I d I n I a V a 3IV1ho nin



Yüklə 8.6 Mb.
səhifə98/140
tarix30.12.2018
ölçüsü8.6 Mb.
1   ...   94   95   96   97   98   99   100   101   ...   140

WULZEVGER, KARL

394


395

YABANCI OKULLARI

K. Wulzinger'in hazırladığı Tekfur Sarayı tuğla süslemeleri rölövesi. K. Wulzinger, Byzantinische Baudenkmâler zu Konstanttnopel, Hannover, 1925

tembul, Preliminaıy Repon on thefirstye-ar's work 1931-1932: The mosaics oftbe narthex, (Paris. 1933); The mosaics of S. Sophia..., Second preliminary Repon ıvork done in 1933 and 1934: The Mosaics oftbe Southern Vestibule, (Paris, 1936); The mosaics ofHagia Sophia..., Tbirdpreliminary Report ıvork done in 1935-1938: Thelmpe-rialportraits ofthe South Gallery, (Boston, 1942). Whittemore son yıllarında Ka-riye'deki çalışmaları sürdürüyordu. Ölümünden sonra, bu işler Washington'da Dumbarton Oaks Bizans Araştırmaları Merkezi tarafından üstlenilmiş ve idaresi P. Undenvood'a bırakılmıştır.



Bibi. S. 1. Kayacan, "Ayasofya'da Eski Bizans Mozaikleri", Yedigün, V, S. 122 (10 Temmuz 1935); M. Ramazanoğlu, "Whittemor'a Ait Hatıralar", Tarih Hazinesi, 3 (1950), s. 116-119; S. Eyice, "Ayasofya Mozaikleri ve Bunları Meydana Çıkartan Thomas Whittemore", TTOK Belleteni, 113 (Haziran 1951), 3-12.

SEMAVİ EYİCE



WULZINGER, KARL

(19. yy - 20. yy) Alman mimarlık tarihçisi.



İstanbul'un Bizans dönemine ait eski eserleri hakkında arkeolojik incelemeler yapmış olan Kari Wulzinger'e dair ayrıntılı biyografi bilgisi elde edilemedi. Öğrencilerine Yakındoğu ve Anadolu eserlerine dair doktora tezleri yaptıran, Dresden Teknik Üniversitesi'nde Prof. C. Gur-litt'in(->) yetiştirmelerinden olduğu tahmin edilir. Çünkü, onun öğrencilerine yaptırarak bir dizi halinde yayımladığı tezlerden, Eskişehir dolaylarında Seyyit Gazi, Üryan Baba tekkelerine dair çalışma K. Wulzinger tarafından hazırlandı (Drei Bek-tascbi-KlösterPbıygiens[Beitrâge zur Bau-wissenschaft, 21] Berlin, 1913). Sonraları Braunschweig Teknik Üniversitesi'nde bir süre öğretim üyesi olan Wulzinger, çeşitli Alman ekipleri ile Suriye ve Anadolu'da çalıştı. C. Watzinger ile Şam'ın İslam dönemi eski eserleri hakkında büyük bir kitap (TJamaskus, Die Islamische Stadt, Berlin, 1924) yazdıktan başka Palmyra hakkındaki büyük yayına katkıda bulundu (Palmyra, Ergebnisse der Expedition von 1902 und 1917, Berlin, 1932), yine kalabalık bir Alman ekibinin, Batı Anadolu'da Miletos ve çevresinde 1899'dan beri yaptıkları kazı ve araştırmalarda, P. Wittek ve F. Sarre ile birlikte, buradaki İslami eserlere dair kitaba imzasını attı (Das Islamische Milet, Berlin, 1935).

I. Dünya Savaşı'ndan önceki yıllarda Türkiye'ye gelen K. Wulzinger, Bizans yapıları, bilhassa sarnıçlar ve mahzenler ile meşgul oldu. Binbirdirek Sarmcı'nda(->) sütunların yüzeylerinde görülen taşçı işaretlerine ("Die Steinmetzzeichen der Bin-bir-Direk", Byzantinische Zeitschrift, XXII (1913), s. 459-473) dair makalesinden başka, İstanbul'daki Bizans yapılarının bodrum veya mahzenlerine dair büyük bir araştırması da yayımlandı ("Byzantinische Substructions bauten Konstantinopels", Jahrbuch deş archâologischen Instituts, XXVIII (1913), s. 459-473).

Wulzinger, İstanbul arkeolojisine dair



bazı araştırmalarını da bir cilt halinde topladı (Byzantinische Baudenkmâler zu Konstantinopel, [Mittelmeerlânder und Orient, Sammlung Kunstwissenchaflicher Studien, I], Hannover, 1925). Burada, Sa-rayburnu-Gülhane bölgesindeki buluntular, Arkeoloji Müzesi ve Çinili Köşk'ün(->) altındaki Bizans tonozları, Gülhane arazisinde görülen bazı sarnıçlar, Tekfur Sara-yı(->) vb konular üzerinde duruluyordu. Bunların büyük bir kısmı o vakte kadar bilinmeyen yeni buluntular idi. Tekfur Sa-rayı'na dair araştırması ise Bizans profan (dini olmayan) mimarisinin ayakta kalabilmiş bu önemli örneğinin, duvar tekniği bakımından çeşitli ek ve yamalarını tespit eden bir analizi idi. Wulzinger, Gülhane Hastanesi'ne inen yolun kenarındaki iki Bizans sarnıcının ise, İmparator L Basileios (hd 867-886) tarafından yapıldığı bilinen ve Büyük Saray'ın(->) sınırları içinde olan Nea adlı kilisenin alt yapısı olduğunu iddia eden garip bir hipotez ileri sürmüştü. Hiçbir inandırıcı tarafı olmayan bu görüşünü desteklemek üzere de bu sarnıçların üstüne, kilisenin nasıl oturacağını gösteren bir de çizim yaratmıştır. Böylece bütünüyle fantezi ürünü olan bu restitüsyon ortaya çıkmıştır.

Wulzinger'in böyle hayale dayanan res-titüsyonlarından biri de Sinan Paşa Köş-kü(->) kalıntısı yanında görülen Bizans binası cephesi ile ilgilidir. Bunun 1310-1320 arasında yapılan Soteros Filantropos Ma-nastırı'na ait olduğu genellikle kabul edilir. Wulzinğer, bu cephenin rölövesini çıkardıktan başka gerisinde demiryolunun altına doğru uzanan bodrumların da bir planını çıkarmış, fakat bunlarla yetinmeyerek üstlerinde olması gereken kilisenin tamamen tahminlere dayanan ve Bizans mimarisine aykırı düşen bir planını da çizmiştir. Bundan başka, cephe ile üstteki kilisenin bir restitüsyon tasarısını da meydana getirmiştir.

Wulzinger'in zengin hayal gücünün

ürünlerinden biri de ilk Fatih Camii ile ilgilidir. Bu konuda yazdığı uzun makalede, caminin, aynı yerdeki Havariyun Kilise-si'nin(-0 aynen temelleri üzerine oturduğunu ileri sürerek, bunun nasıl olduğunu belirten çizimler de yayımlamıştır. Kilise ile caminin aynı eksene sahip olmasının mümkün olmadığını hiç hesaba katmayan Wulzinger, her iki binanın duvarlarım büyük bir gayretle üst üste yerleştirmeye çabalamıştır. Bu garip görüş sonraları, Yüksek Mimar Âli Saim Ülgen(->) tarafından Fatih Camii hakkındaki manografyasında çürütülmüştür.



Wulzinger'in kitabının son makalesi ise İstanbul'un üç büyük sarnıcına dairdir. Bu araştırmada Yerebatan, Binbirdirek ve Bodrum Camii sarnıçları üzerinde durularak, Bindirdirek'in bir restitüsyon çizimi ve Bodrum Camii Sarnıcı'mn yeni bir planı yayımlanmıştır. Bu kitaba dair etraflı bir tahlil ve tenkit yazısı N. Brunov tarafından yayımlandı (Kritische Berichte zur Kunstge-schichtlichen Literatür, 1928-1929, S. l, s. 129-144).

İstanbul'un 16. yy'daki tarihi topografyası hakkında da bir inceleme yapan Wul-zinger, bu konudaki çalışmasında I. Süleyman (Kanuni) döneminde (1520-1566) bir elçilik heyeti ile İstanbul'a gelen ve şehrin Galata sırtlarından 11 m uzunluğunda bir panoramasını çizen Flensburglu Melc-hior Lorichs'in(->) bu desenini esas olarak almıştır. Wulzinger, ressamın bu büyük resmi çizerken, Galata tarafının çeşitli yerlerinden, başta Galata Kulesi sırtları, Tepe-başı olmak üzere Kasımpaşa, Okmeydanı ve Hasköy Tepesi'ni kullanmış olabileceğini ileri sürer. Bu vesile ile şehrin tarihi topografyasına dair görüşlerini belirtir ("Melchior Lorichs Ansicht von Konstantinopel als topographische Quelle", Festsch-riftG.Jacob, Leipzig, 1932, s. 355-368). Wulzinger'in İstanbul'a dair başka yayınlarının varlığı tespit olunamadı.

SEMAVİ EYİCE



YABANCI OKULLARI

Osmanlı döneminde çeşiüi Avrupa devletlerine ve bu devletlerin uyrukları olan ticaret ve din adamlarına birtakım haklar ve ayrıcalıklar tanınmıştır. Bunlardan ticari içerikli olanlara kapitülasyon dendiği bilinmektedir. Yabancı uyruklu tüccarlar İstanbul, İzmir, Beyrut, Kahire gibi büyük Osmanlı kentlerinde, oldukça kalabalık koloniler oluşturmaya başladıktan sonra, kapitülasyon kavramının yorumuna da birtakım değişiklikler getirmişler; taşınmazlar edinme, şirketler kurma vb girişimlerin ya-nısıra, başlangıçta sırf kendi çocukları için okullar açma konusunu da gündeme getirmişlerdir.

İlk yabancı okulları Katolik misyoner-lerce kurulmuş (bak. Katolik okulları), bunları 17. yy'da o zamanki deyimiyle "ikamet sefareti" (daimi elçilik) denen elçilikler bünyesinde, görevlilerin çocukları için açılanlar izlemiştir. Ancak bu okullara, aynı kentte yaşayan zengin ve saygın gayrimüslimlerin çocuklarının devamına da izin verildiği tespit edilmektedir.

Daha sonraki yıllarda ise yabancı devletler ve onları temsil eden elçiler, bu elçilik okullarını aşan büyüklüklerde ve "Ecnebi Mektebi" adı verilen yabancı okulları kurmayı amaç edinmişlerdir. Bu dönemin yabancı okullarında geçerli olan amacın, kendi dillerini öğretmek, yerli gayrimüslimler üzerinde etkin olmak, siyasal etkinlik kazanmak, kapitülasyonlardan daha çok yararlanabilmek için uygun ortamlar sağlamak olduğu anlaşılmaktadır.

1839'da ilan edilen Tanzimat'la birlikte yabancıların Osmanlı Devleti üzerindeki etkileri arttığı gibi, bunun bir yansıması da yabancı okulların çoğalmasında görülmektedir. Tanzimat'ın başlangıcında 40 dolayında yabancı okulu varken, bu sayı 1850'ye doğru iki katına çıkmıştır. Bunların çoğu ise o zamanki deyimi ile "Misyoner Mektebi" veya "Sörler Mektebi" olup, amaçları Hıristiyanlığın muhtelif mezheplerini ve inançlarını yaymaktı. Bu okullara yatılı olarak alınan Osmanlı uyruklu gayrimüslim çocuklara dil ve din eğitimiyle birlikte müspet bilgiler ve beceriler de kazandırılmaktaydı. 19. yy'ın ikinci yarısında, Osmanlı topraklarında yabancı okulu açma girişimlerine Amerika da ka-

tılarak "kolej" denen daha modern ve büyük okullar kurmayı hedefledi (bak. Protestan okulları). Katolik mekteplerinin. 16. yy'a kadar uzayan geçmişleri olmasına karşılık, Protestan mekteplerinin de kısa sürede çoğalması ve öğrenci mevcutlarını artırması söz konusuydu. Gerek bu iki grup okul arasında, gerekse bu okullarla azınlık okullan(-0 arasında da yatış sürdürülmekteydi. Daha ileri ve kapsamlı eğitim-öğre-tim vermeyi de amaçlayan bu yarış, Müslüman Türklerin de çocuklarını yabancı okullarına göndermeleri açısından geçerli bir nedendi. Nitekim, önceleri bu gibi okullara devam eden Müslüman öğrenci hiç yokken 1900'e doğru, yabancı okullarının mevcutlarının yüzde 10'u, 15'i, daha sonraları da yarıya yakını Müslüman öğrencilerden oluşmuştur.

1870-1890 arasında yabancı okulu sayısının hayli arttığı görülmektedir. Kaynaklara göre bu dönemde Osmanlı topraklarında 72 Fransız, 83 İngiliz, 465 Amerikan, 7 Avusturya, 7 Alman, 24 italyan, 44 Rus, 2 İran okulu vardı. En fazla okulun Amerikalılarca açılmış olduğu görülür.

Osmanlı yönetiminin medreseler dışındaki okullar üzerinde denetim kurma ve bazı belirlemeler yapma yönündeki ilk girişimi 1845'te oluşturulan Meclis-i Maarif-i Umumiye olarak bilinmektedir. Bu kuruluşun amacı, ülke sınırları içerisindeki tüm eğitim-öğretim kurumlarının sınıflandırılması, bir düzene bağlanmasıydı. Ancak bu kuruluşun yabancı ve azınlık okullarına dönük bir amacı yoktu.

Söz konusu okulları ilgilendiren ilk yasal düzenleme ise 1869'da çıkarılan Maarif-i Umumiye Nizamnamesi'dir. 1914'e kadar yürürlükte kalan bu tüzüğün 2. maddesi, tüm ilkokulların "Mekâtib-i Umumiye" adı altında, azınlık ve yabancı okulları ile özel okulların da "Mekatib-i Hususiye" kapsamında toplandığını göstermektedir. Bu tüzüğün 129. maddesi ise Mekâ-

İstanbul'daki yabancı okullarından Alman Lisesi.

Ertan Uca, 1994/ TETJV Arşivi

tib-i Hususiye açılması imkânının cemaatlere (azınlıklar), ecnebilere (yabancılar) ve Osmanlı girişimcilerine tanındığını vurgulamaktadır. Ancak bu gibi okullara seçilecek öğretmenlerin diplomalı olmaları, ders kitaplarının Maarif Nezareti'nin onayından geçirilmesi, okullar için ruhsatname alınması zorunluluğu getirilmiştir.

1876'da Kanun-ı Esasi'nin yürürlüğe girmesi üzerine de bu ilk anayasanın 15. ve 16. maddelerinin eğitim ve öğretim girişimlerini serbest bırakması, uyruk olmak şartıyla her Osmanlı'nın okul açabileceği esasını içermesi, ancak tüm okulların devletin denetimi ve gözetimi altında tutulacağı koşulunu getirmesinin ardından, yabancı girişimcilerin ülke genelinde ve özellikle de İstanbul'da mevcut okullarım genişlettikleri, yeni okullar açtıkları görülmektedir.

Vilâyât-ı Şahane Maarif Müdürlerinin Vezaifini Mübeyyin Talimat'ın (1896) yayımlanmasından sonra, gerek istanbul'daki, gerekse taşradaki yabancı okullarının denetim altına alınmasında önemli bir adım atılmıştır. Bu yönetmeliğe göre maarif müdürlerinin kendi bölgelerindeki yabancı okullarının tüm kayıtlarını, ruhsatlarını sık sık denetlemeleri, önemli tespitleri derhal nezarete (bakanlık) bildirmeleri, sakıncalı görülen öğretmenlerin ise bu gibi okullarda çalıştırılmamalan; ayrıca yıl sonunda yapılan bitirme imtihanlarında öğrencilerin Türkçeyi tam ve doğru bilip bilmediklerinin, yönetici ve öğretmenlerin ise tutum ve davranışlarının titizlikte takip edilmesi hükme bağlanmıştır.

Maarif-i Umumiye Nezareti Teşkilatı Hakkında Nizamname'nin (1914) 15. maddesinde ise merkez örgütü ile vilayetlerde-ki maarif müfettişlerinin bütün yabancı okullarını denetlemeye yetkili oldukları vurgulanmıştır.

1915'te çıkarılan Mekâtib-i Hususiye Talimatnamesi ise, yabancı okullarını doğrudan ilgilendiren ilk önemli yönetmelik



YAĞCI HANI

396


397

YAĞUPYAN, KRİKOR

hükmündedir. Bu yönetmeliğin 6. maddesi "Türkçenin ve Türkiye tarihi ile coğrafyasının, Türkçe olarak ve Türk öğretmenler tarafından okutulması zorunluluğunu" getirmiştir. Denetim açısından ise mülki amirlerin, maarif müdürünün, maarif ve sıhhiye (sağlık) müfettişlerinin bu okulları sık sık denetleyecekleri belirtilmiştir.



Yabancı okullarının denetime alınması hususu, tarihsel süreç içinde oldukça uzun bir geçişle bu noktaya ulaşmış görülmektedir. Her ne kadar 1856'da yayımlanan Islahat Fermanı(->) ile tüm okulların devletçe denetim altında tutulacağı duyurulmuş-sa da 1869'da Maarif-i Umumiye Nizamnamesi yayımlamncaya kadar herhangi bir denetim işlemi yapılmadığı gibi, 1869-1915 arasında da yabancı okullarının sağlıklı bir şekilde denetlendiği söylenemez. Ancak, 1890'dan sonra bu kurumların, sırf siyasal maksatlarla zaman zaman denetlendiğine ilişkin bilgiler mevcuttur.

II. Meşrutiyet döneminde, eğitim çalışmalarının tam bir düzen altına alınması çabasıyla birlikte denetim işlevinin de gerek resmi okullar gerekse azınlık okulları, yabancı okulları ve özel okullar için gündeme geldiği görülmektedir. Bakanlık bünyesinde ilk heyet-i teftişiyenin (teftiş kurulu) oluşturulması da bu sıradadır.

Lozan Antlaşması'na (1923) göre yabancı okulların tanınması keyfiyeti ise konferansa katılan delegelerin mektuplarına bağlanmış bulunmaktadır. Bu mektuplar, antlaşma metnine ekli epeyce bir doküman oluşturmaktadır. Türkiye, bu mektuplarla, sadece Fransa, ingiltere ve İtalya'ya ait din, öğretim ve sağlık kurumlarını tanımış, ancak bu tanımanın süresi de 1931' de sona ermiştir. Bundan sonra, 22 Aralık 1934'te kabul olunan 2644 sayılı Tapu Ka-nunu'nun 3. maddesi hükmünce bir "dondurulma" esası getirilmiş, yabancıların yeniden okul açabilmeleri yanında mevcut tesislerini genişletmeleri veya kullanım amacını değiştirmeleri de kısıtlanmıştır.

Diğer yandan 3 Mart 1924'te yürürlüğe giren Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile yabancı okulları doğrudan Milli Eğitim Ba-kanlığı'na bağlı konuma getirilmiştir. Bu yasanın bir başka gereği olmak üzere, gerek azınlık, gerekse yabancı okullarında din propagandası yasaklanmıştır. Aynı yıl bu okullara gönderilen bir genelge ile din sembollerinin kaldırılması, kitaplardaki dinsel tasvirlerin çıkarılması, okul girişlerine haç aşılmaması, yabancı devlet büyüklerinin resimlerinin, bayraklarının bulundurulmaması istenmiştir.

1925-1931 arasında, Türk milli eğitiminin yaşadığı büyük gelişme ve Atatürk'ün eğitime verdiği önem sonucu, yabancı okullarına olan ilgi hızla azalmıştır. 1931' de, ilköğretimin resmi okullarda zorunlu hale getirilmesi de bu açıdan ayrı bir gelişmedir. Bundan dolayıdır ki sayıları 300 dolayında olan yabancı ve azınlık okullarının büyük bir bölümü kendiliğinden kapanmıştır, ilave etmek gerekir ki 1928'de yeni Türk harflerinin kabulü de bu okullara olan ilgiyi azaltmıştır.

6570 sayılı Gayrimenkul Kiraları Hak-

kındaki Kanun'a göre (madde 1) mabetlerin ibadet dışında kullanılması yasaklandığından yabancı okulların sınırları içinde kalan şapel, kilise vb ibadet yerleri aynı kanun gereği denetime tabidir.

1935'te yayımlanan 2739 sayılı Bayramlar ve Genel Tatiller Hakkında Kanun gereği yabancı okullarında, resmi bayram ve tatil günleri dışında, kendi özel dini gün ve bayramlarında öğretime ara verilmesi uygun görülmüş; bu husus, sonraki düzenlemelerle de aynen korunmuştur.

7 Kasım 1935'te Milli Eğitim Bakanlı-ğı'nca 2584 sayılı yabancı okulları Yönergesi yayımlanmıştır. Bununla, Türkçenin öğretilmesi, yabancı okullarına ilişkin öğretim programlarının ve ders kitaplarının bir komisyonca incelenmesi, Türkçe kitaplarının, Türk okulları için bastırılanlarla aynı olması, Türkçe derslerini, Türk öğretmenlerin vermeleri; bu okullardaki tarih ve coğrafya derslerinin de yine Türkçe olarak ve Türk öğretmenlerince okutulması; yabancı okullarının hiçbir gerekçe ile yeniden şube açamayacağı, mevcut okullardaki sınıf sayılarının artırılamayacağı vb hususlara açıklık getirilmiştir.

Bugün Türkiye'de 5 Amerikan, 6 Fransız, 2 İtalyan, l Avusturya ve l Alman olmak üzere eğitim-öğretime açık 15 yabancı okulu bulunmaktadır. Bunlardan Tarsus Amerikan Lisesi, İzmir Amerikan Lisesi ve İzmir Saint Joseph Fransız Okulu'nun dışındakiler İstanbul'dadır.



Bibi. N. Polvan, Türkiye'de Yabancı Öğretim, ist., 1952; F. R. Unat, Türkiye Eğitim Sisteminin Gelişmesine Tarihi Bir Bakış, Ankara, 1964; Ergin, Maarif Tarihi, I-V; I. Polat-Hayda-roğlu, Osmanlı imparatorluğunda Yabancı Okullar, Ankara, 1990; M. H. Vahapoğlu, Osmanlı'dan Günümüze Azınlık ve Yabancı Okullun, Ankara, 1990.

AHMET MÜLAYİM



YAĞCI HANI

Eminönü İlçesi'nde, Kapalıçarşı'da, Kürkçüler Caddesi ile Nuruosmaniye Sokağı arasındaki ada üzerinde Rabia Hanı ile komşu olarak inşa edilmiştir. Yapı üç yönde Kalpakçılar Caddesi, Nuruosmaniye Sokağı ve Tavuk Pazarı Sokağı ile çevrilmiştir.

Yapı yaklaşık 22 m ile 27 m arasında kenar uzunlukları değişen yamuk bir alana inşa edilmiştir. Zaman içinde bozulma derecesinde gerçekleşen değişikliklerle yapıyı tanımak mümkün olmamaktadır. Re-vaklı bir avlunun etrafında iki katlı olarak düzenlenen plan semasıyla Yağcı Hanı çarşı bölgesi hanlarının genel özelliklerini yansıtır.

Yapının giriş cephesi Nuruosmaniye Sokağı'nda yer almakta ve beşik tonoz örtülü bir geçit avluya açılmaktadır. Yapının orijinal avlu dokusunun taş-tuğla-derz ile oluştuğu anlaşılmaktadır. Kare kesitli örme payeler taşıyıcı unsurlar olarak yükselirken tuğla-derz ile meydana getirilmiş sivri kemer sisteminin iki kat revakların-da da tekrarlandığı anlaşılmaktadır. Revak-ların orijinal örtü sistemi tonoz olmalıydı. Günümüzde beton örtü sistemi halindedir. Zemin ve üst katta revaklara açılan mekân-



Yağcı Haııı

Ertan Uca, 1994/TETTV Arşivi

lar özgün durumlarından çok şey kaybetmiştir. Üst kat mekânlarının cepheye ve revakların altına açılan pencerelere sahip olduğu anlaşılmaktadır.

Yağcı Ham'nın üç sokağa bakan cepheleri de çok bozulmuş olarak günümüze ulaşabilmiştir. Zemin katı dıştan bir sıra dükkân çevrelemekte, bu nedenle zemin kat mekânları sadece birer kapı ve pencere ile revak altına açılmaktadır. Dış cephelerinde de taş-tuğla-derz dokunun varlığı özgün doku kalıntılarından anlaşılmakta, pencerelerin de dönemin mimari özelliklerini yansıtmadığı görülmektedir.



Yapının, özgün durumu düşünülerek, 18. yy'ın son çeyreği içinde inşa edildiği kabul edilebilir. Bibi. Güran, istanbul Hanları, 139-140.

GÖNÜL CANTAY



YAĞCIZADE TEKKESİ

Üsküdar İlçesinde, Yeni Valide Külliye-si(->) ile Şemsi Paşa Külliyesi(->) arasında kalan ve "Balaban İskelesi" olarak anılan kesimde, Rumi Mehmet Paşa Mahalle-si'nde, Şemsi Paşa Caddesi ile Doğancılar Caddesi'nin kavşağında bulunmaktaydı.

"Balaban Tekkesi" olarak da tanınan Yağcızade Tekkesi, İsfendiyaroğlu Şeyh Balaban Ahmed Baba (ö. 1637) tarafından, muhtemelen 17. yy'ın ilk çeyreğinde inşa ettirilen mescide, 1177/1763-64'te, Sa'dî tarikatından Yağcızade Şeyh Seyyid Ahmed Efendi'nin (ö. 1777) meşihat koyması sonucunda kurulmuştur. "İsfendiyar Mescidi" olarak anılan ilk tesisin banisi ile yakın-. daki Şemsi Paşa Külliyesi'nin banisi olan Şemsi Ahmed Paşa ve Doğancılar'da türbesi olan Hacı Ahmed Paşa (ö. 1576) ile aynı sülaleye (İsfendiyaroğulları/Candaroğul-ları hanedanına) mensup olması dikkati çekmekte, Balaban Ahmed Baba'nın, İs-fendiyaroğullarının mülkiyetindeki büyük

arazinin bir kesimine mescidini inşa ettirdiği tahmin edilebilmektedir. Ancak bu şahsın hayatı ve kişiliği hakkında hiçbir şey bilinmemekte, hangi tarikata bağlı olduğu da tespit edilememektedir. Bu arada banisi olduğu hayır eserinin mescit-zavi-ye; niteliğinde olduğuna dair de elimizde bir kanıt yoktur.



Tekkenin banisi ve ilk postnişini olan Yağcızade Şeyh Seyyid Ahmed Efendi, Koska'da, Sa'dîliğin(->) İstanbul'daki âsita-nesi olan Abdüsselam Tekkesi'nin(->) üçüncü postnişini Şeyh Seyyid Mehmed Galib Efendi'nin halifelerindendir. M. Ga-lib Efendi de Abdüsselam Tekkesi'ne adını veren ve Sa'dîliğin Abdüsselamî kolunu kuran Şeyh Seyyid Abdüsselam Şey-banî'nin (ö. 1751) oğlu ve halefi olmaktadır. Yağcızade Şeyh Ahmed Efendi'den sonra oğlu Şeyh Seyyid Mehmed Said Efendi (ö. 1792) posta geçmiş, M. Said Efendi'yi Müdanyah Şeyh Yakub Efendi'nin oğlu Şeyh Mehmed Nizameddin Sû-zî Efendi (ö. 1823) ve Rumelili Şeyh İbrahim Efendi (ö. 1829) izlemiştir. Zâkir Şük-rî Efendi'nin Mecmua-i Tekâyâ'smda İbrahim Efendi'den sonra, yine Müdanyah Şeyh Yakub Efendi'nin oğlu olduğu belirtilen diğer bir Şeyh Mehmed Nizameddin Efendi'nin adı geçmekte ancak vefat tarihi verilmemektedir. Daha sonra M. Nizameddin Efendi'nin oğlu Mehmed Emin Efendi (ö. 1879) şeyh olmuştur. M. Emin Efendi'nin halefi olan şahsın, tekkenin naziresinde bulunan mezar taşında müjgân-lı Nakşibendî tacı kabartması bulunmakta ve adı "Şeyh el-Hac Seyyid Mustafa Hü-davendî Halidî" olarak kaydedilmekte, vefat tarihi olarak da 1310/1892 yılı verilmektedir. Nakşibendîliğin Halidî koluna bağlı olduğu anlaşılan Mustafa Efendi'nin posta geçmesiyle tekkenin meşihatında, birden fazla tarikatın temsil edildiği bir dönemin başladığı tahmin edilebilir. Nitekim Mustafa Efendi'nin halefi ve tekkenin ikinci banisi (daha doğrusu ikinci banisi Ayşe Sıdıka Hanım'ın eşi) olan Şeyh Seyyid Mehmed Aşir Efendi'ye (ö. 1905) ait şahi-dede kendisinin "kudemây-ı mesnevîhân-ı Mevleviyye ve urefây-ı meşâyih-i Nakşi-bendiyye ve Sa'diyyeden", ayrıca "hattat-ı şehîr" olduğu ifade edilmiştir. Diğer taraftan Bandırmalızade A. Münib Efendi'nin 1307/1889-90'da basılan Mecmua-i Tekâyâ'smda, Yağcızade Tekkesi Halvetîli-ğin Cerrahî koluna bağlı gösterilmiş ve o tarihteki şeyhinin Aşir Efendi olduğu kaydedilmiştir. M. Aşir Efendi'nin ayrıca Cerrahîlikten(->) de icazetli olduğu ve selefi Mustafa Efendi'nin vefatından önce posta geçtiği tahmin edilebilir. Yağcızade Tekkesi'nin meşihatında 19. yy'ın son çeyreğinden itibaren gözlenen bu "çok tarikat-lılık" son postnişin, nüktedanlığı ile şöhret yapan ve "duagûy-i şehîr" olarak bilinen Şeyh Hacı Hasan Hüsnü Efendi'de en üst düzeye varmış, kendisi aslen Nakşibendî olduğu halde Kadirî, Rıfaî, Sa'dî, Halveti, Cerrahî, Mevlevî ve Bektaşî tarikatlarından birer icazet almıştır. Mamafih tekkede Sa'dîliğin sonuna kadar yaşatıldığı söylenebilir.

Yağcızade

Tekkesi'nin

haziresinden

bir görünüm.

Hakan Arlı, 1988

Zâkir Şükrî Efendi'nin Mecmua-i Tekâ-yâ'smdaki şeyhler listesinde herhangi bir kesinti gözlenmemesine rağmen Yağcızade Tekkesi'nin 19. yy'ın ilk yarısında ortadan kalktığı ve en azından yarım yüzyıl sonra Şeyh M. Aşir Efendi tarafından ihya edildiği anlaşılmaktadır. Nitekim 12567 1840 tarihli Âsitâne'de yerinin arsa olduğu, 1305/1886-87 tarihli Mecmua-i Cevâmi'de de "münhedim" (yıkılmış) olduğu kayıtlıdır. Tekkenin ayin günü cumartesidir.

Cumhuriyet döneminde bakımsız kalan tekkeyi 194l'de inceleyen İ. H. Konyalı son binanın ahşap, üç katlı olduğunu, ikisi küçük, üçü büyük olmak üzere beş adet odayı barındırdığını nakletmektedir. Daha sonra tamamen tarihe karışan tekkenin arsası günümüzde mezbelelik halindedir. Geriye kalan izler arasında arsayı kuşatan, moloz taş ve tuğla örgülü almaşık duvarlar, cümle kapısının bulunduğu Doğancılar Caddesi üzerindeki, tuğla örgülü babalara oturan demir kapı kanatları ve parmaklıklar, arsanın köşesindeki küçük çeşme, dört adet kabri barındıran küçük hazire ile bunun karşısındaki abdest teknesi zikredilebilir. Mermerden yontulmuş olan çeşmenin, ufak bir kaideye oturduğu anlaşılan teknesi ortadan kalkmış, ayna-taşı barok üsluba bağlanan bezeme öğeleri ("S" ve "C" kıvrımları, yaprak kabartmaları vb) ile donatılmıştır. Üslup özellikleri çeşmenin 18. yy'ın ikinci yarısına ait olduğunu göstermekte, tekkenin kuruluşuna (1763) ait olabileceğini akla getirmektedir. Küfeki taşından, dikdörtgen prizma biçiminde yontulan abdest teknesinin kitabesi tahrip olmuş, ancak 1306/1888-89 tarihi günümüze ulaşmıştır. Haziredeki taşlar soldan sağa doğru Şeyh Balaban Ahmed Baba'ya (ö. 1637), Şeyh Mustafa Efendi'ye (ö. 1892), Şeyh M. Aşir Efendi'ye (ö. 1905) ve Beşiktaş'taki Yahya Efendi Tekkesi'nin halifelerinden Hoca Yusuf Efendi'nin kızı, Şeyh M. Aşir Efendi'nin eşi Ayşe Sıdıka Hanım'a (ö. 1904) aittir. En sağda ise, tıpkı bir mezar şahidesi şeklinde yontulmuş olan, ta'lik hatlı, manzum bir kitabe bulunmakta, bir mühr-i Süleyman kabartmasının taçlandırdığı bu kitabede, A. Sıdıka Hanım'ın, masrafları kendisi karşılamak suretiyle, Allah rızası için tekkeyi yeniden yaptırdığı belirtilmekte, diğer taraf-

tan adı geçen kişiden, kendi mezar taşında "sahibetü'l-hayrât" olarak söz edilmektedir.

Bibi. Ayvansarayî, Hadîka, II, 204; Çetin, Tekkeler, 589; Aynur, Saliha Sultan, 34, no. 26; Âsitâne, 6; Osman Bey, Mecmua-i Cevânıi, II, 74-75, no. 130; Münib, Mecmua-i Tekâyâ, 7; Raif, Mir'at, 67; Zâkir, Mecmua-i Tekâyâ, 26; Öz, İstanbul Camileri, II, 33; Behçetî İsmai! Hakkı el-Üsküdarî, Merâkid-i Mu 'tebere-i Üsküdar, (yay. B. N. Şehsuvaroğlu), ist., 1976, s. 42; Konyalı, Üsküdar Tarihi, I, 173; M. Öz-damar, Dersaadet Dergâhları, İst., 1994, s. 234-235; S. S. Unar, Üsküdar, Şaşı Hafız ve Maruf Nüktedanlar, İst., 1941, s. 13-14, 16, 19-20. M. BAHA TANMAN



Dostları ilə paylaş:
1   ...   94   95   96   97   98   99   100   101   ...   140


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə