Konu alan çok sayıda eser yazmışlardır

Sizin üçün oyun:

Google Play'də əldə edin


Yüklə 1.64 Mb.
səhifə21/33
tarix30.12.2018
ölçüsü1.64 Mb.
1   ...   17   18   19   20   21   22   23   24   ...   33

Hedy hayvanından ihtiyaç halinde bi­nek olarak faydalanmanın caiz olduğun­da fakihler arasında görüş birliği bulun-

maktadır (Müslim, "Hac", 375-376; Ebû Dâvûd. "Menâsik", 17; Nesâî, "Menâsik", 76). Şafiî ve Hanbelîler'e göre sütünden de faydalanılabilir. Ancak içilen miktarın bedelinin fakirlere sadaka olarak verilme­si daha faziletlidir. Mâlikîve Hanefîler ise faydalanılması durumunda bedelinin ta­sadduk edilmesi gerektiğine hükmetmiş­lerdir.

BİBLİYOGRAFYA :

Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, "hdy" md.; Lisânû'l-'Arab, "hdy" md.; VVensinck, el-Muc-cem, "hedy" md.; M. F. Abdölbâki. et-Muccem, "hdy" md.; Dârimî, "Menâsik", 34; Buhârî, "Hac", 106-108, 121-122, "Meğâzî", 35; Müs­lim. "Hac", 205. 349, 375-376; İbn Mâce. "Me-nâsik", 68, 84; Ebû Dâvûd, "Menâsik", 14, 17; Nesâî, "Menâsik", 76; Mâverdî. el-Hâui'l-kebîr (nşr Ali M. Muavvez - Âdil Ahmed Abdülmev-cûd). Beyrut 1414/1994, IV, 369-383; İbn Ab-dülber. el-Kâfî, I, 402-405; Kâsânî. BedâY, II, 172-175, 179; İbn Rüşd. Bidâyetü'I-müctehid,

I, 319-323; İbn Kudâme. el-Muğnl, II!, 356-360, 390-392, 431-434, 492-554; Nevevî. ei-Mec-mü\ V]]!, 356-382; İbn Cüzey, el-Kauânİnü'l-fıkhiyye, Beyrut, ts. (Dârü'l-Fikr), s. 121-122; Ibnü'l-Hümâm, Fethu'l-kadir, II, 321-326. 333; Buhûtî. Keşşâfü'l-kunâ', II, 400-463, 529-533; III, 5-20; İbn Âbidîn. Reddü'l-muhtÂr (Kahire),

II. 614-621; Zühaylî. et-Fıktıü'l-İslâmî, III, 295-317; Mu.F, II, 181-195; V, 74-75; XIV, 11-15; XVII, 43-44, 78-80; XXXIII, 86-87; J. Chelhod. "Hady". £Ffİng.),IH, 53-54. r—ı

\sü Salim Öğüt

r

HEDYÜ's-SARI



~1

İbn Hacer el-Askalânî

(ö. 852/1449)

tarafından Buhârî'nin

el-CâmFu'ş-şahîh'ıriı şerhetmek

amacıyla yazılan Fethu 'l-bârî'mn

müstakil bîr cilt halindeki

mukaddimesi

(bk. el-CÂMİUs-SAHÎH).

L J


r

HEFT ASUMAN

~1

L

Agâ Ahmed Alî'nin



(Ö. 1290/1873)

Farsça mesneviler

ve şairlerine dair tezkiresi.

J

Mevlevî Agâ Ahmed Ali 1255'te {1839) Bengladeş'in Dakka şehrinde doğdu. 1862 yılında Kalküta'da Medrese-i Ahme-diyye adlı bir eğitim kurumu açtı ve ha­yatının sonuna kadar burada çalıştı. Âgâ Ahmed Ali. 1869"da yazmaya başladığı Heft Âsumân't bir önsöz (eve), yedi bö­lüm (neft âsumân) ve bir hatime (ufk) şek-



156

HEFT EVRENC

ünde planlamış, ancak sadece önsözle bi­rinci bölümünü telif edebilmiştir. Bu kı­sımlardan, müellifin mesnevileri yazılmış oldukları aruz kalıplarına göre yedi bölüm halinde ele almak istediği anlaşılmakta­dır. Eserin önsözünde müellif, mesnevi türü ve en eski mesnevi şairleriyle bun­ların önderi olarak kabul ettiği Nizamî üzerinde durmuş, birinci bölümde Nizâ-mîYıin Mahzenü'l-esrâf\nm vezni olan "seri" bahrinde mesnevi yazan yetmiş sekiz şairi ve bunların eserlerini tanıt­mıştır. Heît Âsumân, H. Blochmann ta­rafından The Halt Âsmân or History of Masnavi of Persians (Kalküta 1873) adıyla Bibliotheca İndia serisi içerisinde yayımlanmıştır.

Âgâ Ahmed Ali'nin diğer eserleri de şunlardır: 1. Mü'eyyid-i Burhan (Kal­küta 1865). Gâlib Mirza Esedullah'ın Bur-hân-ı Kâtı1 adlı Farsça sözlüğe yöneltti­ği tenkitlere cevap mahiyetinde bir eser­dir. 2. Şemşîr-i Tîzter (Kalküta 1868). Gâ­lib Mİrza'nin Mü'eyyid-j Burhana Tîğ-i Tiz adıyla yazdığı Urduca reddiyeye ce­vaptır. 3. Risâle-i Terane. Rubâî türü hakkında bilgi veren eser Blochmann ta­rafından açıklayıcı notlarla birlikte neşre­dilmiştir (Kalküta 1867). 4. Risâle-i İşti­kak {Kalküta 1872). Başlangıç seviyesin­de Farsça bir gramer kitabıdır.

BİBLİYOGRAFYA :

Storey. Persian Literatüre, 1/2, s. 905-906; Ahmed Gülçîn-İ Meânî. Târih-İ Tezkirehâ-yi Fâr-sî, Tahran 1350, II, 408-410; Şehriyâr-ı Nakvî, Ferhengnüuîsî der Hind u Pakistan, Tahran 1962, s. 141, 144;N. K. Jain. Musiims İn India, New Delhi 1979,1,56.

Iffil Adnan Karaismailoölu

r

HEFT EVRENG



~l

L

Abdurrahman-ı Câmî'nin



(ö. 898/1492) yedi mesneviden oluşan eseri.

J

İranlı mutasavvıf şair Abdurrahman-ı Câmî, Hamse'sme Silsiletü'z-zeheb ve Selâmân ü Ebsâl mesnevilerini ekleye­rek bu yeni tertibe, Farsça "yedi taht" an­lamına gelen ve büyük ayı yıldız kümesi­nin adı olan Heft Evreng adını vermiştir. Eserin mukaddimesinde Câmî yedi mes­neviyi, Vâsıfta yetişen en iyi yazı kamı-şıyla Çin hokkasının evlenmesi sonucun­da dünyaya gelen yedi kardeşe benzete­rek bunların gayb âleminden varlık ala­nına çıktıklarını söyler. Müellifin Külliy-yât'\ içinde veya müstakil olarak çok sayı­da yazma nüshası bulunan Heft Evreng (Münzevî, IV, 3312-3316; FME, 1,416-420) Âgâ Murtazâ Müderris-i Gîlânî tarafın­dan yayımlanmıştır (Tahran 1337 hş.). Eseri oluşturan mesneviler ayrı ayrı ola­rak da basılmış, bazıları çeşitli dillere ter­cüme edilmiştir.



Heft Evreng'de şu mesneviler yer al­maktadır: 1. Silsiletü'z-zeheb. Üç cilt­ten (defter) meydana gelen eserin ilk cil­di. Senâî'nin Hadîkatü'l-hakika's\ ve Ev-hadüddîn-i Merâgi'nin Câm-ı Cem'inin üslubuyla yazılmış olup Sultan Hüseyin Baykara'ya ithaf edilmiştir. Ahlâkî ve ta­savvuf? meselelerin ele alındığı bu cilt, Câ-mfnin mürşidi Ubeydullah Ahrâr'ın tav­siyesiyle nazma çekilen Ttikâdnâme" başlıklı bölümle sona erer. İkinci ciltte, ilâhî aşk konusu sûfîlerin menkıbeleri

ve sözleriyle desteklenerek İşlenmiştir. Silsiletüı'z-zeheb"\n III. cildi 500 beyit-lik kısa bir mesnevi olup II. Bayezid'e it­haf edilmiştir. "Fâilâtün mefâilün fa'lün" vezniyle yazılan ve 7200 beyitten mey­dana gelen eserin sadece II. cildinin 890 (1485) yılında tamamlandığı bilinmekte­dir. 2. Selâmân ü Ebsâl. Huneyn b. İs-hak tarafından Yunanca'dan tercüme edilen, daha sonra İbn Sînâve İbn Tlıfeyl tarafından yeniden yazılan Selâmân ü Ebsâl adlı sembolik aşk hikâyesini Câmî bazı telif unsurları da katarak mesnevi tarzında kaleme almıştır. Câmî'nin bu üç eserden hangisini örnek aldığı tartışma­lıdır. M. Nazif Şahinoğlu, eserin İbn Sînâ ve İbn Tüfeyl'in eserleriyle bir ilgisi bulun­madığını. Câmî'nin. Huneyn b. İshak'ın tercümesinin Nasîrüddîn-i Tûsî'nin Şer-hu'1-İşârat'mûa yer alan özetinden fay­dalandığını söylemektedir (Nuuîdi-yi Şî-razî, s. 19). Heft £vrenp/'deki mesnevile­rin en küçüğü olan bu eser 1130 beyit olup 894 {1489} yılında tamamlanmıştır. "Fâilâtün fâilâtün fâilâtün" vezniyle yazı­lan Selâmân ü Ebsâl, Akkoyunlu Hü­kümdarı Uzun Hasan'ın oğlu Yâkub Bey'e ithaf edilmiştir. Forbes Falconer (Lon-don 1850) ve Reşîd-i Yâsemî (Tahran 1305

157

HEFT EVRENG



hş.) tarafından yayımlanan eseri Edvvard Fitzgerald özet halinde İngilizce'ye (Lon-don 1856), Auguste Bricteux Fransızca'­ya (Paris 1911). Kemal S. Aini Rusça'ya (Douşanbe 1977), Lâmiî Çelebi (ö. 938/ 1532) ve Abdülvehhab "terzi (İstanbul 1944) Türkçe'ye tercüme etmişlerdir. 3. Tuhfetü'l-Ahrâr. Nizâmî-i Gencevî'nin Mahzenü7-esrâr'ı ve Emîr Hüsrev-i Dih-levî'nin Matlcfu'l-envâf mm üslûbunda yazılan eser dinî. ahlâkî ve edebî konuları ihtiva eden yirmi bölümden (makale) olu­şur. Câmî bu eseri mürşidi Ubeydullah Ahrâr'a armağan etmiştir. Mensur bir mukaddimenin ardından gelen dört mü-nâcât, beş na't. Bahâeddin Nakşibend'in faziletlerine dair menâkıbnâme mahi­yetinde bir kısım ve Ubeydullah Ahrâr hakkında uzunca bir methiyeden sonra eserin bölümlerine geçilir. Burada Hz. Âdem'in yaratılışı, namaz, zekât, hac. uz­let, sükûn, felekler, mutasavvıflar, zahir ulemâsı, gençlik, ihtiyarlık, iyilik, güzellik ve aşk gibi çeşitli konular işlenmiştir. 894 (1489) yılında tamamlanan ve 1710 be­yitten meydana gelen eser "müfteilün müfteilün fâilün" vezniyle yazılmıştır. Tuhfetü'l-Ahrâr ilk olarak Forbes Fal-coner tarafından yayımlanmış (London 1848), 1869'da Leknev'de taş baskısı ya­pılmıştır. Rahmi Mehmed Çelebi'nin (ö. 1000/1592) Türkçe'ye çevirdiği eseri Şem'î Farsça olarak şerhetmiştir. A. Şubhatü'l-ebrör. Ağır bir üslûpla yazılmış mensur mukaddime, na't ve padişaha dua ile baş­layan eser dinî, tasavvuf!, ahlâkî konu­ların ele alındığı kırk bölüme ayrılmış­tır. Câmrnin bu eserde kullandığı "fâilâ-tün fâilâtün fâilât" veznini kendisinden önce sadece Emîr Hüsrev-i Dihlevî Nüh Sipihr adlı mesnevisinin birkaç beytin­de kullanmış, Câmî'den sonra bu vezinle başka mesnevi yazılmamıştır. 2700 beyit olan eser Sultan Hüseyin Baykara'ya it­haf edilmiştir. Şubhotü '1-ebrâr ilki Kal-küta'da (1818) olmak üzere birkaç defa basılmıştır. 5. Yûsuf u Züleyhâ. Nizâ-mî'nin Hüsrev ü Şîrîril, Gürgânî'nin Vîs ü Râmm'i üslûbunda "mefâîlün mefâî-lün feûlün" vezniyle yazılan eser 889'da (1484) tamamlanmış olup 4000 beyitten meydana gelir. Câmî'nin en tanınmış mesnevisi olan Yûsuf u Ztiieyhd'nın bir­çok baskısı yapılmış, V. E. von Rosenzvveig tarafından Almanca'ya (Vienne 1824), A. Rogers tarafından İngilizce'ye (London 1889) ve Auguste Bricteux tarafından Fransızca'ya (Paris 1927) tercüme edil­miştir. 6. LeyJâ vü Mecnûn. Nizamî ile Emîr Hüsrev-i Dihlevfnin Leyiâ vü Mec-

nûn'larına nazire olarak yazılmıştır. 889 (1484) yılında tamamlanan mesnevi "mefûlü mefâilün feûlün" vezniyle yazıl­mış olup 3760 beyittir. Eseri A. L. Chezy Fransızca'ya (Paris 1805) ve Hartmann Almanca'ya (Leipzig 1807) çevirmiştir. 7. Hırednâme-i İskenderî. Aristo, Eflâ­tun, Sokrat gibi filozofların İskender'e öğütlerini, İskender ile bu filozoflar ara­sındaki konuşma ve mektuplaşmaları an­latan eser Nizâmî'nin İskendernâme'sı-ne nazîre olarak yazılmıştır. "Feûlün feû­lün feûlün feûl" vezniyle kaleme alınan ve Sultan Hüseyin Baykara'ya ithaf edi­len bu mesnevi Taşkent (1913) ve Lek­nev'de (1923) basılmıştır.

BİBLİYOGRAFYA :

Câmî. Heft Evreng {nşr. Âgâ Murtazâ),Tahran 1337 hş.; a.mlf., Dîuân-t Kâmil (nşr. Hâ-şim Râzî), Tahran 1341 hş., s. 295-297; a.mlf.. Salaman and Absal (trc. Kamal S. Aini), Dou-şenbe 1971, s. 19-23; Lâmiî, Nefehât Tercüme­si i haz. Süleyman Uludağ-Mustafa Kara), İstan­bul 1995, s. 32-33. 569, 570; Rieu. Cataiogue ofthe Persian Manuscripts, II, 644-649; Flügel, Handschriften, I, 564-570; Eth£. Cataiogue of the Persian Manuscripts, s. 754-756; Brovvne. LHP, III, 516-540; Ali Asgar Hikmet. Câmî, Tah­ran 1363 hş., s. 183-203; a.mlf.. Cami, Hayatı ve Eserleri (trc. M. Nuri Gençosman), İstanbul 1991, s. 300-328; Karatay. Farsça Yazmalar, s. 244-258; Zehrâ-yi Hânlerî, Rahnümâ-yı Ede-biyyât-ı Fars/,Tahran 1341 hş.,s.99, 146,207-208; Âsaf Halet Çelebi. Molla Câmî, İstanbul, ts. (Kanaat Kitabevi). s. 56-62; FME, I, 416-420; Münzevî. Fihrist, IV, 2706-2712, 2780. 2892, 2912, 2914, 3100, 3312-3316; Nefisi. Târih-i Nazm u /Veşr, I, 287; Ferheng-i Fârsi, V, 777-779; Rypka. HIL, s. 287; Hânbâbâ. Fihrist, tür.yer.; M. Nazif Şahinoğlu. Nuvidi-yi Şlrazİ ve Salaman uAbsal'ı, İstanbul 1981, s. 15-20; G. Morrison v.dğr., History of Persian Literatüre, Leiden-Köln 1981, s. 140; Hicabı Kırlangıç, Câ­mî'nin Subfıelü't-ebrâr Mesnevisi ve Çevirisi (yüksek lisans tezi, 1989. AÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü); Yusuf Öz. Câmî, Tuhfetü'l-ahrâr ue Türkçe Çevirisi (yüksek lisans tezi. 1990. AÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü); Iraj Dehghan. "Ja-mi's Salaman and Absal", JNES( 1971), s. 118-126; CI. Huart-(H. Masse), "Djâmi", F/2(İng.). II, 421-422; P. Heath, "Salaman and Absal", a.e.,VI]l, 920-921. r—ı

İKİ Rıza Kurtuluş

HEFT HAN


~l

l_

Nev'îzâde Atâî'nin



(Ö.1045/1635)

dönemin İstanbul hayatından izler taşıyan mesnevisi.

J

Başında "heft" (yedi) kelimesinin yer aldığı yedi bölümlük mesnevi yazma ge­leneği Türk edebiyatına Fars edebiyatın­dan girmiştir. "Heft hân" ifadesi Firdev-



sî'nin Şd/mdme'sinde, Mâzenderan'da esir olan Keykâvus'u kurtarmaya giden Rüstem'in her birinde devlerle çarpıştığı yedi konağı ve Güştasb'ın Ercasb tarafın­dan esir edilen kızlarını kurtarmak için yola çıkan İsfendiyar'ın savaştığı yedi durağı anlattığı iki bahiste geçmektedir. Bundan dolayı Rüstem ve İsfendiyar'ın her savaştan sonra zaferlerini kutlamak üzere düzenledikleri ziyafet ve şölenlere "heft hân" (yedi sofra, yedi ziyafet) denil­miştir.

Fars edebiyatında yedi bölümlük ma­cera anlatımlarına "heft" kelimesiyle baş­layan isimler verilmiştir. Bu mesnevile­rin genel özelliği, esas çerçeveyi oluştu­ran bir hikâye içinde yer alan yedi küçük hikâyeden meydana gelmeleridir. Bunla­rın ilk örneği, Nizâmî-i Gencevî'nin binbir gece masallarından esinlenerek 593'te (1197) yazd\ğ\Heft Peylerdir (Behrâm-nâme, Heft Günbed). Nizamî, esas hikâ­yeyi Şâhnâme'de Behrâm-ı Gûr hakkın­da yazılanlardan almış |İlaydın, V 11936], s. 275-290), bu çerçeve İçine yedi hüküm­dar kızının Behrâm'ı avutmak için anlat­tığı yedi hikâyeyi yerleştirmiştir. Nizâmî'­nin bu eserine İran şairlerinden Eşref-İ Merâgi Heft Evreng, Râî Hidâyetullah Heft Peyker ve Hatifi Helt Manzar ad­larıyla nazireler yazmışlardır. Nizâmî'ye yazılan nazirelerde bu plana aynen sadık kalındığı söylenemezse de mesnevilerin kuruluşu genellikle birbirini andırır.

Türk edebiyatında bu tür ilk mesnevi Ali Şîr Nevâî'nin, "yedfnin Arapça karşılı­ğı olan "seb'a" kelimesini kullanarak ad­landırdığı Seb'a-i Seyydre'sidir. Anado­lu'da Bursalı Şah Ali Ulvî. Kudsî Çelebi ve Trabzonlu Ramazan'm bu yolda mesnevi yazdıkları kaynaklardan öğrenilmekte­dir. Anadolu'da yazılıp günümüze ulaşan en eski Heft Peyker Aşki-i Kadîm'in ese­ri olup 861'de (1456-57) tamamlanmış­tır (Kut, TDAY Belleten |1973], s. 127-151). Bunlardan sonra Ahmed Rıdvan'ın Heft Peyker {Behrâm-ı Gûr) adını taşı­yan mesnevisi gelmektedir (Ünver, L/196 11986]. s. 84-97). Lâmiî'nin ölümünden sonra damadı Rûşenîzâde tarafından ta­mamlanan Heft Peyker tercümesi de aynı yolda yazılmış bir Türkçe mesnevidir (Kut, JNES,sy. 35 [1976], s. 73-93).

Atâî'nin rtamse'sinin dördüncü mes­nevisi olan Heft Hân bu tür eserlerin Türk edebiyatındaki en başarılı örneğidir. Heft Hân plan bakımından Nizâmî'nin eserine benzerse de konusu büyük ölçü-

158

HEKİM HANI



de ondan farklıdır. 1036da (1627) altı ay içinde tamamlanarak o tarihte Rumeli kazaskeri bulunan Ahîzâde Hüseyin Efen-di'ye sunulan Heft Hân kendi türündeki eserlerle aynı vezinde (feilâtün mefâilün feilün) yazılmıştır. Şair eserinin yaklaşık 3000 beyit olduğunu söyler, Turgut Ka-racan'ın on nüshayı karşılaştırarak yayım­ladığı tenkitli metne göre ise (bk. bibi.) mesnevi 2787 beyittir.

Heft Hân tevhid. münâcât, na't, mi'-râciyye, IV. Murad'a övgü ve sebeb-i te'lîf manzumelerinden oluşan 456 beyitlik bir girişle başlar. Daha sonra İstanbul'da bir güzele gönül veren ve onun aşkı ile ken­dini kaybeden bir âşıkın hikâyesi anlatı­lır. Bu âşıkın yedi dostu tarafından Gök­su'ya götürülmesi, Akbaba'nın suyundan şifa umulması ve sandalla gezintiye çıka­rılması bir sonuç vermeyince arkadaşla­rından her biri onu teselli için birer hikâ­ye anlatmaya başlar. Gerek ana hikâye gerekse diğer yedi hikâye yerli hayata yö­nelik unsurlarla zenginleştirilmiştir. Özel­likle bazı vak'aiarı İstanbul ile Bursa ve Edirne gibi Osmanlı şehirlerinde geçen iki hikâyede (1 ve 7. hikâye), eski mesnevi geleneğinde rastlanmayan gerçekçi me­kân ve çevre tasvirlerine yer verilmiştir. Bu hikayelerdeki bazı parçaların Osmanlı başşehrine ve taşra hayatına yönelik bil­giler ihtiva etmesi, bunlarda İstanbul halkının dinî ve içtimaî hayatına dair un­surlarla halk hikâyelerinden alınmış anek­dotlara yer verilmesi, eserdeki anlatımın bazı atasözleri ve mahallî tabirlerle zen­ginleştirilmesi ve hikâye kahramanları arasında halk ve esnafın da yer alması Heft Hân'ı, konuları genelde hayalî ülke­lerde geçen mesnevilerden ayırır. Türk­çe kelimelerle zenginleştirilmiş bir nazım diline sahip olan yedinci hikâyeden sonra mesnevi, âşıkın kendine gelmesi ve o za­mana kadar sadakatini deneyen sevgili­sine kavuşması ile son bulur.

Eserde yedi kişi tarafından anlatılan yedi hikâyedeki başlıca olaylar Şam, Çîn-i Mâçîn, Gazne, Bağdat. Rey. Belhve İstan­bul'da geçer. Hakiki aşktan nasibi olma­yan Behrâm Şah'ı eserine kahraman ola­rak seçmesi ve aşka cinsî arzu karıştırma­sı yüzünden Nizâmî'yi tenkit eden Atâî. kendisinden önceki Türk şairlerinin yap­tığı gibi Nizâmî'yi tercüme etme yoluna gitmemiş, eserini gerçeğe uygun mekân­lar içinde geçen ve yerli hayattan çizgiler taşıyan bir mesnevi şeklinde kaleme ala­rak ona kişiliğinin ve yaşadığı çağın dam­gasını vurmuştur.

BİBLİYOGRAFYA :

Nev'îzâde Atâyî. Heft-H"ân Mesnevisi: İncele-me-Metin (haz. Turyut Karacan). Ankara 1974; Nail Tuman. İstanbul Kütüphaneleri Türkçe Hamseler Katalogu, İstanbul 1961, s. 176-188; Levend, Türk Edebiyatı Tarihi, s. 77, 109, 124, 144; Tunca Kortantamer, Nev'İ-zâde Atayı ve Hamse'sİ, İzmir 1997, s. 230-245; a.mlf., "XVII. Yüzyıl Şairi Atâyî'nin Hamse'sinde Osmanlı İmparatorluğu'nurı Görüntüsü", Eski Türk Edebiyatı-Makaleler, Ankara 1993, s. 89-92, 100; Hikmet T. İlaydın. "Behram-ı Gûr Menka-beleri", TM, V (1936), s. 275-290; Günay Kut [Alpay]. "Aşkî'nin Heft Peyker Çevirisi", TDAY Belleten (1973). s. 127-15Î;a.m!f.,"Lamicı Che-lebi and His Works". JNES, sy. 35 (1976), s. 73-93; İsmail Ünver, "Ahmed-i Rıdvan", TTK Belleten, L/196 (1986], s. 84-97; Abdülkadir Kararıan. "NeVî-zâde Atâ'î", İA, IX, 228; "Heft-hân", TDEA, IV, 205. r-|

UN İSMAİL ÜNVHR

r

HEFT İKUM



L

r

L



Emin-i Ahmed-i Râzî'nin

(ö. 1002/1594'ten sonra)

kaleme aldığı tezkire (bk. EMÎN-İ AHMED-İ RÂZÎ).

HEKİM HANI

Malatya-Sivas yolu üzerinde Selçuklu kervansarayı.

j

Hekimhan'da bulunan ve buraya adını veren kervansaray halk arasında Taşhan olarak da anılır. Biri Arapça-Ermenice-Süryânîce olmak üzere üç ayrı dilde yazıl-



mış, diğeri yalnız Arapça olan iki inşa ki­tabesinden. Malatyalı hekim Ebû Salim b. Ebü'l-Hasan tarafından yaptırıldığı ve 615 (1218) yılında başlayan inşaatının I. Alâeddin Keykubad döneminde (1220-1237) tamamlandığı, üçüncü bir kitabe­den de 1071 Muharreminde (Eylül 1660) Osmanlı mimarı Hasan Ağa tarafından tamir edildiği öğrenilmektedir.

Sultan hanları karakterinde olan yapı, çevresinde sivri tonozlu derin eyvanlar dizili geniş bir avlu ile {29 x 30 m.), bura­dan geçilen iki sıralı on kesme taş sütun üzerine oturtulmuş sivri tonozlarla örtü­lü, uzunluğuna üç nefli büyük bir kapalı mekândan (19 x 29 m.) meydana gel­mektedir. Yazılı kaynaklarda mescid, ha­mam ve çeşme gibi mimari yapılara da sahip olduğu belirtilen kervansaray bu­gün büyük ölçüde harap durumdadır ve bu sebeple bazı bölümlerinin işlevi kesin biçimde tesbit edilememektedir. Eyvan­lar değişik boyutlarda olup kullanılır du-rumdakilerinin önü yakın zamanlarda ca-mekânla kapatılmıştır; köşe mekânları İse oda şeklindedir. Avlunun orta eyva­nından, depo olarak kullanıldığı anlaşılan kapalı mahallin sütunlar arasında kalan orta nefine geçilir. 7,10 m. genişliğinde­ki bu nefte, dikdörtgen kesitli sütunların üst taraflarında konsol şeklinde öne doğ­ru çıkınlılar yer aimakta ve orta tonozu tutan kemerler buralara oturmaktadır. Aydınlatma, arka duvardan neflere açı­lan yüksekçe üç mazgal pencere İle sağ­lanmıştır. Özellikle bu kısmın batı ve arka

HEKİM HANI
















|. ■: .v.













Hekim Hanı'nın planı

duvarında XVII. yüzyıldaki tamirata ait muntazam bir kesme taş işçiliği görülür. Ayrıca batı duvarında, yine Osmanlı tami­ratı sırasında yapıldığı sanılan kare kesit­li üç payanda bulunmaktadır. Orijinal do­ğu duvarının dış yüzünde ise çok iyi işlen­memiş büyük taş bloklar göze çarpar. Ta­mirat sırasında binanın içindeki sütun­ların büyük çoğunluğu yeniden yapılmış ve ara duvarlar onarılmıştır. Özellikle ka­palı mekânın duvarlarında çeşitli taşçı işaretlerine rastlanmaktadır. Harap vazi­yette olan cümle kapısının genişliği 2,60 metredir.

BİBLİYOGRAFYA :

K. Erdmann, Das anatolische Karauansaray, Berlin 1961-76, I, 63-67, rs. 79-82, İv. Vl/2; II, 46, 61, 66, 97; İsmet İlter. Tarihî Türk Hanları, Ankara 1969, s. 85; Muammer Kemal Özergin. "Anadolu'da Selçuklu Kervansarayları", TD, XX(1965), s. 151-152. rX]

I&J Özkan Ertuğrul

r

L



HEKİMBAŞI

İslâm devletlerinde

sarayın ve ülkenin

sağlık işlerinden sorumlu

hekimler için kullanılan bir unvan.

J

İslâm devletlerinde sarayda ve ülkenin çeşitli şehirlerinde bulunan tabipler için genellikle "reîsületıbbâ" unvanı kullanıl­mış olup aynı anlamda "hekimbaşı" tabi­ri daha ziyade Osmanlılar döneminde yay­gınlık kazanmıştır. Osmanlılar'ın ilk devir­lerinden itibaren resmî kayıtlarda reîsü-letıbbâ ve "seretıbbâ" gibi unvanlara rastlanmaktaysa da bu görevliler devlet ricali ve halk arasında hekimbaşı olarak anılmış, zamanla bu unvan ön plana çı­karak resmî literatüre de girmiştir. Eski Türkler'de "otacı iliği" denilen bir sağlık



görevlisinin varlığı bilinmekteyse de (Ögel, s. 655) bunun bir kurum niteliği kazanıp kazanmadığı belli değildir.

Hekimbaşılık kurumunun ilk defa eski Yunanistan'da ortaya çıktığı anlaşılmak­tadır. Tıbbın babası sayılan Grek hekim­leri, kendi haklarını garanti altına almak ve tıp mesleğini bilgisiz kişilerle sahte­kârlardan korumak için bu mesleğe gir­mek isteyenlerin eğitimlerinden sonra ayrıca bir imtihana tâbi tutulmalarını şart koşmuşlardı. İdareciler de bu konu­da ihtiyatlı davranarak her şehirde en meşhur hekimleri seçip onları diğer he­kimleri imtihan etmekle görevlendirirler­di: ancak bu imtihanı kazananlar "hekim­lik kürsüsü"ne oturabilirlerdi. Grekler'-deki bu usulü Galen (Câlînûs) eserlerinde anlatmıştır (İshak b. Ali er-Ruhâvî. s. 244-245).

Hz. Peygamber'in hastalıklardan ko­runma ve tedaviyle ilgili emir ve tavsiye­leri, İslâm dünyasında tıp ilmine özel bir alâka gösterilmesi ve bu alanda gerekli kurumların teşekkül etmesinde önemli rol oynamıştır. Özellikle tıp bilgisi bulun­madığı halde hasta tedavi eden kimse­nin verdiği zararı ödeyeceğine dair hadis (Ebû Dâvûd, "Diyât", 23), yöneticiler ve hekimlerle ilgili idarî ve hukukî mesuliye­te işaret etmiş, İslâm devletlerinde sağlık işlerinden sorumlu resmî hekimlik mües­sesesinin kurulmasında etkili olmuştur.

İlk dönemlerde hekimler, belli bir bilgi ve tecrübeye sahip olunca hiçbir şart ve kayda bağlı olmaksızın mesleklerini icra ediyorlardı. Daha sonra içlerinden birinin başkan tayin edildiği ve gerektiğinde yö­neticilerin onun veya seçkin hekimlerin önünde diğerlerini imtihan ettikleri bi­linmektedir. İbn Ebû Usaybia'nın anlattı­ğına göre, 171 (787) yılında bir baş ağrısı çeken Abbasî Halifesi Hârûnürreşîd, Cün-dişâpûr'dan getirttiği Buhtîşû' b. Cur-cîs'i Bağdat'taki ünlü hekimlerden Ebû Kureyş îsâ, Abdullah et-Tayfûrî, Dâvûd b. Serâbiyûn ve Sercis'in (Sergios) önün­de imtihana tâbi tutmuş, uzman olduğu­nu anladıktan sonra kendisini ödüllendi­rerek onun bütün hekimlerin başı (reîsü­letıbbâ) olmasını ve hepsinin kendisine ita­at etmesini emretmiştir Cüyûnü't-en-bâ\s. 186-187). İbn Fazlullah el-Ömerî, o sırada Hârûnürreşîd'in tabibi Ebû Kureyş îsâ'nın reîsületıbbâ bulunduğunu kaydet­tiğine göre {Mesâlik, IX, 181) bu kuru­mun daha önce de mevcut olduğu anla­şılmaktadır. Halife Mu'tasım-Billâh ve or­du kumandanı Afşin'in de eczacıları (at-târ) imtihan ettikleri bilinmektedir. Afşin,

tabip Zekeriyyâ b. Abdullah et-Tayfûrî'-nin yardımıyla karargâhın d aki eczacıları imtihandan geçirmiş, başarı gösterenle­re belge verip diğerlerini oradan uzaklaş-tırmıştır; Halife Mu'tasım da onun bu ic­raatını onaylamıştır (ibn Ebû Useybia, s. 224-225; Ahmed îsâ Bey, Târlhu'l-bimâ-ristânât, s. 49-50).

Tıp mesleğinin resmî bir hüviyete ka­vuşması ise Halife Muktedir-Billâh za­manında (908-932) gerçekleşmiştir. Tıp tarihçisi Ahmed îsâ Bey. halkın menfa­atini korumak amacıyla hekimliği mü­essese haline getiren ilk müslüman dev­let adamının bu halife olduğunu söy­lemektedir (a.g.e., s. 41-42). Mukte­dir- Billâh, halktan bir kişinin uygulanan yanlış tedavi sonucunda ölmesi üzerine muhtesib İbrahim b. Muhammed b. Bat-hâ'dan, Sİnân b. Sabit b. Kurre"nin imti­han ettikten sonra yetki belgesi verece­ği hekimler dışındaki kimselerin çalışma­larını yasaklamasını istemiş, bunun üze­rine mesleğinde ün yapmış hekimlerle halifenin özel hekimleri hariç bütün he­kimler Reîsületıbbâ Sinan b. Sabit b. Kur-re tarafından imtihandan geçirilerek ba­şarılı olanlara tıpta yetki belgesi verilmiş­tir. İbn Ebû Usaybia'ya göre Bağdat'ta bunların sayısı 860 kadardı füyûnü't-en-bâ\ s 302). Bu uygulamanın arkasından, tıp eğitimini tamamlayan kimselerin he­kimlik yapma hakkını elde edebilmeleri için reîsületıbbânın önünde imtihan edilip diploma (icâzetü't-tıb) almaları usulü geti­rildi (Ahmed îsâ Bey, Târih u'l-bîmâristâ-nât, s. 41 -43). Ünlü hekim İshak b. Ali er-Ruhâvî, bu usulün IV. (X.) yüzyılın başla­rında Şam'da da devam ettiğini haber vermektedir {Edebü't-tebîb, s. 236-264). Reîsületıbbâlar, imtihanda başarısız olan­ların hasta tedavi etmelerini yasaklayıp bilgi ve tecrübelerini biraz daha arttır­malarını tavsiye ediyorlardı (Şeyzerî, s 97; İbnü'l-İhve, s. 255). Sistemin işleyişini kontrol yetkisi ise ihtisab teşkilâtına ve­rilmişti. Reîsületıbbâ başkanlığında Hu-neyn b. İshak'ın Mihnetü'l-etıbbû* {İm-tihânü'l-eübbâ') adlı kitabındaki usule göre yapılan imtihanlarda muhtesib de bulunuyor ve başarılı olan hekimlere da­ha sonra onun huzurunda -Şeyzerî ve İb-nü'l-İhve'nin eserlerinde kaydettikleri-Hİpokrat yemininin İslâm ilkelerine göre düzeltilmiş şekli okutturuluyordu (Şey­zerî, s. 98; İbnü'l-İhve. s. 256).



Dostları ilə paylaş:
1   ...   17   18   19   20   21   22   23   24   ...   33
Orklarla döyüş:

Google Play'də əldə edin


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə