Karagün dostuyum (II) tasavvufda aşk ve göNÜl yazan: Nusret Tura Uşşâkî İstanbul 1965



Yüklə 0.81 Mb.
səhifə7/9
tarix30.06.2018
ölçüsü0.81 Mb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9

Kendi sevmiş, kendi yapmış kendi bilmiş kendini Kendi zâtında sıfâtın eylemiş seyrân Hakk

dediği gibi.



Katreler deryâda, deryâlarda katre gizlidir

Nâr içinde nûr var nûr içre niyrân istemem

Kudreti aşkından âlâ var mı Rabbü'l-âlemin

Her ne var aşkın Kemâli, aklü iz'an istemem

diyebiliriz.

Bütün peygamberler hazeratı, insan şeklinde halkolunmuşlardır. Fakat Âdem aleyhisselâm başka, MUHAMMED aleyhisselâm başkadır. İtibâr sonadır, fazilet bakımından. Âdem aleyhisselâm vücûd itibâriyle buğdaydan yer ve cennetten kovulur. Havvâ anamız (Âdemim) diye ağlarken, Âdem babamız da «Rabbim bizi affet» diye ağlardı.

Fakat yenilen dâne buğdaydan ziyâde insan ruhunun, idrâkinin Hakktan başkasına olan iltifatıdır.

İşte bu ve emsâli sırlara yalnız hikâye gözüyle bakanlar aldanırlar, başka sırları çözmek için ser olmak lâzımdır. Her ilimde ihtisasın bir mevkii vardır ve şümullüdür. İtirazlar, ukalâlıklar, münakaşalar sırları gizler ve üzerine bir kilit daha koyar.

Aşk ehline âlemlerin esrârı âyândır

Âriflere envârı Hüdâ sanma nihândır

Onlar ki ânâsırda kalır misli behâyim

Bağçei âlemde neye baksa ziyândır

Hâk, ateş ü bâdâbda kalmak ne yamandır

Ahlâkı selim olmayanın kavli yalandır

ALLAH diyen âşıkların ölmez dil ü cânı

Uşşâkı bekâ cümlesi binâm ve nişandır

ALLAH'ı bilen dilde sivallah bulunur mu?

Zulmette güneş gün gele; zulmet hezeyandır

Eşyayı hakikatle gören gözlere bir şey

Hail olamaz çünkü o göz nûr efşândır

Ey mahzeni esrârı Hüdâ, eyle tefekkür

Hâk, ateş ü bâd âbde kalmak ne yamandır

İblisi mizâç habsi anâsırda ne bilsin

Mescûdı melâik olan Âdemdeki candır

Izhârı Kemâl eyleme varlıkla Kemâli

Bil Rabbi Râhimin keremi nutk-u beyândır

Kemâlî Hazretleri bakınız Âdem'deki sırrı nasıl açıklıyor:



Âdem oldur ki ola âlemi eflâki muhit

Habsi nefse düşenin haclegehi zindandır

Sırrı Mevlâyâ erüb kisvei abde bürünen

Yüzü insan, özü Yezdân, sözü hem Kur'ân'dır

Fakrı tamma erişüb sırrı HUVALLÂHI bulan

Bulur elbette Kemâlî ona kul sultandır

Eğer sabah namazından evvel kalkıp şu satırları da okursanız, hayretten bütün gün nerede olduğunuzu bilemeyeceksiniz.



Âşık ü Mâşûk ve mahbub ü habib bir nûr iken

Kesreti esmâ, sıfatta kaldılar nâdânı aşk

Kenzi aşkın masdarı Ahmed, Muhammed, Mustafa

Cem ü tafsiline ânın nezzele'l fürkanı aşk

Aşk ile olsun salât ile selâm ol nûra kim

Nûrı vechini görenler oldular süzânı aşk

Döndürür dâim «Muid» ismi Muhammed aynini Perdei aşkı açanlar oldular kurbanı aşk

Bir memleketi idâre edenler için oluşturulmuş birer kadro vardır. Meselâ cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar…

Bir dâirede bir müdür, birkaç muâvin, beş on adet servis şefleri… Buralarda bulunan şahıslar hep değişicidir. Biri gider, diğeri gelir, devran döner, zaman geçer, ömürler yürür, biter. Yenisi gelir.

Mânâ âlemini idare edenler de böyledir. Müddeti dolan gider. Aşk âleminde de şârâp kadehi değişebilir. Altın kâseleri değişebilir. Şârâp aynı şârâp, altın aynı altındır. Kıymetlerinden kaybetmezler, şahıs aynı şahıstır. Fakat muhtelif elbiseler giyebilirler. Âlemde aşktan başka birşey yok. Hazreti ALLAH kullarına âşık olarak yarattı. Câhil ve gâfil kullar taşa, toprağa ve nihayet birbirlerine âşık. Ârifler de ALLAH'a âşıktır. Onun aşkıyla var olurlar. Yaşarlar ve gel diye dâvet oldu mu, vücûd elbisesini bu sûret âleminde bırakırlar. Koşa koşa «lebbeyk» diye asıllarına giderler.

Makamlar boş kalmaz. Şahıslar değişir. Bu âlemde birkaç gün misâfir kalan, mutlak vücûdun kervan yolcuları birer söz söylerler, birer hâtıra bırakırlar, göçer giderler. Onun için bu göçme zamanına şebi arûs diyorlar.

Ey benim sevgili Rabbim, âlemlerin Rabbi! Gül, bülbül nasıl baharın müjdecisi ise, fâkir âciz Nusret kulun da, ezân okur gibi senin vasıflarının, güzelliklerinin tatlı terânesiyle kullarını sana çağırıyor. Ne olur, onlara duyan birer kulak ver. Gönüllerine bakan birer göz ver ki kulaklar senin ismi şerifinden başka bir şey duymasın. Gözler, gönüllere baka baka gönül olsunlar. Cesetler cân olsunlar. Sözlerim, onlara İsrâfil'in sûru gibi olsun. O mânâ elbiseleri olan sözler, Cebrail’in getirdiği haberler gibi olsun. Herkes gönül evine girip çıkmağı öğrensin. Dünyâ evine girip çıktıkları gibi.

1962 senesinin aralık ayında Konya’daki anma törenleri son bulduktan sonra iki gece de İstanbul’da Spor ve Sergi Sarayı’nda bu âyin haşmetle tekrar edilmiş. Biz de gidip görenlerden işittik.

Bütün mahlûklar, kâinâtı teşkil eden bütün yıldızlar, kendilerini ve asıllarının etrafında peykleriyle beraber dönmektedirler. Bu işe ne vakit başlamışlar? Bu iş ne vakit bitecek? Bilen yok.

Cevapsız kalan birçok suâller gibi bilen yok. Bilmemek, sükût etmek aczin ifadesidir. Her şeyi bilenin ve Yaradan'ın huzurundaki aciz, her hareketi tabiata havale edenler sıkılmasınlar. Tabiatı ve kanunlarını, nizamlarını birer intizam dahilinde hareket ettirenin, Hazreti ALLAH olduğunu söyleyiversinler. Vücûdlara hayatiyet verilmeden evvel ruhları yaradan O; şânı, şerefi, azameti sonsuz olan ALLAH, bütün yarattıklarını sıraya koydu. Taşın, toprağın üzerine bitkileri, bitkilerin üzerine hayvanları, hayvanların üzerine insanları, insanların üzerine islâmları, islâmların üzerine de seçilmişlerini, diğerlerinden farklı muameleye tâbi tuttu. İlim derecesine göre yarattı.

Bir kısım insanlar bâsiret gözlerinin açılmasını istemediler, bilemediler. Bu âlemin binâlarına, saltanatına, parasına, güzellerine, hevâ ve hevesine rağbet ettiler. Bir kısmı «bunlar bâki değildir, geçicidir» dediler. Bir cennet hayatına talip oldular. Bir kısmı da ALLAH'dan aldıkları aşk ve muhabbeti yine onun yoluna sarf edebilmek için çırpındılar, durdular. Aşk sar’aları, muhabbet nöbetleri geçirerek mum gibi eridiler. Rablarını gönüllerinden çıkarmadılar. Zaten Rabbimizin nazarı da gönülleredir. O dürüst olursa, âzâların harekâtı hatalı olsa da zarar etmez. İnsanların en sevgili yeri gönlüdür. Onu taşa, toprağa vermek yazıktır. Gönlün kıymetini bilmemek demektir.

Gönülsüz, aşksız varlıklar ve onu fenaya kullananlar iki ayak üzerinde durmaya muvaffak olamıyan kimselerdir. Bütün varlıkları gönlün derinliklerindeki bir noktada toplamak ilmine vakıf olamamışlardır. Hazreti Mevlânâ bu hâli bildiği gibi yaşatmaktadır. Sağ el, Hakkın rahmetine açılmış, sol el ile de bir çeşme gibi deposunda toplanan füyuzâtı kendisinden sonrakilere akıttığını anlatmak istemiştir.

Baş tabiî yana eğilecek. Hakkın huzurunda varlığa ve kibre delâlet eden dik durmak olur mu? Boyun bükük, gözler açık dururlarsa da bakışlar mânâsızdır. Kapalı dursa da gönül âlemindeki birliği temâşâ eder. Ah!... Kardeşlerim!

Bu sahnede dönenler olduğu gibi bir de bunları seyreden gözler vardır. Sahne dışındadırlar. Bir de bütün bu olan bitenleri, yâni ortada dönenlerle kenarda onları seyir ve temâşâ edenleri sinesinde, gönlünde ihâta eden bir tek varlık, Hazreti Kutbuzzaman vardır.

Resulullah Efendimiz'i temsil eder. Cenâb-ı Kibriyâ'nın tecellilerine mazhardır. Âlemleri sevgi alış verişi yapmak için Yaradan'ın zâtına mahsus bir sevgilisi olacaktır. Şüphesiz bu da habibini izleyenlerin içinden yetişir. İşte o zâtın gönlü ibâdet edenlerin kıblesidir. Onun nazarı, tam kendisine teveccüh edenlerin üzerindedir. Onlara gözden, gönülden neler verir bir bilseniz.

Çiçekler ben güzel kokuluyum diye övünebilirler mi? Hayır! Akan sudan, kara topraktan nasıl olmuştur da o renklere, kokulara sâhip olabilmişlerdir? Bal, «ben şekerden tatlıyım» diyebilir mi? Arılar bu hususta kendilerinde baldan ve hendesi kutulardan dolayı gururlansa ne olur? Bal olmazsa arının ne kıymeti var? Arı olmazsa da bal olmaz, çiçekler de dağınık olarak kalır. Hakk vergisi olmazsa, insanda kemâlât, irfâniyet, aşk ve muhabbet olabilir mi? İşte bu kimseler de (seyyidü'n-nâs hâdimihüm, insanların efendisi onlara hizmet edenidir) sırrına mazhar olmuşlardır. Esen rüzgârdan aşk kokusu alırlar, öten kuşlardan aşk terânesi dinlerler. Bir lokma için bin bir çiçeği dolaşan arılar gibidirler. Bütün varlıklarda hikmet, ibret, kudret temâşâsındadırlar. Herkes hissesi kadar kısmetini alır. Kimisi alâka bile göstermez. Fakat ârifler, kâmiller nazarında;

Ayinedir bu âlem her şey Hakk ile kaim

Mir'âtı Muhammed'den ALLAH görünür dâim

diye cenneti de arkada bırakıp zâtının deryâsına dalmış, temâşâ zevkinden hayran kalmışlardır.

ALLAH’la kul arasına girilmez derler. İmân ediyorum. Öyledir. Öğrenmek için hocalara müracaat ediyoruz, bu nedir?

İnsan etrafını öğrenmek için hocaya muhtaç olduğu gibi kendini ve Rabbini öğrenmek için de bir rehbere, bir bilene ve öğreticiye ihtiyaç âşikârdır. İslâm dinini, Rabbü'l âlemin hazretlerini bilmek için evvelâ kendini bilmek lâzımdır. Kendi vücûdumuzun icâbâtını mekteplerde öğreniyoruz. Fakat manevî vücûdumuzu, idrâk kabiliyetimizi öğrenmek için akıl bile âciz kalmıştır. Onun da usulleri vardır. Hattâ beş on senede bile öğrenilemez. Bu bilmek yolundan ziyâde olmak yoludur. Benim de günlerce zahmet çekerek yazdığım bu yazılar Nasrettin Hocanın hesabına uygundur. Hoca memleketteki gölün suyuna yoğurt karıştırıyormuş. Ne yaptığını sormuşlar, «Gölün suyuna yoğurt mayası çalıyorum» demiş. Alay etmişler, «Göl yoğurt tutar mı?» diye.

Hoca cevap vermiş «Ben de biliyorum ki, bu maya ile koca göl yoğurt olmaz. Fakat ya tutarsa!» demiş. Seyyidünnas hâdimihüm.

Ben de onun gibi, bu sözlerim belki bir kaç kişiden mâadâsının dikkatı nazarını bile çekmiyecek. Ya bir de ağızdan ağıza, kulaktan kulağa, gönülden gönüle bir kıt'aya yayılırsa, o zaman secdeden kalkmayan başım huzûr içinde dinlenmiş olacak. Akan yaşlarım tuzlarını bırakıp, âbı hayat olacak.

Gece uykusuz geçen saatlerime, gündüzün ufak bir odacığa kapanıp harcadığım ömrüme yanmıyacağım, acımıyacağım. Helâl olsun emeklerim, senin yoluna dönenlere. Ey sevgili Rabbim, bizden sana namazlar, niyâzlar, oruçlar, zekâtlar. Senden de hidâyet, sıhhat, âfiyet, af ve mağfiret dileriz. Bize bu yolu gösteren habibine ve onun habiblerine selât ve selâmlar olsun, ondan da şefaat bekleriz.

Ey doğru yol üzerinde yürüyen kardeşlerim! Bütün mahlûklarını her nefes lütûf ve keremiyle tatmin eden Rabbimizin bir an bizlerden gafil olduğunu düşünen, tasavvur eden var mı? Eğer «var» derseniz, yazık bana ki sizlere O’nu iyi târif edememişim. «Yok» diyeceğinizi bildiğim için de bir sual soracağım. «Lütûf ve kereminin ve o nisbette âzâbının sonu olmayan Rabbimizin, niçin yap dediğini yapmazsınız ve niçin yapma dediğini yaparsınız?»

Ben öldükten sonra bile siz hayatta olsanız da, olmasanız da bu sualimle kulaklarınızı çınlatacağım. Tâ ki sevgililere uyunuz ve çok sevildiğinizi biliniz. Hatırdan çıkarmayınız. Her an bizimle beraber olduğunu söyleyen Rabbimiz, her hareketimizi takip edebilecek bir yakınlıkta imiş. Belki de O, mektup gibi, biz O'nun zarfı gibiyiz. Belki biz O'nun yazdığı mektup, O da bizi muhafaza eden zarf gibi. Belki de hep O. Bize kulum dediği anda O'na muhâtâp olan bir nefis tebellür etmiş, «emret ALLAH'ım» demiş. Ve vücûdun idâme ve tasarrufu için aklı vekil bırakmış, «nefisle kardeş kardeş geçinin» demiş. Bir müddet sonra da «ben sizin Rabbiniz değil miyim?» demiş. Biz de «evet» diye cevâp vermişiz. Bu konuşmalar hilkatten evvel olduğu gibi namaz kılanların ve iyilik yapanların kulaklarında her zaman aksi sedâ yapabilen bir ihtardır.

Tek bir rahmet kapısını gözeten sevgili kardeşlerim!

Bazı maddî kimseler vardır ki, gördüklerine imân ederler. Evet, maddeye bakan göz olduğu gibi mânâya, ruha, gönül âlemine bakan göz de vardır. Ama onların iç âlem gözleri kapalıdır. Kendilerinin sipsivri dünyâya gelmedikleri gibi, büyüme ve idrâk kabiliyetleri de vardır. Akıl ve fikirleri vardır. Bunları da göremedikleri halde tasdik ederken, mâna âleminin bazı hallerini inkâr, kendilerini inkâr değil midir? Hakikatte gizli bir şey yok. Çalış, gözündeki benlik ve gaflet hastalığını gider, tedavi ettir. Perdeleri yırt, gönlün de sıhhate kavuşsun, bak nasıl her şeyi görürsün. Kendi hakikatini ve yaradanını nasıl görürsün. Bak senin vücûdun, Hakkın varlığına ve vücûduna bir delildir. Bunu idrâk etmen için muhtaç olduğun dersleri, talim ve terbiyeyi gösterecek olan zât da peygamberdir. Bunda anlaşılmayacak ne var?

Beşer idrâki bu çarhın nasıl yapıldığını, nasıl dönmeğe başladığını, nasıl duracağını bilemez, düşünemez. Esasen onlar da bize lâzım değil. Yediğin ekmeğin fırıncısını, değirmencisini, eken biçen köylüsünü arayıp bulmağa kalkarsan muvaffak olamazsın. Yolun değirmene kadar gider. Ondan evvelsi muhtelif şahısların buğdaylarını tefrik edemezsin, hem bundan da hiç bir kazancın olmayacaktır. Ancak aramak eziyeti seni yoracaktır. Topraktan itibâren insana gelinceye kadar muhtelif mertebeler olduğu gibi bir insanın da doğduktan sonra ihtiyarlayıncaya kadar da muhtelif vücûd tebeddülleri vardır. Ya ruhun? O da Âdemiyetten itibaren makamı MUHAMMEDiye'ye kadar 28 peygamber mertebesi vardır ki, hiçbir menzilde eğlenmeyip bu mertebeye yükseldin mi, mî’râcını yapmış, ârif ve kâmil bir âdemi mânâ olmuş olursun.

Âşıklık mertebesinde ise mâşûkunun hayâliyle dolmuş olan bir gönül sâhibi, her baktığı yerde mâşûkunu görür. Her bir budakta, hattâ noktada mâşûkunun gözlerini görebilir. Duvarların üzerindeki deliklerden bir yılanın, bir

kertenkelenin çıkması beklenebilir. Virân yerlerde de kazılınca bir define tahayyül edilebilir. Bir pîri fâninin de gözlerinden fışkıran nûrlardan gönül evinin, pek büyük sırların mihrak noktası olduğu anlaşılabilir. Âdeta o gözlerden bakan ve konuşan birisi var. «Benim mekânım bu adamın gönlüdür. Geliniz, beraber bu gözlerden içeri girelim» diyor.

Âşık (50 sene evvel camilerde olduğu gibi) yanmakta olan bir kandile benzer. Bütün âlem, tabiatıyla ve insanlarıyla onun hayatını, yanmasını temin eden zeytinyağına benzer. Zeytinyağı bitinceye kadar fitil yanar. Anın için ölenlere «Kandilin yağı tükenmiş» derler.

Bazan da güneş gibi en nûrlu bir varlık peyda oldu mu kandilin ışığı gözükmez olur, «püf» der söndürürler. Fakat güneşin ve benzerlerinin olmadığı yerlerde en ucuza mâl olan nûr kandillerdir. Müşâhede mertebesine ermek için şöyle bir fikir yolu takip ederek deryâda zevkle yüzebilirsiniz. Herhangi bir dâneye dikkatli bakarsanız onun gayri gibi görülenleri ve muhtelif şekil hallerini O'nun zâtında temâşâ etmek mümkündür.

Erik, şeftali… çekirdeklerinden birini karşımıza koyalım. Kalın bir gövde, daha ince dallar, sayısız yapraklar, çiçekler, meyvalar o tek dânenin neresinde gizlenmiştir? Mevsiminde ekilirse zamanı gelince gizli olanlar âşikâr oluyor. Rabbü'l erbâb olan Hazreti ALLAH'ın işine, hikmetine, kudretine ve nihayet hiçbir sıfatına nihâyet yoktur. Nereye bakarsa baksın, tetkike nereden başlarsa başlasın, akıl bu işlerde âciz kalır.

Şu hâlde âciz olan bir varlık, kudret ve kuvvet sâhibinin huzûrunda secdeye kapanıp şükretmesini bilmelidir. İnsan da böyledir. Yediğimiz gıdaların özünden Kur'ân-ı Kerim'de buyrulduğu gibi aleka, alekadan mudga ve sonra kemikler iplik iplik bir halde iken büyümeğe başlıyor. Dokuz ay sonra da bildiğimiz çocuklar doğuyor. Odunu, yaprakları, çiçekleri, meyveleri çekirdekten gayri görmemek lâzım.

Her çeşit renkte, vücûdda, şekilde ve ahlâkta olanlar da topraktan yetişen gıdaları yiyerek vücûduna maleden ve en yüksek mertebesi insan olan ruhî tekâmüllerle, nefis mücadelesiyle Cenâb-ı ALLAH'da fâni olmasını öğrenen ve daha sonra âlemi nûrdan kopan bir güneş, âlemi akıldan doğan bir nûr, deryâyı zâttan renk ve sûret bağlayan Hakkın tâ kendisi olduğunu anlar. Cenâb-ı Hakk noksan sıfatlardan münezzehtir. Halk arasına karışınca noksan sıfatlarla beşeri hallerle esfeli sâfiline reddedilmiş olur. Fakat onun mânâsı yine Hakktır.

Bütün mesele de görülenin aczini, doğup, yaşayıp öleceğini bilmek, görünmeyenin de sonsuz bir kudrete ve saltanata sâhip olduğunu anlamak, idrâk etmek lâzımdır.

Kur'ân-ı Kerim'de en baştaki Elif Lâm Mîm Sûresi'nde insanların gayba imân etmeleri tavsiye ediliyor.

Muhterem kardeşlerim! İşte gayb dediğimiz de gözlerin gördükleri varlıkları, yaradan kuvvet ki o da Hazreti ALLAH'ındır. Bu ilmi bizlere hediye eden de âlemlere rahmet olarak gönderilen Hazreti MUHAMMED aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz hazretleridir. Sûrette ve mânâda, evvelde ve âhırda, içte ve dışta, her şey O'nundur. Gözünün görmediğini inkâr edenlerden olma sen. Bu sırları lâyıkiyle idrâk, Efendimizin zamanına kadar kimseye nâsib olmadığı gibi ondan sonrakiler de bu ilâhî idrâke ancak O'nun yolundan yürüyerek varabilmişlerdir. Kendileri âlemlerin Efendisidir. Kâinât O'nunla iftihar eder. Cenâb-ı ALLAH Kadiri Mutlak'tır. Efendimize habibim dediği gibi O'nun dostları da «Habibim» hitâbı celiline nâil olabilirler.

Efendimiz âlemlere rahmettir. İlim nûrudur. Bu idrâke erişmek ululuğuna erdirilenler de, kendini ve âlemin hakikatini anlayınca herkese rahmet ve şefkatten geri kalamazlar. Olanca kuvvetini bu yola sarf ederek veyahut niyâz kapısında boyun bükerek sabahın seherinde bir müddet için göz pınarlarını kaynatmak lâzımdır ki bu en yüksek mertebeye ulaşılabilsin.

(Elhamd) Sûresinde de bahsedilen sıratı müstakim, insan sûretinden yine gönüldeki Hakkın nûruna giden yoldur. Sağa sola sapanlara yol uzar. Ömür de müsaade etmezse hayvan gelir, havyan gider.

Ah kardeşler!

Sizlere nasıl anlatayım ki bu âlem, aşk âlemidir. Meydanda bir âşık, bir de mâşûk vardır. İki varlık bir arada olamadığına göre (pervânenin ateşte kaybolduğu gibi) âşık da mâşûkunda kaybolmasını, fenâ bulmasını bilmelidir ki O'nu bulmuş olsun. Bir an için de olsa mâşûk cübbesini giymiş sayılır.

Mahvü fenâ makamında bir âşık da «Cübbemin altında ALLAH var» diye bir söz söylemiştir. Celle şânühü cübbenin dışında O yok mu? diye bir sual hatıra gelebilir. Geliniz o suali biz sormayalım. Yalnız söz söylemek bir hünerdir ki her tarafı düşünmek lâzımdır. Dikenli yollarda korunarak yürümeğe benzer. Tek taraflı sözler tenkide çok müsâittir.

O zât, Hüve'l Bâtın açısından konuşmuştur. Bakınız âlemlerin rahmeti, Hakkın sevgilisi bu hususta nasıl konuşmuştur. Hiç tenkid edilecek tarafı var mıdır? Bakın, «Hüve'levvel, Hüve'lâhir, Hüve'zzâhir, Hüve'lbâtın».

İşte bakın en doğru söz! Bunun üzerine söz yok. Cenâb-ı ALLAH'ın, altı cihetin hem içinde hem dışında olan sonsuzluğunu anlatıverdi. Kendisi için de «Fakirlikle iftihar ederim, insanların efendisi, onlara hizmet edendir» buyuruyor.

Ona selât ve selâm olsun. Rahmet ve şefâat de O'nun âline, eshâbına, etbâına olsun. Mısrî Hazretleri'nin (Zât-ı ilme Mustafa esmâya âdemdir emin/İkisinden zâhir olmuştur ulûmı enbiyâ) sözü ne derin mânâlı bir sözdür.



Kâşânei muhabbeti yıktı tegâfülün

İsbât ettim kendimi yetmez mi tecâhülün

Bâki midir sandın sen kudret ile şevketin?

Zevkü sefâhetlerle en son esfel sâfilin

Nerden dönsen kârındır, gel yüzün bize dön

Bir gün tecelli eder sende de ilmü ledün

Bir ahbâbınızı ziyârete gidiyorsunuz. Eli boş gitmek ayıp, bir iki kilo meyva alıp götürdünüz. Onları yalnız arkadaşınız yiyecek değil ya, karısı, çocukları, anası, babası ve daha kim varsa arkadaşınızın sayesinde sebeplenirler.

İşte Cenâb-ı ALLAH da, habibi olan Hazreti MUHAMMED aleyhisselâmın zuhûru için bu âlemleri yarattı, biz de onun sâyesinde bu nimetlerden nimetleniyoruz.

Bazen coşkun yazarlar naklen, taştan topraktan yapılmış olan Kâbe'ye Tanrı'nın hiç girmediğini yazmaktadırlar. Bu söz gönlün ulviyetini belirtmek için söylenmekte ise de bu tarzda konuşmak hatalıdır. Hatalı sözlerin cezâsını Hâkîmi Mutlak hazretleri verir. Hem de insandan baş isterler. Epey misâlleri vardır; burada hakem hey'etine lüzum görülmez.

Kundaktaki çocuklara balık yağı içirilmez, çikolata verilmez. Hazreti Şems'in de şarap ve mahbub imtihanları da belki birer rivâyettir. Acemler her şeyin ifratına kaçarlar. Âdetleridir. Hazreti Ali'ye izafe edilen dev ve cenk hikâyeleri de bu kabildendir. Maksadımız onları küçümsemek değil, gülünç olmaktan kurtarmak ve ufak akılları bir çıkmaza sokmamaktır.

Bir defa Cenâb-ı ALLAH herşeyi yaratmağa, yapmağa muktedirdir. Onun kuvveti dilediği kurallardan da tezâhür edebilir. Onsuz bir yer yoktur. Kur'ân-ı Kerim'de de işâreti veçhiyle semâvât ve arzın nûrudur. Kâbe'ye girmemiş imiş, böyle söz olur mu? Cenâb-ı ALLAH yürüyen bir varlık değildir ki bulunmadığı yer olsun. Vahdeti vücûd sırrına vâkıf olanlar bu sûretle konuşmazlar. Konuştukları anda gönül sıkıntısından kurtulamazlar. Bundan evvelki kitabımızda da anlattığımız veçhiyle (ALLAH) ismi şerifi sonsuz ve muktedir, tek varlığın zâtının ismidir. Târifini yapmağa kalkarsak (ismü'zzât müstecmiu bicemîu'ssıfattır), (esmâi mütekabile ve sıfatı mütezâdde cem'inin ehadiyetidir) İzahını arabca bilenlerden sormanızı rica ederim.

Ey Cenâb-ı Hakk'a âşık, ciğerleri derd-i aşk ile yanık yanık olan sevgili kardeşler! Rabbimizi, mahbubı ezeliyi medh etmek, ta'zîm ve tekrîm eylemek için söze başlarsanız «Ben o kadar mıyım? Saydığın sıfatlardan başka sıfatlarım yok mudur?» diye darılır. Daha sayarsınız. Hatırınıza başka bir şey gelmez. «Bak şu sıfatlarımı unuttun» der.

Mahcûb olup susarsanız, «Ne susuyorsun, konuşsana. Bilmediğini zaten sana bildirmediğim için söyleyemezsin. Bildiklerini söylesene, bilmeyenlere yol göstersene, tanımayanlara beni tanıtsana. Benden korkanlara beni sevdirsene...» diye takaza eden bir tek sevgilimizin ne sıfatlarına, ne işlerine, ne eserlerine son yoktur. Saltanatı da sonsuzdur. Lütuf ve keremi de sonsuzdur. Her işi adilâne ve hâkimânedir. Çocukluk, cahillik, gafillik, bigânelik hallerinde olanları büyükler, akıllılar, âlimler, alâkalılarla terbiye eden bir Rabbü'l Erbab'dır. İşte aşk ve muhabbet kapısının ve köşkünün tek sâhibi, tek yaradıcısı ve cihânın bir tek sevgilisi böyle bir zâttır.

İsmi Azîmüşşândır. Onun da sevgilisi Hazreti MUHAMMED aleyhisselâmdır. Ve onun arkasından, onun izinden gelenlerdir. Sonsuz selâmlar hepsine.

Aşksız olma ki ölü kalmayasın. Aşkla öl ki dirilikten ayrılmayasın.

Dosta bela yakışır. Öd ağacına ateş, pervaneye alev yakıştığı gibi.

Ah sevgili kardeşlerim. Hazreti ALLAH'ın, cemâl ve celâl sıfatları vardır. Güneşin de nûru ve ateşi vardır. İnsanın da âşıklık ve mâşûkluk hali vardır. Nâz ve niyâz zamanı vardır. İşte bunlar hattâ müsbet menfi iki kutub arasındaki bütün sıfatlar hep bir tek varlığın, ALLAH'ın sıfatlarıdır. Bütün bu haller aynı zamanda insanın sıfatlarıdır. Çünkü insanın dışı halk, içi Hakk iledir. Mevlâmızın insana bahşettiği bu idrâk mertebesi alâkasızlıkla elde edilmez.

Bu hal öyle nazik bir konudur ki yanlış ve anlaşılması güç bir söz söylemekten korkuyorum. (Hazreti ALLAH kendi aşkını, ilmini herkese vermemiştir) desem, O'nu hasis tanıtmış olurum.

(Vermiştir) desem (Bu zıt ve gaflet hareketleri nedir?) diyeceksiniz. Bir babanın ve ananın bütün çocuklarına aynı lütuflarda bulunmalarına mukabil, çocukların çalışması, hal ve hareketleri, sevme ve sevilme kabiliyetleri aynı değildir diyerek tatlıya bağlayalım.

Ânâsır dediğimiz su, ateş, hava, toprak itidal ile güneşin, yıldızların ve mevsimlerin terbiyesiyle uzviyet teşekkül ediyor. Bunların ölüp dirilme ve çoğalmalariyle hal lisanlarında LAİLÂHE İLLELLAH zikrini hissedebiliriz.

Rabbimizin emri diye izah edilen ruh nasıl bir keyfiyettir ki âlemi yaşatır? Herhangi bir vücûdla alâkasını kesince öldürür.

Bir de tekâmül nazariyesini takip ederek insan sınıfına geldikten sonra vücûddan başka bir de idrâkin kemâle erme keyfiyeti vardır ki o zaman Kur'ân-ı Kerim'de Cenâb-ı Mevlâ «Âdem'e ben ruhumdan nefh ettim, üfledim» buyuruyor.

İşte Hakkı idrâk eden bir ruh ve nefha her insanda yoktur. Hazreti ALLAH'ın insana âşık olmasına mukabil insanın da O'na karşı duyduğu ilâhî aşk kâmil insanlarda bulunur.

Yüksek idrâk nefhası bulunmayan duygusuz kalmış kimseler daha aşağı mertebelerdeki sevgililerin peşinden koşarlar. İşte Hazreti Peygamberimiz bu idrâk yolunu bize gösteriyor. Görmek istemiyoruz, anlatıyor. Kulak tıkayıp işitmek istemiyoruz. «Benim gibi olun da Cenâb-ı Hakk size de habibim desin» diyor. Adam sen de! Hayvan geldim hayvan gideceğim diye ısrar edenler bulunuyor.

İşte bütün bu farklar lâ ile illa arasındaki anlayış derecelerindedir. Bilerek ve bilmeyerek her nefeste tekrar ettiğimiz bu Kelimei Tevhid'i gönlümüzün derinliklerine kadar sindiremiyoruz vesselâm.

Şu halde «Size damarlarınızdan yakınım» diyen Hazreti ALLAH yalan söylemiyor. Çünkü kıpırdamağa başladığımız zaman O'nun varlığının bizimle olduğunu anlıyoruz. Onun için «ALLAH'dan başka kimse yoktur,0 Bir'dir» dersek, kendi ruhumuzu tasdik etmiş oluruz. Bundan da âlemin başlı başına bir rûh ve nûr âlemi olduğu meydana çıkar.

Vücûd kesâfeti de o rûh deryâsının muhtelif renk ve şekildeki libâsıdır. Nasrettin Hocamızın «kâfir soğan, kat kat urba giyerest» demesi de bu vahdeti, birliği meydana koymaktadır.

Bütün varlıklardan birer birer elbiselerini çıkarınız, en son et ve kemikden ibâret cesedlerinizi de toprağa gömerek ruhları tecrid ediniz. Kendinizin rûh deryâsından bir katre olduğunuzu idrâk edersiniz. Cesedimizin atomlarında erkekli dişili hayat bulunduğunu görmek bugün için kabildir.

İşte kelimelerimizle târif edilemeyen büyük ALLAH'ın azametini, sıfâtını, kudretini gören gözlerin sahiplerine de «kendisini bilen Rabbini bilir» diye bütün ilmin insan ruhunda olduğunu anlatmak istemişlerdir.

İnsan gönlü de bütün ruhları ve cesetleri içine alabilecek bir kabiliyettedir. Gönülden her şeyi çıkarırsanız, Hakkın aynası, vuslat ve saltanat mahalli, kendini gören ve gösteren bir nûr âlemi olduğunu idrâk edebilirsiniz. Hakkın sevgilisi Hazreti MUHAMMED de bir insandır. Ama böyle bir insan ki bir tarafı Hakka, diğer tarafı halka bakan bir insan. İslâmiyet de böyle bir din ki bizlere bunu öğretmek istiyor. Efendimiz «Siz de benim gibi habib olabilirsiniz» diyor. Gönül temizliğinin yanında sûret temizliği, gönül ve mânâ ilminin yanında sûret ilmi çok yavan kalır.

Sonsuz bir zevk olan, müşâhedeye ve birliğe dayanan mânâ ilmi elbette tercihe lâyıktır. Ne çare ki bir tek buğday tânesi gözümüzün bebeğinde beliriyor. Sonra benliğimizi istilâ ediyor. Hakkı görmemize mâni oluyor. O'ndan bize sevgi ve aşk erişmesine mâni oluyor. Bizde ne hassa, ne fevkalâdelik var ki O'nu sevmeğe yeltenelim? Mesele, O'nun sevgisine olan gaflet ve alâkasızlık derecemizdedir.

Gönlüm istiyor ki sevgiliyi birer birer herkesin gözünün önünde olduğunu isbat edeyim. Mânâ incilerini herkesin önüne oyuncak gibi sereyim. Ben açıkladıkça O saklanıyor. İncilere kıymet verecek, bâhâ biçecek sarraf bulunmuyor. «Ben O muyum?» diyor. Öyle bir söz söyleyeyim ki, tamamiyle örteyim, sevgilimin saçının telini bile göstermiyeyim diyorum. Heyhat, o kadar âşikâr ki âyân beyân ki, âdeta beni tekzîb ederek «Ben O değil miyim?» diyor.

İşte kardeşler, ablalar, analar, babalar… Öz olarak yazılarımı, fikirlerimi incelemeğe veya tüm olarak bir değer vermeğe kalkışırsanız, size peşin olarak söyleyeyim ki hiç yorulmayın çünkü hep bildiğiniz hakikati söylüyorum.

(Lâ ilâhe illâllâh, Muhammeder Resûlullah) birlik cümlesini tekrar ediyorum. Kimlerle? Su, Toprak, Hava, Ateş, Mâden, Nebat, Hayvan, bütün yıldızlar ve tabiat kanunlariyle, nizamlariyle hep aynı cümleyi tekrar ediyoruz.

İç âleminiz aydınlık, iç âlemimizdeki gözleriniz açık, kulaklarınız delik olsun sevgili akrabalarım. Sûretteki vuslatı gönül âlemine tatbik ederseniz çok şeyler kazanırsınız. Bu gurbet âleminde aynı dertle malûl olduğumuz için akraba sayılabiliriz. Hattâ bu vuslat âleminde aynı sevgi ile müşerref olduğumuz için yine akraba sayılabiliriz. Yalnız bazılarımız öze yakışan sevgiyi sûrette arıyorlar o kadar. Bu yazılarımda beşeriyeti İslâmiyet'e, islâmları câmiye, câmiye girenleri de gönül âlemine çağıran bir ezân-ı MUHAMMEDİ nağmesi de vardır. Hem de tamamiyle hurâfelerden kurtulmuş son asır idrâkine uygun olarak hakîmâne bir dâvete işâret olarak da telâkki edebilirsiniz. İslâmların tevhid cümlesi olan (ALLAH'dan başka diğer bir yaradan yoktur) mukabili (Lâ ilâhe illâllâh) ölüm döşeğinde tam bir ifadesini bulmaktadır.

Hayatta bulunduğumuz zaman gâibi inkâr ederek lâ, hazırı tasdik ederek illâ diyorduk. Ölüm döşeğinde ise, yaşadığımız hayatı ve kendimizi inkâr, görülmeyen âlemi tasdik ederek illâ diyoruz. Çünkü o zaman iç âlemimizin, basiret gözümüzün açılmasiyle bütün hakikati anlamış oluyoruz.

Fakat hayatta iken hakikat şehrine girebilen sofiler, ârifler, kâmiller için inkâra delâlet eden lâ kelimesinin yeri yoktur. Hep illâllâh vardır. İnkâr edecek varlık göremezler dünyâda bizler yokken de O vardır. O'nun için yokluk tasavvur edilemez.

Ey Tanrı'nın sûrete bağlanmış nûru! Bizi ve hattâ kendini yanlış anlama! Biz insanlar pisliğe konan sinekler, etlere konan kargalar olmamalıyız. Vücûd kesâfetinden kurtularak gönül semasında sonsuzluğa uçmayı öğren, birkaç zaman yan. Sonra nûr olacaksın, birkaç zaman ağla, sonra çok güleceksin. Birkaç zaman bekle, tâ ki kırmızı ve kara kan süt olsun. Birkaç zaman inle ve sözlerimi iyi dinle ki bütün iniltileri işiten olacaksın ve onlara rahmet, şefaat serpeceksin. Kendini bil ki Rabbini bilmiş olasın.

Ey üşüyen, terleyen, acıkan, hastalanan, ihtirâsı peşinde koşan! Toprak kafesten kurtulmasını bil. Bugün için zindandasın. Uyumuşsun ne olacak, uyanmışsın ne olacak? Yine her tarafın taş duvar değil mi, yine bu tabiat âleminin mahpusu değil misin?

Hürriyetine kavuş ki uyanıklığının nimetlerinden istifade edesin. Gönül âlemindeki sırları birer birer çözmesini bil. Oranın hususi lisanını öğren ki tılsım bozulsun. Her zerreden sana «Yâ Hû» diyen bir ağız belirsin, nihayet gönlünden de «Beni nerelerde arıyorsun? Ben buradayım» diyen bir ses duyabilesin. Birkaç zaman için gönül küpünü temizle, her şeyi çıkar at! Sonra musluğunu kapa. Üstten, gönül semâsından yağan yağmurların damlalariyle bir gün küpün dolar. O zaman emir alırsan musluğunu aç, alan alsın, kan kokan tarafa dönüp koklama! Cân kokusu olan tarafa yönel, sonunda bırakmağa mecbur kalacağın şeylerin arkasından koşarak yorulma, zaman sarfetme. İyi bil ki, senden başka her şey cândır. Sen de cânânsın, fakat bundan gafilsin.

Ben bir çakal eriği idim, bir gün uğurlu bir el değdi bana, Arabistan hurması aşısı yaptı. ALLAH'ın izniyle tutuverdim. O hurmayı bırakmadım ve nihâyet hurma oldum.

Erenlerin bir nefesi geldi ben fâkire; âciz ilallah, gâib fillâh, kâdirbillâh, nâzırı cemâlullah, mazharı lütfullah, her

dem fîemânullah, nasrun minallâh, fakir Mehmet Nusret Tura Uşşâki'ye erenler aşı yaptı; şimdi ara sıra kendimi arıyorum. Çünkü onda kaybolduğumu hissediyorum, kendimi bulunca evvelki hâlimi soruyorum.

Ağaçları görüyorsun, kar yağınca her tarafları bembeyaz oluyor. Hemen koskoslanmağa ve övünmeğe başlarlar. Halbuki hakikat güneşi doğunca üzerlerindeki beyaz elbiseler gider. Asıl vücûdları meydana çıkar. Ey kuru gibi gözüken dallar, ağaçlar! Üzülmeyin, kederlenmeyin, nûr saçan güneşimizin sıcaklık dağıtması zamanı yakındır. Bu defa yeşil elbise giyeceksiniz. Meyva vermek sûretiyle murâda ereceksiniz.

Bahar meltemleri Kâbe'den koptu geliyor. Bâtın ismi şerifinin tecellisiyle özünüze çekilen yeşil yapraklarınız, tomurcuk halindeki meyvalarınız olacak, hamlıktan kurtulacak. Siz de bir devre daha idrâk etmiş olacaksınız. Eğer yeşilliğinizin, yapraklarınızın dökülüp kaybolmamasını istiyorsanız size de bir tevhid aşısı yapalım, her dem taze kalınız. Zâhir, bâtın, evvel, ahîr ismi şerifleri, mevkilerini ânı dâim sırrına terk etsinler.

İsrâfil aleyhisselâmın evvelâ sizi sizde öldüren, sonra Hakk ile bâki kılan sûr nefhası işte budur. Burada ölmeden evvel ölmeği öğrenirseniz artık size ölüm yoktur. Dâima hayysınız, bâkisiniz. İşte bugün 1963 senesinin Ocak ayının 27nci pazar günü yâni Ramazanı şerifin birinci günü size hiç kimseden duymadığınız bir sırrı açıklayayım. Ay, değirmi olarak bayraktardaki gibi hilâl şeklinde görülünce Ramazan olur; ay çevresi genişleye genişleye tostoparlak olunca Ramazan'ın on dördü gelmiş olur. On beşi de öyle devam eder. Ve sonra yine küçülmeğe başlar. Bir gece hiç gözükmez gibi olur. Sonraki ayın başladığı gün tekrar çıkar ve büyümeğe başlar. Bu defa bayram olur.

Şimdi her olayı alâkasız karşılamağa alıştığımız için bunda ne var diyeceksiniz; şu var ki, ay nûrunu güneşten alır. Kâmil insan da ilim ve keşif nûrunu Resulullâh Efendimiz'den alır. Daha evvel de arz ettiğimiz gibi namaz, ALLAH'ın azâmeti karşısında kaybolmak yâni mî'râc yapmak imkânını vermek için kullara emir edilmiştir. Bize yükselme yolu gösterilmiştir.

Oruç ise boş mide sahiplerinin ibâdetle gönülleri de temiz olur. Hazreti ALLAH da temiz olmıyan gönüllere tecelli etmiyeceği cihetle misâfire lâyık bir oda temizler gibi ALLAH için de gönlünüzün temiz olması lâzım. Onun için oruç da farzdır. Beşeriyet ve ihtirâs kirlerinden gönülleri temizlemek için namaz, oruç, riyâzet, teşbih… lâzımdır.

Cenâb-ı Hakk sizi kendisine çekmek dilerse en kısa yol, kalbinizi kırar, kırdırır, bir dert verir. Öyle ki amân diye O'na koşmağa mecbur olursunuz, bütün kapılar size kapanır. Bir tek kapı vardır. O da O'nun kapısıdır. İşte nasihatlerimizle uslanmıyanlar, böyle bir tekdire ve cezaya çarptırılırlar. Hakkın (El-Cebbâr) isim ve sıfatı şerifesi harekete geçer. Ayın büyümesi gibi, gönül âleminiz gibi, tedricen gönlünüzdeki herhangi bir insan-ı kâmilden akseden Nûru MUHAMMEDİ de ufalır ve kaybolur.

Fakat siz bir nûru doğurmak için ne yapmak lâzım geldiğini öğrendiniz ya, işte bu kâfidir. Namaz, oruç ve zikirle aynı nûrun tiryâkisi olursunuz. Cehalet, gaflet, beşeriyet karanlıkları sizi tatmin etmez olur. Hakktan ayrılmıştık. Beşeriyet âleminde O’nu aramamız, O’na vâsıl olmamız lâzımdı fakat dünyâ zevkleri, ihtiyaçları, oyuncakları bizi alıkoydu, oyaladı; bu halde göçersek çok yazık! Ömrümüz heder oldu demektir. Bir sevgiliniz var. Onu dâima gönlünüzde bulursunuz. Bazan da O’nun bulunduğu yeri tahayyül ederek siz oraya gidersiniz. Netice itibariyle dâima onunlasınız, biriniz diğerinizi hatırladınız mı temiz bir gönül sâhibi iseniz, siz de onu hatırlarsınız. Avam arasında kulak çınlaması bu sûretle anış olarak telâkki edilir. Bazen sizin anmanız O‘ndandır. Bazen da O’nun anması sizdendir.

Şimdi Cenâb-ı Hakk da bizleri evvelâ sevdi sonra yaratmak sûretiyle zuhûra getirdi. Her an O bizimle beraberdir. Bizim de O sevgiliden dâima haberdar olmamız icâb ederken, dünyâ ikinci derecedeki güzellikleriyle bizi oyalıyor. Gönlümüzü ibtilâ putları doldurmuş. Bizi sevenden, anandan, Yaradan'dan gaflete düşürüyor, ayırıyor.

Bir gün kimsesiz kedilere balık veriyordum. İlk attığım balığı hastalıklı kedinin elinden çekerek, hırlayarak diğer azılı bir kedi aldı. Mahzun kalan kediye daha büyüğünü verdim. Öteki arsızlığiyle kaldı ve zarar etti. Hattâ zayıf olana tekrar saldırdığı zaman da dövdüm onu. Bir de bunların arasına girmeyerek uzaktan istekli nazarlarla bana bakan üçüncü bir kedi vardı. Onun arsız olmadığı, kibar bir terbiye aldığı belli idi. Onun ayağına kadar gittim. En iyi parçayı uzattım karnını doyurdum. Birinci kedi, saldırmasıyla, arsızlığıyla bir iş yaptım ve muvaffak oldum zan etti. Fakat diğerleri daha çok kazandı, yedi.

İşte muhterem kardeşlerim! Ekmek kavgası, hayat mücâdelesi, insanlarda da böyle. Hazreti ALLAH da bizim rızkımızı taksim etmiş, münâsip gördüğü kadar hepimize veriyor. Saldırgan insanların da hırlayan kediden farkı yok, mazluma olan zâlimin zulmünü ALLAH görür.

Kâmil ve akıllı insanlar da rızk dağıtanın huzûruna varınca kemâli edeble, sabırla, istiğnâ yâni tokgözlülükle O'na bakmağı ve gözünü O'ndan ayırmamağı bilmelidir. Bak o zaman O bize neler yapar? Neler verir? O rızık verenin kendisini buluncaya kadar da çalışmak ve aramak lâzımdır. Hayatta sır namına gizli hiçbir şey yoktur. Hepsi söze dökülmüyorsa, anlamak hususunda tam bir feragatle, sonsuz bir gayretle çalışmamışlığımızdandır. Lâzım olan kâinât kitabını gönülde bulup okumayı öğrenmelidir.

Peygamber Efendimize bu âlemden üç şey sevdirilmiş:



  1. Güzel koku yâni kokusuz veya ağır kokulu çiçeklerin yanında bu güzel kokudan, gönlü hemen Yaradan'a akmış. Onun kudreti karşısında kendinden geçmiş. Adetâ sevgilisinin kokusunu o kokuda bulmuş. Öyle ya; aynı su, aynı toprak, aynı güneş ve hava; bu saltanattaki azamet nedir? Nereden topladın, icâd ettin bu güzel kokuyu? Tohumu düşünürseniz, o da iğne topuzu kadar bir şey. Ne keyfiyettir, ne sanattır ki o kuru zerrede dallar, yapraklar, çiçekler, kokular gizlenmiştir. Adetâ zuhûr zamanı gelince burada da «Saltanatımı görmek, kudretimi takdir etmek kabildir ey habibim» diye orada gizlenen ve konuşan bir varlık gözükmektedir.

2- Kadına hayâtın idamesi için yaratmak kabiliyeti verilmiştir. Kadın gözünden de konuşan yine O Rab'dır. Erkeğe bakan kadın, bu bakışın farkında olmasa da. O’nun üzerindeki asıl varlık «Ey habibim, beşeriyette taşkınlıkların itidalden ayrılmaması için sana lâyık bir eş de yarattım. Sana hediyem olsun, hep bu kanaldan devir dâim yolu ile canlı mahlûkları yarattım. Cennet gibi olan bu âlem, ekilip biçilen bu koca arz da senin içindir. Bu kadının son merhalesi senin kalbindir. Hattâ ilk merhalesi de senin kalbindir. Birbirlerinizin vuslatiyle çoğalacaksınız. Kadın da dahil olduğu halde her şey senindir. Fakat sen de Benimsin» diye habibinin rûhunun kendi nefhası olduğunu ifhâm ediyor. Erkek de kadına âşık olur. Kaşından, gözünden, saçından, yürüyüşünden türlü mânâlar çıkararak aşk hâlini lisana getiririz. Halbuki onun özündeki Hakkın nûrunu görmemezlikten gelirsek, ölüm yolcusuna olan bu rağbet nedendir? Hastalanır, zayıflar, çirkinleşir. Halbuki bâki ve ebedî olan özümüzde ve karşımızda dururken, fâni vücûdlarda ne ararız bilmem. Bu uğurda hırsızlık yapmaktan, cinâyet işlemekten, gece gündüz çalışmaktan çekinmeyiz, yorulmak bilmeyiz.

3- Gözümüzün nûru namaz. Başımız daralınca, Yaradan'ın cemâlini görebilmek için veya ondan bir şey isteyebilmek için namaza kalkmalıdır. Namaz mü'minin mî’râcıdır. Gönlünüz ancak bu ibâdetle teselli ve huzûr bulur. Duâlar da bir istekte bulunmak için namaz şarttır. Âşık olanlar, namazda Hakkın huzûrunu yakaladıktan sonra bir şey istemekten utanırlar.

Yolunda ve eşref saatinde olmayan ricalar kabul edilmez. Kendinizi Rabbınıza sevdirirseniz olmasını istediğiniz şey hatırınıza geldiği anda olur. Sizin namaza kalkmanız iyi bilin ki sizi huzurunda görmek isteyen O Azimüşşân olan Rabbimizin emri ve dileğidir. Siz de o dâvete uyunuz ki muhakkak gelecek bir lütfu vardır. Gönlünüzde bir aşk ve muhabbet mi belirdi, biliniz ki o, Rab'dan gelmiştir. Bu tecelliler oradan gelmektedir. Halinize şükredin ve sevinin. İşte Efendimize sevdirilen şeylerden, Hakka yol olduğu gibi her gönülden de O'na gizli bir yol vardır.

Ne yapın yapın o yolun yolcusu olun veya o yolun yolcularını izleyin. Korkmayın. O yolda bir azman için toprak olun, üzerinize basılsın da geçilsin.

Onun üzerinize basmasını minnet bilin çünkü orada hayat vardır. Bazen «Atının bastığı yerde ot bitmez» derler. Onlar nâsın Rabbidir. Melikidir. İlâhıdır. Onlardan kaçınmak lâzımdır. İstiâze lâzımdır. Herhangi bir kimse ile konuşurken onun sözlerine dikkat edin. Hangi baştan geliyor. O sözlerde menfaat, ibtilâ, ihtiras, mâsivâ kokusu yoksa o sözün menbâı, yüce Tanrı'nın tâ kendisidir. O söze korkmadan Kur'ân-ı Kerim de diyebilirsiniz. Çünkü arapça söylenen kitabımızın hudutları dahilinde Türkçesidir. O sözler hikmet doludur. Ya Tanrı'yı yüceler ve O’nun mükâfatından, gazabından bahseder veya ibretler, hikâyeler yolu ile aşkından, sevgisinden, kudretinden, kuvvetinden bahseder. Bu sözler çam ağaçları gibidir; dâimâ yeşilliğini, terâvetini muhafaza ederler, diğer ağaçlar gibi kurumak ve yaprak dökmek gibi tahavvülleri yoktur.

Aşk mı istiyorsunuz? Her şey gibi o da sizin gönlünüzde var. Yalnız diğer lüzumsuz putları kırmak lâzım. Esâsen siz Yaradan'ın mâşûkusunuz. Fakat birkaç zaman âşık olmak, yanmak yakılmak lâzımdır. Bu da yalnız başına olmaz. Bu ilmin de ordünaryüs profesörleri vardır. Yanlış kapı çalmayın. Dikkat edin. Kaybettiğiniz ömür hazinesi bir daha ele geçecek değildir. Her gün dünyâ kadar kazanç temin etseniz yine zarardasınız. Çünkü giden o ise avdet etmez. Arayan elbette bulur. ALLAH'ı da, şeytanı da.

Öyle insan vardır ki âlemin gözbebeği gibidir. O, Rabbında kaybolmasını bilmiştir, öğrenmiştir. O yolda her şeyini fedâ etmiştir. Rabbi da ona mükâfat olarak kendi sıfatlarından birini veya birkaçını hediye etmiştir. O da verir, hasis değildir. Yalnız, alabilecek kabiliyette olmalı, birkaç zaman O'nun aşk potasında erimeli. O zaman herşeyin Mâşûk olduğunu öğrenirsiniz. Âşıklığın da sizde inleyen bir gayret ve benlik perdesi olduğunu anlayacaksınız. Âşıkların kârı inlemektir, ağlamaktır, sevgilisinin güzelliğini, temiz huylarını övmektir. Netekim sevdiği ve saydığı bir kimseyi öven insanların hemen yüzde doksanı «şöyle cömertti, böyle âlicenâbdı, fukara babasıydı...» derler ve medhede ede ağlayanlar da olur. Çocuklar ve kadınlar ufak üzüntülerden bile müteessir olup ağlarlar. Erkekler daha büyük kayıplar karşısında ağlarlar.

Aşırı sevinç dolayısıyla ağlayanlar da vardır ki biraz sonra gülerler. Fakat bir de âşıkların, sevgililerin ağlamaları vardır ki, onların yaşları Rabbimizin yanında altından kıymetlidir. Meselâ «Benim Nusret kulum niçin ağlıyor?”» der ve bütün lütûflarını ona verir ve geçmişteki, gelecekteki bütün günahlarını bağışlar. Bir gün bir gazetenin tefrikasını kestim, saklamak için dosyama koydum, kalan ksımları attım.

Malûm bir gazete alırız, başından sonuna kadar okumayız. Siyâsiler, sporcular, romancılar, satış ilânları, ölüm doğum, pehlivan hikâyeleri, dinî mevzular. Herkes evvelâ biz göz gezdirir. Halbuki gazeteyi almaktan maksadı bir polis meselesi idi veya tayyare piyangosu numaralarını öğrenmekti, onu âdetâ süze süze içe içe okur. Gazeteler okunduktan sonra paket yapılır, yakılır, atılır. Artık onun vazifesi bitmiştir.

O sakladığım parça ile arkasındaki yazılar da dosyada saklanır onlar atılmaz, yakılmaz, bir müddet daha yaşarlar. İşte Hazreti ALLAH’ın sevgili kulları da böyledir. Hakkın dosyası ve mahfazası içindedir. Bir tarafındaki yazılar şerefine arkasındaki yazılar ve resimler veya onlar da o meyanda dosyaya girer. Onlar, sevgili kullarının âile efradı ve arkadaşları, komşuları gibidir. Nisbeten o sayede muhafaza edilir, hörmet görürler. Geçinip giderler. O sevgili şerefine ona rahmet melekleri gelir. Yâni Hakkın muhabbeti ve sohbeti, sırlı sözleri o sevgilinin muhitinde olanları da nûrlandırır, rahmete boğar demektir.

Buradaki ilim ve irfan zevkinden şu kimseler bir miktar nasiblerini alırlar ki can gözünü, hakikat kulağını açarak maddî hiçbir şeye iltifat etmezler. Fakat bu olmak demek değildir. Hikâyelerden çocuklar ve çocuk tabiatında olanlar zevk alır. Merd olan vak'aların içine girer. Mücâmea hakkında ufak bir çocuğa bahis açarsanız, hem çocuk birşey anlamış olmaz, hem de size deli ve sapık derler. Çocuk bulûğa erdi mi tatlı tatlı dinler. Daha sonra harekete geçer, evlenmek için zâti kudretinden başka ne lâzımdır. Hediyeler, düğün masrafı, ev veya eşya masrafları... gibi binlerce liranın kazanılarak sarf olması icâb etmektedir.

Hiç hatırınıza gelmiyor mu ki, melekler ve vücûd kaydından kurtulan ruhlar ne yaparlar? O zamandan kıyâmet gününe kadar beraber düşünelim. O insanın hayatı hangi âlemde ve nasıl geçiyorsa, son nefesini de öyle verirse, ruhu da o âlemden ayrılmaz.

Kötülerin o âlemdeki vazifeleri de süflilik, miskinlik ve hayvanî sıfatlardan hangisine meyilli kalmışsa onlarla haşır ve neşir olmaktadırlar. İyi ve pek iyi ruhlar da (kendi hassaları olmak itibâriyle) anıldıkları sohbet meclisinde bulundukları gibi bir âşıkın, tam mânâsıyla namaz kılmasını bilen bir sevgilinin arkasında saf saf durup namaz kılarlar. Güzel sesli hâfızların etrafında halka olup Kur'ân-ı Kerim dinlerler. Mevlevilerin ve diğer târikatların zikir, tesbih ve semâları etrafında cûş ve hûrûşa gelirler. Bu bakımdandır ki cân ve gönülden Resûlullah Efendimizi mi zikrediyorsunuz? Onun huzurundasınız, namaz mı kılıyorsunuz? Ruhunuz kâinâtı temsil eden şu unsurî vücûdunuzdan kurtulmuştur. Arşın üstünde, bir nûr denizinin ortasında taşlıktan bitki, bitkilikten hayvan, hayvanlıktan insan, insanlıktan gözbebeği gibi bir nûr âleminde tek Yaradanımızı tekbir, tahmid, tâzim ederek kendinizden geçebilirsiniz bile. Çükü nûr âleminde beşerin beşerliği kalmaz.

Cenâb-ı ALLAH'ı çok mu zikrederdiniz? O zâten dâvet etsen de, etmesen de bizimle beraber. Yalnız ikilikten hazzetmez, memnun olmaz. O'nun hûzûrunda kendinizi unutmak lâzım. Tâ ki sizin zikrinizle O kendini zikretmiş olsun. İşte o zaman bu âlemde geçen ömrünüz heder olmamıştır. «Âşıklar ölmez, mâşûk ile beraberdirler, ebedî hayata kavuşmuşlardır» sözleri sizin için söylenmiştir.

İnsan vücûdu doğar, büyür, tahsilini bitirir, hayat mücâdelesine başlar. Onun para kazanması tam mânâsıyla kemâle erdiğini müjdelemektir. Bu defa maddî aşk ile de vücûd kemâlâtının zirvesine çıkmış olur. Ruhun kemâlâtı da şöyledir: Mekteplerde okur, dinin emirlerini anadan, babadan, kitaplardan öğrenir, aldığı bu dersleri fikrinde heceler ve yavaş yavaş hazmeder. İbâdet arzusunu hisseder. İslâmlığın beş esas şartını yerine getirmeğe fâsılasız devam etmek lâzımdır. Bir gün bu ibâdet yoruculuktan çıkar. Âlemleri yaradan ALLAH'a ve emirlerine aşk ile sarılır. İşte bu ibâdetlerin aşka intikal devresinde kendisine, hedefe, maksada ulaştırabilecek bir hoca araması da elzemdir. Bu ilimdir ki sâhibi Çin'de bile olsa gidip aramak lâzımdır, buyuruluyor.

İşte ibâdetin sonu tekâmül çevresi de kudsî aşktır. Tanrısal sevgidir. Topraktan yaradılan vücûdun kemâli, aşk âlemi, evlenmek iledir. Buna vuslatı bedeniye, aşkı şehvâni, hormon aşkı diyorlar.

Hakkın nefhası olan ruhun, özbenliğin de kemâli ibâdetten sonra aşkı ilâhi, platonik sevgidir ki, bunun sonu da âşıkların vuslat dedikleri Hakkın zâtında yok olmak gelir. Pervânenin ateşte yok olmayı kabul etmesi gibi.

Zamanımızda üstün insan diye ecnebilerden nümuneler gösteriyorlar, kitap dolusu yazılar tercüme ediyorlar. Eğer aranılan bu vasıflar ise bunlar, İslâm dininde, İslâm büyüklerinde mevcûttur. Bu selâmet yolu Peygamberimiz kanalından geçen Hakk yoludur.

Fahr-i Âlem Efendimiz de «Ben ilim şehriyim, Ali onun kapısıdır» buyuruyorlar, yâni «Ben kemâle ermiş bir aklım. Akıl başta bulunur, ilim de müşâhede yoluyla olmalıdır. Bunun uzvu da gözdür» demek istiyorlar. Bundan şu mânâ çıkıyor ki hepsinin üstünde olan gönül âleminin de ALLAH'a mahsus olduğu anlaşılır. İşte Kur'ân-ı Kerim'deki sırlardan, gizli hakikatlerden birisi de budur.

«Marace'l-bahreyni yeltekıyân, beynehümâ berzehun lâ yebgiyân»

İki deniz öyle birleşiyorlar ki aralarında aşılmaz bir berzâh vardır, demenin çeşitli misâllerini size anlatayım:


  1. İyilerle fenâlar arasındaki berzâh (Hattâ karı koca arasında dahi olsa) vardır. Biri içki ile kumar ile vakit geçirirken, diğeri namazında ve orucunda bulunur.

  2. Akdeniz, Karadeniz, Marmara Denizi diye ayrılan denizlerin birleştiği yerde bir çizgi hayâl edersiniz. Hakikatte bir tek deniz vardır. Fakat isimleri ayrıdır. İşte Zât denizi ile muhtelif renk ve şekiller de böyledir. Aynı ruhu taşırlar, hareketler birbirlerine zıttır. Aynı şekilde insandırlar. Kimi İslâm, kimi Hıristiyan'dır.

  3. Veliler ve peygamberler de aramızda bulunurlar. Yerler, içerler, çiftleşirler fakat Tanrı ile olan irtibatları diğerlerinde yoktur.

  4. Vücûdumuzda ruh denilen bir Hakk nefhası ile nefis denilen tabiata çekici kuvvet aynı vücûdda beraberlerdir. Fakat aralarında müthiş geçimsizlik vardır.

  5. Vücûdumuzda bir gönül âlemi vardır, sonsuzdur. Oraya herkes giremez, bir de vücûdlarımız vardır ki gönül denizinin sahilinde hareket ederler.

  6. Denizde bir sandal var; altı su, üstü hava, birbirlerine zıd iki varlık.

7- Bir tarafta Hakkın vücûdu, diğer tarafta da benlik iddiasında olan mahlûkat.

Bir gece âlim bir insan rüyâsında Resulullâh Efendimizi görüyor. Tanıdıkları hakkında birer birer malûmat soruyor. Falanca zât nasıldır yâ Resulallâh? Filânca zâtı nasıl tanırsınız yâ Nebiyyullah?... diye. Peygamber Efendimiz de cevap veriyorlar. İsmini unuttuğum bir zât için de cevap isteyince «O Cenâb-ı Hakka bensiz gitmek istedi, benim yolumdan geçmedi. Ayağı kaydı, cehenneme düştü» buyurmuşlardır.

İşte garb âleminin filozofları, âlimleri, mütefekkirleri ne kadar üstün adam olurlarsa olsunlar, İslâmlık yolundan yürümemişlerse yolculuklarının sonu hüsrandır. Papazlar, Aristolar, Sokratlar hep böyledir.

Hakka giden yolun Hazreti MUHAMMED'e uğramadan kutsal olmasına imkân ve ihtimal yoktur. Onun için çok doğru bir söz vardır «İlim, Hakkı bilmektir, bundan gayrisi kuru emektir» Üstün insan için nümune arıyorsanız Fransızlarda, İngilizlerde aramayın; mânâ ve sonsuz ilim itibariyle Hazreti MUHAMMED gelmiş ve gelecek insanların üstündedir. Çünkü Rab Teâlâ Hazretleri âlemleri O'nun şerefine yaratmıştır.

Dinsizlikte üstün adamlar Rusya’da yetişir. Bu zamanda en zengin hükûmetin başkanı Kennedy de üstün adamdır. Harbci, kurucu kurnaz, şanlı, en yakın tarihteki üstün adam Atatürk’tür.

Şimdi size biraz daha namazdan bahsedeyim. Peygamberimiz Efendimize dünyâ âleminde sevdirilen üç maddenin sonuncusu «Gözümün nûru namazdır» buyurmuşlardı. Kılınan namazları bir sıralayalım. Bakınız hangisi en makbuldür.



  1. Usulünde abdest alındığını, bu sûretle iç ve dış âzalarımızın da temiz olduğunu farz edelim. ALLAHu ekber derdemez hatırımıza birçok hayâller dolacaktır, düşünceler dolacaktır. Kimimiz bunlarla uğraşırken, ağzımız da âyetleri okur, namazı kıldık ve kendimizi borçtan kurtardık sayarız. Halbuki gönlümüzde Hakktan ve O'nun sevgisinden başka ne varsa ona mâsivâ derler, put derler. Hakk ile aramıza putlar girmiştir. İsmimiz İslâm olmakla beraber puta tapmışızdır. Ona ibâdet etmişizdir. Hattâ günaha girmişizdir. Vazifesini yapmış bir mü'min rolü oynamamız da ikinci falsodur. Birisi bize putperest dese kızarız, halbuki hakikat budur. Cenâb-ı ALLAH bu namazı yüzümüze çarpar ve bu namazın sonunda duâlarımızın zıddını verir. Put yalnız tahtadan yapılmış haç değildir. Hakktan başka sevilen her şey puttur. Şimdi hesap ediniz. Hangimiz lâyıkiyle namaz kılmış sayılıyorz?

2- Namaza dururuz, fakat hep nefsimizle, putlarla mücadele ederek namazı bitiririz. Bu iyidir... Nefisle mücadeleyi ölünceye kadar yapmak mecburiyetindeyiz. Tedricen gönlümüzü temizleyebilmek imkânı hasıl olur inşallah.

3- En makbul namaz Hazreti ALLAH'ı görür gibi kılınan namazdır. Size bunun da kolayını öğreteyim. «Doktor kimdir? Başından hastalık geçendir» derler. O mühim ve o kadar da güç mesele ile ben de yıllarca uğraştım. Cenâb-ı Hakkı nasıl tahayyül etmeli ki, O'nun karşısında olasınız. Bu bahis çok kimsenin bilmediği, hattâ bilenlerin de söyleyemedikleri bir bahisdir. Bugün şefkatim galebe çaldı. Bu mübarek Ramazan gününde idrâkinize Hakkın rahmetini serpiştireyim de bana duâ ediniz.

Kardeşlerim! Âlemlerin Efendisi olan Peygamberimizin bir sözü vardır: «Semânın herhangi bir yerinden arza bir ip uzatılsa, muhakkak ki Rabbimin üzerine iner.» Bir de velilerin sözleri vardır «Sen çık aradan, kalsın Yaradan» diyerek gönül temizliğini murâd ederler. İşte o zaman, yâni bu sözlerin çok derin mânâlarını düşünerek Mekkei Mükerreme'de namazınızı kılabilirsiniz. Bunun için sağ, sol, ön, arka, üst, alt kapılarını kilitlersiniz, gönlünüzün içini boşalttıktan sonra başka bir varlık sokmazsınız. Rabbin tecellîsi gönüledir. Aynası gönüldür. Tahtını oraya kurmuştur. Bütün vücûdunuzu gönül yapabilirsiniz, bu koca kâinatı bir nûr âlemi farz edebilirsiniz. İşte bu koca âlemde âşık olarak fâni olabilirsiniz. Hazreti Mâşûk'u yapayalnız bırakabilirsiniz.


  1. Bir namaz daha vardır ki ona herkes muvaffak olamaz. Hakk vergisidir. Bu Hakk vergisine mazhar olabilmek için bile en aşağı kırk sene lâzımdır. Çileli bir ömür süreceksiniz. Bu âlemde hiçbir şeye lüzumundan fazla kıymet vermeyeceksiniz. O zaman kâinâtı gönülden çıkararak değil, hiçbir şey bırakmamak şartiyle hepsini gönlünüze sokacaksınız.

«ALLAHu Ekber» dediniz mi uyuyanların değil, az buçuk uyanıkların bile haberi olmayacak. Arşın üzerinde namaz kılacaksınız.

Bu makamdan evvel bin derdi bire indireceksiniz ve nihayet derd ile derman kaydı da kalmıyacak. Ânı dâim sırrına ereceksiniz, doğmak yok, ölmek yok. Hakkın zâtının isminden başka bir şey yok; onu siz söyleyip, siz dinleyeceksiniz. Gece, gündüz kaydı da yok, çünkü güneş ve yıldızlar bile gönlünüzde yapacaklardır devirlerini, hareketlerini.

İşte o zaman Cenâb-ı ALLAH'ın habibinin habibi olduğunuzu anlayacaksınız; o zaman âlemlerin sizi yetiştirmek için emir aldıklarını idrâk edeceksiniz. «Ben bir gizli hazineyim, kendimi âşikâr etmek diledim» kelâmı kudsisinden maksadın siz olduğunuzu utana utana duyacaksınız. O zaman Kur'ân-ı Kerim'deki secdeler size farz olacak; o secde namaz secdesinin dışındadır. O secdede okunması icâb eden cümleler (Secdetü bi'r-rahmân, amentü bi'r-rahmân, mağfirlî zünûbî yâ Rahmân) diyerek o ana kadar geçen gaflet zamanlarınız için toptan mağfiret dilemiş olacaksınız.

Bu sözlerimi anlamağa çalışınız, saadet bundadır, tam dirilik bundadır. Toprak olan cesedinizi nûr yapmış olacaksınız. Kendinizden ümidiniz olmasa bile yolunda bulunmanız bir gün Hakkın hoşuna gidebilir. Sevgili kardeşlerim, çalışmak bizden tevfik ALLAH'dan. Bugün 10/2/963 Tercüman Gazetesine bir göz gezdireyim demiştim. Duâhan H. Yahya Eskişehirli imzasıyla ve gönül köşesi başlığıyla şu yazıyı okudum ki, altmış yaşıma kadar hiçbir Türk gazetesinde böyle özlü bir yazı okumadım, maalesef bu bir hakikattir. Belki benim okumadığım günlerde yazılmıştır, onu da bilemem. Yazı şu:

--------------

(Sevgilerin en berrak ve muhabbetlerin en hâlisi, en durusu, mü'minlerin gönül aynasında âlemlerin incisini seyir ve temâşâ etmesidir. Muhabbet kulun kendi varlığında ALLAH'ın ışıl ışıl yanan Cemâlinin zevkine, seyrine dalmasıdır. Gönül bu yolda parladıkça esrar perdeleri birer birer açılır. İnsan her zerrede, her damlada bir hikmetin bulunduğunu okur ve görür. Onun sâhibine hemen gönül verir. İlâhi Muhabbetin, Sevgilerin en hâlisi olması, Cân ile düğümlenmesinden, gözden değil, gönülden doğmasından ileri gelir. İnsan sevdikçe açılır. Açıldıkça sever. İlâhî varlığının derece derece yücelik ve güzelliklerine karşı ruhunun derinliklerinden gelen bir ılıklık duyar. O zaman kendini, soydaşlarını, bütün insan kardeşlerini sevmekle fâni varlığını ebediyete götüren imân yolunu bulmuş olur.

Bu mâhiyet dolayısiyle ilâhi muhabbet aşkın en yüksek derecesi, ALLAH'dan başka her varlığın gözden silinerek gönülden de çekilmesidir. O hakikat yolu, bilinmeyen âlemlerden gelen nûrlarla aydınlanmıştır. Yalnız ilâhi muhabbetin bir menfaat mukabili olmayıp yüksek bir ferâgat hissiyle beslenmekte olduğunu unutmamalıdır. Âşıklar ALLAH'a giden yol üzerindedirler. Bu yolda yürüyenlerin aşkın icâbâtına uymaları lâzımdır. Seve seve de uymaktadırlar. Evet, ilâhi muhabbet gönülden dünyâ paslarının, menfaat ve hırslarının silinmesiyle ALLAH'ın nûru'l envâr, sâhibi Cemâl ve Kemâl olarak bilinmesi, sevilmesi icap eder. Böyle bir gönülde benlik de kalmaz ve bütün mevcûdât Hakkın varlığına bir delil olur) Şu halde gönül kâinatın göbek adıdır.

--------------

Ey sevgili kardeşler!

Bu kadar uzun sözleri birkaç sahifede özetleyelim ki yüz yirmi dört bin peygamber ve yüz dört kitap insana insanlığını, kendi kıymetini öğretmek için gönderilmişlerdir. Rab Teâlâ hazretlerini bilmek, bulmak ve O'nda gaib olmanın yolunu göstermek için gönderilmişlerdir.

Bilirsiniz, insanın bir vücûdu vardır. O vücûdun diriliği ruhla kaimdir. Vücûdun istediği kendisinin ihtiyacı olan her şeydir. Ruhun istediği de aslına olan saygısı ve ALLAH sevgisidir. Çünkü yaradandan başka sevilmeğe lâyık bir şey yoktur. Kişi onu memnun ederse, kendini ona sevdirirse, her şeye sâhip olabilir. Diğerleri teferruattır.

Yaradan'ın aşkına, aşkla mukabele etmelidir. Bizim için yarattığı ve sırası gelince kullanmak üzere emrimize verdiği şeylerle alâkadar olarak çok lütufkâr olan kudret ve kuvvet sahibi bulunan bir tek Yaradanımızı ikinci plâna bırakmak, gafletlerin en büyüğüdür. Bize kendi varlığından veren O yüce ALLAH'dan bir an için bile olsa nazarlarımızı başka tarafa çevirmemeliyiz. Dört ayaklı hayvanların iltifatları ya leşedir, ya otadır. Biz de onlar gibi olmamalıyız.

Hormon aşkı ve bunun levâzımatının geçici zevklerine kapılıp yorgun ve dermansız kalmadan plâtin sâfiyetinden ve kıymetinden çok yüksek olan ilâhi aşka, ruhumuzun halk olduğu tarafa yönelmemiz bizim için çok hayırlı olur. Kendi geçici varlığımızla kendimize perde icâd ediyoruz. ALLAH'la kul arasında ne münasebet var, demeyiniz. Ruhumuz O'nun nefhasıdır. Dâimâ O'nunla beraberiz yahud O dâimâ bizimledir. Bizimle olmadığı zaman, nefhasını ciğerlerimizden aldığı zaman nasıl bir leş olarak taş gibi hareketsiz kaldığımızı, açıkta bırakılırsak ne fena kokular çıkardığımızı ve iğrenç bir hal aldığımızı söylemeye bile lüzum yoktur. Bütün saltanatlar Rabbimizindir. Semâvî kitaplar gök yüzünden değil, gönül özünden gelmişlerdir. Namaz, niyâz, oruç, hep insanların fenalıklardan arınmaları için sabun ve su faktörleri gibi emirlerdir.

Gönlümüz de ibâdetle arınmış olursa, orada Hakk ve hakikat güneşi doğabilecektir. İdrâk kabiliyetimiz artacaktır. Esasen Hakk ve hakikat güneşi doğmuştur yâni baştan sona kadar vardır. Batmış değildir ki, doğmuş olsun; biz ona yan ve arka çevirirsek, cehil ve gaflet karanlığına gömülürüz. Hakikati, ilmi, sevgiliyi gaip zannederiz.

Rab ile kul arasındaki sevişme/muhabbet yollarını gösteren bütün kitaplar Rabbimizin ilhâmı ile yazılmıştır. Adetâ onun ağzından ve kaleminden çıkmış gibidir. Bu kitapların en mükemmeli Kur'ân-ı Kerim'dir. İnsanların en mükemmeli Fahr-i Âlem Efendimiz’dir. Cenâb-ı Hakk «Ben gizli bir hâzineyim. Kendimi âşikâr etmek diledim, bu âlemi yarattım» buyuruyor.

Nitekim, biz de insanlar arasında gizli idik, yazılarımızla sahayı müşahadede görünmek istedik. Elimizdeki cevherleri dağıtmak istiyorum. Güzel ve çirkin herkese yakışabilecek olanları vardır.

Şu halde sevgili kullarında olan hâzinenin de asıl sâhibi kul değil, Mevlâ imiş. Hayatınızdaki bütün neş’eler, zevkler, yakaladığınızı zannettiğiniz saâdetler hep geçicidir. Siz de geçicisiniz, sevdikleriniz de geçicidir. Hepsi fânidir. Benim diyerek sâhip olabildiğiniz hiçbir şey yoktur.

Geçici bir âlemdesiniz, geçici bir vücûdunuz var. Taparcasına sevdiğiniz herşey geçicidir. Niçin bâki ve sonsuz olan varlığa doğru yürümüyorsunuz? Gönlünüzün derinliklerinde ruhunuzu uçurun, hedefe varınız. Mânâ âleminde hakikat güneşine varın ki evvelâ zaman kaydından kurtulun, ruhunuzun o âlemde uçabilmesini temin için vücûdunuzu hafifletin, ihtiras ve ibtilâ elbiselerinden soyunun, ruh olarak kalın. Sokakta gezildiği gibi denizde yüzülmez. Denizde yüzüldüğü gibi havada uçulmaz, havada uçulduğu gibi nûrâni âlemde sefâ sürülmez. Nûrâni âlemde de kalmamak lâzımdır. Çünkü bütün âlemleri ihâta eden ve aynı zamanda en ufak zerrede bile hayat âlâkasını gösteren bir hüviyeti mutlaka âlemi vardır.

Kedi işkembe yerken gözü etrafı görmez; hayvanlar azgınlık zamanlarında, şehvet esnasında ölümü bile istihkâr ederler. Âşıklar da akıllarını, hislerini aşkla değiştirirler. İkinci bir varlığa lüzum hissetmeden kendi esans denizlerinde yok olurlar. Ancak tekrar bu âleme iâde edildikleri zaman, hiç değil, hep olduklarını anlarlar.

Suların üzerindeki habbeleri bilirsiniz. İnce bir su tabakasıyla örtülmüş havacıktır. Lisanı hal ile aslı üzerinde biraz yükselmiş, nereden geldiğini, nereye gideceğini gözü ile görmüş ve dağılmıştır. Çiçekleri ve meyveleri bilirsiniz, kemâle erdikten sonra boyunları bükülür, aşağı sarkarlar. Ağacın ve dalların vücûdlarından maksad o çiçekler veya meyvelerdir. Hâl lisâniyle onlar şöyle şükrederler «Evvelce toprak idim. Sonra tohum olarak gizlendim, yaprak ve diken devrelerini de geçirdim. Nihayet meyve oldum veya çiçek oldum. Şimdi beni koparacaklar, özümü yiyecekler, posamı yine toprağa atacaklar, devrem, vazifem tamam olacak» diye asıllarını temâşâ ede ede kopma zamanlarını beklemeleri insanlara örnek olacak ve uzun uzun düşünmelerine yol açacak bir keyfiyettir. Düşüncelerinizi daha derinleştirip ibâdetle idrâkinize sonsuz ufuklar açabilirseniz vahdeti vücûd denilen bir birliğe ulaşırsınız ki o da sizin vücûdunuzdur. Ve bütün makamâtı nefsinizde idrâk etmiş oluyorsunuz. Bunun için «Nefsini bilen Rabbini bilir» buyurulmuştur.

Bir buğday dânesinde harmanlar müşâhede edildiği gibi bir çekirdekte de ağaçların dalları, meyveleri, çiçekleri gizlidir. Anlamış olmalısınız ki bir insanda Hakk Tealâ Hazretleri'nin, isimleri, sıfatları, zât’ı mevcuttur. Cennet, cehennem, sûret, mânâ, ruhlar âlemi, ilimler âlemi melekler âlemi hep insandadır. Nihayet Rubûbiyetin tecelli sahnesi de insanın gönlüdür.

Hazreti ALLAH «Yeryüzünde sevgili kullarımızı bize vâris yaparız» kudsi konuşmalariyle ermiş kullarına tasarruf kabiliyetini de vereceğini bizlere vaad ediyorlar. Atılan oku geri çevirmek hassaları onlara verilmiştir. Kaza ve kader sırları da onlara âşikârdır.

Âlemleri yaratan ALLAH’ıma çok şükürler olsun, sinemi ve ağzımı açabildim, içimi boşaltabildim. Alan alsın. Helâl olsun. Artık yöneleceğiniz tarafı intihâbda serbestsiniz. Siz ona bir adım atın. O da size on adım atsın.

Elinizde bir meş’âle gibi tutmanız için size 1001 hâdis-i şeriften bazılarını tekrar ediyorum.




Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə