İKİNCİ nesil kiTİaranin oğLU



Yüklə 1,65 Mb.
səhifə28/35
tarix29.12.2017
ölçüsü1,65 Mb.
#36355
1   ...   24   25   26   27   28   29   30   31   ...   35

331

İkisi ona kızgın bir şaşkınlıkla baktı, kendilerini tanıdığı için dehşete düşmüşlerdi.



"Ben... kimi... kimi kast ettiğini bilmiyorum..." Silvanestili general kabadayılık taslayıp kendini sıyırmaya teşebbüs etti.

Dalamar ikisine alaylı bir gülümseme fırlattı.

"Bir dahaki sefere takma adlarla dolaşmak istediğinizde, size General, tören kılıcınızı kuşanmamanızı; size de Senatör, resmi yüzüğünüzü çıkartmanızı öneririm."

"Sanırım... ben şöyle bir oturacağım," dedi senatör, Qualinestili olan. Bir sandalyeye gömüldü.

Silvanestili General hala ayaktaydı, eli kendini ele veren kılıcın kabzasmdaydı.

"Sen başla," dedi senatör, yol arkadaşına.

General kollarını göğsünde kavuşturdu, bacaklarını iki yana açık bir şekilde durdu. "Sana önce kutlu haber olacağını düşündüğüm şeyleri söylemeliyim, hatta senin için bile Dalamar." Bu ismi dilinin ucunu dişlerine değdirerek söylemişti, sanki bu ismi ağzına almak onu zehirleyecekmiş gibi. "Silvanesti en sonunda ıslah edildi. Yurdumuzu ıstırap içinde tutan Lorac'ın Şeytani Rüyası mağlup edildi. Yurdumuzdaki bazı bölgeyi elinde tutan birkaç ejderan ve goblin grupları bozguna uğratıldı. Bu yirmi senemizi aldı ama Silvanesti bir kez daha bize ait. Güzelliği geri döndü."

"Tebrikler," dedi Dalamar, dudağı alayla kıvrılarak. "Demek Porthios sizi zafere taşıdı. Evet görüyorsunuz ki anayurdumun politik olaylarını takip ediyorum. Bir Qualinestili olan Porthios, Lorac'ın kızı, Silvanesti Kraliçesi Alhana ile evlendi. Sanırım ikisinin aklında olan şey birleşmiş bir elf krallığı idi. Ve son yirmi sene zarfında, Qualinesti Güneş Sözcüsü Porthios, Silvanesti yurdunu kurtarmak için kendi hayatını tehlikeye attı. Ve başarılı oldu. Bu hizmeti için ona nasıl karşılık verdiniz?"

"Hapse atıldı," dedi general ciddiyetle.

Dalamar gülmeye başladı. "Ne kadar da elfçe! O sefil hayatlarınızı kurtaran adamı hapse tıkmak. Suçu neydi peki? Hayır, durun tahmin edeyim. Ben Porthios'u tanırım, bilirsiniz. Siz Silvanesti elf-lerinin yardımına koşanların Qualinestililer olduğunu unutmanıza hiç izin vermemiştir. Sık sık Qualinesti ve Silvanesti'nin nasıl birleşeceğinden söz etmiştir ama daha zayıf olan kardeşlerini yönetecek kimselerin Çhıalinestililer olacağını da ima etmiştir. Haklı mıyım?"

"Çok yaklaştın," General bu işten hiç memnun değildi. Kara el-

fin sesindeki iğnelemeyi açık bir şekilde duyabiliyordu.

Dalamar senatöre doğru döndü. "Peki siz Qualinestililer bu konuda nasıl hissediyorsunuz?" Yani sizin Güneş Sözcünüzün hapsedilmesi konusunda?"

Senatör boğulur gibi oldu ve maskesini çekiştirdi. "Bu şey beni boğuyor." Derin bir nefes aldı, sonra dikkatle konuştu, "Silvanesti ile hiçbir sorunumuz yok. Onların kraliçesi, Porthios'un karısı Qu-alinost'ta benim konuğum."

Dalamar derin bir nefes çekti içine, sonra yavaşça bıraktı. "Şu tekdüze kulemde kilitli otururken kaçırdığım şeylere bir bakın. Sen bir 'konuk' diyorsun. Sizin misafirperverliğinizden bezdiği ama ayrılmakta da güçlük çektiği şüphe götürmez bir konuk. Peki onun suçu ne?"

"Bu çoğunluk tarafından bilinmiyor ama Alhana Yıldızmeltemi hamile." Senatör, resmi yüzüğünü parmağının içinde huzursuzca çeviriyordu.

Dalamar ilgilenmiş görünüyordu. "Demek yirmi yıl sonrasında bu çıkar evliliği ateşlendi öyle mi? Porthios'un zaman bulabildiğine şaşırdım. Ya da eğilim gösterdiğine."

"Eğer bu çocuk elf topraklarında doğarsa," diye devam etti senatör, sanki duymamış gibi yaparak, "ebeveynler hüküm sürerken, çocuk her iki krallığın tahtına birden varis olacak. Birleşme tamamlanacak."

"Bunun olmasına izin verilmemeli." Generalin eli kılıcının kabzasını kavradı.

"Peki bunu durdurmak için ne yapmaya niyetlisiniz?" diye sordu Dalamar. "Cinayetin bir seçenek olarak sayılmayacağını farz edersek."

Senatör hiddetli bir ağırbaşlılıkla ciddileşti. İpek maskesi alnında sırılsıklamdı ve yüzüne yapışmıştı. "Sürgün, ikisini de."

"Anlıyorum," dedi Dalamar. "Benim gibi." Sesi yumuşaktı, acı doluydu. "Ölüm bile daha iyi olurdu."

Senatör kaşlarını çattı. "Senin ima etmeye çalıştığın-"

"Hiçbir şey ima etmiyorum." Dalamar omuz silkti. "Sadece yorum yapıyorum. Fakat sizin şu küçük vatan hainliği entrikanızda, benim ne gibi bir işim olabileceğini pek anlayamıyorum. Tabii bana elflerin hükümdarlığını önermiyorsanız."

İkisi ona dehşetle baktılar, gözleri fal taşı gibi açılmıştı.

"Lütfen beyler, her şeyi çok fazla ciddiye alıyorsunuz!" Dalamar

333

rahatlatıcı bir şekilde güldü. "Sadece şaka yapmıştım, başka bir şey değil."



İkisi de rahatlamış görünüyordu ama yine de bir nebze şüpheliydiler.

"Saray Hanedanı'nm bir üyesi başa geçene dek Silvanesti'yi Saray Koruyucusu yönetecek," dedi general. "Şu geçen yirmi yıldır, yani biz rüya ile savaşırken Silvanesti'yi Saray Koruyucusu yönetti. Halkım savaş durumu yasalarıyla yaşamaya alışkındır. Ve Port-hios'dan hiç hoşlanmıyorlar."

"Qualinesti'ye gelince..." Senatör tereddüt etti. Tedirgin bir şekilde merdivenlerin aşağısına doğru baktı.

"Endişelenmeyin," dedi Dalamar. "Jenna gizlice dinleyecek tarzda biri değildir. Ve inanın bana, elf krallıklarının politik meseleleri konusuna pek ilgili değil."

"Sözlerin dışarı çıkmasını şansa bırakamayacağımız kadar hassas bir konu bu," dedi senatör ve yaklaşması için Dalamar'a işaret etti.

Pek eğlenmiş gibi görünen kara elf, omuzlarını silkti ve ilerledi.

Ona değmeden yaklaşabildiği kadar Dalamar'a yaklaşan Quali-nesti elfi alçak ve acil bir sesle konuştu.

Dalamar dinledi, gülümsedi ve kafasını salladı. "Anne ve babasıyla ilgili bir sorun çıkacağını biliyorsunuzdur elbet."

"İşte tam o noktada bize çok yardımın dokunabilir," dedi senatör.

"Sen onun babasının arkadaşısın," diye ekledi general.

Dalamar bu meseleyi bir düşündü. Bakışları bir elften diğerine eyleşerek onların kararlılığını, azimlerini tarttı. İkisi de adamın bakışlarına duygusuzca karşılık verdiler.

"Pekâlâ," diye kabul etti Dalamar. "Dostumla ben ilgilenir, ne onun, ne de karısının işe burnunu sokmamasını sağlarım. Ama yardımımın bir bedeli var."

Senatör sorun değil dercesine elini salladı. "Kasalarımız epey doludur. Ne kadar istiyorsan-"

Dalamar alayla güldü. "Zaten sahip olduğum zenginliğin üstüne daha ne kadara ihtiyacım olabilir ki? Büyük bir ihtimalle Quali-nesti'yi satın alıp tekrar satabilirim! Hayır, benim bedelim şu."

Duraksadı, onların ter dökmesini sağladı, sonra hafifçe şöyle dedi, "Anayurdumda bir ay geçirmek."

Senatör ilk başta şaşırmıştı; sonra, bir kez daha düşününde

334

rahatladı. Ne de olsa Dalamar Silvanestili idi. Bir ay geçireceği yer Silvanost'tu.



General de aynı şeyi düşünüyordu. Çenesi seğirdi. Neredeyse hiddetten saçma sapan geveliyordu.

"Söz konusu bile olamaz!" diye hırlamayı başardı. "İmkansız! Böyle bir şey istediğine göre kafayı sıyırmışsın sen!"

Dalamar arkasını döndü. "Öyleyse beyler, işimiz sona erdi demektir."

Senatör hızla ayağa kalktı ve diğer elfin omzunu kavradı. İkisi hararetli bir tartışmaya tutuştular.

Dalamar gülümseyerek şöminenin yanına doğru geri yürüdü. Hafızasında anayurdunun güzeller güzeli ağaçlarını görmekteydi. Kuşların cıvıldadığını duydu, harika çiçeklerin arasında yürüdü. Güzel kokulu çimlerin üzerine yattı, güneşin yüzünü ısıtışını hissetti. Açık havayı soludu, gür otlaklar arasında koşturdu. Gençti, masumdu, ne bir leke ne de bir gölge yoktu...

"Sadece bir ay," dedi senatör. "Daha fazlası olmaz."

"Nuitari adına yemin ederim," diye ant içti Dalamar ve kara büyünün tanrısının adını söylemesi karşısında ikisinin irkilmesini izlemenin tadını çıkardı.

"Gizli olarak gelip gideceksin," diye devam etti senatör. "Kimse bilmemeli. Kimse seni görmemeli. Kimseyle konuşmayacaksın."

"Kabul."

Senatör, generale baktı.

"Sanırım hiçbir faydası yok," diye yanıtladı general inceliksizce.

"Mükemmel," dedi Dalamar çabucak. "Görüşmemiz tatmin edici bir şekilde sonuca bağlandı. Haydi bunu geleneklerin istediği gibi sonlandıralım."

İleri doğru yürüyüp iki elfi de tuttu ve yanaklarına bir öpücük kondurdu. General kendine zar zor hakim olabildi. O serin, kuru dudakların temasıyla birlikte adam kaskatı kesilmişti. Senatör, sanki kendisini bir yılan ısırmış gibi yüzünü buruşturdu. Ama ikisi de geri çekilmedi. Onunla müttefik olmak istemişlerdi. Gücendirmeye cesaret edemiyorlardı.

"Şimdi, kardeşlerim," dedi Dalamar tatlılıkla, "bana planı anlatın bakalım."

335

Bölüm 3


Tanis Yarımelf, evinin içinde karısını arıyordu. Onu en sonunda ikinci kattaki kütüphanede buldu. Öğleden sonra güneşinin son ışınlarını da yakalayabilmek için pencerenin yanında oturmuştu. Adam daha kadını görmeden önce, bir dolma kalemin parşömen üzerinde çıkarttığı sesi işitti ve kendi kendine gülümsedi.

Bu sefer onu yakalamıştı.

Sessiz adımlarla kapıya kadar sokuldu ve kafasını uzatıp gizlice içeri baktı. Kadın güneş ışığından oluşan bir havuzun içindeydi, kafası önüne eğilmiş, öyle bir konsantrasyonla çalışıyordu ki, adam merdivenleri paldır küldür çıksaydı dahi, onun kendisini duymayacağını biliyordu. Ona hayranlıkla bakmak için, kadının kendisini sevdiğini ve onun da kadını sevdiğini -korku ve şaşkınlık içinde-anlamak için biraz durdu. Yıllardır süren evliliklerinin hiç azaltmadığı, aksine güçlendirdiği bir sevgiydi bu.

Kadının uzun, altın rengi saçları açık ve taranmıştı, omuzlarında dolanıyor ve sırtına düşüyorlardı. Aslında bu günlerde saçlarını çoğunlukla arkasında topluyordu, parlak saç telleri ensesinin altında bir topuz halinde kıvrılıyordu. Bu sade tarz ona uyuyordu; ona ağırbaşlı ve kişilik sahibi bir hava veriyordu. Bu da, genç görünümlü elf kadınına, sanki iyi niyeti ama büyüklerin işine burnunu sokan bir çocukmuş gibi davranmaya meyilli insanlarla (onu tanımayan insanlarla) yaptığı görüşmelerde oldukça işine yarıyordu.

Bu genellikle on beş dakika sürerdi, yani Laurana onların kendilerine gelmelerini sağlayıp dikkate alınmaya başlayana dek. Mızrak Savaşı sırasında bir general olduğunu nasıl unutabilirlerdi? İnsanları savaşta yönettiğini? Tamam, yirmi küsur yıl geçmişti ve insanların hafızaları yetersizdi. Kadının yanından ayrılınca hatırlarlardı.

O ailenin diplomatıydı; kocası ise tasarımcı. Beraberce bir takım olarak iyi çalışırlardı, zira Tanis'in paldır küldür dalacağı bir meseleye, Laurana usulca süzülmekte çabuk davranırdı. Ve adam ise bir insan aklını ve yüreğini -bazen oldukça kafa karıştırıcı bulduğu iki alanı-kavrama konusunda kadına yardım ederdi.


ı

Çok güzeldi, öyle güzeldi ki Tanis ona bakınca yüreği cız ediyordu. Ve ikisi beraberlerdi. Uzun bir süredir değil. Adamın damarlarında akan insan kanı, elf kanını yakıp yok ediyordu. Şimdiye kadar bütün insanlardan daha uzun bir süre yaşamıştı zaten ama elflerin yaşayacağı uzun yaşam süresinden de pek zevk duymayacaktı. Bazıları daha şimdiden Laurana'yı onun kızı zannediyordu bile. Gün gelecekti kadını onun torunu zannedeceklerdi. Kadın nispeten genç bir kadın olarak kala dursun, adam yaşlanıp ölecekti. Böyle bir gölge onların ilişkisini karartabilirdi. Ama onlar için, ilişkiyi derinleştiriyordu.

Ve sonra, bir de Gil vardı. Oğulları -sevgiyle yaratılmış yeni bir hayat.

"Yakaladım seni!" diye haykırdı Tanis zaferle ve odaya daldı.

Laurana'nın nefesi kesildi, yerinden sıçradı. Yüzünde suçlu bir kızarıklık belirdi. Hatırı sayılır bir şaşkınlık içindeyken, aceleyle kağıdın üzerindeki yazıyı başka bir boş sayfa ile örtmeye teşebbüs etti.

"O nedir?" diye bilmek istedi Tanis, ona sahte bir sertlikle dik dik bakarak.

"Sadece bir liste," diye denedi, masanın üstünde daha da fazla kağıdı karman çorman ederek. "Bir liste... evdeyken yapmam gereken işlerin bir listesi-Hayır! Tanis, kes şunu!"

Tanis el çabukluğuyla uzandı ve kağıdı kadının elinin altından çekip alıverdi. Gülmekte olan Laurana adamı yakalamak suretiyle kağıdı tekrar ele geçirmeye çabaladı. Ama adam onun uzanabileceği mesafeden geri çekildi.

'"Sevgili Sor Thomas/" diye okudu, '"Üç Irkın Birleşik Milletleri antlaşması karşısındaki tutumunuzu bir kez daha gözden geçirmenizi'-" Tanis suçlarcasma kağıdı karısına doğru salladı. "Çalışıyordun!"

"Sadece Sor Thomas'a bir mektup," diye itiraz etti Laurana, yüzü daha da kızararak. "Tereddüt içinde. Bizim tarafımıza geçmeye neredeyse hazır durumda. Belki de biraz dürtüklersem-"

"Dürtük falan yok," diye araya girdi Tanis. Mektubu arkasında tutup sakladı. "Söz vermiştin. Bana söz vermiştin! İş yok. Yolda geçirdiğimiz bir aydan sonra, en sonunda evimizdeyiz. Bunun bizim zamanımız olması gerekiyor -senin, benim ve Gil'in."

"Biliyorum." Laurana başını düşürdü, saçları ışık saçan bir bulut halinde etrafında toplanıverdi. "Üzgünüm." Ürkekçe adama yaklaştı, ellerini onun göğsüne koydu ve cilveli bir şekilde gömleğinin

337

yakasını düzeltti. "Söz veriyorum. Bir daha yapmayacağım."



Adamın sakallı yanağına bir öpücük kondurdu. Adam onu öpmeye başladı ama tam o sırada Laurana onun arkasına doğru uzandı, mektubu yakaladı ve ellerinden kurtarıp alıverdi. Tabii ki de Ta-nis böyle bir meydan okumayı reddedemezdi. Kadını ve mektubu yakaladı.

En sonunda mektup unutulmuş bir şekilde yere süzüldü.

İkisi pencerenin yanında durdular, birbirilerinin kollarındayken içleri ısınıyordu ve huzurluydular.

"Kahretsin ve lanet olsun!" diye küfretti Tanis, çenesini karısının altın rengi saçlarına sürterek. "Bak-yoldan atla yaklaşan bir yabancı var."

"Ah hayır, bir misafir olmasın!" diye iç geçirdi Laurana.

"Atın koşum takımlarına bakılırsa, bu bir şövalye. Onu ağırlamamız gerekecek. Ben aşağı inip-"

"Hayır gitme!" Laurana kocasına daha da sokuldu. "Eğer sen gidersen, onu nezâket icabı davet etmek zorunda kalacaksın ve bu şövalye de nezâket icabı kalmak zorunda olacak. Bak, Gil onu karşılamaya gidiyor. Gil bu işi halledebilir."

"Emin misin?" Tanis şüpheliydi. "Nasıl davranacağını, ne demesi gerektiğini bilecek mi? Çocuk sadece on altı yaşında-"

"Ona bir şans tanı," dedi Laurana, gülümseyerek.

"Şövalyelere hakaret etmiş olmayı şimdi göze alamayız, hele şu anda..." Tanis kibarca karısının kollarını çekti. "Sanırım ben gidip de-"

"Çok geç. Uzaklaşıyor," diye bildirdi Laurana.

"Bak işte, sana ne demiştim ben?" Tanis'in sesi sertti.

"Adam hakarete uğramış gibi görünmüyor. Gil içeri geliyor. Ah Tanis, onu gizlice izlediğimizi düşünmesine izin veremeyiz. Bu günlerde ne kadar da alıngan olduğunu biliyorsun. Çabuk! Bir şeyler yap!"

Laurana çabucak sandalyesine geri oturdu. Bir yaprak sayfa aldı ve kendini kaptırmış bir şekilde yazmaya başladı. Kendini aptal gibi hisseden Tanis, odanın öbür tarafına doğru yürüdü ve masanın üzerinde yayılmış duran bir Ansalon haritasına baktı.

Qualinesti kelimesi, üzerine doğru sıçradığında oldukça ürkmüş ve şaşırmıştı.

Sadece mantıksal bir şey olduğunu varsaydı. Bu günlerde her ne zaman oğluna baksa, Tanis kendi çocukluğuna geri dönüyordu.

338

Ve o da Qualinesti'nin hatıralarını aklına getiriyordu, doğduğu ülkenin -kepaze bir şekilde doğduğu ülkenin hatıralarını.



Bunca yıl geçmişti, yüzlerce yıl olmuştu ve bu hatıraların hâlâ onu incitecek gücü vardı. Bir kez daha on altı yaşındaydı ve annesinin kardeşinin evinde yaşıyordu. Bir yetim, piç bir yetim olarak.

Laurana oğullarını "alıngan" diye tabir etmişti.

O yaşlarda Tanis de "alıngan" olmuştu. Ya da, daha doğrusu sinir bozucu, mekanik bir gnom aygıtı gibiydi. İçinde insan kanı kaynıyor, ya bir çıkış yeri bulması, ya da patlaması gereken bir buhar oluşturuyordu.

Tanis kendini fiziksel olarak görmüyordu oğlunda. Tanis oğlunun olduğu gibi narin değildi. Tanis güçlüydü, turp gibiydi. Elf zevklerine ve tarzına uymayacak kadar güçlü ve turp gibiydi. Ta-nis'in geniş omuzları ve güçlü kolları birçok elf için bir hakaret niteliğindeydi, sürekli olarak onun insan babasını hatırlatıyordu. İnsan tarafıyla havasını atardı; bu kadarını şimdi kendine itiraf edebiliyordu. Onları kendisini dışarı sürmeleri için kışkırtmıştı, sonra da bunu yaptıkları vakit incinmişti.

Tanis'in kendisini oğlunda görmesi daha zor fark edilir bir yöndeydi. İç karışıklık, kim olduğunu ve nereye ait olduğunu bilememe hissi. Gil ona hiçbir şey söylemiyor olsa da -ikisi pek nadir konuşurdu- Tanis, Gil'in bu günlerde nasıl hissettiğini tahmin edebiliyordu. Tanis hep oğlunun böyle bir şüpheden ve kendini sorgulamadan azat edilmesi için dua etmişti. Görünüşe göre, duaları kabul olunmamıştı.

Solostaran Evi'nden Gilthas , Tanis'in oğluydu ama Laurana'nın da çocuğuydu -yani ciflerin çocuğu. Gilthas, adını Laurana'nın ağabeyi (garip ve trajik kaderi hiçbir zaman yüksek sesle konuşulmayan) Gilthanas'tan almıştı. Gil uzun, narin, ince kemik yapılı, iyi bakılmış, açık saçlı ve badem gözlüydü. Sadece çeyrek bir insandı -babası yarım insan oluğuna göre— ve o yabancı kan, görünüşe göre, her iki taraftan da ona miras kalan bozulmamış kraliyet elf soyu tarafından daha da sulandırmıştı.

Tanis, kendi oğlunun akli huzuru için, çocuğun bir elf olarak büyümesini, içindeki insan kanının onu rahatsız edemeyecek kadar zayıf olmasını umut etmişti. Bu umudun azaldığını görüyordu. On altı yaşındaki Gil, tipik bir yumuşak başlı, saygılı elf çocuğu değildi. Huysuzdu, alıngandı, asiydi.

Ve Tanis -zamanında kendisinin nasıl da aceleci davrandığını

339
hatırladığı için- oğlunu kontrol altında tutan dizginlere daha da sıkı asılıyordu.

Haritaya dikkatle bakan Tanis, odaya giren Gil'i fark etmemiş gibi davrandı. Kafasını kaldırıp bakmadı, çünkü ne göreceğini biliyordu. Orada kendisinin dikilmiş durduğunu görecekti. Ve kendisini bildiği, o zamanlar nasıl olduğunu bildiği için, bu benzerliği oğlunda görmekten korkuyordu.

Ve korktuğu için de bu konuda konuşamıyor, bunu kabul edemiyordu.

Böylece sessiz kaldı. Kafasını aşağı eğik tuttu ve haritaya baktı, Qualinesti diye adlandırılmış bir yere.

Gilthas, anne babasının onu pencereden izlemiş olduğunu daha odaya girdiği anda anladı. Bunu annesinin yüzündeki zayıf suçluluk kızıllığından, Tanis'in kendisinin bile modası geçmiş olarak gördüğü o haritaya büyük bir ilgiyle bakmasından, ikisinin de kafasını kaldırıp ona bakmamış olması gerçeğinden anlamıştı.

Gil hiçbir şey söylemedi, anne ve babasının kendilerini ele vermesini bekledi. En sonunda, annesi kafasını kaldırdı ve ona gülümsedi.

"Dışarıda kiminle konuşuyordun, mapete?" diye sordu Laurana.

O sancı, o tanıdık rahatsızlık düğümü Gil'in midesine dolandı. Mapete! Bu Elfçe'de çocuklar için kullanılan bir sevgi sözcüğüydü.

Bir cevap alamayan Laurana kendini daha da fazla suçlu hissetti ve bir hata yaptığını fark etti. "Şey... dışarıda biriyle mi konuşuyordun? Köpeklerin havladığını duydum da..."

"O bir şövalyeydi, Sor Bilmemne miymiş neymiş," diye yanıtladı Gil. "Adını hatırlayamıyorum. Dedi ki-"

Laurana dolma kalemini masaya bıraktı. Davranışları sakindi, sesi de öyle. "Onu içeri davet ettin mi?"

"Tabii ki etti," dedi Tanis keskince. "Gil, bir Solamniya Şövalye-si'ne saygısızlık etmemesi gerektiğini çok iyi bilir. Nereye gitti, Oğul?"

"Kabul edin. Şövalyenin atını sürüp gidişini izlediniz," dedi Gil onlara kendi içinden. "Beni tam anlamıyla bir ahmak mı sandınız yoksa?"

"Baba lütfen!" Gil kendine hakimiyetini kaybediyordu. "Söyleyeceğim şeyi bitirmeme izin verin. Tabii ki, şövalyeyi içeri davet ettim. Ben bir hödük değilim. Görgü kurallarını gayet iyi biliyorum. Kalamayacağını söyledi. Evine dönüyormuş. Sana ve anneme bu-

340

nü vermek için uğramış."



Gil bir parşömen kutusu uzattı. "Caramon Majere'den geliyor. Şövalye Son Yuva Hanı'nda konaklamış. Caramon, Sor VVilliam'ın bu yöne doğru geldiğini öğrenince bu mesajı getirmesini rica etmiş."

Gil soğukça parşömen kutusunu babasına uzattı.

Tanis oğluna müşkül müşkül baktı, sonra Laurana'ya döndü. O ise omuz silkti ve sabırla gülümsedi, sanki şöyle diyordu "yine onun hislerini incittik."

Gil, annesini deyimiyle "alıngan" olmuştu. Pekâlâ, "alıngan" olmakta haklıydı.

Doğumu uzun süre istenmiş ama çok zor gerçekleşmiş, narin ve hastalıklı bir çocuk olan Gil, hayatının büyük bir bölümünü hasta olarak geçirmişti. Altı yaşındayken ölümle burun buruna gelmişti. Ondan sonra, çocuğu deliler gibi seven, pimpirikli anne baba, deyişteki gibi onu "ipeklere sarmışlardı." Etrafına koza örmüşlerdi.

Büyüdükçe hastalıklarını yenmişti ama şimdi o acı verici, takat kesici baş ağrılarından muzdaripti. Bu ağrılar, gözünün içinde parlayan şimşekler halinde başlıyor ve feci bir ıstıraba dönüşüyordu. Sık sık bilincini yitirmesine sebep oluyorlardı. Bu illet için hiçbir şey çare etmiyordu; Mishakal'ın ermişleri bunu denemiş ve başarısız olmuşlardı.

Tanis ve Laurana uzun bir süre evden uzak kalırlardı. İkisi de, Mızrak Savaşı'ndan sonra farklı ırkları ve milletleri bir arada tutan ittifakların o narin iplerini korumak için canla başla çalışıyordu.

Seyahat etmek için oldukça zayıf olan Gil ise, üzerine titreyen, onu anne ve babasından biraz daha fazla deli gibi seven bir kahyaya emanet edilirdi. Onlar için Gil, ateşle neredeyse yanıp kavrulmuş olan o narin küçük çocuktu hâlâ.

Hastalığı sebebiyle, Gil'in diğer çocuklarla oynamaya izni yoktu, tabii etraflarında diğer çocukların olduğunu farz edersek, çünkü yoktu. Tanis Yarımelf mahremiyetini severdi, bu evi komşula-rınkinden uzağa özellikle yaptırmıştı. Sık sık yalnız kalan, kendi düşünceleriyle bırakılan Gil, bir takım garip kuruntular geliştirmişti. Bu kuruntulardan biri, baş ağrılarının sebebinin damarlarında akan insan kanı olduğuydu. Sanki damarlarını yarıp açarsa ve o yabancı kanı akıtırsa acıların son bulacağı gibi kabusumsu bir izlenime sahipti, feci bir acı sayesinde kendisine ilham ediliyordu bu.

Laurana bir yarım insanla evli olmaktan utanmıyordu. Tanis ile

341
sakalı yüzünden sık sık dalga geçerdi, hiçbir elf erkeğinin uzatama-yacağı o sakalıyla. Tanis yarım insan olmaktan utanmıyordu.

Ama oğlu utanıyordu.

Gil, hayatında hiç görmemiş olduğu ve muhtemelen hiç göremeyeceği elf yurdunu düşlüyordu. Qualinesti'nin ağaçları, babasının bahçesindeki ağaçlardan daha fazla gerçekti onun için. Gil, anne ve babasının Qualinesti'yi neden pek nadir ziyaret ettiğini ve ziyaret ettikleri zamanlarda neden onu da yanlarına almadıklarını anlayamıyordu. Ama biliyordu (ya da bildiğine inanıyordu) ki bu yabancılaşma babasının suçuydu. Ve genç adam, bazen onu korkutan bir şiddetle Tanis'e gücenir olmuştu.

"Benim içimde babamdan hiçbir şey yok!" derdi Gil her gün kendi kendine, rahatlatıcı bir şekilde, o çirkin insansı kılların çenesinde bitmeye başlamasından korkarak endişeyle aynaya bakarken.

"Hiçbir şey!" diye tekrarlardı tatmin olarak, parlak, pürüzsüz tenini incelerken.

Kanı hariç hiçbir şey. İnsan kanı.

Ve Gil korkusundan dolayı bu konuda konuşamaz, bunu kabul edemezdi.

Baba ile oğul arasındaki bu sessizlik, yıllar boyunca tuğla tuğla örülmüştü. Şimdi kolay kolay aşılamayacak bir duvar olup çıkmıştı.

"Pekâlâ, mektubu okumayacak mısın baba?" diye sordu Gil.

Oğlunun bu saygısız tonundan hiç hoşlanmayan Tanis, kaşlarını çattı.

Gil, babasının onu kınamasını bekledi. Genç adam sebebinden emin değildi, ama babasını tepesini atması için kışkırtmak istiyordu. Söylenecek şeyler vardı... söylenmesi gereken şeyler...

Ama Tanis, oğlunun yanındayken takınmak için geliştirdiği sabırlı gülümsemeyi yüzüne yerleştirdi ve parşömeni kutusunun içinden çıkarttı.

Gil arkasını döndü. Pencereye doğru ilerledi, aşağıdaki gür ve özenle donatılmış bahçeyi gözü hiç görmeden aşağı baktı. Bir yarısı odayı terk etmek istiyordu ama Caramon Majere'nin ne dediğini de duymak istiyordu.

Gil, tanıştığı çoğu insandan, yani anne ve babasını ziyarete gelen insanlardan hiç hoşlanmamıştı. Onları gürültücü, sakar ve hantal olarak görüyordu. Ama Gil, kocaman, arkadaş canlısı Cara-mon'dan hoşlanırdı. Onun geniş, cömert gülümsemesini, şen şak-


342

rak kahkahasını severdi. Gil, Caramon'un oğullarının haberini duymaktan hoşlanırdı. Özellikle de, macera arayışıyla Ansalon'un büyük bir bölümünü gezip gören iki büyük kardeş, Sturm ile Ta-nin'in serüvenlerini. Şimdi Solamniya dışında doğup da şövalyeliğe giren ilk insanlar olmaya uğraşıyorlardı.


Yüklə 1,65 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   24   25   26   27   28   29   30   31   ...   35




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin