştir. Bu sebeple onun, Horasan'daki tevekkül ağırlıklı ta­savvuf anlayışını Mâverâünnehir'e taşı­yan kişilerden biri olduğu söylenebilir.

Tasavvuf kaynaklarında Hâtim'in hadis ilmiyle de meşgul olduğu ve bazı tabiîler­den hadis rivayet ettiği kaydedilmekte­dir (Sülemî. s. 91-92; Ebû Nuaym, VİN, 83; İbnü'l-Cevzî, Şıfatü'ş-şafue, IV, 163). Hadis ricali kaynaklarında yer alan ve bu alandaki üstatlarıyla talebelerini göste­ren bir listeye göre Şakik b. İbrahim el-Belhî ve Şeddâd b. Hakîm el-Belhî'den, Mâverâünnehirli Abdullah ve Recâ b. Mik-dâm {Muhammed) es-Sâgânî kardeşler­den ve Mervli Saîd b. Abdullah el-Mâhi-yânîden hadis okumuş; kendisinden de

Ahmed b. Hadraveyh el-Belhî, Hamdan b. Zünnûn el-Belhî, Muhammed b. Fâris el-Belhî, Ebû Abdullah el-Havvâs, Ebû Ca'fer el-Herevî, Abdullah b. Seril er-Râ-zî, Ebû Türâb en-Nahşebî, Ebû Osman Saîd b. Abbas es-Sûfî, Ebû Ali Hasan b. Saîd es-Sekkâ gibi bir grup âlim rivayet­te bulunmuştur (Sbn Ebû Hatim, 111, 260; Hatîb. VIII, 242;SenVânî, I, 181; İbn Hal-likân, II, 26: Zehebî, A'tûmü'n-nübetâ*, XI, 485) Sika bir râvi olmakla birlikte ri­vayetleri tasavvuf çevreleriyle sınırlı kal­mış, hadis âlimleri tarafından kendisine başvurulmamıştır.

Hatim, Horasan şeyhleri içinde tevek­küle dayanan tasavvuf anlayışıyla tanı­nan Şakik b. İbrahim el-Belhfnin müridi ve Ahmed b. Hadraveyh el-Belhî'nin şey­hidir. Mâverâünnehir'de Türkler'e karşı savaşlarda silâh arkadaşlığı yaptığı Şa-kîk'le (Kuşeyrî, s. 91; Attâr, s. 268-269: Kütübî, I!, 106) otuz üç yıl sohbet ettiği­ne ve tasavvuf! hayatı ondan öğrendiği­ne dair bilgiler (İbnü'l-Cevzî, Şt/atü'ş-şa/-ue, IV, 161) Hâtim'in Şakik'in fikirlerini ge­liştirerek devam ettirdiğini göstermek­tedir.

Şeyhinin vefatından sonra (194/810) otuz yıl uzlet hayatı yaşayarak manevî yönünü geliştiren Hatim daha sonra 320 müridiyle birlikte hacca gitti (Zehebî, A'lâmü'n-nübetâ1, XI, 486). Belh E-mîri İsâm b. Yûsuf ile yakın ilişkisi dışında, dö­nemin meşhur ilim ve siyaset adamlarıy­la yaptığı görüşmeleri anlatan haberlerin hemen hepsi bu görüşmelerin hac yolcu­luğu sırasında gerçekleştiği kaydını taşı­maktadır. Rey'de şehrin kadısı Muham­med b. Mukâtil, Kazvin'de Tanâfisîve Me­dine'de şehrin valisiyle yaptığı görüşme­lerde onların yaşayışındaki lüks ve refahı tenkit etmiş (Ebû Nuaym, VIII. 80-83). Bağdat'ta Ahmed b. Hanbel'e de beşeri münasebetler konusunda tavsiyelerde bulunmuştur (a.g.e., VIII, 82; Hatîb, VIII, 242; İbn Hallikân, II, 26-27; Zehebî, Aclâ-mü'n-nübelâ\ XI, 486-487). Uzlet yılların­da sorularını cevaplandırması dışında in­sanlarla konuşmamış, herhangi bir ihti­yacı için onlara başvurmamış, bu sebep­le bazı çevrelerde adı deliye çıkmıştı. Ha­life Hârûnürreşîd. Hâtim'in durumunu tahkik için aralarında İmam Muhammed el-Bâkır, Kisâî ve Câhiz'in de bulunduğu bir heyeti görevlendirmiş, bu heyet onun "zamanın en akıllısı" olduğuna karar ver­mişti (Ebû Nuaym. VIII, 74). Cüneyd-i Bağdadî de ondan, "Zamanımızın sıddîkı Hatim el-Esam'dır" diyerek övgüyle bah­seder (Hücvîrî, s. 214; Attâr, s. 328).

Hacdan sonra Mâverâünnehir'e dönen ve son yıllarını burada geçiren Hatim, Ceyhun nehri üzerinde küçük bir şehir olan Vâşecird'in güneyindeki bir dağda bulunan evinde vefat etti ve buraya def­nedildi. Onun burada yetiştirdiği mürid-lerinin en meşhuru, Mâverâünnehir'in ta­nınmış sûfîlerinden Ebû Türâb en-Nah-şebfdir.

Zühd, riyazet, sabır, havf, hüzün, ve-râ. takva, marifet, edeb, taat. ihlâs. sıdk, infak. tevekkül gibi devrindeki tasavvuf düşüncesinin temel konuları üzerinde du­ran Hatim, zühd ve tevekküle dayanan sade bir tasavvuf anlayışına sahiptir. Ni­tekim Zehebî. onun zühd hayatının esas­larıyla ilgili bazı görüşlerini naklettikten sonra bunları, "Ariflerin nükteleri ve işa­retleri işte böyle olur" diye övmüş, daha sonraki sûfîlerce ortaya atılan fenâ-be-kâ, mahv-isbat, cem'-fark. hulul, itti-had. vahdet-i vücûd gibi görüşlerin onda bulunmadığına işaret etmiştir (A'lâmü 'n-nübelâ3, XI, 487). Zehebî'nin bu değerlen­dirmesinden, Hâtim'in tasavvuf anlayışı­nın Selefiyye'nin kabul ettiği çerçevenin dışına çıkmadığı anlaşılmaktadır.

"Ümmetin Lokmanı" diye tanınan Hâ­tim'in tasavvuf anlayışını üç esasa dayan­dırdığı söylenebilir: İnsan-dünya ilişkile­rinde istikrarlı bir zühd, İnsan-toplum ilişkilerinde iyi niyete dayanan bir davra­nış biçimi, insan-Allah ilişkisinde ihlâs ve samimiyete dayanan bir ibadet.

Hâtim'e göre yeme, içme, barınma, gi­yinme, konuşma ve bakma nefsin belli başlı istekleridir. Bu isteklerin sınırlandı­rılmamak insanı doyumsuzluğa şevke-der ve insan olma onurunu kaybettirir; çünkü bunlar bir yandan kişiyi dünyaya bağlayıp maddeci bir hale getirirken öte yandan kötülüklere iterek Allah tan uzak­laştırır. Bu sebeple onların fikrî telkinler ve fiilî kısıtlamalarla kontrol altına alın­ması şarttır. Zühd. bu tehlikeli arzuları kontrol altına alarak dünya ve âhiretteki gerçek mutluluğu sağlayan dünyevî ve dinî bir disiplindir. Bundan dolayı nefsânî arzuların yol açacağı tehlikeler, bunlara karşı alınması gereken tedbirler ve bu şe­kilde elde edilecek mânevi başarılar, Hâ­tim'in zühd hayatıyla ilgili olarak sistema­tik bir biçimde ele aldığı belli başlı konu­lardır. Onun bu sistematik çabası bir sö­zündeki üçlemelerinde açıkça görülebi­lir. Bu sözünde Hatim yeme, konuşma ve bakma arzulannı nefsi azdıran ve in­sanı kötülüğe sürükleyen başlıca tutku­lar olarak saymış, tevekkül, sıdk ve ibreti onları engelleyecek ve ıslah edecek ta-

savvuf? değerler olarak göstermiş, arzu­ların bu değerlerle terbiye edilmesi ha­linde artık helâl rızık. zikir ve müşahede­nin süreklilik kazanacağını söylemiştir

(Sülemî, s. 96; Ebû Nuaym, VİN, 83).

Yeme içme. giyim kuşam ve mesken konularındaki tutkuları. "Ölümü tadaca­ğım, kefeni giyeceğim, mezarı mesken edineceğim" diyerek yenmeyi prensip edinen Hatim, insanın Allah'a teslimiye­tini bu tutkuları tesirsiz kılan en iyi for­mül olarak belirler. Ona göre nefsânî ar­zular ve tabii ihtiyaçlar konusunda izlen­mesi gereken en gerçekçi yol Allah'a tam bir güven ve teslimiyettir. Bu yaklaşımı­nın bir gereği olarak Hatim rızık konu­sunda tevekkül üzerinde ısrarla durur. Tevekkül, onun tasavvuf anlayışının en temel ve muhtevalı kavramı olarak dik­kati çeker. Hatim, rızık için çaba sarfet-meyi değil hiçbir azığı olmadığı halde Al­lah'a güvenmeyi gerçek tefvîz ve tevek­kül kabul eder. Bundan dolayı ne yiyip iç­tiğini ve nasıl geçindiğini soranlara, "Rız­kınız semadadır" (ez-Zâriyât 51/22); "Yer­lerin ve göklerin hazineleri Allah'ındır; fa­kat münafıklar bunları kavrayamazlar" (el-Münâfikün 63/7) mealindeki âyetleri okuyarak cevap verirdi (Hatîb, VIII, 244).

Hatim. Allah'ın takdiri olan rızık için ku­lun tedbir peşinde koşmasını anlamsız bulmuş, bu konuda Allah'a karşı tam bir güven içinde olmayı öğütlemiş, bu güve­ni de darlığa üzülmemek, bolluğa sevin­memek, fakir veya zengin olduğuna al­dırmamak şeklinde tanımlamıştır (Süle­mî, s. 94}. Allah'a karşı titiz bir kulluğu, şeytana karşı da amansız bir düşmanlığı savunurken Hatim cihad kavramına baş­vurmuştur. Çünkü ona göre müminin, bozguna uğratıncaya kadar içindeki şey­tanla yapacağı gizli cihad. farzları iste­nen şekliyle yerine getirinceye kadar ya­pacağı açık cihad ve Allah düşmanlarıyla yapacağı cihad (Sülemî, s 95-96) şeklin­de üç türlü cihadı vardır. Bu son anlam­daki cihad konusunda yaşadığı bir olay onun teslimiyet ve tevekkülünün canlı bir örneğini teşkil eder. Katıldığı bir sa­vaşta düşman askerinin kendisini kıskıv­rak yakalayıp hançeri boğazına dayadığı­nı, fakat buna rağmen kalbini hiç bozma­dığını. "Yâ rabbi! Ben senin müikünüm, hükmün böyleyse başım gözüm üstüne!" diye düşünürken bir mücahidin attığı okun düşmanın gırtlağına saplandığını ve kendisinin aynı hançerle onu öldürdü­ğünü anlatır (Kuşeyrî, s. 96; Attar, s. 325).

Güzel giyinmeyi bedenin, çok konuşma­yı dilin, her yere ve her şeye bakmayı gö-

HÂTİM el-ESAM

zün tutkusu olarak niteleyen Hatim, sağ­lıklı bir zühd hayatı İçin bu arzuların mut­laka denetlenmesi gerektiğini söyler. Ya­malı abâ giymeyi zühd hayatına girişin temel şartlarından biri olarak görür. An­cak Hatim, gönlünde beş paralık elbise giyme arzusu varken iki paralık abâ giy­menin kişiyi zâhid yapmayacağını (Süle­mî, s. 97), bu kişinin önce giyim tutku­sundan kurtulması, bunun için de zen­ginlik düşüncesinden sıyrılması gerekti­ği kanaatindedir. Gerçek zâhid nefsinden önce kesesini, zâhid geçinen ise kesesin­den önce nefsini eritmeye çalışır (Kuşey­rî, s. 215).

Hâtim'in insan-toplum ilişkileri konu­sundaki düşünceleri temelde, zühd ha­yatını işlerken üzerinde durduğu nefis terbiyesi kavramına dayanır. Ona göre in­san beşerî münasebetlerinde kendisine karşı katı ve acımasız, başkalarına karşı ise sabırlı ve hoşgörülü olmayı prensip edinmelidir (Kuşeyrî, s. 351; Attâr, s. 336). Bu prensip ona hem kendisinin istika­met sahibi olmasını, hem de ona başka­larına istikameti tavsiye etme hakkını sağlar. İnsan, kendisi istikamet sahibi ol­madan başkalarına istikameti tavsiye edemeyeceğine göre iyilikleri emretme ve kötülükleri yasaklama ilkesini önce kendi şahsında uygulamalıdır (Süiemî, s. 95). Nitekim ziyaretine gittiği Rey Kadısı Muhammed b. Mukâtil'in hizmetçilerle dolu bir konakta lüks içinde yaşadığını görünce durumu çok yadırgamış, bunun Hz. Peygamber'e ve ashabına değil Fira­vun ve Nemrut'a tâbi olma anlamına ge­len bir hayat tarzı olduğunu, ilim adam­larının dünyaya düşkünlüğünün kötü ör­nek teşkil edeceğini anlatmış, abdest alır­ken bir organı dört kere yıkamayı su is­rafından dolayı mekruh sayan fukahanın böylesine lüks bir yaşantıyı kendilerine mekruh görmemelerindeki çelişkiye dik­kat çekmiş, bu ince nüktesi. Muhammed b. Mukâtil'in evini barkını terkedip ta­savvuf yolunu tutmasına vesile olmuştu

(Şa'rânî. I. 80-81).

Ahmed b. Hanbel. Bağdat'taki evinde kendisini ziyarete gelen Hâtim'le dertle­şirken ona mihne* olaylarında mâruz kaldığı baskı ve işkenceleri anlatmış ve insanlardan kurtulup huzurlu bir hayat yaşamanın mümkün olup olmadığını sor­muştu. Hatim de malını insanlara ver­mesini, fakat onlardan bir şey almama­sını, insanlara haklarını ödemesini, fakat onlardan kendi hakkını ödemelerini bek­lememesini, insanların baskılarına kat­lanmasını, fakat onların hiçbirine hiçbir

471


HATİM el-ESAM

konuda baskı yapmamasını tavsiye et­miş, Ahmed b. Hanbel bunların çok doğ­ru, ancak uygulamasının çok zor olduğu­nu söyleyince Hatim ona, "Keşke bunları yapabilseydirT demişti (Ebû Nuaym, VIII. 82; Hatîb, VIII, 242; İbn Hallikân, II, 27; Zehebî, Aciâmü'n-nübetâ\ XI, 487).

Hatim insan-Allah ilişkisinin menfi şek­lini mâsiyet, müsbet şekiini taat olarak değerlendirir ve bu iki tavrı bazan ayrı ay­rı, bazan da beraberce ele alarak zengin bir zühd kültürü içinde yorumlar. Bütün günahların maddî ihtiraslar, nefsânî ar­zular, ahlâkî zaaflar gibi sebeplerden do­layı meydana geldiğini, buna karşılık bü­tün taatlerin de Allah korkusu, Allah sev­gisi, cehennem kaygısı, cennet arzusu gi­bi dünya atmosferini aşan daha yüce de­ğerlere bağlı olarak gerçekleştiğini söy­ler. Ona göre taatin aslı havf, recâ ve ha-seb (umulan ecir), mâsiyetin aslı da kibir, hırs ve hasettir (Sü)emî, s. 95; Ebû Nu­aym, VIII, 78-79). Mâsiyetle taat birbirine ne kadar zıtsa nefis ile Allah, dünya ile âhiret arzuları da birbirine o kadar zıttır; sadece nefsi ve dünyayı gözeterek işle­nen her fiil mâsiyeti, sadece Allah'ı ve âhireti gözeterek işlenen her fiil de taati meydana getirir. Zühdü sıhhatli bir ame­lî hayatın temeli olarak gören Hâtim'İn insan-Allah ilişkisi konusundaki görüşle­ri daima zühd hayatıyla ilgili motifler ta­şır. Ona göre dünya malını hırsla topla­yan, bunu fakirliğe düşme korkusuyla elinde tutan, sarfederken de riyakârca harcayan kimse ancak münafık olabilir. Çünkü mümin dünyadan aldığını korka­rak alır, elinde istemeden tutar ve sadece taat maksadıyla Allah için harcar. Fakirli­ği sevmeden Hz. Peygamber sevgisinden, malı taat amacıyla harcamadan cennet arzusundan, haramlardan dikkatle kaçın­madan Allah sevgisinden veya Allah kor­kusundan bahsetmek kuru birer yalan­dan ibarettir (Sülemî, s. 97; Ebû Nuaym, VI11, 75). Muradı Allah olan müridin bü­tün çabası da Allah için olmalıdır. Ona gö­re tövbe günahkârın bu noktadaki gafle­tinden uyanması, Allah'tan utanması ve memeden çıkan süt misali bir daha gü­nahlara geri dönmemesidir. Hatim, böy­le bir tövbe ile mâsiyetten kurtulan mü­min için daima bağlı kalması gereken dört esas belirler: Rızkının bir başkasına verilmeyeceğini bilerek Allah'a tevekkül etmek, Allah'ın gözetiminden bir an bile uzak kalamayacağını bilerek günah işle­mekten haya etmek, kendisi adına bir başkasının yerine getiremeyeceğini bile­rek amelleri titizlikle eda etmek, ecelinin peşinde olduğunu bilerek her an yakala-


Yüklə 1,13 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   26




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin