İletişime Giriş


MEDYA EMPERYALİZMİ, KÜLTÜREL EGEMENLİK



Yüklə 0,64 Mb.
səhifə12/14
tarix17.03.2018
ölçüsü0,64 Mb.
#45826
1   ...   6   7   8   9   10   11   12   13   14

MEDYA EMPERYALİZMİ, KÜLTÜREL EGEMENLİK

Genellikle 1960'dan beri ideolojik emperyalizm, kültürel emperyalizm, yeni-emperyalizm, medya emperyalizmi kavramları sık sık kullanılmaya başlandı. Medya emperyalizmi uluslararası medya ilişkileri için kullanıldı.

Kültürel alan neden ve ne kadar önemli? Buna cevabın Schiller’in "İletişim ve kültürel egemenlik" kitabının önsözündeki açıklamasıyla vermeye başlayalım: Gerçi egemenliğin ekonomik ölçüleri (kapitalin ve pazarın kontrolü, uluslararası finansın alt-yapısı) artan bir şekilde iyice anlaşılmaktadır, fakat kültürel iletişim güç kaynakları daha yeni anlaşılmaya başlanmaktadır. Bilinci etkileyen güçler bir cemiyetin kendisinin, amaçlarının karakteri ve yönünün önemli belirleyicileridir. Bir ulus içinde ve uluslararasında iletişimler ve imajlar ve görüntülerin akımı, özellikle gelişmiş ve egemenlik altındakiler arasındaki akım, çok büyük bir öneme sahiptir. Yıllarca verilen bir ulusal bağımsızlık savaşı kazanıldığında, eğer görünüşte yok edilen egemen güçten alınan değerler ve amaçlar tarafından engellenirse ne olur, bu bağımsızlığın anlamı nedir? Bu soruyla, Schiller gerçekte, doğrudan-kolonicilikten yeni-koloniciliğe geçişi anlatıyor ve yeni-sömürgeciliğin ana karakterini özetliyor. Yeni sömürgeciliğin kültürel egemenliğinde ilişkiler ve iletişimin kaynağı, karakteri ve içeriği, değişen ölçülerde, direk kolonicilikteki emir ve yapma ilişki yapısını yansıtır.

Boyd-Barrett'e göre (1977) medya emperyalizm (a) bir ülkedeki medya içeriği veya mülkiyet, yapı ve dağıtımı, bir diğer ülke veya ülkelerin medya çıkarları tarafından önemli dış baskılara tabi tutulması sürecidir. Boyd'un bu tanımlaması sürecin "kasıtlı" olduğunu anlattığı için, sürecin krizler dışında kasıtlı olmadığı, kendi kendine çalışan ve ilgili ülkelerin orantılı olarak karşılıklı katıldığı bir karaktere sahip olduğunu söyleyenler tarafından eleştirilmiştir.

Kapitalist pazar mekanizmasının çalışması biçiminin kendisi kasıtı getirir; kar kasıttır. Kasıt iletişimin sonuç arayan amacıdır. Haberi, programı mesajı paketleme biçimi kasıttır. Dolayısıyla, kasıt olmadığı veya kasıta çok ağırlık verildiği eleştirisi kasıtın her seferinde bilinçli hesaplı girişim olarak tanımlar ve herhangi bir durumda bu tanımlamaya göre kasıt yerine "normal bir ilişki veya oluşum" görünümüne bakıp kasıt kavramının çok ağır olduğu eleştirisiyle gelinir. Kasıt daima vardır. Kasıtın olmaması için iletişimin veya ilişkinin amaçsız olması gerekir ki, amaçsızlık insan ilişkisinde, yok göründüğü yerde bile vardır.

Schiller (1976) süreci kültürel açıdan tanımlamıştır: Kültürel emperyalizm bir toplumun modern dünya sistemine getiriliş süreçlerinin toplamıdır, toplumun egemen tabakası sosyal kurumları bu sistemin değer ve yapılarına benzeşmeye, veya teşvike, nasıl çekildiği, baskı altına alındığı, zorlandığı ve hatta bazen rüşvet verildiğidir. Mattelart (1994) emperyalist sürecin karmaşıklığını ve yerel, ulusal ve uluslararası boyutları arasındaki bağların, kültürel emperyalizm ve kültürel bağımlılığın üzerinde yapılan incelemelerin bize kültürel egemenlik hakkında değerli bilgiler verdiğini belirtir. İngiliz kültürel incelemeleri kültürel bağımlılığın pasif bir egemenlik biçimi olmadığını, fakat (a) daima savunulan ve ayarlamalar yapılan, ve direnmeye ve meydan okumaya açık olan hegemonyacı ilişkiler olduğunu belirtirler. Buna göre, bazı incelemeler sadece medyanın nasıl ideolojiyi yeniden-ürettiği ve izleyiciyi pozisyonlandırdığını incelemez, aynı zamanda alttaki sınıfların direnişini ve kendi kültürel biçim ve pratiklerini yarattığını araştırır.

Galtung (1979) iletişim emperyalizmi ile kültürel emperyalizm arasındaki ilişkiye eğildi: İetişim emperyalizmi kültürel emperyalizme götürür. Gelişmiş Batı "feodal iletişim şebekeleri" üzerinde egemenlik kurmuştur. Dengesizlik sürecinde, azgelişmişlerin yönetici elitleri kendi gibi diğer ülkelerden haber yerine, gelişmişlerden haberle ilgilenirler Gelişmiş Batı az gelişmiş için neyin habere değer olduğunu tanımlar. Medya ile kullanıcılar olayları "batının gözüyle" görmeye başlar. Kültürsel kimlik geriler, milli bağımsızlık kaybolur, siyasal bağımsızlık gider. Günümüzdeki uluslararası iletişim düzeni reformla düzeltilemez. Reformcuların önerileri (artan yardım, teknoloji, eğitim) " kozmetik ameliyattır."



VII. TÜRKİYE’DE İLETİŞİM

Türkiye’de iletişim ayrıntılı bir araştırma ve en azından birkaç kitabı gerektirir. Biz sadece, Anadolu’daki ilk iletişim biçimleri ve gelişmeleri üzerinde özlüce durarak, hem genel bir bilgi vereceğiz hem de araştırma ve soruşturma için teşvik kıvılcımları yaratmaya çalışacağız.

İletişim, kapitalist egemenliğin ekonomik, siyasal ve kültürel aracı olan kitle iletişimiyle sınırlı değildir. Toplumsal iletişim aile konumundan arkadaşlığa, oradan devletin resmi ideolojisinin işleyicisi eğitim sistemine, bu sistemde hazırlanarak egemen iş dünyasına ve işsizliğe, pozisyonlandırıldığı yerde insanın günlük toplumsal üretim ve direniş ilişkilerine çeşitli katkıda bulunma faaliyetlerine kadar sayısız çeşitlilikler gösterir.

Anadolu’nun iletişim tarihi, Anadolu’nun yeri ve çeşitli kavimlerden oluşması nedeniyle, işgaller, katliamlar, egemenlikler, sıcak ve soğuk savaşlarla dolu bir tarihtir. Ne eski Yunanlılar, ne Romalılar, ne Sümerler, ne Hititler, ne Türkler, İranlılar, ne de Osmanlılar Anadolu’yu egemenlikleri altına aldıklarında, Anadolu boştu: Anadolu’da çeşitli insan ırkları yaşıyordu. Anadolu’daki iletişimi özlüce anlatırken, Anadolu’yu egemenlikleri altına alan eski kölelik imparatorluklarından başlayarak, Osmanlıların işgali, ardından Batı burjuva milliyetçiliğini ve gelişmesini amaç olarak benimseyen Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasıyla Bağımsızlık adı altında Batıya siyasal-yapısal bağımlılığın örgütlenişi, resmi politika oluşu dönemini ve son olarak da kapitalist dünya pazarıyla yeni-kolonici bütünleşme ve iletişim biçimleri üzerinde tartışacağız. Elbette bu tartışmada sunulan her görüş ve savın daha geniş inceleme ve deneyimden geçmesi gerekir.



    1. ANADOLU İMPARATORLUKLARINDA

      1. İLK İMPARATORLUKLAR

Milattan önce 7000 yıllarında yiyecek toplamadan yiyecek üretmeye geçildi. Göç ve yerleşim sulak verimli araziler boyu olmak zorundaydı. Buğday, arpa, koyun, keçi, ve domuz evcilleştirildi. Hayvan toprağı işlemede kullanılmaya başlandı. İnsanlar böylece yerleşik hayata geçti ve yerleşik yaşamı geliştirmeye başladılar. Yerleşik hayatla birlikte insanın kendi ve dışıyla ilişki ve iletişiminde de niteliksel değişiklikler olur. Yerleşiklikte sahiplik iletişimi kendi dışına uzar ve çevreyi içermeye başlar. Bir şeyin "kendinin olması" ve "herkesin olması" ayırımı oluşabilir. Kendi için kendi kurduğu ve yetiştirdiği özel kullanım ve özel mülkiyet ortaya çıkabilir. Kendinin katılarak ürettiği ortak mülktür. Çoğunlukla evinin dışı ve kendi için işlediği toprak ötesi hiç kimsenin\herkesin ortak kullandığı kaynaktır. Örneğin akarsu ve suyun kullanımı herkese aittir (ta ki, örneğin turizm sermayesi veya kamu tesisleriyle siyasal sömürgenler gelip onları doğal yerlerinde edinceye ve doğayı iğfal edinceye kadar.) yerleşik hayatta göçebelikte olmayan, kendi dışındakinin bazısını kendi mülkü olarak benimseme başlar. Bu mülkiyetle ilgili yeni kavramlar ve iletişimler oluşur. Nasıl ki, göçebeyken bulduğunu ve gördüğünü isimlendirerek onunla ilişkisini anlamlandırıyorsa, insan yerleşik hayattaki yeni oluşumları da kavramlaştırarak yeni ilişkisinin iletişim biçimini belirler.

İmparatorluklar öncesi yerleşik kavim dönemi, her kavmin kendi kültürünü (=günlük yaşamını biçimlendirme ve yürütme faaliyetlerini) kendisi yaratmıştır. Yani, birkaç kişiyi kalkındırarak ortak sömürü için "dış yardım" gereksinmesini duyacak bir soygun ilişkiler düzeninden epey uzakmışlar.

Cografik yanyanalıkla kendinden olmayanla anlaşma ve anlaşmazlıklar, dolayısıyla barış ve savaş, egemenlik, kölelik, imparatorlukların kurulup, imparatorlukların yıkılması başlar.

Çatal Höyükte bulgular milattan önce 6000 yıllarındaki kültür ve yaşamı anlatır. Ankara kalesinin dibindeki müzeye gidersek, sömürü ve egemenliğin kalıntıları arasında, orda bu insanların sanat ve kültürlerinin ticari fayda değil, toplumsal fayda merkezli olduğunu, iletişimlerinin de bu toplumsal fayda üretimi etrafında döndüğünü anlarız. Mısırdaki insan-tanrı firavunların piramitlerini dikmek için köleleştirme ve insan harcamanın yaygınlığını görmeyiz. Anadolu’da kölelik, köleye sahip aile birimi içindeki kullanım gereğini karşılayan üretim ve hizmetle sınırlıydı. Köle aile kurumunun egemenlik yapısında en altta yer alan üretim ve servis birimiydi. İletişim de bu yapının getirdiği kölenin köleliğinin ve efendinin efendiliğinin gereklerini yapması biçiminde sözlü ve yüz yüzeydi. İmparatorluklarda kölenin ve efendinin köle üzerindeki haklar yasal olarak belirlenmişti.

Sümerler M.Ö.5500 ile 4300 yılları arasında kent-devlet biçiminde yaşadılar. O zamanın kentinin kendisi kırsalla iç içedir; Günümüzün, kentleri tümüyle kırsal alanın sırtından geçinen asalak bir yapıya sahiptir. Günümüzdekinin aksine, parazit olarak yaşayanlar çok küçük bir azınlıktır. Bu da üst sınıf resmi yöneticiler ve din mensuplarından oluşuyordu. Materyal üretim toprak ve köleye sahip olan toprak sahipleri, köylüler ve köleler tarafından yapılıyordu. En üstte tanrı adına yöneten kraldı, fakat kutsal olarak nitelenmiyordu. Sümerler su yolu iletişiminde nehir kayığı kullandılar. Karada eşek taşıma aracı olarak kullanıldı. M.Ö.2800'de Sümerlerde kil tablet resimlerle ilk yazı biçimi çıktı. Resimlerin yanında iki bin işaret kullanılarak anlamlar iletildi. Bu işaretler bir objeyi veya fikri değil sesi anlatmada kullanıldı. Yazarken ucu sivri bir kamış yumuşak kil üzerinde iz yaparak ifade vermede kullanılıyordu. yazılar çivi yazısı biçimindeydi, bu nedenle çiviyazısı sistemi denildi. Bu sistemi Asurlar, Hititler, Babilonlar kullandılar. Gelişmiş şekliyle, çivi yazısı biçimi 550 karakterdendi. Yumuşak kil üzerine yazılıyor sonra kurutularak tablet haline getiriliyordu.

Akadlar M.Ö. 2400 yıllarında Anadolu’yu işgal ettiler, Sümerleri ortadan kaldırdılar ve ilk imparatorluğu kurdular. Hamurabi kanunları insanlar arasındaki sömürü ilişkilerini devlet kontrolundaki ekonomiyle düzenledi. Hammurabinin kanunları yönetim iletişiminde en eski yazılı yasalardır: Ücreti, saati, iş koşullarını, mülkiyet haklarını ve kölelik durumlarını içeriyordu. Mülkiyete karşı işlenen suç, örneğin çalma, kaçak köleyi saklama ölüm cezasına çarptırılıyordu. Bunun anlamı, direniş iletişiminin ve buna karşı ezme tedbirlerinin toplumsal yaşam ve yönetimde önemli bir yer aldığıdır. Ceza bugünkü gibi aşağı sınıfları kontrol görevini yapıyordu; Aşağıya yönelikti, üst sınıflara değil. Zenginin gözünü çıkaran fukaranın gözü çıkartılırken, fakirin gözünü çıkaran zengin para cezası ödüyordu. (Göz çıkarmayı sadece gözle sınırlamayın.) sosyal sınıflar asiller, yüksek devlet memurları en üstte; orta sınıf, tüccarlar ve usta işçiler, ve köleler olarak sıralanmıştı. Hammurabi yasalarında asgari ücret kuruldu, borç-köleliği üç yıl olarak tespit edildi. Soru acaba kaç kişi asgari ücret ve borç köleliği sınırlamasına uydu?

Babürlülerín dünya görüşü "bu dünyada yaptıklarınla bu dünyada değer kazanma" üzerinde toplanıyordu. Sümer yazısını aldılar. Gılgamış Destanları İncil ve Kurandaki bazı öykülemelere benzer. M.Ö. 1650'de Babür devleti son buldu.

Anadolu M.Ö.1700-800 arasında Hititlerin egemenliğindeydi. Eski medeniyetlerden ileri olan Hitit kent devletleri merkezi bir idare altında topluydular. Anayasal bir devletti. Kral üzerinde yönetici grubun kontrolu vardı. Kral kendinden sonrakini seçiyordu fakat bunu asiller konsülü tasdik ediyordu: "Hangi kral kardeşleri, kız kardeşleri arasında fenalık yaparsa meclisi çağırınız. Eğer suçlu ise başı ile öder" diye belirten bir tablet, kralın cezalandırılabileceğini de anlatmaktadır. Din özgürlüğü, kölelerin kölelik hakları, mülkiyet sahiplerinin mülkiyet hakları yasalarla belirlenmişti. Demir araçlar ve silahları demir çağından çok önce ilk kez Hititler yaptı. Hititde asiller geniş topraklara sahipti ve buna karşılık krala demir silahlar kullanan orduyu yetiştiriyordu (Osmanlılardaki sipahi sistemini düşünün).

Hititler mezopotamyada gelişen çivi yazısı biçimini, resim yazısıyla birlikte kullandılar. Yasaları Hammurabinin yasalarına benziyordu, fakat cezalar sert değildi. Fiziksel ceza yerine "eski haline getirme\tamir ve cezaların karşılığını verme egemen biçimdi.

Boğazköy’de 1906-1912 yılları arasında yapılan kazılarda on binden fazla yazı tabletlerinin olduğu saray arşivi ve kütüphanesi ortaya çıkarıldı. İnandık, Ortaköy, Kuşaklı ve diğer yerlerde sonradan yapılan kazılarda on binerce tablet daha ortaya çıkarıldı. Dokuz ayrı dilden yazılmış tabletler bulundu. Bazı tabletlerde o zamanın en yaygın dili Akadça ve Sümerce beraberce kullanılmıştı. Kütüphanelerinde tıp, destan, efsane, öykü, şiir gibi edebiyat eserleri, uluslararası anlaşmaları içeren tabletler vardı. Ayrı dillerin kullanılması, Hititleri, en azından yönetici sınıfının bu dilleri bildiği veya bu dilleri bilen bu kavimleri de içerdiğini ima eder. Bunun bir diğer anlamı da, Hitit insanı ve yönetici sınıfının, örneğin Türk yöneticisi sınıflarından dünya görüşü ve entelektüel bakımdan çok daha gelişmiş olduklarını anlatır: "Hititçe konuşacaksınız, Hititçe yazacak, Hititiz diye övüneceksiniz" diye Anadolu’da yaşayan kavimlerin boğazına çökmemişler. Daha da önemli olarak, bununla kalmayıp, onların dilini de kullanmış, varlıklarını reddetmemişler.

Yazılı metinler egemenin ve egemenliğin yaşamını anlatır. Egemenlik altındakinin yaşam öyküsü bu tabletlerde egemenin görüş açısından yorumlanır.

Bu yazıtlar ülkedeki siyasal durumun yıllıkları, krallıkla ilgili eski olayları, yönetim sınıfı içindeki çekişmeleri ve siyasal oyunları, komşu ülkelerle siyasal anlaşmaları ve mektuplaşmaları, yönetim yasa ve kurallarını, ve kanunları anlatıyor.

M.Ö. 717'de Asurlular Hitit imparatorluğunu yıktılar. Asurlular, Asurbanipal tarafından kil tabletlerden Nineva Kütüphanesini yaptılar. İmparatorlukta ordunun hızla hareketi ve iletişimi için yollar geliştirildi. Asurlularda sınıf; asiller, kaliteli zanaatkar, kalitesiz işçiler, toprağa bağımlı köleler ve hizmet kölelerinden oluşuyordu. evlilik kadını satın almayla oluyordu.

Babürlüler yedi gün ve 24 saati kullandılar.

Kütahya ve Afyonkarahisar bölgesinde yaşayan Frikyalılar Anadolu’yu M.Ö. 1200-700 arasında yönettiler. Angyra (Angora ve Ankara) kentini başkent yaptılar. Lidyalılarla son buldu.

Fenikeliler, Aramiler ve Lidyalilar bugün yok olan ırklar arasındadır. Fenikeliler M.Ö. 1600-800 arasında kent devlet birliği biçimindeydi, ticaretle uğraşıyorlardı. Kuzey Afrika, ispanya, İngiltere ve Akdeniz adalarında koloniler kurdular. Fenikeliler alfabeyi geliştirmekle kalmadı, aynı zamanda uzak yerlerden yaptıkları ticaretle çeşitli kültür ürünlerini birbirine ilettiler.

Aramiler (Arameas) Suriye’de 1200'lerde kent devleti kurdular. Orta Doğuda ticaret yaptılar ve dillerini yaydılar. Bugünkü Arapça buradan geldi.

Manisa çevresinde yaşayan Lidyalılar Anadolu’nun Batısını işgal ediyorlardı. M.Ö. 570-546 arasında bütün Anadolu’yu idareleri altına aldılar. Lidyalılar ticarete demir para sitemini getirdiler; Paranın üzerine değer yazdılar. Ticarette hizmet, altın ve gümüşü değişim aracı olarak kullandılar. Lidyalılara İran 547de son verdi.

İran imparatorluğu farklı ırk gruplarını, vergilerini verdikten ve baş kaldırmadıkça, eşit olarak tanıdı. İmparatorluğun iletişim ağları Iran imparatorluğunda oldukça geliştirilmişti. Sardus ve Susa arasındaki kraliyet yolunda her 14 milde bir posta istasyonu vardı. Kralın ileti taşıyıcıları burada at değiştiriyor ve 1600 millik yolu bir haftada bitiriyorlardı. Yunanlı Herodotus "bu İranlı mesajcılar kadar hızla seyahat eden hiçbir ölümlü yoktur" diye hayretini belirtmiştir.

Moğollar 12. yüzyıl ortasına kadar geniş alanlara yayılmış kavimler halinde yaşıyorlardı. Büyük çoğunluğu göçebe hayvancılık yapıyordu. Cengiz Han liderliğinde Moğollar dünyanın en büyük imparatorlularından birini kurdular. 1227'de Cengiz han öldüğünde çocukları imparatorluğu devam ettirdiler. Moğol imparatorluğuyla Batı ile Doğuyu birleştiren ipek yolu emniyet altına alındı ve ticaret artı. İletişim sadece ticaret yoluyla olmadı, örneğin Roman Katolik kilisesi Çine birkaç bin misyoner gönderdi ve uzak doğuda Hıristiyanlığın yayılmasına önemli katkıda bulundu. Moğollar ve diğer Orta Asya kavimlerinin dini bakımdan hoşgörülü olmaları ve sağladıkları ticari serbestlik sonucu, Avrupa'ya barutun, kağıt yapma sanatının, basım teknolojisinin ve manyetik pusulanın gitmesi sağlandı. 14. yüzyıl sonunda Moğol imparatorluğu dağıldı.

Anadolu’nun Türkler tarafından işgali 11. yüzyılda başladı. Hirıstiyanlaştırılmış Anadolu halklarıyla Müslüman Türkler birlikte yaşamaya başladılar. Ardından Anadolu’da 13. yüzyıldan itibaren Osmanlı egemenliği kuruldu ve bu 20' yüzyıla kadar devam etti.


      1. OSMANLI İMPARATORLUĞU DÖNEMİ

Osmanlı imparatorluğunda egemen üretim tarzı bazılarınca Asya Tipi olarak nitelenir. Bazılarıysa başından beri feodal bir düzen olduğunu belirtir. (örneğin D. Avcıoğlu). Bu bölümde ne Marks’ın Asya tipi tarzına düşmanlığı, ne de feodal mi yoksa, Asya tipi mi tartışmasına gireceğim.

Osmanlı İmparatorluğunda Osmanlı tımar sistemi 15. ve 16. yüzyıllarda gelişti; Ardından iltizam denen feodal biçimi ortaya çıktı; 17. 18. yüzyılda devletle üreticiler arasında pozisyonlandırılmış sipahiler, feodal toprak sahibi olarak gelişen "Ayan" tabakası tarafından yerinden edilmeye başlandı. Buna iltizam sisteminin yozlaşması büyük katkıdan bulundu. 19. yüzyılda ayan tabakası kendi koruyucuları ve askerleri olan güce ulaştılar. Fakat asla merkezi gücü yıkıp derebeylikler kuracak güce erişemediler. Kırsal Anadolu’da iltizam sistemiyle toprak sahipliği tekelleşmesi oluşurken, Avrupa ticari sermayesi birkaç büyük kentteki ortaklarıyla (kompradorlarla) ülkede iş görüyordu. Tarımda feodalizm gelişirken, kentlerde ticari ve endüstri kapitalizminin gelişmesi, Asya-tipi devlet yapısı egemenliği sınırları içinde oldu. Bu biçim hem feodal hem de kentlerdeki kapitalist karakterin birlikte yaşamasına yıkılıncaya kadar izin verdi (Berberoglu, 1987).

Osmanlı imparatorluğunda siyasal iletişiminin yapısına bakarsak siyasal güç padişahtan başlayarak, sadrazama, baş vezire, saray bürokrasisine doğru dikey bir yapıya sahipti. Bu yapı İstanbul dışına, idari iletişim ağlarıyla imparatorluğun her köşesindeki yerel idarelere doğru yayılıyordu. Bu güç dağılımı askeri güçle iç içedir. İstanbul’da yeniçeriler padişahın ve İstanbul idaresini koruyucusudur.

Merkezi idarede iletişim bürokratik güç dağılımına göre hiyerarşik bir yapıya sahiptir. Merkezi idarenin yerel idareler üzerindeki kontrolu asker besleme ve İstanbul’a gerekli desteği sağlama ötesine pek gitmez. Vergilerin verilmesi \toplanması ve İstanbul’un bundan payını alması ötesinde, başkaldırı olmadıkça İstanbul taşranın işine karışmadı.

Merkezi iletişimin ve kontrolün yoğunluğu idari kararların ve bürokratik gerekliliğin ötesine gitmedi ve bu da oldukça az yoğunluktaydı. İletişimler fermanlar, kanunnameler, nizamnameler vb. ile yazılı olarak gerekli bürokratik güce "ulaklarla" "menzil" sistemi ağıyla iletiliyordu. Yönetici sınıflar egemenlik ilişkilerinin günlük yürütülmesinde haberleşmeyi düzenlemek, kontrol etmek ve yürütmek için, örneğin, günümüzdeki iletişim bakanlıkları gibi devlet kurumlarını geliştirmişlerdir. Bu kurum Moğollar ve İlhanlılarda "yam", Memluklularda "berid", Safevilerde "Çaparhane" ve Osmanlılarda "Menzil" teşkilatıydı (Halaçoğlu, 1995). Menzil sisteminde, merkezi yönetim, eyalet ve sancaklar arası iletişimin iletilmesi, koşucu, ulak, çapar, Tatar isimleri verilen özel olarak yetiştirilmiş mesaj taşıyıcılarla yapılmıştır. Mesaj taşıyıcılar da kendi içlerinde Tatar ağası, tatar onbaşısı ve nefer gibi bürokratik kademeleşmeye uğramıştı.

Askeri ve yönetim iletişim şebekesi "menziller"' sisteminin yolları, merkez olan İstanbul’dan Anadolu ve Rumeli’ye sağ, orta ve sol olarak üç ana kol halinde yayılıyordu. Bunlar da, yan-yollarla bağlanarak iletişim ağı tamamlanıyordu. Yollardaki menzillerde haber taşıyan ulaklar için hayvanlar (at) tutulurdu. Savaş-iletişimi ve hareketinde (seferde) menziller ordunun yiyecek ve mal gereksinmelerinin sağlandığı ve toplandığı yerlerdi. Sefer sırasında, menzilhaneler çevre halkın mallarını sattığı pazar yerine dönüşüyordu.(Halaçoglu, 1995).

Kara yolundaki hanlar ve kervansaraylar sivil halkın seyahat ve ulaşımda dinlenme, barınma ve azık tedariği için bağlantı, konak ve durak noktalarıdır. Osmanlı topraklarında sivil ulaşımı koruyan derbend teşkilatı vardı.

Eskiden kuleler, güvercinler, koşucular, haberci atlılar iletişimin taşıyıcı aracı olarak kullanıldı. Osmanlılarda hem yönetim hem de halkın günlük faaliyetlerindeki iletişimlerde hayvanlar önde gelen iletişim, taşıma ve ulaşım aracı görevini görmüşlerdir. Yönetimde, devlet işlerinde, askeri hareketlerde ve savaşta malzeme taşıma, enformasyon ulaştırmada ve posta işlerinde hayvanlar kullanıldı. Dolayısıyla, imparatorluğun günlük yaşamında ve gündeminde hayvanlar beslenmesi, kullanılması ve ticaretiyle önemli bir yer tuttu. Kasaba ve kentlerde at pazarları, hayvan pazarları vardı. Hayvan bakımı ve kuşanımı ile ilgili yaygın bir üretim ve ilişki kültürü geliştirilmişti. Tarımda tarımsal üretimin itici ve çekici gücü hayvanlardı. Kağnılar, düvenler, arabalar vb üretim ve iletişimi teknolojisinin egemen parçalarıydı.(Arisan, 1995).

İkinci Mahmud dönemine kadar devletle halk arasındaki iletişimde, devlet halka ulaşmak istediğinde fermanlar çıkarılır (ve taşra halkının haberi bile olmaz) ve bazen tellallarla "duyduk duymadık demeyin" ile başlayan bildirmeyle iletilirdi. Tellallar haber okuyuculardı. Bu 1831'de devlet politikalarını halka iletebilecek Takvim-i Vekayi adlı ilk resmi gazete çıkarılmasıyla modern bir biçime sokuldu. Gazete ulaklar tarafından ülkenin her yerindeki bürokrasiye ulaştırılıyordu. Kentlerde Mahalle yönetimi yapan imamlara kadar gidiyordu. Diğer azınlıklar nedeniyle gazete Rumca, Ermenice, Arapça ve Farsça çıkarıldı.

Bürokratik uygulamalar ve denetim Osmanlı imparatorluğu geriledikçe zayıfladı; siyasal ve bürokratik gücü kişisel çıkar için kullanma arttı. Keyfilik, rüşvet, adam kayırma iletişimi egemen yönetim tarzı olmaya başladı. Merkezi idarenin kontrolunun olmaması ve orda da benzeri değişikler ve gelişmelerin olması bu tür ilişki biçimini daha da kolaylaştırdı.

İstanbul’dan uzaklaştıkça, iletişim ağı ve kontrol gittikçe ortadan kalkıyordu; Dolayısıyla, yerel ayan, beylerbeyi, sancak beyi kendi çıkarını devletinkinin önüne koydu: Örneğin "her kilometre kare için, vergi gelirleri, İstanbul’dan uzaklaşışa oranlı olarak azalıyordu." (Cumberland, 1924). İstanbul’un emirlerini yerine getirme, yasalara uygun iş görme, haydutluk, ağaların ağırlığı iletişim ağlarının zayıflaması ölçüsünde fazlalaştı. Böylece, yönetici elitlerin gücü iletişim ağının merkezden uzaklık özelliğine bitişik olarak değişiyordu.

Osmanlı imparatorluğunda endüstri, milli burjuvazi ve işçi sınıfı oluşumu oldukça sınırlı kaldı. Bu arada, tarım alanında ağalar (ayanlar, derebeyleri) güçlerini perçinlemeye devam ettiler. 1913'de ağalar nüfusun % 5'ini oluşturuyor ve verimli toprakların % 65'ine sahiptiler (Berberoglu, 1987:128). Kırsal alanın "burjuva orta sınıfı" (küçük burjuvazisi) doktorlar, avukatlar, öretmenler, adli ve idari bürokratlar, esnaflar oluşturuyordu. Bu sınıflar, özellikle kapitalist gelişmeyi oluşturan sermaye birikimi ve gelişime olanağı bulamadı. Osmanlı yönetimindeki modernleşmeden saray din-uleması (şeriatçı-alimler) dışta tutuldu, dışta bırakıldı. Bunun da nedeni çok açıktır; Pozitivist batı biliminde, metafizik feodalizme son veren kapitalizmle örgütlü-din siyasal ve bilim sahnesinden kovulmuştu. Tanzimat ve sonrasında ulemalar sınıfı siyasal güç mücadelesinde uyumsuzluk yaratan, çelişkili ve karşıt bir güç olarak ortaya çıktı. Atatürk devrimiyle, bu karşıtlık siyasal sahneden tümüyle atılmalarıyla devrim sonu kurulan Cumhuriyete düşmanlık biçimine dönüştü. Bu düşmanlık cumhuriyet milli eğitimi süreci içinde eritilmeye çalışıldı. Fakat 1980'lerden beri gittikçe güçlenen bir şekilde siyaset sahnesine dini temsil ettiklerini söyleyen profesyonel siyasetçiler tarafından geri getirildi.

Osmanlılardaki divan edebiyati egemenliğin edebiyatıdır. Fakat aynı zamanda bu edebiyat içinde eleştirici edebiyat ortaya çıkmıştır. Divan edebiyatı yazılı iletişim biçimidir. Halk edebiyatı, din ve günlük yaşam alanlarındaki egemenliğe boyun sunuşun ve mücadelenin sözlü anlatımını ve nesilden nesle sözle aktarılması biçiminde gelişmiştir. Sözlü geleneğin toplanması ve kaydına rağmen, eminim, çoğu yerel direniş edebiyatı ölenlerin belleğinde kaybolup gitmiştir.

Yukarıda özetlediğim siyasal ve toplumsal yönetim iletişim biçimine karşı, kırsal kesimdeki aile birimlerinin mücadele iletişimi ise çoğu kez ürün saklama ve ender olarak dağa çıkma biçiminde olmuştur. Bunun yanında, Anadolu Osmanlı döneminde, özellikle gerileme devrinde, çeşitli isyanlara ve kanlı mücadelelere sahne olmuştur.

Çoğunlukla, kişisel başkaldırılarda ezilen insanların kendilerini baş kaldıranla özdeştirmesini ve ona her türlü yardımı gizli olarak sağlamasını görürüz. Köroğlu destanı böyle bir egemenlik iletişim ve ilişkisine örnektir. Aşk ve yerel güce karşı başkaldırı destanları da ilk bakışta bireysel olarak görünür, fakat gerçekte yapısallaşmış ezme ilişkilerine karşı direniş iletişimini anlatır: Sevdiği insana değil de zengine verildiği için sevdiğiyle kaçanların ve bu kaçış süresinde güçlüye karşı mücadelenin hikayelenmeleri bunu dile getirir. Haksız güç kullanımına ve meşrulaştırılmış egemen ezme iletişimine karşı direnişin iletişimini Anadolu destanlarında buluruz. Dede korkut masallarında neler anlatılır? Kimin hikayelemesi? Yunus Emre ve dini öykülerde ise mücadele belli bir güce boyun sunma ötesinde en iyi biçimde hizmet etmeyi anlatır. Bu Biçimde mücadele fikri oldukça tersine dönmüş bir özelliktedir: Kişinin özgürlüğünü kazanması kendini adadığı bir güce karşı kendini feda etmesi, kendini tümüyle vermesidir. Kişi burada özgürlüğünü kullukla (kölelikle) elde ediyor. Yunus'un ağıdı kölenin yakınışı ve köleliğinde efendisiyle birlik kurarak köleliğinden, bağından kendini adayarak kurtuluşudur. Gerçek anlamıyla, kölenin zincirine vuruluşu ve zincirini özgürlüğünün ifadesi olarak niteleyişidir. Bunun getirdiği potansiyel mücadele, kulu olunan güç dışındaki diğer bir güce meşru olmadıkça boyun sunmama, kabul etmeme ve hatta karşı gelmedir. Fakat eğer bu ikinci güç de birinci gücün aynında veya altında meşru olarak benimsenirse, bu ikinci güce de kulluk yapma ilişki ve iletişim biçimi gelir. Bu nedenle, Yunus müridi olduğu ocağa tek bir eğri dalı getirmemiştir; Eğri dallar uygun ve layık değildir, dışarıda bırakılır, düzeltilmeye bile çalışılmaz, atılır. Peki düz dal kıtlığı varsa? O zaman Yunus çıkmaza girer, çünkü ya "yakacak dal" getirmemek ya "eğriyi" kabullenip getirmek ya da "eğri dalları" doğrulmak alternatifleriyle karşılaşır. Doğrultma da, epey dalların kırılmasına, epey "fire" vermeyle sonuçlanır.

Sözlü geleneğin yaşattığı Bektaşilerle ilgili fıkralar hem dini, hem dini ve toplumsal egemen pratikleri eleştirici bir karaktere sahiptir.

Anadolu’nun 20. yüzyılın ilk yarısındaki köy birimindeki üretim ilişkilerinde ağalar, toprak sahipleri ve ihtiyarlar heyeti köy işlerinde ve ekonomik ve siyasal faaliyetlerde üst kademeyi oluşturdular. Kadınlar hem ekonomik güç hem de siyasal güç sahnesinde konmamışlardır, dışarıda bırakılmışlardır. Topraksız köylüler veya devlet toprağını işleyenler, güçsüzlüğü iletirler.

Hocaların köy birimindeki yeri dini liderlik olarak hürmet ve küçükler için sorgusuz boyun sunma biçimindedir. Büyükler hocaya tuttuğu yer ve temsil ettiği güç bakımından saygı duyarlar. Çocuklar ise üzerlerinde uygulanan bir diğer baskı ve terör mekanizmasının temsilcisine korkuyla boyun sunma ve hürmete yönelirler.

Köy yapısında ihtiyarlar köydeki belli başlı ailelerin liderleridir. Bu liderlik yaşa göre kazanılmış olan ailenin reisi olmasında kaynaklanır. ihtiyarlar heyeti içinde iletişim ilişkilerinde daha çok ekonomik güce ve yaşa bağımlı olarak yataya yakın bir iletişim yapısı vardır. Fakat ortak kararlarda genellikle büyük toprak sahibi zengin ailelerin ihtiyar reislerinin kararları egemendir.

Köy biriminde çoğunlukla akşam üstü olan köy odası ve köy evi toplantılarında iletişim ilişkilerinin hiyerarşik biçiminde egemen faktör her şeyden önce yaştı. Evin sahibi Ağa tabi en muteber yerde otururdu. Bunu takiben köy hocası, sonradan Cumhuriyet döneminde buna öğretmen eklendi, muhtar geldi. Gençler hizmet gören, dinleyen ve sessizce oturanlardı. Çoğunlukla çok genç olanlar ve çocuklar kapı dışı edilirdi. zaten onların ilgileri daha çok sokakta oynamaktı.

Kadınlar arasındaki ev toplantılarındaki ilişki genel ilişki biçimini yansıtıyordu: Gelinler hizmetçi durumundaydı. İhtiyarlar ve kaynanalar emir buyuran, isteyen, gelinler ve genç kızlar da yapan, yerine getirenlerdi. Kızlar boyun sunma, gelin olma ve kaynanalık ve gelinlik kurumunu öğrenme, oğlanlar da erkeklik ve erkekçe egemenliği, böylece, günlük ilişkiler iletişimi içinde öğreniyorlardı. Bu öğrenim sadece yapmayla değil, aynı zamanda, sessizce büyüklerin anlattıklarını ve yaptıklarını izlemekle gerçekleşir. Böylece bir egemen ilişki ve iletişim biçimi ağının ne olduğu ve nasıl işlediği öğrenilir.

Osmanlı döneminde (ve sonrasında) köylerde sıcak savaş iletişimi çoğunlukla aileler arası çekişmeler ve aile içi toprak kavgası biçiminde olmuştur. Aileler arası kavgaların nedenleri genellikle su kullanımındaki hakka ve egemen geleneğe uymamaktan çıkar. Diğer bir kavga nedeni otlatma ile ilgilidir. Bir diğeri bağ ve bahçeden geçme ve taşımayla ilgili kavgalardır. Eğer dikkat edersek, kavgalar materyal ilişkiler, özellikle mülkiyetin korunması ve kullanılmasıyla ilgilidir.

Aile içi kardeşler arası kavgaların en büyüğü toprak paylaşması kavgasıdır. Bu da genellikle hak anlayışı ve miras bölüşümünde adaletsizlik nedeniyle ortaya çıkar. Bu kavgadan kadın dışlanmıştır, çünkü kadının miras hakkı elinden alınmıştır. Kadın kocasının savaşına katılır.

Sıcak savaş iletişiminde köylerde aileler arası kavgalar bazen kuşakları içeren soğuk savaşla devam ettirilir: Kan davası iletişimi bunun en önde gelen örneklerinden birisidir. Bu iletişimde kız alıp verme, ekonomik üretim ilişkilerinde dayanışma iletişiminin ortadan kalkması, birbirinin gittiği yere gitmeme ve hatta konuştuğu insanla konuşmama biçimleri iletişim ve politikaları güdülür.

Aile içinde de kardeş çocukları arasında soğuk savaş küskünlüklerden düşmanlığa kadar değişen duygu yoğunluğu gösterir. Bu yoğunluğa göre iletişimin biçimi de belli şekiller alır: Küskünlükte, birbirini yok sayarlar, birbirleriyle karşılaştıklarında görmemezlikten gelme iletişimi yaparlar. Düşmanlıkta birbirlerini görme ve karşılaşma laf atmalar, sövmeler, yumruklaşmalar ve hatta kurşunlaşmalara kadar gider.


    1. Yüklə 0,64 Mb.

      Dostları ilə paylaş:
1   ...   6   7   8   9   10   11   12   13   14




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin